Kur’an İslam’ı ve Hadis İslam’ı

Fotoğraf Altı: Hac mevsiminin sonu ve umre döneminin başlangıcında Kâbe’yi tavaf eden umre ziyaretçileri (AP)
Fotoğraf Altı: Hac mevsiminin sonu ve umre döneminin başlangıcında Kâbe’yi tavaf eden umre ziyaretçileri (AP)
TT

Kur’an İslam’ı ve Hadis İslam’ı

Fotoğraf Altı: Hac mevsiminin sonu ve umre döneminin başlangıcında Kâbe’yi tavaf eden umre ziyaretçileri (AP)
Fotoğraf Altı: Hac mevsiminin sonu ve umre döneminin başlangıcında Kâbe’yi tavaf eden umre ziyaretçileri (AP)

Halid el-Gannami-Suudi Araştırmacı
Suudi Arabistan yönetiminin 2017 yılında hadis-i şeriflerin tedvinine ilişkin tüm mesele ve sorunları incelemek için Kral Selman Hadis-i Şerif Külliyesi’ni kurması oldukça mutluluk verici. Bu külliyenin kurulduğunu bildiren belgelerde, görevlerinden birinin de Hz.Peygamber'in sünnetini anlama ve muhakeme etmede herhangi bir ihlalden korumak ve itidal ve ılımlılık kavramlarını teşvik, radikalizm ve terörizmin kökenleri ile mücadele etmek olduğu belirtilmiştir.
Önemli bir araştırmacı olan Dr. George Tarabishi'nin (Corc Tarabîşî) kaleme aldığı ve  2010 yılında Dar Al Saqi yayınlarından çıkan “Min İslami'l-Kur'an ila İslami'l-Hadis: en-Neş’etu’l Muste’nefetu” (Kur'an İslam'ından Hadis İslam'ına) isimli bir kitap var. Fakat bu, bizim konumuz değil. Bu makalede bu kitabı tartışmayacağız. Yalnızca ihtiyacımız olduğu için sadece başlığını ödünç alacağız.
Dini kitaplarda, sünnetle ilgili yorum ve tefsirler, Kur'an ile hadis arasında hep karışık olmuştur. Herhangi bir konuya açıklık getirilmek istendiğinde, hadisleri ayetlerin ardı sıra görürüz. Nedeniyle ilgili sorumuz cevaplandığında, bu kombinasyonun argümanı tartışılmaz. Sünnet, Kur’an’ın tamamlayıcısı ve açıklamasıdır. Peki, hadis kitaplarındaki her şey sünnet midir? Açıkça ve kesin olarak tanımlanmayan bu sünnet, bu işlev, açıklama ve tamamlama ile mi sınırlıydı, yoksa birkaç yerde Kur'an'la çeliştiği noktalar var mıydı? Bu durum usûl alimlerini, Sünnetin Kur'an’ı açıklamadaki otoritesi hakkında ve bunun geçerli olup olmadığına dair bölümler eklemeye sevk etti.
Sünnet ve Kur’an’ı bir kez olsun birbirinden ayırmaya çalışsak ne olur? Sünnete az çok dayanmadan Kur'an'dan hüküm çıkarmaya çalışanların, benim bahsettiğim şeye yakın fakat aynı olmayan bir girişimi var. Bu konuda çalışma yürüten isimlerden biri de 11-12. yüzyıllar arasında yaşayan Ebü’l-Meâlî el-Cüveynî’nin öğrencisi olan Kiyâ el-Herrâsî idi.
Kur'an'ın temel mezhep meselelerini, ahlak programını ve fıkhî hükümleri hadise atıf yapmadan her birini diğerinden ayrı olarak derlesek, aynısını hadis için de yapsak; başlıca meselelerini, ahlâkî programını ve fıkhî hükümleri tek bir ayete bile atıf yapmadan derlesek nihai sonuç olarak bir değil, iki İslam’la karşı karşıya kalacağız. Peki, bu karara nereden vardık? Kuran İslam’ı ile Hadis İslam’ı arasındaki çelişkiler az değildir. Farklı bir paradigma ile karşı karşıyayız. Kur'an'ın hükmü ile hadisin hükmünün farklı olduğu birçok hüküm söz konusu. Mesele sadece ahkâm farkıyla bitmiyor. Dahası bir Kur'ân talebesinin ortaya koyduğu genel tasavvur, bir hadis aliminin ortaya koyduğu genel tasavvurdan farklıdır. Bahsettiğim şeyi destekleyen örnekler vereceğim.
Peygamber Efendimiz’e gelip, Cahiliye Dönemi’nde diri diri toprağa gömdüğü kızı hakkında soru soran kadın hadis-i şerifine baktığımızda; Hz. Peygamber’in, “Kızını diri diri gömen kadın da diri diri gömülen kız da cehennemdedir” şeklinde cevap verdiğini görüyoruz. Bu hadis Ahmed b. Hanbel tarafından rivayet edilmiştir. Ahmed b. Hanbel ise münker/reddedilen hadis rivayetinde bulunmamıştır. Metni makbul ise hafızası zayıf olan (su-i hıfz) salih bir adamdan rivayette bulunsa bile metinleri, kabulleriyle çelişen hadisleri, isnadları sahih olsa bile elerdi. Yani bu metini kabul etti ve rivayet etmede bir sakınca görmedi. Bu hadis ayrıca Hadis ehlinden Mekke ehline kadar bilinen bir mektup yazan öğrencisi Ebû Dâvûd es-Sicistânî tarafından da rivayet edildi. Ebu Davud söz konusu mektubunda Sünen isimli kitabında sükût ettiği hadislerin Sâlih Li'l-İhticâc* olduğunu ifade etmiştir. Daha da ilginci ise Şeyh Albani de bu hadisi tashih etmiş ve onda bir tuhaflık görmemiştir.
Bu, Kuran İslam’ı ile Ehl-i Hadis İslam’ı arasındaki gerçek çelişkinin açık bir örneğidir. Biz Kur’an-ı Kerim’de “Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz” (İsra/15) ayetini okurken, Cahiliyye Dönemi’nde kızını diri diri gömen kadın nasıl cehennemde olur? “Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda,” (Tekvir/8-9) ayetini okurken, diri diri gömülen kızın cehennemde olduğunu nasıl söyleyebiliriz?
Kuran'a aykırı bir diğer hadis ise ‘Siz Allah'ın yeryüzündeki şahitlerisiniz’ hadisidir. Yani Müslümanların kötülüğüne şahitlik ettiklerine cehennem, iyiliğine şahitlik ettikleri cennet vacip olur hadisidir. Bu hadis, İslami Diriliş olarak adlandırılan dönemde halkın geniş kesimleri için bir delildi. Bunun üzerine kültür ve fikir ehlinden olanlar kendilerine muhalefet eden herkesi tekfir ve dalalet ile suçlamaya başladılar. Cerh ve Ta’dil de insanları tartışmadan uzaklaştırmaları konusunda cesaretlendirdi. Bütün bunlar, Peygamber'in mesajını inkâr edenler ve saf münafıklar hakkında Hz. Peygamber onlara beddua ettikten sonra nazil olan “Bu işte senin yapacağın bir şey yoktur. Allah, ya tövbelerini kabul edip onları affeder, ya da zalim olmalarından dolayı onlara azap eder” (Ali İmran/128) ayet-i kerimesi ile bağdaşmamaktadır. Allah Resulü'nün bu konuda yapacağı bir şey yoksa, vahyedilmediği sürece herhangi bir kişinin cehennem ehlinden olup olmadığı yargısına varamazsa, insanlara bu konuda konuşma izni nasıl verilir?
Açıktan inkâr etmek zorunda kalan kişilere müsamaha gösteren “Kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka” (Nahl-106) ayetine muhatapken, bazı hadis âlimleri ilahlara kurban kesmek zorunda kalan ve sinekten başka bir şey bulamayınca sinek kurban edip Cehenneme giren adamla ilgili hadisleri sahih kabul etmişlerdir. Sinek hadisini rivayet eden ravilere gelince, onların bu hadisi küfür zorlamasını mazeret olmaktan çıkarmak için yalan söyledikleri açıktır.
Liste uzayıp gider ve bir kitap oluşturur. Bölümdeki birçok örnek, hadis ehlinin İslam'ının, Kur'an ehlinin İslam kimliğinden farklı bir kimliğe sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Tıpkı Kur'an ehlinin ahlâkı ve sükûneti, Cerh ve Ta’dil ehlinin ahlâkı ve katılığından farklı olduğu gibi. Müslümanlar bu gibi birçok rivayetin hepsinin sünnet olduğuna karar verdiklerinde tarihsel bir hata yaptı. Gerçek sünnet, lafzen ve manen tevatür haline gelendir. Sayısı yüzbinlere ulaşan, İslam’ın ilk asrında bilinmeyen ve hadis âlimlerinin, sahih veya zayıf olduğuna hükmetmede hala büyük anlaşmazlıklar yaşadığı ahad hadisler* sünnet değildir.
Suudi Arabistan yönetiminin 2017 yılında hadis-i şeriflerin tedvinine ilişkin tüm mesele ve sorunları incelemek için Kral Selman Hadis-i Şerif Külliyesi’ni kurması oldukça mutluluk verici. Bu külliyenin kurulduğunu bildiren belgelerde, görevlerinden birinin de Hz.Peygamber'in sünnetini anlama ve muhakeme etmede, herhangi bir ihlalden korumak ve itidal ve ılımlılık kavramlarını teşvik etmek, radikalizm ve terörizmin kökenleri mücadele etmek olduğu belirtilmiştir.
Hiç şüphesiz Sünnet, İslam şeriatının kaynağıdır ve ona gösterilen özen ve ilgi, devletin yerine getirdiği dini görevlerden biri olmaya devam edecektir. Ancak sahih ile uydurmayı ayırt etmek ve Müslümanların rivayetleri ele alış biçimini düzeltmek de gereklidir. Şüphesiz ki külliyenin görevi kolay olmayacak, zorluklar da beraberinde gelecektir. Ancak, bir bütün olarak ümmetin yararına olacak reformlar umuyoruz.
* Hüccet olarak kullanılacak nitelikte anlamını verir. Kullanıldığında Sahih ve Hasen gibi dînî meselelerde delil olmaya elverişli hadisler kastedilirler.(ç.n)
*âhâd hadis: Râvilerinin sayısı bakımından mütevâtir derecesine ulaşmayan rivayetler. (TDV İslam Ansiklopedisi)

 



Macron Şam'da: Fransa yeni Suriye'den ne istiyor?

Fotoğraf: Fransız siyasi analist Pierre-Louis Raymond, “Cumhurbaşkanı Macron'un Şam ziyareti, Suriye'nin göz ardı edilemeyecek yeni bir aşamaya girdiğinin bir kabulüdür” dedi (AFP)
Fotoğraf: Fransız siyasi analist Pierre-Louis Raymond, “Cumhurbaşkanı Macron'un Şam ziyareti, Suriye'nin göz ardı edilemeyecek yeni bir aşamaya girdiğinin bir kabulüdür” dedi (AFP)
TT

Macron Şam'da: Fransa yeni Suriye'den ne istiyor?

Fotoğraf: Fransız siyasi analist Pierre-Louis Raymond, “Cumhurbaşkanı Macron'un Şam ziyareti, Suriye'nin göz ardı edilemeyecek yeni bir aşamaya girdiğinin bir kabulüdür” dedi (AFP)
Fotoğraf: Fransız siyasi analist Pierre-Louis Raymond, “Cumhurbaşkanı Macron'un Şam ziyareti, Suriye'nin göz ardı edilemeyecek yeni bir aşamaya girdiğinin bir kabulüdür” dedi (AFP)

İsmail Derviş

Suriye ve Arap medyasında yer alan haberlere göre, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron önümüzdeki hafta Suriye'nin başkenti Şam'a resmi bir ziyarette bulunacak. Haberlere göre, Suriye ilişkilerinde yeni bir aşamaya kapı açması beklenen ziyarette Macron'a üst düzey bir siyasi ve ekonomik heyet eşil edecek. Öte yandan gözlemciler, ziyaretin öneminin, Suriye devlet kurumlarının istikrara kavuşması, meclisin faaliyete geçmesi ve uluslararası ilginin Suriye'de askeri ve siyasi meselelerden ekonomik, yatırım ve yeniden inşa konularına kaymasıyla aynı zamana denk gelmesinden kaynaklandığını düşünüyor.

Son birkaç aydır Fransa, Suriye'deki siyasi geçiş sürecini desteklemede önemli bir rol oynadı ve Şam ile diplomatik olarak yeniden ilişki kuran ilk Avrupa ülkeleri arasında yer aldı. Bu nedenle, Macron'un yaklaşan ziyareti, Paris'in Suriye'yi ekonomik bir fırsat olarak görmeye başladığını gösteriyor. Fransa Cumhurbaşkanının, Suriye pazarında yer edinmek isteyen Fransız şirketlerinden iş insanları ve yöneticileri de içeren büyük bir ekonomik heyet ile gelmesinin sebebi de bu.

Ekonomik konuların yanı sıra, Macron ile Suriyeli mevkidaşı Ahmed eş-Şara arasında beklenen görüşmelerde güvenlik de gündemde olacak. Görüşmeler kapsamında ayrıca Suriye'nin komşularıyla, özellikle Lübnan ve İsrail ile ilişkileri de ele alınacak. Fransa, Suriye-Lübnan komşuluk ilişkilerine saygı gösterilmesini ve İsrail'in Suriye topraklarından çekilmesini talep ediyor; bu pozisyonunu BM Güvenlik Konseyi oturumları da dahil olmak üzere birçok kez resmen dile getirdi.

Paris, Şam'ı tanıyor

Fransız siyasi analist Pierre-Louis Raymond, “Cumhurbaşkanı Macron'un Şam ziyareti, Suriye'nin göz ardı edilemeyecek yeni bir aşamaya girdiğinin bir kabulüdür. Geçtiğimiz yıllar, izolasyon politikasının istikrarı sağlamadığını ve Suriye devletinin yeniden inşasının, sadece uzaktan gözlemlemek yerine sorumlu bir Avrupa katılımı gerektirdiğini kanıtlamıştır. Tarihi ve Arap Maşrık (Levant) bölgesi  ile olan ilişkisi göz önüne alındığında, Fransa, insan hakları ve hukukun üstünlüğü konusunda diyaloğu sürdürürken, kurumları destekleyerek, yatırımları teşvik ederek ve uygun koşullar sağlandığında yeniden inşaya yardımcı olarak Suriye ile yeni bir sayfa açılmasına katkıda bulunma fırsatına sahiptir” dedi. Raymond sözlerine şöyle devam etti: “Aynı zamanda, Fransa'nın rolü Suriye ve Lübnan arasında denge kurmak olmalı, yeni bir çatışmanın tarafı olmak değil. İki ülkenin istikrarı iç içe geçmiş durumda, ancak bu istikrar ancak iki devletin de egemenliğine tam saygıya dayanabilir. Şam'ın Beyrut ile ilişkisinin geçmişte olduğu gibi vesayet ilişkisi değil, ekonomik ve güvenlik iş birliği olması kendi çıkarınadır. Ve Lübnan'ın da Suriye'yi bir nüfuz kaynağı yerine istikrarlı bir komşu olarak görmesi kendi çıkarınadır.”

 Fransa, Suriye-Lübnan ilişkilerine nasıl bakıyor?

Fransız siyasi analist bu konuda şöyle düşünüyor: “Paris bu yaklaşımı teşvik etmeyi başarırsa, yalnızca Suriye'nin uluslararası topluma yeniden entegre olmasına yardımcı olmakla kalmayacak, aynı zamanda devletler arasındaki ilişkilerin hegemonyaya veya askeri müdahaleye değil, ortaklığa ve karşılıklı saygıya dayalı olduğu daha istikrarlı bir Ortadoğu'nun yerleşmesine de katkıda bulunacaktır. Fransa'nın Suriye-Lübnan ilişkilerindeki rolüne gelince, Paris bu konuya önceki on yıllara göre tamamen farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Bir tarafın diğerine egemen olmasına olanak tanıyan herhangi bir denklemi yeniden üretmeyi amaçlamıyor. Aksine, iki egemen devlet arasında karşılıklı saygıya, sınırları belirlemeye ve uluslararası hukuka uygun güvenlik ve ekonomik iş birliğine dayalı bir ilişkinin kurulmasını destekliyor. Paris, Lübnan'ın istikrarının egemenliğin karşılıklı tanınmasıyla başladığına ve Suriye'nin istikrarının, her iki ülkenin güvenliğini on yıllarca vesayet mantığına bağlayan mirası sona erdirmeyi gerektirdiğine inanıyor. Bu nedenle, Fransa, Şam ve Beyrut arasında nüfuza değil ortaklığa dayalı, her türlü uzlaşıyı teşvik edecektir, çünkü yalnızca bu formül daha istikrarlı ve dengeli bir Ortadoğu inşa etmeye muktedirdir.”

 Suriyeli gazeteci Kinda el-Ahmed ise, “Macron'un Şam ziyareti, Suriye'deki geçiş aşamasına yönelik açık bir siyasi destek mesajı temsil ediyor ve Paris'in Suriye liderliğiyle doğrudan etkileşim yoluyla yeni Suriye sahnesindeki varlığını sağlamlaştırma arzusunu yansıtıyor. Görüşmelerin, terörle mücadele, bölgesel istikrar ve mülteciler ile insani yardım konularının yanı sıra yeniden inşa ve ekonomik iş birliği fırsatlarını ele alması bekleniyor; bu konular, Avrupa'nın Şam'a kademeli olarak açılmasının temelini oluşturuyor” dedi.

Ekonomi: Yeni etki araçları

Ahmed ayrıca, “Fransa, askeri güç kullanmak yerine siyasi ve ekonomik yollarla yeni Suriye'de etkisini kurmayı, yeniden inşa ve yatırım projelerine katılmayı, Avrupalı ve bölgesel ortaklarla koordinasyon sağlamayı ve güvenlik konuları ile radikal örgütlerle mücadele dosyasındaki rolünü sürdürmeyi hedefliyor. Macron'un ayrıca Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile ikili ilişkilerin geleceği, Fransız yatırımları, sınır güvenliği, mülteci sorunu ve gönüllü geri dönüş konularını görüşmesi bekleniyor” diye ekledi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Fransa Ekonomi ve Sanayi Bakanlığı eski danışmanlarından Alain Musab el-Atasi, “Macron'un gelecek hafta Suriye'ye yapacağı ziyaret, bu yıl Ortadoğu'daki en önemli diplomatik olaylardan biri. Cumhurbaşkanı Şara'nın iktidara gelmesinden bu yana bir Fransız devlet başkanının ilk ziyareti ve Suriye'nin on yılı aşkın bir süredir devam eden savaştan sonra yeni bir sayfa açmaya ve uluslararası sahnedeki konumunu kademeli olarak yeniden kazanmaya çalıştığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu ziyaretin önemi, Paris ve Şam arasındaki ikili ilişkilerle sınırlı değil, güvenlik iş birliğinin güçlendirilmesi, yeniden inşa çabalarının desteklenmesi, yabancı yatırımların geri dönüşünün teşvik edilmesi ve hızlı jeopolitik dönüşümler geçiren bir bölgede Fransa'nın rolünün yeniden tanımlanması da dahil olmak üzere çeşitli hedeflere uzanıyor” dedi.

Atasi, Paris'in terör örgütleri ile mücadeleye devam edilmesi, sınırların güvenliğinin sağlanması ve Suriye kurumlarının istikrarının desteklenmesi konusunda güvenceler aradığı için güvenliğin görüşmelerde gündemin en üst sıralarında yer alacağını vurguladı. Atasi şunu da ekledi: “Ekonomik yeniden yapılanma da görüşmelerde merkezi bir yer tutacak. Zira 13 yılı aşkın süren savaşın ardından Suriye, altyapı, elektrik şebekeleri, ulaşım, sağlık, eğitim, iletişim, tarım ve sanayi sektörlerini kapsayan büyük bir yeniden yapılanma ve inşa çabasıyla karşı karşıya. İki cumhurbaşkanının ayrıca mültecilerin kademeli dönüşü, insani iş birliği, azınlıkların korunması ve Suriye'nin bölgesel ve uluslararası ortama kademeli olarak yeniden entegrasyonu konularını görüşmesi bekleniyor. Görüşmelerde ayrıca bölgesel konular, özellikle Lübnan ile ilişkiler ve Maşrık bölgesinin istikrarı da ele alınacak. Diplomatik boyutunun ötesinde, bu ziyaret uluslararası topluma bir mesaj niteliği taşıyor. Şam'a giderek, Fransa Cumhurbaşkanı, Suriye'nin tarihinde yeni bir aşamaya girdiğini kabul ediyor. Hâlâ var olan siyasi, ekonomik ve güvenlik sorunlarını göz ardı etmeden, bu ziyaret, Fransa'nın ülkenin istikrarını destekleme arzusunu yansıtıyor. Suriye'nin giderek daha güvenli hale geldiğini göstererek uluslararası ortakların güvenini yeniden kazanmasına da katkıda bulunabilir. Bu da yeni iş birliği projelerinin başlatılmasına olanak tanıyacaktır. Paris ayrıca Avrupa Birliği'ne, yeni Suriye ile Avrupa ilişkilerinin geleceğini şekillendirmede kilit bir rol oynamak istediği mesajını vermek istiyor.

Fransa yeni Suriye'den ne istiyor?

Atasi bu konuda şöyle düşünüyor: “Fransa'nın birkaç hedefi bulunuyor, bunlardan ilki güvenlik ile ilgili, zira Suriye'nin istikrara kavuşması terörizm, kaçakçılık ve göç krizlerinin tehlikelerini azaltabilir. İkinci hedef diplomatik, zira Paris her zaman Fransız diplomasisi için özel bir öneme sahip olan bir ülkede etkisini sürdürmek için yeni Suriye makamları ile diyaloğu yeniden başlatmak istiyor. Üçüncü hedef ise ekonomik, çünkü Suriye'nin yeniden inşası, uygun siyasi ve hukuki koşullar sağlandığı takdirde Fransız şirketlerinin önemli bir rol oynayabileceği büyük bir projeyi temsil ediyor. Ancak Fransa, dış nüfuzdan arınmış bir şekilde Suriye'ye dönmüyor. Son yıllarda, birçok bölgesel ve uluslararası güç, ülke içindeki siyasi, ekonomik ve güvenlik varlığını güçlendirdi. Bununla birlikte, Paris, Avrupa Birliği içindeki diplomatik ağırlığı, büyük altyapı projelerindeki deneyimi ve küresel şirketlerinin yanı sıra Maşrık bölgesiyle olan tarihi bağları da dahil olmak üzere önemli bir nüfuza sahip. Görünüşe göre, Fransız stratejisi bugün jeopolitik çatışma mantığından ziyade diyalog, ekonomik iş birliği ve yeniden inşaya katkıda bulunmaya dayanıyor.”


Yeni Hicaz Demiryolu, Körfezi Avrupa'ya bağlayacak bir strateji olarak geri dönüyor

Hicaz Demiryolu, kıtalararası bir kara lojistik koridoru olarak bir kez daha gündemde (AFP)
Hicaz Demiryolu, kıtalararası bir kara lojistik koridoru olarak bir kez daha gündemde (AFP)
TT

Yeni Hicaz Demiryolu, Körfezi Avrupa'ya bağlayacak bir strateji olarak geri dönüyor

Hicaz Demiryolu, kıtalararası bir kara lojistik koridoru olarak bir kez daha gündemde (AFP)
Hicaz Demiryolu, kıtalararası bir kara lojistik koridoru olarak bir kez daha gündemde (AFP)

Muhammed Ali el-Arimi

Uluslararası sahnede jeopolitik ve ekonomik dönüşümlerin hızlandığı bir dönemde, tedarik zincirleri ve ticaret koridorları hakkındaki tartışmalar artık sadece analitik lüks olmaktan çıkıp, küreselleşmenin yeni haritasında yer almayı hedefleyen ülkeler için ulusal stratejilerin omurgası haline geldi. Özellikle de 2024 ve 2026 yılları arasında denizlerde seyrüseferi etkileyen, Babu’l Mendeb Boğazı ile Kızıldeniz'deki güvenlik sorunları nedeniyle Süveyş Kanalı'ndan geçen trafiğin yüzde 40 ila yüzde 50 oranında azalmasına neden olan ardı ardına gelen krizlerden sonra.

Bu tamamen jeo-ekonomik perspektiften bakıldığında, Hicaz Demiryolu, nostalji uyandıran tarihi bir iş olarak değil, Arap Körfezi limanlarını Avrupa'nın kalbine birleşik bir ağ üzerinden bağlamanın ekonomik avantajlarına sahip kıtalararası bir kara lojistik koridoru olarak, çağdaş stratejik düşüncede yeniden ön saflara yerleşti.

Dikkatler şimdi, Umman Sultanlığı'ndan başlayıp Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye'den geçerek Avrupa kıtasının doğal kapısı olan, onunla doğrudan demiryolu bağlantısı bulunan Türkiye'ye ulaşan entegre bir güzergâh boyunca bu hattı canlandırmayı ve geliştirmeyi amaçlayan fizibilite çalışmalarına ve lojistik planlara yönelmiş durumda. Bu güzergâh, en modern teknik standartlara göre yılda milyonlarca ton mal taşıyabilecek modern bir ulaşım sisteminin önünü açacaktır.

Tarihsel ve teknik bağlamla ilgili olarak, Osmanlı Padişahı İkinci Abdülhamit döneminde 1 Mayıs 1900'de resmi kararnameyle inşa edilmeye başlanan ve 1 Eylül 1908'de resmi olarak açılan orijinal Hicaz Demiryolu'nun, Şam'ı Medine'ye bağlayan bin 308 kilometre uzunluğunda olduğunu hatırlatmakta fayda var. O dönemde, bin 050 milimetre genişliğinde dar hatlı bir ray sistemi kullanılıyordu.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonraki siyasi dağılma sebebiyle bu hat uzun yıllar kapalı kalmış ve büyük bir bölümü yıkılmış olsa da bugün önerilen ekonomik vizyon, mühendislik ve finansal temelleri ile eskisinden tamamen farklı. Nitekim modern ağlarla tam uyumluluk sağlamak için bin 435 milimetrelik küresel standart hat genişliğini kullanarak hatlar inşa etmeyi veya mevcut hatları buna uygun olacak şekilde yenilemeyi amaçlıyor.

Bu teknolojik dönüşüm, projenin Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ortak demiryolu ağını entegre etmeyi amaçlaması nedeniyle ekonomik blokları birbirine bağlamanın temel taşını temsil ediyor. Proje, Körfez ülkeleri arasındaki yüksek düzeyde koordinasyonla aşamaları tamamlanmaya çalışılan ve toplam uzunluğu yaklaşık 2 bin 177 kilometre olan bu ortak demiryolu ağını, Arap Maşrık (Levant) bölgesi ve Güney Avrupa'daki kara ulaşım sistemleri ile entegre etmeyi hedefliyor.

Yukarıdakilere ilave olarak, Umman Sultanlığı'nın “Vizyon 2040” projesinin temsil ettiği lojistik stratejilerin yakından incelenmesi, Duqm ve Sohar limanları gibi bu koridorun deniz-kara başlangıç ​​noktasını oluşturan limanların ve özel ekonomik bölgelerin geliştirilmesine yönelik yatırımların boyutunu ortaya koyuyor.

Bu yönelim, Umman ve BAE arasında stratejik bir ortaklık olan ve Sohar Limanı’nı BAE'nin ulusal ağına bağlayan 303 kilometrelik bir demiryolu hattının inşası için yaklaşık 3 milyar dolarlık yatırım ile “Hafeet Rail” Şirketinin kuruluşuyla pratik olarak somutlaşmıştır.

Bu perspektiften bakıldığında, bir sonraki adımın, bu ağın Suudi Arabistan’ın derinliklerine bağlanması olması, bilhassa Krallığın kuzey sınırına kadar uzanan gelişmiş bir demiryolu altyapısına sahip olması nedeniyle mantıklı bir adımdır. Suudi Arabistan Demiryolu Şirketi, Riyad'dan Ürdün sınırındaki el-Hadisa ve el-Kurayyat'a kadar bin 242 kilometre uzunluğundaki Kuzey Tren Hattı'nı işletmektedir. Bu, pratikte Suriye sınırına ulaşmak için gereken altyapının büyük bir kısmının artık faaliyette olduğu ve saatte yaklaşık 120 kilometre hızla gidebilen yük trenlerinin ve saatte yaklaşık 200 kilometre hızla gidebilen yolcu trenlerinin bu ağı kullanabileceği anlamına geliyor.

Öte yandan, Suudi Arabistan'ın ulaşım ve lojistik sektörünü Vizyon 2030'un en önemli sütunlarından biri olarak belirlemesi ve bu sektörün GSYİH'ye katkısını bu on yılın sonuna kadar yüzde 6’dan yüzde 10’a çıkarmayı hedeflemesi nedeniyle, finansal ve jeoekonomik analizler Suudi Arabistan'ın kilit rolünü de dikkate almalıdır.

Riyad, bölgenin en büyük projesi olan ve tahmini maliyeti 7 ila 10 milyar dolar arasında değişen “Suudi Arabistan Kara Köprüsü” projesiyle bu yönelimi destekliyor. Bu proje, ülkenin doğusunu ve batısını demiryolu hattıyla birbirine bağlayacak. Bin 300 kilometrelik hat, Dammam'daki Kral Abdulaziz Limanı'ndan Cidde’deki İslam Limanı'na kadar uzanıyor.

Bu kara köprüsünün, kuzeye doğru giden modernize edilmiş Hicaz Demiryolu ile kesişmesi, Hint Okyanusu ve Arap Körfezi'nden Avrupa'ya kara yoluyla mal taşımacılığını, kritik deniz koridorlarından geçmeye gerek kalmadan mümkün kılan eşsiz bir lojistik merkezi oluşturacaktır. Bu ise normal şartlarda Ümit Burnu üzerinden ortalama 22 gün veya Süveyş Kanalı üzerinden 14 gün süren lojistik yolculuk süresini, birleşik kara ağı üzerinden sadece beş ila yedi güne indirmektedir.

Marmaray Tüneli

Ancak, planlamadan fiili uygulamaya geçiş, demiryolunun Ürdün ve Suriye topraklarına ulaştığı noktada en büyük zorlukla karşılaşıyor ki bu bölge, bahsedilen uluslararası lojistik zincirinin merkezi bağlantısını oluşturuyor.

Ürdün, yaklaşık 900 kilometre uzunluğunda ve tahmini maliyeti 2,5 ila 3 milyar dolar olan ulusal bir demiryolu ağı projesini yıllardır hayata geçirmeye çalışıyor. Bu ağ, güneydeki Akabe Limanı’nı başkent Amman'a ve ardından Suudi Arabistan ve Suriye sınırlarına bağlamayı hedefliyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre finansman, bu hedefin önündeki en büyük engel olmaya devam ediyor.

İşler Suriye topraklarına girildiğinde daha da karmaşıklaşıyor. 2011 yılından önce 2 bin 450 kilometre uzunluğunda olan ve yılda yaklaşık 10 milyon ton mal taşıyan demiryolu altyapısı, raylarının, istasyonlarının ve depolarının yüzde 70'inden fazlasına uzanan büyük bir hasara maruz kaldı.

Dünya Bankası analistleri, Suriye'deki bu hayati sektörün uluslararası standartlara uygun hale getirilmesi ve yeniden inşası için en az 4 ila 5 milyar dolarlık yatırıma ihtiyaç duyulacağını tahmin ediyor ve ayrıca sınır ötesi sevkiyatların güvenliğini garanti altına almak için sürdürülebilir bir siyasi ve güvenlik istikrarın da şart olduğunu belirtiyor.

Bu rakamlara dayanarak, bu güzergahın kuzey ucundaki Türkiye'nin bu projeye en hazır lojistik ortak olduğu açığa çıkıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD), 13 bin kilometreyi aşan geniş bir ağa sahip ve Ankara 2053 stratejisi kapsamında toplamda 190 milyar doları aşan yatırımlar ile bu ağı 28 bin kilometreye çıkarmayı hedefliyor; bu yatırımlar içinde demiryolu sektörü en büyük paya (yüzde 60) sahip.

Türkiye'nin bu projedeki stratejik önemi, 29 Ekim 2013'te açılan, Boğaz’ın altından geçen ve tarihte ilk kez Asya ile Avrupa kıtalarını karadan birbirine bağlayan ünlü Marmaray demiryolu tüneline sahip olmasında yatıyor. Şu anda kıtaları aşan uluslararası yük trenleri bu tüneli kullanıyor.

Buna ilave olarak, Hicaz Demiryolu'nun tarihi Meydan-ı Ekbez Sınır Kapısı veya yeni güzergahlar üzerinden Türk ağına bağlanması, KİK ülkeleri ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki son resmi istatistiklere göre 170 milyar avroyu aşan muazzam ticaret hacminden faydalanarak, Körfez ülkelerinin mallarının doğrudan Macaristan, Avusturya ve Almanya'ya sorunsuz bir şekilde akmasını sağlayacaktır.

Gümrük ve idari haritayı inceleyen herkes, demiryolları ve köprülerin inşasının temsil ettiği mühendislik zorluklarının ve sorunlarının hikâyenin sadece yarısını oluşturduğunu anlayacaktır. Diğer yarısı ise transit taşımacılığı düzenleyen yasal çerçeveler ve uluslararası anlaşmalarla temsil edilen yumuşak altyapıda yatmaktadır.

Rutin gümrük işlemleri ve belge kontrolleri nedeniyle sınır geçişlerinde yaşanan gecikmelerin, Ortadoğu'daki kara taşımacılığına toplam yüzde 40'a kadar varan ek bir maliyet ekleyebileceği bilinen bir ekonomik gerçektir.

Birleşik gümrük anlaşması

Yeni Hicaz Demiryolu projesinin deniz taşımacılığına gerçek bir rakip olabilmesi için, beş katılımcı ülkenin, dijital ön gümrükleme sistemini benimseyen, her sınır geçişinde tekrarlanan denetimler olmadan mühürlü konteynerlerin geçişini sağlamak için “TIR Sistemi” olarak bilinen uluslararası karayolu taşımacılığı anlaşmasını uygulayan birleşik bir gümrük anlaşması imzalaması gerekiyor. Ayrıca, koridoru yönetmek, istikrar ve finansal şeffaflık arayan uluslararası nakliye şirketleri açısından ticari cazibesini korumak amacıyla ton ve kilometre başına navlun oranını standartlaştırmak için ortak bir üst düzey demiryolu otoritesi kurulması da şart.

Diğer bölgesel projeleri bu proje ile karşılaştıran bir analizde, Hicaz Demiryolu'nun yeniden canlandırılması, Irak'ın 17 milyar dolarlık “Kalkınma Yolu” projesinden (Fav Limanı’nı Türkiye'ye bağlayan ve 2029'da tamamlanması hedeflenen 1200 kilometrelik yol) veya Eylül 2023'te duyurulan Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (EIEC) projesinden ayrı olarak değerlendirilemez. Bununla birlikte, daha derinlemesine bir coğrafi analiz, Hicaz Demiryolu'nun bu tür karşılaştırmalarda benzersiz bir avantaja sahip olduğunu ortaya koyuyor. Zira bu proje Arap Yarımadası ile Maşrık’ın kalbindeki büyük tüketim ve sanayi bloklarını düz ve sürdürülebilir bir kara yoluyla birbirine bağlıyor. Böylece konteynerlerin gemilerden trenlere boşaltılmasını ve ardından yeniden yüklenmesini gerektiren çok modlu nakliye operasyonlarına olan ihtiyacı azaltıyor ki, bu operasyonlar hasar olasılığını yüzde 15 artırıyor ve genel lojistik maliyetlerini yükseltiyor.

Hicaz Demiryolu hattı ile beş ülkenin birbirine bağlanmasının, hattın modernizasyonunun ve uluslararası standartlara uygun hale getirilmesinin toplam maliyeti tahmini olarak 35 milyar dolardır. Bu rakam, büyüklüğüne rağmen, uzun vadeli stratejik getirileri ile karşılaştırıldığında ve bölge ekonomilerini deniz boğazlarında yaşanan dalgalanmalardan koruyan güvenli ve sürdürülebilir bir alternatif sunduğu, jeo-ekonomik entegrasyonda Arap Maşrık bölgesinde 21. yüzyılın zorlukları ve emelleriyle uyumlu yeni bir sayfa açacağı göz önüne alındığında, ticari olarak faydalı olmayı sürdürmektedir.

* “Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.”


İsrail gazeteleri, Lübnan ile yapılan anlaşmada göz ardı edilen 4 temel noktaya değindi

Müzakerelerin perde arkasını iyi bilen bir siyasi kaynak, bu anlaşmanın ardından Lübnan’ın ulaşacağı durumun ülkeyi “Gazze Şeridi 2” haline getireceğini söylüyor (AFP)
Müzakerelerin perde arkasını iyi bilen bir siyasi kaynak, bu anlaşmanın ardından Lübnan’ın ulaşacağı durumun ülkeyi “Gazze Şeridi 2” haline getireceğini söylüyor (AFP)
TT

İsrail gazeteleri, Lübnan ile yapılan anlaşmada göz ardı edilen 4 temel noktaya değindi

Müzakerelerin perde arkasını iyi bilen bir siyasi kaynak, bu anlaşmanın ardından Lübnan’ın ulaşacağı durumun ülkeyi “Gazze Şeridi 2” haline getireceğini söylüyor (AFP)
Müzakerelerin perde arkasını iyi bilen bir siyasi kaynak, bu anlaşmanın ardından Lübnan’ın ulaşacağı durumun ülkeyi “Gazze Şeridi 2” haline getireceğini söylüyor (AFP)

Emel Şehade

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu kez de İsraillileri ‘Lübnan ile varılan anlaşmayla elde edilen tarihi başarı’ olarak tanımladığı konuda ikna etmeyi başaramadı. Oysa 24 saatten kısa bir süre içinde art arda iki kez kamuoyu önüne çıkarak bu başarıyla övünmüş ve avantajlarını sıralamıştı.

İlk kez böyle bir anlaşmanın imzalamasının hemen ardından olağan dışı bir biçimde açıklama yapan Netanyahu, ardından dün cumartesi akşamı düzenlediği basın toplantısında yeniden konuyu ele aldı. Çatışmaya son verilerek kapsamlı bir barış anlaşmasına doğru ilerlemeyi mümkün kılacak bir anlaşma ilan etti. Eş zamanlı olarak birçok siyasetçi ve güvenlik yetkilisinin de aktardığına göre ‘yaklaşık üç yıllık savaş boyunca ulaşamadığı zafer sarhoşluğunu’ yaşadı. Netanyahu, İsrail ordusunun Lübnan’ın güneyinde kalmaya devam ettiğini, iki tampon bölgeden birinin ordu tarafından ihtiyaç duyulmadığını ve küçük bir bölümünün güvenlik kuşağının içinde yer aldığını, ikinci bölgenin ise güvenlik kuşağının dışında kaldığını belirtti.

Anlaşmanın İran ve Hizbullah'ı Lübnan'daki her türlü karar sürecinin dışında bıraktığı yönündeki vurgusunun ise İsraillileri ikna etmediği görüldü. Kimilerince bu açıklama dün yayımlanan birden fazla haberin Lübnan'daki gerçek tablonun değişmediğini, sahadaki askerler ile kuzey bölgelerinin sakinleri üzerindeki tehlikenin sürdüğünü ve bunun yalnızca ‘İran'ın Lübnan savaşına son verilmesini şart koştuğu İsviçre müzakerelerinin hayata geçirilmesinden ibaret’ olduğunu ortaya koymasının ardından yeni bir yanıltmaca girişimi olarak değerlendirildi.

Netanyahu, anlaşmanın İsrail'e kendi şartlarını koruma konusunda meşruiyet kazandırdığını ileri sürdüğü basın toplantısında zafer tablosu oluşturmaya çalıştı. Ancak güvenlik yetkilileri, siyasetçiler ve uzmanların uyarılarla ve İsrail'in Lübnan'dan maruz kalması beklenen yeni tehlike ve zorluklara ilişkin değerlendirmelerle yanıt vermesiyle bu çabasının hızla sonuçsuz kaldığı görüldü. Tartışmalar özellikle, “Mutabakatlar çerçevesinde ABD ve Lübnan, İsrail'in güvenliğimiz için gerekli olduğu sürece Lübnan içindeki güvenlik kuşağını koruma hakkını tanıdı. Hizbullah ve diğer terör örgütleri silahsızlandırılana ve Lübnan cephesinden İsrail'e yönelik her türlü tehdit bertaraf edilene kadar bu kuşağı elde tutmayı sürdüreceğiz” açıklaması üzerineydi.

Netanyahu, şunları söyledi:

“Şunu bilmenizi istiyorum: Bu, İran ve Hizbullah için büyük bir darbe; İran bize Güney Lübnan'dan çekilmemizi dayatmaya çalışıyordu. Bu talepleri sürekli duydunuz, anlaşmaya duydukları hayal kırıklığını ve yönelttikleri eleştirileri de duydunuz. Hem İran'ın hem de Hizbullah'ın. Ben hayati çıkarlarımız konusunda kararlı bir tutum sergiledim ve bize çekilmeyi zorla dayatmalarına karşı çıktım. Lübnan, İsrail ve ABD İran'a ‘Bu sizin işiniz değil. Burada yeriniz yok. Sizin ne katılımınız ne de rolünüz var. Ne sizin ne Hizbullah'ın ne de herhangi bir terör örgütünün’ diyor.”

Şarku’l Avsat’ın İsrail gazetesi Maariv’den aktardığı habere göre Netanyahu'nun güvenlik kuşağında kalmanın meşruiyeti konusundaki söylemi siyasi bir pazarlama çabasından ve kendisi için bir zafer kurgusundan ibaret. Çünkü o ve Savunma Bakanı Yisrael Katz, Hizbullah silahsızlandırılmadığı sürece bu çerçeve mutabakatının sürtüşmeyi yönetmek için başka bir mekanizmaya dönüşebileceğinin farkında.

Haberde “Washington'da İsrail ile Lübnan arasında imzalanan çerçeve anlaşma ilk bakışta küçümsenmeyecek bir siyasi kazanım izlenimi veriyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio kameralar önünde gülümseyebilirdi. Binyamin Netanyahu cumartesi akşamı basın toplantısı düzenleyerek belgeyi bir başarı olarak sunabilirdi. Lübnan hükümeti de teslim olmadığını, aksine egemenliğini yeniden kazanmak için bir yol elde ettiğini söyleyebilirdi. Ne var ki her tarafın kendine pay çıkarmak için üzerine atladığı kutlama söylemi ve siyasi kazanımların ardında, Taif'ten Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 1701 sayılı kararı ve 2024 ateşkesine kadar her turda yeniden karşımıza ‘Kim tam olarak sabah kalkıp Güney Lübnan'ın bir Şii köyüne girip Hizbullah'ın silahını almakla görevli?’ şeklindeki o eski soru ortaya çıkıyor” değerlendirmesi yapıldı.

Bu soru dün, birçok İsrailli kaynağın gündemine taşındı. Söz konusu kaynaklar, Lübnan'daki durumun güçlüğünü ve karmaşıklığını bir kez daha vurgularken bu anlaşmanın Lübnan hükümetine ve ordusuna yaklaşık kırk yıldır hayata geçiremedikleri bir görevi yüklediğini ve şimdi bilinmez bir nedenle aynı kurumların defalarca başarısız oldukları yerde başarılı olmaları beklendiği görüşünü paylaştı.

İsrail'de bu uçurumun ne denli derin olduğu iyi biliniyor. Her ne kadar her zaman yüksek sesle dile getirilmese de. Lübnan ordusu konuşlanabilir, kontrol noktaları kurabilir, ara sıra bir silah deposuna el koyabilir ve belki de Amerikan yönetimine gönderilecek periyodik raporlarda iyi bir görünüm sergileyebilir. Hizbullah'ın gerçek anlamda silahsızlandırılması ise bambaşka bir mesele.

Netanyahu ve Katz arasında İsrail ordusunun güvenlik kuşağında varlığını sürdürmesi, Lübnan'ın geniş bölgelerinin işgal altında kalması ve Hizbullah'ın silahsızlandırılmasının mümkün olmaması karşısında bölge sakinlerinin geri dönüşünün engellenmesinin bu cepheyi süregelen bir güvenlik krizine mahkûm ettiği konusunda görüş birliği hakim. İsrail ancak Hizbullah çözüldüğünde buradan çekilecektir, Hizbullah ise İsrail bölgede bulunduğu sürece silahlarını teslim etmeyecek. Bu iki tutum arasında kalan boşluk, her tarafa sonraki aşamaya geçişi rahatça öteleyebilecek bir alan sunuyor. Cephenin yeniden çatışmalara sürüklemesi tehlikesi ise bu tabloda devam ediyor.

“İkinci Gazze”

Müzakerelerin perde arkasından ve Lübnan cephesindeki tablodan haberdar olan siyasi bir kaynak, Haaretz gazetesine yaptığı açıklamada Lübnan'ın bu anlaşmanın ardından ulaşacağı noktanın ülkeyi İkinci Gazze’ye dönüştüreceği görüşünü dile getirdi.

Bu kaynağa göre "Zaman zaman Trump'ın Gazze için hazırladığı 20 maddelik planın diline benzeyen anlaşma formülü, Güney Lübnan'ın Gazze 2'ye dönüşmesinin zeminini hazırlıyor. İsrail'in çekilmesi, Lübnan ordusunun bölgede fiili kontrolü sağlamasına ve Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına bağlı; oysa bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Bu durum İsrail'in bölgede süresiz kalmasına olanak tanıyor."

İsminin açıklanmasını istemeyen siyasi kaynak, Başbakan Netanyahu’nun güvenlik kuşağını koruma vaatlerinin ‘öngörülebilir gelecekte’ hayata geçirileceğini öngörüyor. Kaynak, “İsrail'in Gazze'deki varlığının genişlemesi ve bölgeye yönelik saldırıların sürmesiyle paralel biçimde Lübnan'daki saldırıların da devam etmesi bekleniyor. Ancak Gazze'den farklı olarak şu an için saldırıların tek taraflı sürdüğü bu durumun aksine, İsrail ordusu askerleri Lübnan'da kalıcı bir hedef olmayı sürdürecek” uyarısında bulundu.

Raporun kapsam dışı bıraktıklarındaki tehlike

Lübnan'ın Gazze 2'ye dönüşme ihtimalinden kaygı duyanlar varken tehlikeyi daha da geniş bir perspektiften değerlendirenler de var. Bu kesimlere göre sorun anlaşmada olmayan unsurlarda yatıyor.

Yedioth Ahronoth gazetesinde yayımlanan başka bir haber, bu boşlukları dört madde altında şöyle sıraladı:

- Anlaşmanın tamamlanması ya da en azından somut ilerleme kaydedilmesi için herhangi bir zaman çizelgesinin bulunmaması. Anlaşma tamamen koşullara bağlı olup hiçbir son tarih içermiyor.

- Anlaşmanın "ateşkes" ifadesine ya da Trump'ın İsrail'e dayattığı ateşkese herhangi bir atfa yer vermemesi; bunun uygulanıp uygulanmadığını, hangi koşullar altında yürürlüğe girdiğini ya da ateşkesin denetim mekanizmasını da belirsiz bırakıyor.

- Üçüncü boşluk ise haberde Savunma Bakanı Yisrael Katz'ın açıklamasıyla bağlantılı biçimde ele alındı. Katz anlaşmayı "İsrail devleti için tarihsel bir olay ve önemli siyasi-güvenlik başarısı; on yıllar sonra ilk kez kuzey sınırında ve Lübnan'da daha güvenli yeni bir gerçekliğin inşasına katkı sağlayabilecek bir adım" olarak nitelendirmişti. Haberde, Katz'ın nisan ayında yaptığı “İsrail ordusu, yeni güvenlik bölgesi içinde yer alan Lübnan'ın Kantara bölgesinde büyük bir patlamayla yeraltı terör altyapısını imha etti. Lübnan hükümeti ve ordusu, Güney Lübnan'ı Hizbullah teröristlerinden ve silahlarından arındırma taahhüdünü yerine getirdi; işte sonuçlar bu” açıklaması hatırlatıldı.

Haberde bu bağlamda “Katz neden Lübnan hükümetinin bu sefer başaracağına inanıyor?” sorusu soruldu.

- Haberin uyardığı dördüncü unsur ise Hizbullah'ın anlaşmanın tarafı olmadığı ve örgütün sert muhalefetini açıkça ilan ettiği gerçeği.

Bu son unsur başlı başına anlaşmanın uygulanabilirliğini büyük bir soru işaretiyle karşı karşıya bırakıyor. Hatta İsrailliler bile anlaşmanın sonuç verip vermeyeceğine ve son İsrail askerinin çekilmesini de kapsayan kapsamlı bir Lübnan anlaşmasına doğru sonraki aşamalara geçilip geçilemeyeceğine dair bahse girecek noktadalar.