Arap dünyasının durumu (4): Arap ülkelerinin ulusal güvenliği

Uluslararası toplumun ve Ortadoğu’nun güvenlik sahasında bir kaos ve değişim dönemi yaşanırken büyük güçlerin güvenlik kapsamı daraldı ve birçok şey açığa çıktı

Cezayir'in başkentinde bir araya gelen Arap liderler (AFP)
Cezayir'in başkentinde bir araya gelen Arap liderler (AFP)
TT

Arap dünyasının durumu (4): Arap ülkelerinin ulusal güvenliği

Cezayir'in başkentinde bir araya gelen Arap liderler (AFP)
Cezayir'in başkentinde bir araya gelen Arap liderler (AFP)

Nebil Fehmi
Bugünkü yazımız Arapların durumuna ilişkin kaleme aldığımız dördüncü ve son makale. Her ne kadar acil olarak değerlendirilmesi gereken uluslararası olaylardan ötürü ertelenmiş ve buna göre düzenlenmiş olsa da bu yazı dizisini Arap ulusal güvenliğine ilişkin açıklamalarla bitirmek belki de daha uygun olacaktır.
Arap ülkelerinin her birinin kendi ulusal güvenliğinin kavramlarını ve sınırlarını yöneten özel ulusal öncelikleri ve kaygıları olması gayet doğal bir durumsa da Arap ülkelerinin çoğunluğunun kavramları arasında, bölgesel düşüncelerin ulusal güvenlik kavramlarının belirginleşmesinde ve bunlarla ilgili kararların şekillenmesinde önemli bir yer ve ağırlığa sahip olması da dahil birtakım ortak özelliklerin bulunduğuna dikkat çekiliyor. Arapların büyük bir bölümü, Avrupa sömürgeciliği belasına maruz kaldıktan sonra politikalarını, kültürel birikimlerini, tarihlerini ve kimliklerini korumaya önem verdiler. Arap milliyetçiliğine yönelik görüşlerin ve duyulan heyecanın farklı olmasına rağmen buna bağlı kaldılar. Milli siyasi kimliğin korunması, Arap ülkelerinin ulusal güvenlik standartlarında özel bir yere sahiptir. Tıpkı Arap-İsrail çatışması ve özellikle uzun süredir herkesin aklını meşgul eden ortak bir mesele olan Filistin meselesinde olduğu gibi.
Göz ardı edilemeyecek bir diğer ortak nokta ise tarihi ve stratejik konumunun yanı sıra zengin enerji kaynakları Arap bölgesini Soğuk Savaş döneminde büyük güçler arasında bir rekabet sahasına dönüştürmesidir. Denizlerde seyrüsefer özgürlüğünü ve ucuz enerji kaynaklarına erişimi garanti altına alma arayışı çerçevesinde Arap bölgesine imrenilerek bakılması batıda, doğuda, kuzeyde ve güneyde bulunan Arap ülkelerinin ulusal güvenlik denklemlerine büyük uluslararası güçlerin değerlendirmelerinin ve hesaplarının dahil edilmesine neden oldu. Çoğu, güvenlik hesaplarında ve kararlarında bir süper güce bağımlı hale geldi.
Arap ülkeleri için ulusal güvenlik kavramını şekillendirmede bölgesel ve uluslararası meselelerin dahil edilmesi, Arap ülkelerinde ulusal güvenliğin doğru tanımlanmasında ve özellikle harekete geçmeyi ve ulusal askeri yeteneklerini kullanmayı gerektiren noktalarda bir dereceye kadar belirsizliğin olmasına yol açtı.  Çünkü karar yalnızca ulusal hesaplara bağlı ya da pratik bir şekilde uygulanabilir yahut sadece Arap tarafların elinde değildi.
Bazen Arap ülkeleri arasında, örneğin 1990'larda Yemen’deki durum gibi bölgesel ve ulusal kavramlar bakımından ya da Sovyetler Birliği'nin Mısır ve Suriye'nin Ekim 1973 savaşını başlatma kararı konusunda pek hoşnut olmadığı zamanlarda tanık olduğumuz gibi, Arapların arzuları ve kararları ile onları destekleyen büyük güçlerin tutumları bakımından bir çelişki ve çatışma ortaya çıkıyordu. Öte yandan Batılı ülkeler, Körfez ülkelerinin İsrail’i destekleyen ülkelere petrol ihraç etmeyi durdurma kararına itiraz ettiler. Bu ülkelerin birçoğunun, Mısır ve Suriye'yi desteklediği ya da diğer konularda Körfez ülkelerine güvenlik kalkanı sağladığı biliniyor.
Arap ülkeleri, geçtiğimiz günlerde ABD'nin yaptığı gibi, ulusal güvenliklerinin temellerini ve felsefesini ayrıntılı olarak tanımlayan resmi açıklamalar yayınlamaya alışkın değiller. ABD, Çin'in Amerikan çıkarlarına yönelik tehdidine özel olarak değinen resmi bir açıklamada bulunmuştu. Her ne kadar yakın geçmişte edinilen tecrübeler, Arap ülkelerinin birçoğunun güç kullanmaktan ya da tehdit etmekten çekinmedikleri ciddi belirleyicileri ve sorunları olduğunu kanıtlamış olsa da bunların çoğu, ulusal sınırların korunması ve komşu ülkelerin iç işlerine doğrudan ya da başka bir şekilde müdahale edilmesinin önlenmesiyle ilgiliydi. Yani, ulusal güvenliğin genellikle süper güçlerle stratejik dış, bölgesel Ortadoğu ve ülkelerimizin her birinin doğrudan çıkarlarını korumakla ilişkili ulusal olmak üzere üç çevreden oluşturulmuş ve bunlardan etkilenmiştir. Elbette her bir çerçevenin etki oranının bir ülkeden diğerine farklılık gösterdiği unutulmamalı.
Öte yandan, genel olarak Arapların tarih ve güvenlik konularında devraldıkları miras, sınırlar dışında güç kullanımını geciktiren iyi huylu bir Arap kültürü yarattı. Bu iyi huylu gecikmeye İran'ın Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) adalarını işgal ettiği gibi Arap ülkelerinin topraklarının bir kısmının işgal edilmesi sırasında ya da Mısır’ın Etiyopya ile güç kullanımı yerine müzakereyi tercih ettiği, halkının temel ihtiyaçları için bir tehdit oluşturan su anlaşmazlığında olduğu gibi çeşitli sınır anlaşmazlıklarının yaşandığı dönemde tanık olduk. Burada ret değil, erteleme ifadesini kullanmamın nedeni var. Mısır, iki yıl önce Türkiye'nin Sirte’den Cufra’ya kadar Libya’da belirli noktaları ihlal etmesinin ulusal güvenlik ihlali olarak kabul edildiğini ve sonuçları olacağını açıklamıştı. Bu açıklama, temel olarak ulusal diyalogda belirli coğrafi noktaların ötesine geçen güvenlik risklerine dayanan bu kavramın mantıklı ve geleneksel bir uygulamasıydı. Hamdolsun uyarı ciddiye alındı ​​ve doğrudan bir çatışma yaşanmadı.
Suudi Arabistan liderliğindeki Arap Koalisyonu ülkelerinin, komşu ülke Yemen’deki meşru hükümetin zarar görmesinin ulusal güvenliklerine karşı tehdit oluşturduğu düşündükleri başka bir olaya tanık olduk. Yani özellikle İran’ın desteği ve emelleri çerçevesinde, komşu ülkede meşruiyeti baltalama düşünceleriyle bölgesel güvenlik tehditlerini birleştiren bir meseleye şahitlik ettik. Bu aynı zamanda, Arap ülkelerinin ulusal vizyonlarının başlıca müttefikleri olan ABD’nin vizyonuyla ters düştüğü açık bir örnektir. Yemen meselesi, Suudi Arabistan liderliğindeki Arap koalisyonu ile güvenlik alanındaki ana müttefik ülke ABD arasında tanık olduğumuz bir çekişmeye neden oldu. Bu çekişmeye, petrol üretimindeki artışla ilgili olarak son haftalarda yeniden tanık olduk.
Eğer konu Filistin gibi kapsamlı bir bölgesel mesele değilse, güç kullanımına ilişkin Arapların daha çekimser kavramlarına ve düşüncelerine dair başka örnekler de var. Anayasası sınırlarının dışında güç kullanımını yasaklayan Cezayir'in durumunu buna örnek gösterebiliriz.
Arap ülkelerinin ulusal güvenliğinin hesapları, düşünceleri ve kültürü ne olursa olsun, uluslararası toplumun ve Ortadoğu’nun güvenlik sahasında bir kaos ve değişim dönemi yaşadığını söylersek abartmış olmayız. Büyük güçlerin güvenlik kapsamı daraldı ve birçok şey açığa çıktı. Bölgesel güvenlik dengesi Arapların çıkarları aleyhine bozuldu. Arap ülkelerinin ulusal güvenliğine yönelik tehditler artarak çeşitlendi. Bu tehditlerin bir kısmını bir noktadan diğerine hareket eden radikal akımlar, bir kısmını da uzun menzilli füzeler, uydulardan sağlanan iletişim, insansız hava araçları (İHA) ve yapay zeka uygulamalarına kadar uzanabilecek siber savaş gibi gelişmiş silahlar oluşturuyor. Bu yüzden Arap ülkelerinin geleneksel olmayan adımlarla ilgili kararlar alarak ve çalışmalar yaparak imkanlarını desteklemek için ulusal güvenlik konusuna gerekli ilgiyi göstermelerini umuyorum.
Bu adımları şöyle sıralayabiliriz:
1- Daha fazla dost edinmek, siyasi ve güvenlik alanında müttefikleri çoğaltmak
2- Güvenlik kabiliyetlerini artırma aşamasında çatışma ya da çatışmaların şiddetlenmesini önlemek için etkinliğini ya da diplomatik ve siyasi faaliyetlerini artırmak
3- Komşu ülkelerle bir güvenlik dengesi oluşturmaya özel bir önem vererek yakın gelecekteki tehlikelere hazırlık olarak yeni teknolojilere özel olarak odaklanmak, askeri ve güvenlik yeteneklerini çeşitli silah kaynaklarıyla güçlendirmek ve kendi yeteneklerini geliştirmek
4- Çoğu barışçıl ve askeri olmak üzere çift yönlü kullanım özelliğine sahip siber türevleri, uzaktan iletişim araçları, yapay zeka ve bazı ülkelerin ve akımların yasa dışı teknoloji kullanımına özel olarak odaklanarak yeni teknolojileri ülkelerine çekmek ve yerelleştirmek
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından İndependet Arabia’dan çevrilmiştir.
 



İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


Altıncı ABD-İsrail zirvesi Ortadoğu'yu değerlendirmek için düzenlendi

Florida'daki Mar-a-Lago tatil yerinde Binyamin Netanyahu ve Donald Trump arasındaki altıncı zirve (AFP)
Florida'daki Mar-a-Lago tatil yerinde Binyamin Netanyahu ve Donald Trump arasındaki altıncı zirve (AFP)
TT

Altıncı ABD-İsrail zirvesi Ortadoğu'yu değerlendirmek için düzenlendi

Florida'daki Mar-a-Lago tatil yerinde Binyamin Netanyahu ve Donald Trump arasındaki altıncı zirve (AFP)
Florida'daki Mar-a-Lago tatil yerinde Binyamin Netanyahu ve Donald Trump arasındaki altıncı zirve (AFP)

Nebil Fehmi

İsrail'in Somaliland'ı bağımsız bir devlet olarak tanımasından sadece birkaç gün sonra, Trump'ın ikinci döneminde Binyamin Netanyahu ile Trump arasında Mar-a-Lago tatil yerinde altıncı zirve düzenlendi. Zirve sonrasında basın toplantısındaki aşırı övgülere ve karşılıklı iltifatlara rağmen, zirve, ABD-İsrail ilişkilerindeki anlaşmazlıkların yanı sıra mevcut uyum derecesini de açıkça yansıttı.

ABD-İsrail görüşmeleri, Gazze'deki kırılgan ateşkesin güçlendirilmesi, İran ile mücadele, Suriye'nin istikrara kavuşturulması, Yemen ile Somali'deki Husi isyancılardan kaynaklanan tehditlerin ele alınması konularına odaklandı. Bu sorunlar, Kızıldeniz'den Afrika Boynuzu'na uzanan süregelen gerilimler arasında Netanyahu'nun Ortadoğu'yu yeniden şekillendirme vizyonuyla iç içe geçmiş. Zirve, cesur diplomatik ve askeri hamlelere dair olasılıkları yansıtırken, aynı zamanda daha geniş bir geriliim ve bölgesel istikrarsızlık riskini de beraberinde getiriyor.

Çalkantılı bir bölgesel bağlam

Bölgesel bağlam krizlerle dolu olmayı sürdürüyor. Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki saldırısı ve İsrail'in yanıtı sonrasında patlak veren Gazze'deki çatışma, Ekim 2025'ten beri kırılgan bir ateşkes altında devam ediyor. Rehinelerin çoğunun serbest bırakılmasına rağmen, Hamas'ın silahsızlandırılmasını, uluslararası denetimi, İsrail'in çekilmesini ve insani yardımın garanti altına alınmasını gerektiren ikinci aşama hâlâ tıkalı durumda.

Trump'ın ekibi, eleştirmenlerin anlaşmayı baltaladığını savunduğu yerleşim yerlerinin genişlemesi ve askeri operasyonlar da dahil olmak üzere İsrail'in oyalama taktikleri olarak saydığı şeyden duyduğu hayal kırıklığını dile getirdi. Buna rağmen Trump kamuoyu önünde, İsrail'e olan güçlü desteğini yineledi, Hamas'a uyarılarda bulundu ve Netanyahu ile caydırıcılık mantığı konusunda hemfikir olduğunu vurguladı.

İran da temaslara damgasını vurdu; Trump, ABD saldırılarının ardından İran’ın herhangi bir nükleer veya füze geliştirme girişimine karşı uyarıda bulundu. Netanyahu, bölgesel güvenlik için gerekli olduğunu savunarak, olası herhangi bir İsrail eylemi için ABD desteği aradı. Sınırların  istikrarı ve azınlıkların korunmasıyla ilgili uzlaşılarla birlikte, Esed sonrası Suriye konusu da gündeme getirildi. Trump, İsrail'in çekincelerine rağmen, Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni Suriye yönetimiyle ilişkilere olan güvenini dile getirdi.

Yeni bir Ortadoğu vizyonu

Zirvede daha geniş bir tema da öne çıktı; Netanyahu'nun analistler tarafından “Büyük İsrail” vizyonunun unsurlarını içerdiği yorumları yapılan “Yeni bir Ortadoğu” kurma hedefi. Netanyahu, caydırıcılık, barış, rakiplerin marjinalleştirilmesi yoluyla bölgeyi dönüştürme söylemini yineledi. 2025 boyunca yaptığı konuşmalarda ve röportajlarında, komşu devletlerin çöküşü ortasında İsrail’in hegemonyasını vurgulayarak, jeopolitik sahneyi yeniden şekillendirmeye yönelik “tarihi bir misyon”dan bahsetmişti. Geçmişte katıldığı BM etkinliklerinde sunduğu ve Filistin devletinin kurulmasını göz ardı eden haritalar da bu söylemi yansıtıyordu. Bu durum, İsrail'i yayılmacılıkla suçlayan Arap devletleri ve İran destekli gruplar arasında endişelere yol açmıştı.

Somaliland ve Maşrık ötesine uzanma

Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'deki son gelişmeler, bu vizyonun Maşrık (Levant) ötesine uzandığını gösteriyor. 26 Aralık 2025'te, Netanyahu'nun ABD ziyaretinden hemen önce, İsrail, Somaliland'ın Somali'den bağımsızlığını resmen tanıyan ilk ülke oldu. Karar, diplomatik ilişkilerin kurulması ve teknoloji, tarım ve güvenlik alanlarında iş birliğinin sağlanmasıyla birlikte “İbrahim Anlaşmaları ruhuna uygun” olarak sunuldu.

Stratejik olarak Somaliland'ın Aden Körfezi'ndeki kıyı şeridi, Yemen'in karşısında ileri bir karakol sağlayarak istihbarat toplama, lojistik destek ve Husiler ile İranlı müttefiklerine karşı olası operasyonlar için olanak tanıyor. İsrailli analistler, Kızıldeniz’in güvenliğini ve İran etkisine karşı koymayı temel gerekçeler olarak göstererek bunu açıkça savundular.

Ancak karar, öfkeli tepkilere yol açtı. Somali, bu adımı egemenliğine bir saldırı olarak kınadı ve Afrika Birliği, Mısır, Türkiye ve İslam İşbirliği Teşkilatı'ndan destek topladı; bu ülkeler, kararın Netanyahu'nun hayati önem taşıyan deniz ticaret yolları üzerindeki kontrolünü artırma planının bir parçası olduğundan endişe duyuyorlar. Suudi Arabistan, Ürdün ve Mısır da dahil olmak üzere 21 Arap, İslam ve Afrika ülkesi, ortak bir bildiri yayınlayarak bu tanımayı reddetti ve Afrika Boynuzu'ndaki güvenlik ve istikrara tehdit olarak değerlendirdi. Arap perspektifi, bu hamleyi Somali'yi istikrarsızlaştırabilecek ve vekalet savaşlarını körükleyebilecek İsrail yayılmacılığının bir yansıması olarak görüyor.

Altta yatan anlaşmazlıklar ortasında ABD-İsrail mutabakatı

Trump-Netanyahu görüşmesi, İsrail'in “direniş ekseni” olarak adlandırdığı şeye karşı ortak hareket kararlılığını pekiştirdi ve bu da tehditleri etkisiz hale getirmek için daha geniş çaplı operasyonların yolunu açabilir. Bununla birlikte, ABD-İsrail arasında altta yatan anlaşmazlıklar devam ediyor.

Trump'ın kamuoyu önündeki desteğine rağmen, yönetimi İsrail'in Gazze ateşkesini ele alış biçiminden duyduğu memnuniyetsizliği dile getirdi. ABD’li yetkililer, Netanyahu'yu yerleşim yerlerinin genişlemesi, insani yardımın azlığı ve ateşkes şartlarını ihlal eden operasyonlar yoluyla anlaşmayı baltalamakla suçluyor. Trump'ın politikaları çelişkili görünüyor; Gazze'de itidal çağrısında bulunurken, Filistin Ulusal Otoritesi’ni zayıflatan Batı Şeria'daki sert politikaları hoş görüyor.

İran konusunda ise güçlü bir fikir birliği var; Trump, nükleer ve füze kapasitelerinin yeniden inşa edilmesi durumunda olası saldırılar düzenlenebileceğini ima ediyor. İkisi arasındaki anlaşmazlık  ise yaklaşımlarında yatıyor. Trump nükleer konuda müzakereleri savunurken, Netanyahu önleyici askeri harekâtı tercih ediyor. Suriye'de, Trump'ın Şara konusundaki iyimserliği, İsrail'in şüpheciliğiyle tezat oluşturuyor ve risklere ilişkin farklı değerlendirmeleri yansıtıyor. Bu gerilimler ayrıca Netanyahu üzerindeki iç baskılardan da kaynaklanıyor; bunlar arasında aşırı sağcı koalisyonu ve yolsuzluk davaları da yer alıyor.

Bölgesel yansımalar ve Arap perspektifi

 Bölgesel olarak durum istikrarsızlığını koruyor. Gazze'de, Trump'ın ikinci aşamanın uygulanması için yaptığı baskı -Hizbullah'ın silahsızlandırılması ve “barış konseyi” yönetimi altında yeniden inşa- süreci hızlandırabilir, ancak Netanyahu'nun iç öncelikleri bunu engelleyebilir. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre ayrıca, Somaliland'ı İbrahim Anlaşmaları çerçevesine dahil ederek barış sürecini genişletmek, bu anlaşmalara yönelik hassasiyeti artırabilir ve zaten temkinli olan Arap devletlerini uzaklaştırabilir.

Arap perspektifinden bakıldığında, zirve ve Somaliland'ın tanınması, ABD destekli İsrail hegemonyasına dair korkuları derinleştiriyor. Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün liderleri, Trump'ın Hamas ve İran'a yönelik uyarılarını taraflı ve İsrail'in ateşkes ihlallerini görmezden gelen bir yaklaşım olarak görüyor. Somaliland hamlesi ve Yemen'deki huzursuzluk, İsrail'e Kızıldeniz'de stratejik bir dayanak noktası sağlayarak, Arap çıkarlarını tehdit edebilir ve aşırıcılığı körükleyebilir.

İç politikada Netanyahu, daha temkinli danışmanlarını devre dışı bırakarak Trump ile olan kişisel ilişkisinden faydalanıyor. Zirveden hemen önce Somaliland'ın tanınmasının açıklanması, Trump'ın kamuoyunda çekincelerini dile getirmesine rağmen, Amerikan desteğini sağlamaya yönelik bir girişim gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Mar-a-Lago zirvesi, Gazze anlaşmasının uygulamada ağır ilerlemesi ve Somaliland'ın tanınması, Netanyahu'nun Ortadoğu'yu yeniden şekillendirme hırsını somutlaştırıyor. Bu hırs da uzlaşma yerine caydırma, geleneksel rakipleri aşan ittifaklar ve hukukun üstünlüğü veya doğru ve yanlış kavramlarından bağımsız olarak, tarihi sınırların ötesine gücünü dayatmaya dayanıyor. Bu da Ortadoğu'da bir endişe ve istikrarsızlık dönemine kapıyı açıyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


ABD’nin arka bahçesi yeniden şekilleniyor: Venezuela bir test sahası mı?

ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela'ya düzenlenen ve Başkan Nicolas Maduro ile eşi Florida'nın tutuklanmasına yol açan saldırının ardından, Savunma Bakanı, Dışişleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanı'nın da katıldığı bir basın toplantısı düzenledi, 3 Ocak 2026 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela'ya düzenlenen ve Başkan Nicolas Maduro ile eşi Florida'nın tutuklanmasına yol açan saldırının ardından, Savunma Bakanı, Dışişleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanı'nın da katıldığı bir basın toplantısı düzenledi, 3 Ocak 2026 (Reuters)
TT

ABD’nin arka bahçesi yeniden şekilleniyor: Venezuela bir test sahası mı?

ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela'ya düzenlenen ve Başkan Nicolas Maduro ile eşi Florida'nın tutuklanmasına yol açan saldırının ardından, Savunma Bakanı, Dışişleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanı'nın da katıldığı bir basın toplantısı düzenledi, 3 Ocak 2026 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela'ya düzenlenen ve Başkan Nicolas Maduro ile eşi Florida'nın tutuklanmasına yol açan saldırının ardından, Savunma Bakanı, Dışişleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanı'nın da katıldığı bir basın toplantısı düzenledi, 3 Ocak 2026 (Reuters)

Tarık Raşid

ABD özel kuvvetleri, nokta atışı ve iş bitirici bir askeri operasyonla, Venezuela’nın üç büyük şehrindeki iletişim merkezlerini etkisiz hale getirerek ‘Venezuela’daki yılanın başı’ Nicolas Maduro’yu bedeninden (ordudan) ayırdı. Karakas, Miranda ve La Guaira şehirlerini hedef alan ani ve peş peşe yapılan saldırıların ardından, özel kuvvetler otuz dakikadan kısa bir sürede Başkanlık Sarayı’nı ve çevresini ablukaya alarak çok kısa bir sürede Başkan Maduro ve eşi Cilia Flores’i kelepçeledi ve onları New York'a götürecek helikoptere bindirdi. Maduro ve eşi, New York'ta mahkeme karşısına çıkarılacak. ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan iddianameye göre Venezuelalı liderler 25 yılı aşkın bir süredir konumlarını kötüye kullanarak ABD'ye uyuşturucu kaçakçılığı yapıyorlar. İddianamede, Maduro ve ortaklarının 1999 yılından bu yana Meksikalı Sinaloa ve Zeta kartelleri, Kolombiyalı uyuşturucu kaçakçıları ve Venezuelalı Tran de Aragua karteli dahil olmak üzere uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı kartelleriyle iş birliği yaparak ABD'ye uyuşturucu sevkiyatı yaptıkları iddia ediliyor. Askeri seçkinlerin uyuşturucu kaçakçılarına koruma ve lojistik destek sağlayarak bundan fayda sağladıkları belirtildi. Örneğin, Maduro’nun 2006-2008 yılları arasında dışişleri bakanı olarak görev yaparken, bazı uyuşturucu kaçakçılarına diplomatik pasaport vererek, diplomatik koruma altında özel uçaklarla Meksika'dan Venezuela’ya uyuşturucu gelirlerini nakletmelerine yardımcı olduğu belirtiliyor. ABD’li soruşturmacılar, Maduro ve eşi Flores'in, ülkelerindeki yetkililer tarafından ele geçirilen kokainin kaçakçılığında yıllarca iş birliği yaptıklarını ve uyuşturucu için ödeme yapmayı reddeden veya operasyonlarını baltalamaya çalışanların kaçırılmasını, dövülmesini ve öldürülmesini emrettiklerini söyledi.

Helikopterler Venezuela’da başkanlık sarayına vardıklarında ateş açıldı, ancak zarar görmedi ve özel kuvvetler ile FBI, binaya baskın düzenleyerek Maduro ve eşini teslim olmaya zorladı ve onları tutukladı.

Bu suçlamalar, Trump'ın ilk döneminde Mart 2020'de Maduro ve bir dizi yardımcısı aleyhine yayınlanan başka bir listeye eşlik etti. Maduro bu suçlamaları ısrarla reddederken son aylarda rejimine baskılarını artıran ve hatta Maduro'nun yakalanması için başına koyduğu ödülü yükselten Washington ile diyalog çağrısında bulunuyor. Ayrıca Venezüella çetesi Los Soles'i terörist örgütler listesine ekledi. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), Venezuela hükümetinin ‘işkence, cinsel şiddet ve keyfi gözaltı suçları’ işlediği iddialarını soruşturmaya başladı.

Lideri olmayan Venezuela

ABD saldırıları, baskın sırasında başkent Karakas'ın elektriğini kesip La Carlota üssü ve Fuerte Tuna'daki ordu karargahına hızlı ve eşzamanlı saldırılar düzenleyerek ülkeyi lidersiz bıraktı. Başkan Trump daha sonra Truth Social platformunda operasyonun başarılı olduğunu ve Maduro ile eşinin tutuklanarak ülke dışına çıkarıldığını duyurdu. ABD istihbaratı, Maduro'nun eşi Flores'in, uyuşturucu kaçakçılığına karışan seçkin bir grup askeri personel ve yetkiliden oluşan Los Soles kartelinin finansal beyni ve yabancı hesaplarının yöneticisi olduğuna inanıyor.

csdfvg
Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro (ortada), New York'un Lower Manhattan semtindeki DEA merkezinde DEA ajanları eşliğinde, 3 Ocak 2026 (AFP)

Trump, operasyonun Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan ‘uyuşturucu terörizmi’ memorandumu uyarınca kolluk kuvvetleriyle birlikte yürütüldüğünü vurgulayarak, Maduro'nun tutuklanmasına yardımcı olanlara 15 milyon dolar ödül vereceğini önceden duyurmuştu ve böylece savaş ilan etmek için Kongre'den resmi izin alma gerekliliğinden kurtuldu. Aslında Trump, Venezuela'yı işgal etmedi, ancak ABD adaletinden kaçan bir suçluyu tutukladı. Irak'ın kara işgalinden farklı olarak, operasyon ülkenin komuta ve kontrol merkezlerini hedeflemekle sınırlıydı. Bu saldırı, Washington'ın son dört aydır ‘Güney Mızrağı’ adlı bir operasyonla yürüttüğü gerçek bir savaşın doruk noktasıydı. Bu operasyon sırasında Venezula’ya ait çok sayıda kaçakçılık teknesi ve petrol tankeri hedef alınırken ülkeye deniz ve hava ablukası uygulandı. Saldırılardan yaklaşık 24 saat önce Maduro, Venezuela televizyonunda bir programa çıkarak ABD'yi ülkesinin petrol rezervlerini çalmakla suçladı.

ABD Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı General Dan Keane, ‘Mutlak Kararlılık’ kod adlı operasyonunun gece karanlığında gerçekleştirildiğini, Batı Yarımküre'deki 20 hava üssünden yaklaşık 150 hava aracının Venezuela'ya doğru havalandığını, bazılarının kolluk kuvvetleri personelini de içeren özel ‘kurtarma gücü’ üyelerini taşıdığını söyledi. Uçuş su seviyesinden 100 fit yükseklikte gerçekleşti. Helikopterlerin diğer uçaklardan, insansız hava araçlarından (İHA) ve bombardıman uçaklarından oluşan bir filo tarafından korunduğunu da sözlerine ekleyen General Keane, bu gücün Venezuela'nın hava savunmasını etkisiz hale getirdiğini ve hedeflerine doğru uçan helikopterlerin güvenli geçişini sağlamak için diğer silahları da kullandığını açıkladı. Başkanlık sarayına ulaştıklarında helikopterlere ateş açıldıysa da herhangi bir hasar meydana gelmedi. Özel kuvvetler ile FBI binayı basarak Maduro ve eşini teslim olmaya zorladı ve tutukladı.

ABD’nin Venezuela'nın güney sınırında 55 bin kilometrekareden fazla bir alana yayılan ve 1,2 trilyon varil olarak tahmin edilen dünyanın en büyük ham petrol rezervlerinin bulunduğu Orinoco Kuşağı'na erişimini sağlıyor. Venezuela şu anda Maduro'nun yardımcısı Delcy Rodriguez tarafından ‘dış karışıklık durumu’ adlı bir olağanüstü hal yasası altında yönetiliyor.

Maduro'nun tutuklanması, ülkedeki rejiminin popüler ve siyasi temellerini, özellikle de Maduro'nun en güçlü yardımcılarının elinde bulunan savunma ve içişleri bakanlarının makamlarını etkilemedi.

Trump, operasyonun duyurulmasının ardından düzenlediği basın toplantısında, ABD'nin Venezuela'yı geçici olarak yöneteceğini ve petrol ihracatının sorunsuz bir şekilde yeniden başlamasını sağlayacağını söyledi. Başkan Yardımcısı Rodriguez ile görüşmelerin sürdüğünü belirten Trump, Rodriguez'in ‘Venezuela'yı yeniden büyük yapmak için gerekli gördükleri her şeyi yapmaya’ hazır olduğunu belirtti. Rodriguez, ‘ülkedeki demokrasiyi baltalamak’ suçlamasıyla daha önce ABD'nin yaptırımlarına hedef alınmış isimler arasındaydı.

Öte yandan Trump, Rodriguez'i överken geçtiğimiz yıl Nobel Barış Ödülü'nü kazanan muhalefet lideri Maria Corina Machado'nun ülkeyi yönetmek için yeterince popüler olmadığını iddia ederek Venezuela muhalefetine bir darbe indirdi. Rodriguez'in Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile uzun görüşmeler yaptığını ve ‘istedikleri her şeyi yapmaya hazır olduğunu’ ifade ettiğini açıklayan Trump, Machado'yu göz ardı etmesini, Venezuela halkının çıkarlarını önemsemeyen başka birini göreve getiremeyeceğini söyleyerek savundu.

sdfrg
Venezuela Başkan Yardımcısı ve Petrol Bakanı Delcy Rodriguez, Venezuela'nın başkenti Karakas'ta basın mensuplarına açıklamalarda bulunurken, 10 Mart 2025 (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Trump, Rodriguez'in anayasa çerçevesinde başkan olarak yemin ettiğini ima etti, ancak Venezuela medyasında bu konuda herhangi bir haber yayınlanmadı. Ancak Rodriguez, kaçırılan cumhurbaşkanına ihanet etmiş gibi görünmekle, Başkan Trump'a karşı gelme ve onun taleplerine boyun eğmeme riski arasında ince bir çizgi üzerinde yürümek zorunda. Bunu, olanları ‘korkunç bir hukuk ihlali’ olarak nitelendirdiği kamuoyuna yaptığı açıklamada da ortaya koyan Rodriguez, Başkan Maduro ve eşinin geri dönmesini talep etti. Rodriguez’in ABD’nin finans piyasası Wall Street ve petrol endüstrisinde faaliyet gösteren Cumhuriyetçilerle güçlü bağları bulunuyor.

ABD’nin doğrudan müdahalesi nasıl başladı?

Maduro’nun tutuklanması, ülkedeki rejiminin halk ve siyasi temellerini etkilemedi, özellikle de Maduro’nun en güçlü yardımcılarının elinde bulunan savunma ve içişleri bakanlıklarının pozisyonları. Bu yardımcılar, ABD’nin saldırısına karşı çıkarak her şeyin kontrol altında olduğunu garanti ettiler. Her ikisi de ordu ve polise düzeni korumaları çağrısında bulundu. Bu operasyonun, özellikle Trump’ın ülkeyi yönetmek için özel bir ekip kurduğunu duyurması nedeniyle, Venezuela'da en üst düzeyde doğrudan Amerikan müdahalesinin sadece başlangıcı olması bekleniyor. Bu girişim, Trump'ın yakın zamanda açıkladığı ulusal güvenlik stratejisinde benimsediği Monroe Doktrini'nin pratik bir uygulamasıdır. Trump, bu stratejide ABD'nin güvenliği için arka kalkan olarak Batı Yarımküre'ye daha fazla odaklanıyor. Trump ayrıca Kolombiya ve Küba'yı da hedefine aldı ve bu ülkelerin liderlerini, kendi yönetimi ile iş birliği yapmaları halinde sonuçlarına karşı uyardı. Ancak şimdi Venezuela'da olacaklardan ve çeteler ve yasadışı örgütlerin kol gezdiği bir ülkede güvenli ve akıllıca bir iktidar geçişini sağlamada karşılaşacağı zorlukları bertaraf etmekle yükümlü.

Her ne kadar durumun kontrolden çıkmayacağı, rejimin çöküşüne ve ülkenin parçalanmasına ve dağılmasına yol açmayacağı konusunda iyimser olsak da Venezuela üzerindeki etkileri acı verici olacaktır, çünkü vatandaşların kaybedilenler ile gelecek olanlar arasındaki farkı hissetmeleri uzun yıllar alacak.

ABD’nin uluslararası düzeydeki operasyon, İran, Rusya ve Çin'in ABD’nin arka bahçesindeki nüfuzunun genişlemesini engelleyen ve Irak ve Afganistan'da sarsılan imajını pratik bir şekilde Amerikan gücünün etkinliğini ve hakimiyetini gösteren birtakım mesajlar içeriyordu.

Maduro’yu devirmenin diğer hedefini açıklamak için fazla beklemeyen Trump, Amerikan şirketlerinin Venezuela'ya geri döneceğini duyurdu. Ancak bu şirketler, Washington’ın Karakas'a uyguladığı yaptırımları yeniden düzenledikten ve ülkedeki güvenlik durumu istikrara kavuştuktan sonra bunu yapabilecekler. Bu yaptırımlar arasında, Venezuela'nın ABD'nin uluslararası finansal transfer sistemi SWIFT'i kullanmasının engellenmesi de bulunuyor. ABD, Venezuela'nın petrol kaynaklarını kontrol altına alırsa, ihracat ve gelir yönetimini nasıl ele alacağı ve bunların sadece seçilmiş hükümetin erişebileceği kapalı bir hesaba aktarılmasının mümkün olup olmayacağı henüz belli değil.

frg
Halk ABD'nin Venezuela'ya baskın düzenleyerek Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'i tutuklamasının ardından Şili'nin Santiago kentinde kutlama yaparken Venezuela muhalefet lideri Maria Corina Machado'nun fotoğrafını tutan bir kişi, 3 Ocak 2026 (Reuters)

Ancak, Trump yönetimi tarafından gerçekleştirilen korsanlık ve kaçırma eylemleri, uluslararası çok taraflılık ve uluslararası hukukun tabutuna son çiviyi çakıyor. Küresel sistemin süper güçlerin sömürgeci arzularını frenleyemediğini açıkça kanıtladığı bir dönemde, büyük güçlerin izinden gitmeyi reddeden devletlerin ve liderlerinin egemenliğine yönelik bu tecavüz, güçlülerin zayıflara karşı kullanabileceği tanıdık bir model ve yaklaşım haline geliyor.

Her ne kadar Irak ve Afganistan'da olduğu gibi durumun kontrolden çıkmayacağı, rejimin çöküşüne ve ülkenin parçalanmasına ve dağılmasına yol açmayacağı konusunda iyimser olsak da Venezuela üzerindeki etkileri acı verici olacaktır, çünkü vatandaşların kaybedilenler ile gelecek olanlar arasındaki farkı hissetmeleri uzun yıllar alacak.

Venezuela, ABD'nin bölgedeki stratejik üstünlüğünün bir test sahası haline gelecek ve ABD için gerçek stratejik avantajlar sağlayacaksa, bu durum özellikle Çin ve Rusya'yı müttefiklerine yönelik stratejilerini yeniden ayarlayarak önlemler almaya itecek.

Trump yönetimi, bu darbenin Maduro'nun sadık destekçileri arasında yaratacağı paniğe oynuyor gibi görünüyor. Bu destekçiler, yargılanma veya yaptırımlarla karşı karşıya kalacak ve siyasi korumalarını kaybedecekler. Ardından, seçilmiş bir hükümete iktidarı devretmek karşılığında güvenli bir çıkış yolu müzakere etmeye, sınırlı af elde etmeye veya başka bir ülkeye sürgüne gönderilmeye çalışacaklar. Ya da Trump yönetimi, ABD'nin belirlediği yol haritasına uygun olarak ülkenin yönetimini devralmak için hükümetin bazı unsurlarıyla gizli müzakereler yürütüyor olabilir. Yahut ülke, herkesin korktuğu o durumla, yani rejimin kalıntıları ve silahlı grupların, ABD'nin emirlerine karşı çıkarak ülkeyi bilinmeyen bir bataklığa sürükleyebilecek uzun süreli bir gerilla savaşına girmesiyle karşı karşıya kalacak.