Lübnan eski Emniyet Genel Müdürü General Abbas İbrahim, Şarku’l Avsat’a konuştu: Lübnan’da güvenlik birimlerinin çok olmasının nedeni mezhepçilik

Lübnan’ın eski Emniyet Genel Müdürü, kamusal alanda bağımsız olarak çalışacağını ve kimseye katılmayacağını vurguladı.

Eski Lübnan Emniyet Genel Müdürü General Abbas İbrahim. (Şarku’l Avsat)
Eski Lübnan Emniyet Genel Müdürü General Abbas İbrahim. (Şarku’l Avsat)
TT

Lübnan eski Emniyet Genel Müdürü General Abbas İbrahim, Şarku’l Avsat’a konuştu: Lübnan’da güvenlik birimlerinin çok olmasının nedeni mezhepçilik

Eski Lübnan Emniyet Genel Müdürü General Abbas İbrahim. (Şarku’l Avsat)
Eski Lübnan Emniyet Genel Müdürü General Abbas İbrahim. (Şarku’l Avsat)

General Abbas İbrahim, Lübnan Emniyet Genel Müdürlüğü görevinden ayrılmış olsa da 2011 yılında atandığı görevde, söz konusu tarihten bu yana oynadığı rol peşini bırakmadı. Görevinin sona ermesinin ertesi sabahı ‘eski’ Emniyet Genel Müdürü, Bazzi ailesinden bir heyeti evinde kabul ediyordu. Bazzi ailesinin oğulları Muhammed, ABD’li yetkililerin talebi üzerine Romanya'da tutuklanmıştı. General İbrahim, Lübnan'ın Bükreş Büyükelçisi ile temaslarda bulundu. Ayrıca Lübnan Dışişleri ve Göçmenler Bakanı Abdallah Buhabib ile temasa geçen General İbrahim, sonunda bu dosyayla nasıl başa çıkılacağına dair bir dizi ‘gerçekçi’ ipucu bulmak için gerektiğinde Romanya'daki kamu güvenliği ve istihbarat müdürleriyle temasa geçmeye hazırdı.
2011 yılında başladığı görevinden ayrıldıktan sonra ‘gelecek planlarını hazırlamak’ için kısa bir ara veren General İbrahim, yurt dışında çalışmak için birçok teklif aldığını ve bunlardan bazılarının cazip teklifler olduğunu söyledi. Ancak Lübnan'da siyasi çalışmalar yapmak istediği ve ‘ümidini kaybetmedikçe’ Lübnan’dan ayrılmayacağı için tüm tekliflerin kendisini cezbetmediğini de sözlerine ekledi.
General İbrahim, ilişkileri ve tecrübesi nedeniyle Emniyet Genel Müdür olduğu dönemdeki rolünü sürdürse de görevden dramatik bir şekilde ayrıldı. Herkes geçtiğimiz hafta sona eren İbrahim'in görev süresinin uzatılmasını beklerken siyasetçilerin yasaları kendi isteklerine göre düzenlemeye alıştığı bir ülkede kapıların çözüme kapanması herkesi şaşırttı.
General İbrahim, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda görev süresini uzatma girişimlerinin başarısızlığından kimin sorumlu olduğunu açıklamaktan kaçınsa da bu konuda hukuka güveneceğini söyleyerek Başbakan Necid Mikati’ye işaret etti.
General İbrahim, liyakatli atama yapamama ve yeni bir cumhurbaşkanı seçilip liyakatli atama yapabilecek tam teşekküllü bir hükümet kuruluncaya kadar bu görevde kalmayı düşünmeseydi görev süresini uzatmak istemeyeceğini vurguladı. ‘İlgililere’ beş ay önce görev süresinin sonunda görevde kalmak istemediğini söylediğini belirten General İbrahim, ancak ‘geçici’ bir uzatma fikrine razı oldu. Buna karşın meselenin tamamen hukuki bir boyutu olduğunu söyleyen Başbakan Mikati, vatandaşlar ve siyasiler arasında kafa karışıklığına neden olacak bir üslupla “Siyasi eleştirileri kabul etmiyorum” dedi.
Bir grup hukukçunun görev süresinin uzatılması için yasal çıkış yolları bulduğunu ancak dikkate alınmadığını söyleyen General İbrahim, Mikati başlangıçta siyasetsiz hukuk, daha sonra da hukuksuz siyaset istediğini belirterek sözlerine şöyle devam etti:
“Burada olmamızın nedeni bu. Basitçe söylemek gerekirse; General Elias el-Biseri bu görevi vekaleten devraldı. O en iyi subaylardan biridir. Ona tüm deneyimim ve yeteneklerimle emrinde olduğunu söyledim. Hal böyle olunca herkes kendisinden bekleneni yaptı. Örneğin Meclis Başkanı Nebih Berri, bir toplantı talebinde bulundu, ama olmadı. Eski Bakan Cibran Basil ise zorunluluğu yasalaştırmak için Meclis’te yeter sayı sağlamaya hazır olduğunu ve zorunluluğun esnek bir kelime olduğunu söyledi. Basil, dikkate alınmayan uzatma yasasının tüm genel müdürler için geçerli olmasını şart koştu ancak bu da olmadı.”
Ancak halkın eski Emniyet Genel Müdürü'ne karşı duygularını ve vatandaşların bu müdürlüğe nasıl baktığını yansıtan olumlu bir hava olduğunu düşünen General İbrahim, “Bu benim çok gurur duyduğum, dramatik bir şekilde gerçekleşen görevden ayrılışımla onurlandırdığım ve telafi ettiğim bir konu” dedi.
‘Ülkenin arabulucusu’ rolünü oynayan General İbrahim, yetkililer arasında köprü görevi görüyor, birçok tartışmalı dosya üzerinde görüşlerini birleştirmeye çalışıyordu. İbrahim'in faaliyetleri, hükümetlerin kurulması sürecinde büyük bir paya sahipti. Bazı tartışmalı dosyalarda başarılı, bazılarında ise ‘siyasi çıkmaz’ nedeniyle başarısız oldu. Ancak İbrahim, yasal olarak geniş yetkilere sahip olan Emniyet Genel Müdürlüğü görevinde yetkilerinin aşmadığını vurguladı. İşinin merkezinde siyasi, sosyal ve ekonomik güvenlik olduğunu söyleyen İbrahim, bu göreve geldiğimde ilk işim müdürlüğün ve genel müdürün yetkilerini okumak oldu. Bugün aradan 12 yıl geçmesine rağmen yaptıklarımın hepsini yerine getirmiş değilim. Çünkü bu makamın yetkileri çok genişti.
General İbrahim sözlerini şöyle sürdürdü:
“Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ülkenin arabulucusu gibi bir görevi yoktu. Benim yaptığım, bu görevin yetkileri dışındaydı. Tüm bu yetkileri kullanmayan yöneticiler var. Ancak göreve başladığım dönem, çoğunlukla her düzeyde bir boşluk dönemiydi ve doğa boşluktan nefret eder. Bu boşluğu çalışmamla doldurdum. Çoğu yerde cumhuriyete aracılık edebildiğimi, köşeleri dönerek istenilen sonuçlara ulaşabildiğimi söyleyebilirim.”
General İbrahim, Lübnan'daki siyasetçilerin çalışmalarını da değerlendirdi:
“Sıkıntının siyasi performansa, eylem ve tepkinin siyasi görüşe üstün geldiğine inanıyorum. Genel olarak Lübnan'da bir planlama yok ve bir tepkiler dünyasında yaşıyoruz. Bu zihniyet böyle devam ederse kötü sonuçları olur. Bunun içinden çıkmalıyız. Bu, yıkıcı bir performans. Sonuçları önümüzde, bizim başardıklarımız onları değiştirmek için bir teşvik olmalı ama değişen bir şey yok.”
General İbrahim'in siyasi çalışmalar yapmak istediği biliniyor. Çünkü bunu birçok kez açıkça dile getirdi. Ama görevinden ayrılıp geniş siyaset dünyasına girdikten sonra hiçbir partiye girmeyeceğini belirten İbrahim konuya dair şunları söyledi:
“Tüm görevlerimde bağımsızdım. Lübnan gerçekliğinden sapmadan büyük ölçüde bağımsız olacağımı düşünüyorum. Yani mezhepçilik kendini dayatsa da ben bağımsızlığım olarak kabul edilen oldukça geniş olan hareket alanını koruyacağım ve herkesten bağımsız çalışacağım.”
İbrahim, insanların emniyetteki yetkililere ‘nefret’ duymasıyla ilgili olarak da şunları söyledi:
“Emniyet birimlerinin insanların hizmetinde olduğuna inananlardanım. Yıllardır yapılanlar anormal, sizin yaptığınız doğru olabilir. İnsanların bize sempati duymasını sağlayan da buydu. Ofisimiz, dünyanın dört bir yanında hizmet ve arabuluculuk talebinde bulunan kişiler için bir merkez haline geldi. Bu, biz ve vatandaşlar arasında bir güven inşa etti. Siyasi görüşlerinden ya da Emniyet Müdürlüğü’nü eleştirmelerinden dolayı kimseyi sorumlu tutmuyoruz.”
General İbrahim’in görevinin son yıllarında, Emniyet Genel Müdürlüğü büyük zorluklarla karşı karşıya kalırken hizmetlerinde de gerileme yaşandı. Bunların başında, pasaport almak için kapılarında uzayıp giden kuyruklar geliyordu.
İç duruma ilişkin de açıklamalarda bulunan General İbrahim, Emniyet Genel Müdürlüğü üyeleri ve memurları da dahil olmak üzere Lübnanlıların satın alma gücünün düşmesinden büyük ölçüde etkilendiğinin altını çizdi. İbrahim, Yunan filozofu Platon'un bir sözüne atıfla, “Askerimiz çalışıyor ve açlık çekiyordu. Ben de buna ikna oldum” ifadelerini kullandı.
Askerlerin ve ailelerinin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamak ve hayatlarını idame ettirmelerini sağlamak için birçok önlem almalarına rağmen durumu ne yazık ki kriz öncesi seviyelerine getiremediklerini, çünkü bunun kolektif olarak devletin sorumluluğunda olduğunu belirten İbrahim, pasaport kriziyle ilgili de değerlendirmelerde bulunu. Bu konunun ‘Emniyet Genel Müdürlüğü’nün değil, devletin sorumluluğunda olduğunu’ vurguladı. Bunun daha ziyade devlet ve hükümet ile Lübnan Merkez Bankası Başkanı arasındaki çekişmeden kaynaklı bir sorun olduğunu söyleyen General İbrahim, “Yani biz müdürlük olarak gerekli ihaleyi yaptık ve 15 milyon dolara ihtiyacımız vardı. Pasaport harçlarını ve diğer harcamaları tahsil ediyoruz, ardından doğrudan Maliye Bakanlığı’na aktarıyoruz” ifadelerini kullandı.
Emniyet Genel Müdürlüğü’nden ayrılan General İbrahim, güvenlik birimlerinin çalışma kalitesine olan güvenini yinelerken, ancak rehavete kapılmayı reddettiğini, çünkü bir güvenlik görevlisi rehavete kapıldığında felaketlerin yaşandığını vurguladı. General İbrahim, güvenlik birimlerinin ve ordunun iradesi ve vatandaşların farkındalığı ile güvenlik durumunun iyi olduğunu, ancak sosyal güvenlikle ilgili büyük bir korkunun hissedildiğini kaydetti. Bunun önemli bir korku ve faktör olduğunun altını çizen General İbrahim, “Lübnan halkı ilk kez bir konuda, yani yoksulluk ve açlıkta meselesinde birleşiyor” dedi. Toplumsal olarak bu meselenin sokakta vatandaşlarla güvenlik güçleri arasında çatışmalara dönüşebileceğini söyleyen General İbrahim, “Ancak güvenlik anlamında korku oluşturmaz” diye konuştu. Diğer yandan Lübnan'da terör örgütlerine bağlı uyuyan hücrelerin bulunduğuna ve bunların çoğunun gözetim ve takip altında olduğuna dikkat çekerek “Güvenlik servisleri arasındaki koordinasyon da bu konu üzerine kuruludur” ifadesini kullandı.
Güvenlik birimleri arasındaki koordinasyonu her fırsatta vurgulayan General İbrahim, ‘Lübnan’da bu kadar çok güvenlik birimi olmasının normal olup olmadığı’ sorusuna şu yanıtı verdi:
 “Hayır, bu normal değil. Bunun nedeni, mezhepsel çekişmelerimiz olması. Bu bir yığılmaya neden oluyor. Bu yüzden dünya ülkeleri, her fırsatta her biri kendi yetki alanında olmak üzere güvenlik birimlerini yeniden düzenleyip birleştiriyor. Bazı mezheplerin tarafları, güvenlik birimleri önünde engel oluşturuyor. Ne yazık ki Şiilerin ve Sünnilerin birer ve Hıristiyanların ise iki güvenlik birimi var. Bu da bizi bir mezhebin tarafı olarak değil, vatandaş olarak mezhepçiliği ortadan kaldırıp sivil devlete geçmeyi fiilen düşünmeye itiyor. Artık bu ülkenin vatandaşı ve daha dindar, ancak daha az mezhepçi olmamızın zamanı geldi. Mezhepçilikten uzaklaşalım ve Allah'a yaklaşalım.”
Emniyet Genel Müdürü olduğu sırada rolünün büyük bir bölümü görevinin yetkileri dışında olan General İbrahim açıklamasınaşöyle devam etti:
“Suriye krizinin başladığı sıralarda bu göreve geldim. Kriz sadece Lübnan'ı değil tüm dünyayı etkiledi. Çoğu ülkenin Suriye ile diplomatik ilişkileri koptu. Ardından bu ülkeler, güvenlik düzeyinde her şeye baştan başlamak zorunda kaldı. Suriye'ye tepeden bakan bir yerde bir üsse sahip olmaları gerekiyordu.”
General İbrahim'in hem Suriye hem de Batı ile aynı anda konuşabilen bir isim olması onun yaklaşık 12 yılda, bugüne kadar bazıları açıklanan, ancak çoğu duyurulmayan birçok görevi yerine getirmesini sağladı.
General İbrahim açıklamalarını şöyle sonlandırdı:
“Lübnan ve Suriye'den başlayarak dünyadaki kardeş ve dost ülkelerle birçok olumsuzluğu bu iletişim kanalıyla hafifletmeyi başardık. Dolayısıyla bu kanallar etkili oldu. Bazen güvenlik kanallarından diplomatik ve siyasi kanallara geçtik. Hassas olmaları nedeniyle açıklamadığım çok şey var ama üzerime düşeni sonuna kadar yaptığımı düşünüyorum.”



Hamduk Şarku’l Avsat’a konuştu: “Manama görüşmeleri, Cidde Platformu ile entegre çalışıyor”

Hamduk (sağda), Addis Ababa’da Hamideti ile el sıkıştı (Twitter)
Hamduk (sağda), Addis Ababa’da Hamideti ile el sıkıştı (Twitter)
TT

Hamduk Şarku’l Avsat’a konuştu: “Manama görüşmeleri, Cidde Platformu ile entegre çalışıyor”

Hamduk (sağda), Addis Ababa’da Hamideti ile el sıkıştı (Twitter)
Hamduk (sağda), Addis Ababa’da Hamideti ile el sıkıştı (Twitter)

Eski Sudan Başbakanı ve Sivil Demokratik Güçler Koordinasyonu (Tekaddum) Başkanı Abdullah Hamduk, Sudan Genelkurmay Başkanı Yardımcısı Şemseddin Kabaşi ve Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) İkinci Komutanı Korgeneral Abdurrahim Daklu ile geçen ay Bahreyn’in başkenti Manama’da varılan anlaşmayı ‘doğru yolda atılmış olumlu bir adım’ olarak nitelendirdi. Hamduk, Manama’nın Cidde Platformu görüşmelerine entegre olduğunu söyledi. Ancak buna, Afrika kıtasında Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve Afrika Birliği’nin (AfB) gözetiminde eş zamanlı bir siyasi sürecin eşlik etmesini şart koştu.

Hamduk, AfB zirvesinin oturum aralarında, Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’da Şarku’l Avsat ve sınırlı sayıda yerel gazeteciye röportaj verdi. Zirvede, Ekim 2021 darbesinin ardından üyeliğinin dondurulması nedeniyle Sudan yer almadı. Bu bağlamda Hamduk, pazar günü sona eren zirvedeki varlığının ona çok sayıda Afrikalı lider ve kıta dışından liderle görüşme fırsatı verdiğini söyledi.

Burhan, yardımcısı Şemseddin Kabaşi’yi Port Sudan’da kabul etti (Sudan ordusu)
Burhan, yardımcısı Şemseddin Kabaşi’yi Port Sudan’da kabul etti (Sudan ordusu)

Manama anlaşması

Ordu ile HDK arasındaki Manama Anlaşmasına ilişkin yorumunda Hamduk, yaşananların ‘Cidde müzakere platformunun genişletilmesi’ olarak değerlendirildiğini söylerken, müzakerelerin Suudi Arabistan Krallığı ve ABD tarafından kolaylaştırılmasının ardından Manama’nın, bunlara Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn’i de eklediğini dile getirdi.

Hamduk, Genelkurmay Başkanı Yardımcısı ile Hızlı Destek arasında Manama’daki anlaşmayı ‘doğru yönde atılmış olumlu bir adım’ olarak değerlendirdi. Abdullah Hamduk ayrıca, “Manama Platformu’nun çabaları devam ederse, çatışmaların ve ateşlerin durdurulması aşamasına ulaşırsa ve insani yardımların ulaştırılması kolaylaşırsa vatandaşların acılarının hafifletilmesinin yolu açılacaktır” dedi.

Hamduk, müzakere sürecinin başarısı için IGAD ve AfB’nin gözetiminde eş zamanlı bir siyasi sürecin yürütülmesini şart koştu. Aynı şekilde “Siyasi süreç uzun süredir ertelendi. Belki de krize askeri bir çözümün bulunmadığı ve siyasi aktörleri ve tüm demokratik güçleri bir araya getiren siyasi sürecin öneminin olmadığı bir ortamda bu gecikme, Sudan sorununun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olabilir” ifadelerini kullandı.

Hartum’da Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında çıkan çatışmalar sonucu dumanlar yükseliyor (Arşiv- AFP)
Hartum’da Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında çıkan çatışmalar sonucu dumanlar yükseliyor (Arşiv- AFP)

Eski Sudan Başbakanı, görüştüğü liderlere Sudan savaşı ve krizinin askeri bir çözümü olmadığına ikna olunması gerekliliğine vurgu yaparak, onları krizi müzakere yoluyla çözecek siyasi süreci desteklemeye çağırdı. Abdullah Hamduk, “Kuruluş konferansını, geçiş anayasasını, geçiş düzenlemelerini ve Sudan’ın birliğinin ve tek ulusal ordunun onaylanmasını, geçiş dönemi adaletini, demokratik sivil dönüşümü, cezasız kalmamayı, hesap verebilirliği ve diğerlerini içeren ilkeler topluluğu üreten bir istişare toplantısıyla sonuçlanan bir dizi mekanizmadan oluşmuş yol haritası eşliğinde, onlarla birlikte krizi tanımlamaya, Tekaddüm koalisyonunun krize çözüm bulma vizyonunu sunmaya odaklandık” açıklamasında bulundu.

Krizin köklerine değinmek

Zirvede Afrikalı liderler ve katılımcılarla yaptığı görüşmede Hamduk, Sudan krizinin köklerine değinilmesinin ve savaşların sonsuza kadar durdurulmasının önemine dikkati çekerek, “Nisan savaşı, Sudan’daki ilk savaş değil. Bunun son savaş olması için tüm meseleleri ele almalıyız” dedi.

Eski Başbakan, görüştüğü liderlerle ülkenin tanık olduğu felaket insani durumu da ele aldığını ifade ederken, “İstatistiklere göre 25 milyon Sudanlı, savaş ve tarım sezonunun başarısızlıkla sonuçlanması sonucunda kıtlığa maruz kalıyor. Sudanlıların acılarını hafifletmek için uluslararası topluma Çad, Etiyopya ve Güney Sudan’dan insani yardımların Sudan’ın çeşitli sınırlarına girmesine izin vermeleri çağrısında bulunduk” şeklinde konuştu.

Abdullah Hamduk, konuşmasında bölgede tanık olunan siyasi çalkantılara ve güvenlikteki akışkanlığa da değindi. Bu bağlamda “Gazze’deki savaşın yanı sıra Kızıldeniz’de de çatışmalar yaşanıyor. Bölge çok şiddetli bir kutuplaşma durumuna sahne oluyor. Bu çatışmaya doğrudan müdahale, kutuplaşma durumunu artıracaktır” diyen Hamduk, “Tüm komşu ülkelerle iletişim kurarak ve müzakere edilmiş siyasi çözümlere öncelik vererek doğru yönde ilerlediğimizi umuyoruz” ifadelerini kullandı.

Omdurman’da Sudan Silahlı Kuvvetleri’ne ait askerleri taşıyan askeri araç (AFP)
Omdurman’da Sudan Silahlı Kuvvetleri’ne ait askerleri taşıyan askeri araç (AFP)

Eski Sudan Başbakanı, Tekaddüm koalisyonunun komutanlığıyla görüşme talebine ve Hızlı Destek liderliğiyle Addis Ababa Bildirgesi’ni imzalamasına da değinirken, “Çatışmayı durdurmak için savaşın her iki tarafına da mesajlar gönderdik. Hızlı Destek Kuvvetleri liderliği yanıt verdi. Onlarla Addis Ababa’da bir araya geldik ve bildirgeyi imzaladık. Bu, Tekaddüm tarafından önerilen yol haritasında belirtilenlerin çoğuyla tutarlıdır” değerlendirmesinde bulundu.

Orduyla sürekli iletişim

Hamduk ayrıca, genelkurmay başkanlığıyla toplantı yapmak için temasının kesilmediğini ve kendisiyle son temasının iki hafta önce olduğunu söylerken, “Ancak henüz nihai bir karara varıp toplantı tarihini belirlemedik. Ama hızlı ve ivedi bir şekilde onlarla bir araya gelmeyi umuyoruz. İki tarafla olan iletişimimiz sırasında, müzakere için sağlıklı bir ortam yaratmak amacıyla düşmanca söylemlerin kontrol altına alınmasının önemini vurguladık” dedi.

Ordunun toplantının geçici başkent Port Sudan’da yapılması talebiyle ilgili olarak ise Abdullah Hamduk, “Sudan’ın herhangi bir yerinde ordu komutanlarıyla görüşmemizde herhangi bir sorun yok. Ancak onlara tüm ülkenin savaş halinde olduğunu ve Sudan Limanı’ndaki genelkurmay başkanlığının varlığının koşulların anormal olduğunu doğruladığını ve bu durumdan ziyade eşitlik ve özgürlük konusunu ele almamıza imkân veren bir atmosferde buluşmamız gerektiğini söyledik. Bu durum, şu anda Sudan’da mevcut değil” dedi.

Tekaddum’un ordu liderleriyle görüşme konusundaki istekliliğini yineleyen Hamduk, “Bu konunun amacı, savaşın durdurulmasını hızlandırmak ve Sudan halkının acılarına son vermektir. Formalitelerin savaşın durdurulmasına izin vererek ya da yardımcı olarak bu iletişimin sağlanmasına engel olmayacağını umuyoruz” şeklinde konuştu.

Addis Ababa Bildirgesi hükümlerinin uygulanmasına ilişkin olarak ise Hamduk, anlaşmada öngörülen pratik hususların, özellikle de 451 savaş esirinin serbest bırakılması vaadinin uygulanmasının önemini vurguladığını söyledi. Abdullah Hamduk ayrıca, “Hızlı Destek liderliği, mahkumları serbest bırakmaya hazır olduğunu belirtti. Ancak Kızılhaç’ın ülkeyi terk etmesi sorunuyla karşı karşıya olduğunu, daha önce de Kızılhaç aracılığıyla benzer açıklamaların yapıldığını ifade etti. Kızılhaç’ın yokluğu, bildirgede öngörülen tutukluların serbest bırakılmasının tamamlanmasını engelledi” ifadelerini kullandı.

Tekaddum’un karşı karşıya olduğu zorluklar

Abdullah Hamduk, Tekaddum koalisyonunun çalışmalarının ve genişlemesinin karşı karşıya olduğu zorlukları kabul ederken, “Ancak Mısır’da başlangıçta Arap Sosyalist Baas Partisi ve Abdulvahid Muhammed en-Nur liderliğindeki Sudan Kurtuluş Hareketi ile görüştük. Sudan Halk Kurtuluş Hareketi ile ortak eylem gündemi için teknik bir komite oluşturulması konusunda anlaştık. Platform ve Koordinasyon Sekreterliği gibi diğer gruplarla da görüştük” dedi.

Molly Phee, Sudanlı kadın sivil toplum kuruluşlarının temsilcileriyle Addis Ababa’da (Hartum’daki ABD Büyükelçiliği/ Facebook)
Molly Phee, Sudanlı kadın sivil toplum kuruluşlarının temsilcileriyle Addis Ababa’da (Hartum’daki ABD Büyükelçiliği/ Facebook)

Hamduk, açıklamalarının Abdulaziz el-Hillu liderliğindeki Sudan Halk Kurtuluş Hareketi, Abdulvahid Muhammed en-Nur liderliğindeki Sudan Kurtuluş Hareketi, Komünist Parti, Arap Sosyalist Baas Partisi, Federal Parti ve Dr. Ali el-Hac liderliğindeki Halk Kongresi’ne yönelik olduğunu söyledi. Ayrıca, sonuçların çoğunlukla olumlu olduğunu ve şu anda ortak işbirliği olanaklarını birlikte incelediklerini ifade etti.

Abdullah Hamduk, temasa geçilen güçlerin çoğunun demokratik güçlerin birliğine ve ortak eyleme istekli olduklarını ifade ettiğini vurgularken, “Ancak koalisyon çalışmalarının devam edebilecek ve ayakta durabilecek temeller üzerine inşa edilebilmesi için sabır ve aceleci sonuçlara varılmaması gerekir” dedi.

Eski Başbakan, siyasi ve sivil güçlere, ‘Tekaddum koalisyonuna katılmak, Tekaddum üyeliği olmadan ortak çalışmak ve son seçenek olarak da gelecek ayki Tekaddum kuruluş konferansı çalışmalarına veya Tekaddum’un düzenlemeye başladığı çalıştaylara katılmak’ olmak üzere savaşı durdurma yolunda üç ortak eylem önerdi.


Hoşyar Zebari Şarku’l Avsat’a konuştu (2): Irak'taki Sünniler kendilerini dışlanmış hissediyor. Bazı güvenlik kurumlarına sızıldı

Biden’ın Zebari ve Nuri el-Maliki ile 2009 yılında Beyaz Saray'da çekilmiş bir fotoğrafı (Getty Images)
Biden’ın Zebari ve Nuri el-Maliki ile 2009 yılında Beyaz Saray'da çekilmiş bir fotoğrafı (Getty Images)
TT

Hoşyar Zebari Şarku’l Avsat’a konuştu (2): Irak'taki Sünniler kendilerini dışlanmış hissediyor. Bazı güvenlik kurumlarına sızıldı

Biden’ın Zebari ve Nuri el-Maliki ile 2009 yılında Beyaz Saray'da çekilmiş bir fotoğrafı (Getty Images)
Biden’ın Zebari ve Nuri el-Maliki ile 2009 yılında Beyaz Saray'da çekilmiş bir fotoğrafı (Getty Images)

Irak'ın eski Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, Irak’ın hem iç hem de dış ilişkilerinin hassas kavşaklarında orada olan bir isimdi. Şarku'l Avsat, Zebari’ye Irak’taki mevcut düzenin kurulmasından sonra Arap liderlerden hangi sözleri duyduğunun yanı sıra alınan güvenlik kararını, yolsuzluk vakalarını ve ülkedeki çeşitli taraflar arasındaki ilişkilerle ilgili düşüncelerini sordu.

İşte Şarku’l Avsat’ın, eski Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari ile gerçekleştirdiği röportajın ikinci ve son bölümünün tam metni:

*Joe Biden, (eski) Başbakan Nuri el-Maliki'nin görevde kalmasını destekliyor muydu?

Biden'la onlarca kez bir araya geldim. Onu, ABD Kongresi'nde bir ‘lobi’ oluşturmaya çalıştığımız, 1992 yılından beri tanıyorum. Irak'taki değişime sempati duyuyor ve destekliyordu. Bölgeyi ve Irak'ı onlarca kez ziyaret etti. (Eski ABD Başkanı Barack) Obama’nın birinci ve ikinci döneminde Irak dosyasından sorumluydu.

*(Biden) Maliki destekliyor muydu?

Evet. Konuya şöyle açıklık getireyim. Iraklı liderler olarak 2010 seçimlerinden sonra Dr. İyad Allavi'nin tüm Şii, Sünni ve diğer mezheplerden, dinlerden ve milliyetlerden temsilcileri barındıran partisinin Şii partiler karşısında açık bir şekilde daha fazla oy almasına rağmen o dönem İran ve ABD’nin Maliki'yi desteklemesiyle en büyük hatalardan birini yaptık. Adil olmak gerekirse onlar (ABD’liler), 2011 yılında Irak’taki muharip güçlerini geri çekme ve başka bir anlaşma yapma düşüncesine sahiplerdi. Bu yüzden Dr. İyad Allavi’nin partisinin yakaladığı ‘parlak ve net bir parlamento ve seçim başarısı’ ne yazık ki feda edilerek mevcut süreç devam ettirildi.

O dönemde tüm liderler süreci devam ettirmek için bu yönde hareket etti. Fakat kendimi ve tarihi gözden geçirdiğimde bunun o dönem önemli kavşakta yapılan en büyük stratejik hata olduğunu kabul ediyorum.

*Yani İyad Allavi haksızlığa mı uğradı?

Evet. Aynen öyle oldu.

*Irak'ta İyad Allavi'nin dışlanmasının ve Refik Hariri'nin Beyrut'ta öldürülmesinin iki ülkedeki ılımlı güçlere yönelik bir darbe olduğunu söyleyenler var...

Bu ilişkilendirme belli bir temele dayanıyor ve birbirlerinden çok uzak olaylar değil. Ortadoğu siyasetiyle uğraşırken tüm olanların iç içe olduğunu öğrendim. Lübnan'daki durumu bölgedeki, İran'daki, Körfez'deki, Suriye'deki, Filistin'deki, Ürdün'deki durumdan ayıramazsınız. Sorunlar her zaman birbiriyle bağlantılı. Ancak bunun arkasında bir plan olup olmadığını teyit edemem.

*Sizce Ürdün tehdit altında mı?

Çok ciddi bir tehdit altında. Irak'taki Uluslararası Koalisyonun ve ABD muharip kuvvetlerinin geleceği çeşitli tarafları ilgilendiriyor. Uluslararası Koalisyonun ve ABD muharip kuvvetlerinin Irak'tan çekilmelerinin Ortadoğu'daki son nüfuz kalelerini terk etmeleri anlamına geldiğini düşünüyorum. Ürdün'ün güvenliği de tehdit altında. Körfezin güvenliği için bir tehdit oluşacak. Bazı Körfez ülkelerindeki kardeşlerimizden geri çekilmeyle ilgili raporları, bilgileri ve haberleri yakından takip ettikleri yönünde mesajlar alıyoruz. Ürdün şu an bir yandan da uyuşturucuyla ve topraklarını hedef alan güçlerle mücadele ediyor. Ürdün ilk kez Irak’tan havalanan insansız hava araçları (İHA) tarafından vuruldu. Ürdün sınırları içinde yer alan ABD üssü Tower (Kule) 22 hedef alındı. Buradaki ABD askerleri Ürdün Haşimi Krallığı’nın onayıyla orada bulunuyorlar. Ürdünlüler, bu olay yüzünden kendilerini gerçekten tehdit altında hissettiklerini söylüyorlar.

*Bir gün Peşmerge güçlerinin silahlandığını ve Haşdi Şabi (Halk Seferberlik) Güçleri ile çatıştığını görme riski var mı?

Bu, uzun vadeli bir ihtimal. Kürt yönetiminin bu konuyla ilgili herhangi bir düşüncesi olduğunu ve umursadığını sanmıyorum. Ancak 2017 yılında kanlı çatışmalar yaşandı. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ndeki (IKBY) referandum sürecinin ardından Kerkük'ten Erbil'e kadar bölgeye saldırmaya çalıştılar, ancak Peşmergeler bu saldırıları geri püskürttü. Ayrıca Duhok'un Zaho bölgesinde de Türkiye ile Irak arasında hayati öneme sahip olan İbrahim Halil Sınır Kapısı’nı ele geçirmeye çalıştılar. Onlarla çatıştık, çünkü bekamıza yönelik bir tehdit olduğunu hissediyorduk. Karşılık vermekten başka seçeneğimiz yoktu.

*O halde pratik anlamda bugün silahlı gruplar size Tarık Aziz'in bir zamanlar söylediği gibi Kerkük'te ağlamaktan başka hakkınız olmadığını mı söylüyorlar?

Hayır. Eğer dikkat ettiyseniz bu son seçim,  yıllarca idari değişikliklerin, personel nakillerinin ve demografik değişimin etkili olabileceği yönünde hakim bir izlenim bıraktıysa da son il meclisi seçimleri Kerkük'te Kürtlerin halen güçlü bir varlığa sahip olduğunu gösterdi. Seçimler, Kürt partiler ile Arap ve Türkmen partileri arasında bir dengenin olduğunu ortaya koyuyordu. Bu durum anayasaya bağlı bir rüya olarak kalmaya devam ediyor. Anayasa, içerideki sınırlarla ve tartışmalı bölgelerle ilgili sorunların nasıl çözüleceğini öngörüyor.

YÜZ MİLYARLARCA DOLARLIK YOLSUZLUK

*Irak'ta yüz milyarlarca dolar buharlaştı. Bu para nereye gitti? Bu durum yolsuzluktan mı ibaret yoksa bölgesel çatışmalar bu parayla mı finanse ediliyor?

Ne yazık ki ülkede çok büyük yolsuzluk vakaları yaşandı. Bizim zamanımızda, hatta Maliki, Allavi, Caferi ve Haydar İbadi’nin lideri oldukları diğer hükümetler sırasında da yolsuzluk vakaları bu şekilde halkın parasını çalacak kadar büyük boyutlara ulaşmamıştı. Yani daha önce birkaç bin dolarlık yolsuzluk vakaları olabiliyordu. Fakat şimdi yolsuzluk vakalarında milyonlarca, hatta milyarlarca dolar çalınıyor. Bununla birlikte bu para, bölgesel savaşların ve çatışmaların finanse edilmesi için de kullanılabiliyor.

*Çalınan paranın 400 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor…

Doğru. Bu rakamın doğru olduğu kanıtlandı. Maliye Bakanlığı’ndan her şeyin düzeltilmesi gerektiğini öğrendim.

*Bu rakamı yolsuzluk davalarını takip eden, bunun yanında yolsuzlukla suçlanan Dr. Ahmed Çelebi açıklamıştı…

Onun temiz bir insan olduğuna şahitlik ederim. Evet, Irak-İran Savaşı sırasında, dönemin koşulları altında Ürdün'deki Petra Bank'ta bir sorun yaşadı, ama ben onun vefatından sonra ailesine hiçbir şey bırakmadığını biliyorum. Maliye Bakanı olduğum dönemde merhum da Maliye Komitesi'nin başkanlığını yapıyordu. Yolsuzluk meseleleri üzerinde birlikte çalıştık. Petra Bank’ın CEO'su yaklaşık iki yılda neredeyse 6 milyar dolarlık yolsuzluk yapmıştı. Bu para nereye gitti? O sıra yaptığımız takipler sonucunda paranın Amman ve Beyrut'a gittiğini öğrendik.

*Para hangi amaçla Beyrut’a gitti?

Bu, tam yerinde bir soru. Elimizdeki mevcut bilgilere ve verilere dayanarak bu takibi sağladık. ABD Hazine Bakanlığı yıllar sonra bu hırsızlığın farkına vardı ve hem Petra hem de başka bankalar hakkında suç duyurusunda bulundu.

Irak'ın istikrarına yönelik en büyük tehditlerden biri, il meclislerindeki hükümet projelerine ayrılan büyük bütçelerde yaygın olarak gerçekleşen bu garip yolsuzluktur. Bunun yanında bir de başkalarını ötekileştirerek uzlaşı çağrısında bulunanların hiçbir uzlaşıya varamaması, halkın ve yatırımcıların güvenebileceği bir hukuk devletinin kurulamaması sorunu söz konusu. Örneğin Batılı ülkelerden ve Avrupa’dan çok sayıda ​​şirket, ülkedeki bankacılık ve hukuk sistemindeki istikrarsızlık ve güven eksikliği nedeniyle Irak ekonomisinin dayandığı petrol sahalarını terk etti.

*İran, ABD’yi Irak'a saldırmaya yönlendirdi mi?

Bununla ilgili ciddi şüphem var. Komplo teorilerine inanmıyorum. Haşdi Şabi'nin ABD’nin Irak’taki çıkarlarına yönelik saldırıları Aksa Tufanı Operasyonu öncesinde başlamıştı. ABD, bu saldırılara çok ılımlı ve düzensiz karşılıklar veriyordu. Süreç sanki ‘vur ama öldürme’ şeklinde belli kalıplara göre işliyordu. Fakat üç ABD’linin öldürüldüğü ve 40'tan fazla kişinin yaralandığı son saldırıdan sonra buna güçlü bir karşılık vermek zorunda kaldı. İran ile ABD arasında Katar ve Umman’ın arabuluculuğunda temasların ve mesajlaşmanın olması gayet doğal. Ancak ABD’liler caydırıcı olduklarını ve kendi çıkarları hedef alındığı takdirde geri adım atmayacaklarını da kanıtlamış oldular. Bağdat'ın merkezinde Hizbullah Tugayları’nın ve Nuceba Hareketi’nin üst düzey komutanları hedef alındı.

Irak'ta faaliyet gösteren Nuceba Hareketi üyeleri, Hamas’ın İsrail'i hedef alan Aksa Tufanı Operasyonu’nu desteklemek üzere Bağdat'ta gösteri düzenlediler (AFP)
Irak'ta faaliyet gösteren Nuceba Hareketi üyeleri, Hamas’ın İsrail'i hedef alan Aksa Tufanı Operasyonu’nu desteklemek üzere Bağdat'ta gösteri düzenlediler (AFP)

Peki, İran ABD’yi kandırdı mı? İran'ın ve ABD’nin anlatılarına göre iki taraf da gerilimin artmasını istemiyor. Ancak bunun gibi düzensiz savaşlarda hatalar olabilir. Yani Babu’l Mendeb Boğazı’nda, Aden Körfezi'nde, Kızıldeniz'de olup bitenler, bir füzenin bir Amerikan ya da İngiliz destroyerine yahut gemisine çarpması oyunun kurallarını değiştirebilir. Her an sürprizler yaşanabilir.

*Sizce Saddam Hüseyin'in idam edilme şekli ve zamanı, daha sonra cenazesine karşı yapılanlar Iraklıların bir kısmının zihinlerinde yer etmesine neden oldu mu?

Bu konuda bir gözlemim oldu. Saddam Hüseyin'le şahsen tanışmadım. Birçok arkadaşım, Siyasi ve muhalif faaliyetlerimiz nedeniyle üç kardeşimi infaz ettirmesinden dolayı bizzat işlediği suçlardan etkilenenlerden biri olarak benden dava oturumlarından birine katılmamı istedi. Ben de gidip oturumlardan birini izledim. Saddam Hüseyin’in idam ediliş şekli ve zamanlaması gerçekten utanç vericiydi. Açık konuşmak gerekirse yargılandığı tüm suçlara rağmen böyle korkunç bir şekilde infaz edilmesi ona hak etmediği bir statü kazandırdı. Ondan bu şekilde ve bu kadar çirkin bir şekilde intikam almak, asil bir davranış değildi. Evet, birçok insanın hakkına girdi ama böyle bir izlenim söz konusu.

Eğer bana Irak’ta rejimi değiştirdiğimiz için pişman olup olmadığımızı sorarsanız ‘kesinlikle hayır’ yanıtını veririm. Irak’ı yetenekleri, imkanları, ilişkileri, dünyanın ülkeye açılımı, Arap ve Müslüman dünyasının yanı sıra uluslararası toplumun darboğazdan kurtulmamıza yardımcı olmayı amaçlayan iyi niyetiyle değiştirip bölgenin başarı hikayelerinden biri haline getirmek için elimize gerçek bir fırsat geçmişti.

*Birçok seçim dönemi, bazılarının ‘kutuplaşma’ olarak adlandırdığı şekilde sona erdi. Irak halkı sizi şaşırttı mı?

Sorunun mevcut demokratik sistemde olmadığını, sistemin uygun olduğunu, ancak uygulanmada hata yapıldığını düşünüyorum. Örneğin, seçimlerin bir kazananı varken Irak Yüksek Federal Mahkemesi gelip ‘Hayır, kazanan başkası’ diyebiliyor. Bu bir sorundur. Geçtiğimiz seçimlerde Sünni Arap kardeşlerimiz geri çekildiler ve seçimlerin güvenirliğine inanmadılar. Fakat son il meclisi seçimlerindeki tüm göstergeler ve rakamlar, Sünnilerin Enbar, Bağdat, Diyala, Selahaddin, Kerkük ve Musul'da seçimlere çok güçlü bir katılımı olduğunu gösterdi. Bu da halkın seçimler yoluyla ve temsilcilerini seçerek değişim istediğinin bir işaretiydi.

Yasa dışı grupların varlığı meselesi ise yürütme otoritesinin, yani bunu engellemesi gereken Silahlı Kuvvetler Başkomutanı sıfatına sahip Başbakanın görevidir. Göreve gelen tüm başbakanlar, silahların sadece devletin kontrolünde olması gerektiği meselesini gündeme getirdiler. Fakat şimdiye kadar bunu yapamadılar ya da yapmak istemediler. Çünkü silahlı gruplar, onlardan daha güçlü yeteneklere, nüfuza ve etkiye sahip. Ülkedeki silahlı grupların etkisi ve nüfuzu, Irak sahnesindeki bir bozulmuşluktur.

*Bu durum, tam tersi olması gerekirken devletin silahlı grupların gözetiminde olduğu anlamına mı geliyor?

Evet. Bu silahlı gruplar tamamen devlet tarafından finanse ediliyor. Direniş gruplarının üyeleri bile maaşlarının bir kısmını devletten alıyor. Bu bakımdan gerçek bir bozulmuşluk söz konusu.

*Bir dönem Maliye Bakanlığı görevindeydiniz. Irak devletinden kaç kişi maaş alıyor?

Rakam gerçekten şok edici boyutta. Son rakamı hatırlamıyorum ama kamu hizmeti çalışanlarının, emeklilerin ve sosyal yardımdan yararlananların sayısının 8 milyonun üzerinde olduğunu tahmin ediyorum. Rakam bu civardaydı. Bu inanılmaz bir rakam. Bu da (mevcut Başbakan) Sayın Muhammed Şiya es-Sudani'nin bir yılı aşkın süredir iktidarda olan hükümeti sırasında devletin 700 bin kişiyi kamu sektöründe istihdam ettiği anlamına geliyor.

SUDANİ DÖNEMİ

*Sudani hükümetini nasıl değerlendiriyorsunuz?

(Başbakan) Sudani, üzerinde uzlaşılan bir isim olarak göreve geldi. Arkasında bir seçim listesi ya da siyasi parti yok. Her zaman Irak'ta yaşamış yurt dışı deneyimi olmamış bir idari çalışandı. Çalışma, Sosyal İşler ve İnsan Hakları Bakanıydı. Maliye Bakanı olarak görev yaptığım dönem dahil yaklaşık 7-8 yıl birlikte çalıştık. Onu şahsen tanıyorum, iyi niyetli bir insandır. Ancak Irak gibi bir ülkeyi yönetmek için sadece iyi niyetli olmak yeterli değil.

Baskı altında olmasına rağmen hareket etme yetkisi ve yeteneği var. Devletin bir numarası, yani siyasi sistemimizin en güçlü figürü. Silahlı Kuvvetler Başkomutanı sıfatıyla kendisine yönelik bazı kısıtlamaları aşabilecek güce ve yeteneklere sahip. Bu güce ve yeteneklere sahip olduğunu düşünüyorum. Diğer tüm tarafların ona, onun onlara olduğundan daha fazla ihtiyacı var. Ancak ne yazık ki o bu gücü, kötü niyetli davranışları, saldırıları ve ihlalleri engellemek ya da en azından sınırlamak için kullanmıyor.

*Irak Başbakanı aslında Silahlı Kuvvetler Başkomutanı mı?

Evet. Irak Anayasası’na göre Başbakan, Silahlı Kuvvetler Başkomutanıdır. Ama ne yazık ki güvenlik teşkilatlarına sızıldı ve mezhepçilik yapıldı. (Eski Başbakan) Sayın Mustafa el-Kazimi de birkaç gün önce bana bundan bahsetti. Başbakan olduğu sırada Özel Dairenin güvenlik güçlerini, terörle mücadele güçlerini, ordu güçlerini, elit güçleri ve diğer güçleri kontrol edemediğini, fakat bunun onun görevi olduğunu ve ülkeye liderlik etmek için sahip olduğu bu gücü tekeline alması gerektiğini söyledi.

SADDAM'IN MEZARININ YERİ VE ‘CENAZESİNİN KAÇIRILMASI OLAYI’

*Saddam Hüseyin'in mezarının yeri biliniyor mu?

İdam edildiğinde akrabaları ve yakınları, Saddam’ın cenazesinin memleketi Tikrit'te defnedilmek üzere kendilerine teslim edilmesini istediler. O sıra buna onay verilmedi ve ardından bazı hikayeler ortaya atıldı. Dürüst olmak gerekirse ne Saddam’ın cenazesinin Tikrit’e götürüldüğünü ne de direniş grubu ve Baasçıların Saddam’ın cenazesini alıp götürüp sonra geri getirdiklerini teyit edebilirim.

2007 yılında Tikrit'in el-Uca ilçesinde Saddam Hüseyin'e ait olduğu iddia edilen bir kabrin başında Fatiha okuyan Iraklılar (Getty Images)
2007 yılında Tikrit'in el-Uca ilçesinde Saddam Hüseyin'e ait olduğu iddia edilen bir kabrin başında Fatiha okuyan Iraklılar (Getty Images)

*Saddam Hüseyin’in cenazesinin yurt dışına çıkarıldığına dair bir hikaye var mı?

Öyle olduğuna dair bazı haberler çıktı. Saddam'ın kızı Ragad Saddam Hüseyin de böyle düşünüyor.

*Yani Baasçıların Saddam’ın cenazesini yurtdışına çıkardığını mı düşünüyor?

Evet. Böylece (düşmanları) tarafından daha fazla kötü muameleye uğramaması amaçlansa da gerçekte Saddam’ın cenazesine ne olduğunu bilmiyorum.

*Yüksek Federal Mahkeme kararıyla çeşitli seçimlere katılımınız engellendi. Bugün Şarku'l Avsat'a hiçbir yolsuzluk vakasına karışmadığınızı teyit edebilir misiniz?

Sizi hiçbir yolsuzluk vakasına karışmadığıma temin ederim. Ayrıca dürüstlük konularında uzmanlaşmış Soruşturma Mahkemesi karşısına çıktım ve bana yöneltilen tüm suçlamalardan beraat ettim. Şu an hakkımdaki davayla ilgili hukuki bir çalışma var. Yüksek Federal Mahkeme'nin bu haksız, keyfi ve siyasileştirilmiş kararda bana nasıl haksızlık yaptığı, siyasi ve anayasal haklarımı nasıl görmezden geldiği araştırılıyor. Ama Allah'a şükür bana karşı açılmış bir dava ya da hakkımda herhangi bir iddia yok.

*Mele (molla) Mustafa Barzani, sizin kız kardeşinizin kocasıydı. Bu durumda siz de Mesut Barzani'nin dayısısınız doğru mu?

Evet, öyleyim.

*Bana birkaç kelimeyle Mele Mustafa'yı, onun kişiliğini ve rolünün önemini anlatabilir misiniz?

Gerçekten eşi daha olmayan tarihi bir şahsiyetti. Onun şahsiyeti kopyalanamaz. Aramızda akrabalık bağı kurulmasından önce onunla hırslı bir genç olduğum, erken yaşlarda tanıştım. Kral Hüseyin ile olan şahsi ilişkisi sayesinde Ürdün'deki eğitimimi tamamlamama yardımcı oldu. Onunla ilgili anılarım arasında beni okumaya ve okulu bitirmeye teşvik etmesi de yer alıyor. Kültürlü ve eğitimli insanların çabaları olmadan Kürdistan rüyasına ulaşılamayacağını söylerdi. Beni her zaman tevazuyla davranmaya yönlendirirdi. Bizler aşiretlere mensup insanlarız. Bizler alçakgönüllü olmalı, kibirli davranmamalı ve ailemizi temsil etmeliyiz. Çok alçakgönüllü biriydi. Diğer bir özelliği ise son derece realist olmasıydı. Gerçekçi bir insandı. Devrimciydi ama evrimsel bir biçimde.

Saddam Hüseyin sık sık ‘tarih galip gelenler tarafından yazılır’ derdi. Ama bu doğru değil. Zafere ulaşamayan, ancak rolleriyle halkın hafızasına kazınan liderler var. Size böyle birçok liderden bahsedebilirim. Mele Mustafa, sadece Irak Kürtleri arasında değil, aynı zamanda Türkiye, Suriye, İran, Kafkaslar ve diğer yerlerdeki Kürtler arasında da eşsiz bir şahsiyetti. Bir benzeri daha yoktu.

Mesud Barzani ve Celal Talabani’nin, 1992 yılında Mele Mustafa Barzani'nin portresi önünde çekilmiş bir fotoğrafı (Getty)
Mesud Barzani ve Celal Talabani’nin, 1992 yılında Mele Mustafa Barzani'nin portresi önünde çekilmiş bir fotoğrafı (Getty)

*Mele Mustafa, IKBY’yi kurma hayalini gerçekleştiremedi ama bu hayal Mesud Barzani tarafından gerçeğe dönüştürüldü.

Mesud Barzani yönetiminde çalıştınız. Bu deneyimini nasıl değerlendiriyorsunuz?,

Başarılı bir deneyimdi. (Mesut Barzani) liderlik konusunda hiçbir zaman babasının seviyesine ulaşamayacağını biliyor ve her zaman onunla gurur duyuyor. Bununla birlikte IKBY’yi inşa etmek için bizzat çok fazla çaba harcadı, harika işler başardı. Fakat tüm çabalarına rağmen sonuçtan memnun değil. Şu an 70 yaşını geçmiş durumda. Doğum günüyle Kürdistan Demokrat Partisi'nin (KDP) Mahabad'da kurulduğu günün aynı olması oldukça ironiktir.

Aslında merhum Cumhurbaşkanı Mam Celal Talabani başta olmak üzere kimseyi dışarıda bırakmamak için başkalarıyla iş birliği içinde çalışarak bunları inşa etti. Kürtler arasında birliği sağladık. Bağdat'ta yeni düzenin kurulması ve anayasanın, hakların, toprak bütünlüğünün korunması için birlikte mücadele ettik. Daha önce belirttiğimiz gibi şu an IKBY’nin hukuki ve anayasal hakları hedef alınıyor. Bunun yanında kurduklarımızı ve geliştirdiklerimizi nasıl koruyacağımızın mücadelesini veriyoruz. Irak ise hem IKBY hem Iraklılar hem yabancı ziyaretçiler hem de bölge halkları tarafından tanık olunan bir başarı öyküsüdür. Erbil'de, Duhok'ta, Süleymaniye'de on binlerce Sünni, hatta Şii Arap aile bir arada yaşıyor. Çoğu bakanın ve üst düzey güvenlik görevlisinin aileleri, güvenli ve istikrarlı olmasından dolayı IKBY’de yaşıyor.

*Irak'taki Sünnileri gelecekte zorlukların beklediğini düşünüyor musunuz?

Evet. Kendi yurtlarında dışlanmış ve yerinden edilmiş hissetmeye başladılar. Sünni vatandaşların Curf es-Sahar, Bağdat çevresi, Diyala ve diğer bölgelerde kendi mahallelerine dönmeleri halen yasak. Yönetimin kötü olduğu dönemde yaşanan mezhepçi çatışmalar ne yazık ki son zamanlarda arttı. Bazen Sünni bölgelerin kurulması talep edilen öneriler yapılıyor, ancak Irak Anayasası buna izin vermiyor. Bunun Şii yönetime karşı bir tehlike ve tehdit olduğu algısı söz konusu. Bu da eğer Sünni bölgeler kurulursa IKBY’nin de varlığıyla Şiiler için işlerin zorlaşacağı düşüncesinden kaynaklanıyor.

*Sünniler, şu anki mevcut yönetimin bir Şii yönetimi olduğuna mı inanıyor?

Evet. Bu konuda güçlü bir hisleri var. Liderlerden bazıları taraflarla iş birliği yapsa da ne eksik ne fazla tamamen mezhepsel nedenlerden dolayı adaletsizliğe uğradıklarını ve ötekileştirildiklerini hissediyorlar.

*Eskiden ‘Kürtlerin dağlardan başka dostu yoktur’ denirdi. Bu doğru mu?

Hayır, değil. Özellikle Kuveyt Savaşı sonrasında milyonlarca insanın göç etmesiyle ABD’de ve Avrupa'da Kürtlere yardım ve koruma konusunda küresel vicdanın ayağa kalkması sonrası yaşananlar, dağlardan başka dostlarımızın da olduğunu kanıtladı. Ama Kürtlerin en iyi dostu yine Kürtlerdir. Her ülkede başarının temelini Kürtlerin birlik olması teşkil ediyor. Geçmişten kalan siyasi ve partizan anlaşmazlıklar olsa da temel konularda uzlaşıya varabiliriz.

ARAFAT, MÜBAREK, ESED VE SALİH

*Ülke kurma hayali olan iki adam vardı. Bunlardan biri Yaser Arafat, diğeri Mesut Barzani’ydi. Siz ikisini de tanıyorsunuz. Ortak özellikleri var mıydı?

Evet, ikisini de tanıyorum. Aralarında dikkatimi çeken ortak özelliklerden biri ulusal ve kurtuluş hareketlerinin temel ilkelerine olan bağlılıklarıydı. Tüm zorluklara, koşullara, yerinden edilmeye ve istismara rağmen umutları hep canlıydı. Bu hayalin gerçekleşeceğine dair umutlarını hiç kaybetmediler.

Hüsnü Mübarek, Zebari’ye toplantılarından birinde ABD’lilere güvenmemesini söyledi (Getty Images)
Hüsnü Mübarek, Zebari’ye toplantılarından birinde ABD’lilere güvenmemesini söyledi (Getty Images)

*Aralarında yakın bir ilişki var mıydı?

Aralarında çok yakın ve şahsi bir ilişki vardı. Sayın Mesut Barzani'nin 1979 yılında Viyana'da suikast girişimine uğramasından sonra merhum Yaser Arafat’ın ve Fetih Hareketi’nin (El Fetih), onun Tahran'a nakledilmesini kolaylaştırmak için yardım ettiklerini hatırlıyorum.

*Ona pasaport mu verdi?

Hem pasaport verdi hem de koruma sağladı.

*Yaser Arafat'ın Lübnan ve Yemen pasaportu verme yetkisi vardı, değil mi?

Aynı zamanda Tunus pasaportu verme yetkisi de vardı. Bu gizli mücadelenin bir parçasıydı. Hayatta kalmanın ve çalışmaları sürdürmenin bir gereği olan bu tür sorunlarla hepimiz uğraştık.

*Hiç başka bir ülkenin pasaportunu ve takma ad kullandınız mı?

Libya, Güney Yemen ve Suriye pasaportlarını kullandım.

*Arap liderlerden herhangi biriyle yaşadığınız istisnai bir olay var mı?

Vallahi çoğuyla böyle olaylar yaşadım. Mesela Kuveyt’in merhum emiri Şeyh Sabah el-Ahmed’le. Aramızda harika bir ilişki vardı. Cömert biriydi. Fazilet sahibi ve asil bir şeyh ve Arap diplomasisinin emiriydi. Irak'ın Kuveyt'e ödemesi gereken bir tazminat meselesi vardı. Çok para ödedik ve bir noktada zorlandık. Taksitlerden birinin ödenmesi gerekiyordu. Ben de yanına gittim, ödemeyi yapmaya çalışacağımızı söyledim. Ona, “Sayın Emir, taksitleri bu yıl bizim için erteleyebilir misiniz ya da bu taksiti ödemekten muaf tutabilir misiniz?” diye sordum. Ardından “Biz Kuveyt'in bağımsızlığına, haklarına ve tüm yükümlülüklerimize inanan yeni bir yönetimiz” dedim. O da bana, “Yani Sayın Bakan karşınızda ‘bilmediği yerden para almak istemiyorum’ diyen biri var” dedi.

(Eski) Katar Emiri Şeyh Hamed bin Halife Al Sani ile de böyle bir olay yaşadım. Libya'da merhum Muammer Kaddafi'nin başkanlığını yaptığı konferanslardan birinde Irak’ın temsilcisiydim. Dönemin cumhurbaşkanı ve başbakanı konferansa katılmamıştı. Ben de Irak'ın Bağdat'ta bir Arap zirvesine ev sahipliği yapma hakkına sahip olduğunu savunuyor ve destekliyordum. Merhum Kaddafi ise ülkenin işgal altında olduğu şeklinde birtakım gerekçelerle buna güçlü şekilde karşı çıkıyordu.

Bunun Irak’ın hakkı olduğunu ve bunun için onların yardımını istediğimi ısrarla belirttim. Kuveyt Emiri, merhum Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)  ve Ürdünlü temsilcileri beni destekledi. Hepsi ayağa kalktı ve Irak'ın Arap Birliği'nin kurucu ülkelerinden biri olarak buna hakkı olduğunu, artık hükümetinin kurulduğunu ve istikrara kavuştuğunu söylediler. Ancak Irak’taki yabancı askeri üslerle ilgili bir anlaşmazlık söz konusuydu. Ben de ABD’nin Irak’taki askeri varlığının anayasaya uygun olduğunu ve başka Arap ülkelerinde de bu tür üslerin bulunduğunu söyledim. Bu durumda neden suçun sadece bize yüklendiğini sordum.

Rahmetli Kuveyt Emiri Şeyh Sabah, “Vallahi benim ülkemde ABD üssü yok. Sadece Fransa’nın ve İngiltere’nin üsleri var” dedi. Ardından Şeyh Hamad, “Biz de ABD’nin el-Udeyid Hava Üssü ve Salimiyye Üssü’nde askeri varlığı var” dedi. Bunun üzerine Kaddafi, “Yani tüm Arap ulusu işgal altında ve bizim bundan haberimiz yok öyle mi?” diye çıkıştı.

Şeyh Hamad yanıma geldi ve bana, “Sayın Bakan size bir soru sormak istiyorum? Burada tartışma cesaretini nereden buldun?” diye sordu. Ona, ülkem için bir davam olduğunu ve bu yüzden ülkemi savunduğumu söyledim. Bana, “Peki, Irak’a ne oldu? Irak bilimin, medeniyetin, kültürün beşiğiydi” dedi. Ben de ona “Bunun için sadece kendimizi suçlayabiliriz. Ülkemize ve kendimize saygı duymuyoruz, dolayısıyla ne yazık ki böyle oldu” dedim.

*Mısır’ın eski Devlet Başkanı Mübarek size ABD’liler hakkında ne anlattı?

Bana onlara güvenmememi söyledi. Ben de ona “Ama başka kimse yok” dedim. Esprili biriydi. Arap Birliği toplantıları için Mısır'a her gittiğimde, merhum (İstihbarat Şefi) Ömer Süleyman ya da dönemin Dışişleri Bakanı Sayın Ahmed Ebu Gayt aracılığıyla ikili görüşme talebinde bulunurdum. O da bana hemen randevu verirdi. Irak'ı çok ama çok seviyordu. 1967 Arap-İsrail Savaşı sırasında Habbaniye nahiyesinde görev yapmıştı. Irak’ın Enbar ilinde yer alan Habbaniye’deki askeri üste görevliydi.

*Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'le aranızda böyle bir olay geçti mi?

Bana karşı saygılıydı. Birbirimize saygı duyuyorduk. Kendisiyle birçok kez bir araya geldim. Bir keresinde onunla görüşmek üzere Kasiyun Dağı'ndaki Halk Sarayı'na gittim. Beni orada kabul etti. Yanında (eski Başkan Yardımcısı) Faruk eş-Şara da vardı. Rahmetli (eski Dışişleri Bakanı) Velid el-Muallim'in orada olup olmadığını şu an hatırlayamıyorum. Ona, “Sayın Devlet Başkanı bu radikaller, cihatçılar ve teröristlerin hepsi Şam Uluslararası Havaalanı ya da kara sınırından (Irak’a) geliyorlar. Şiilere ve Sünnilere ait yerleri havaya uçuruyorlar. Vatandaşları öldürüyorlar. Güvenlik hizmetlerinin gücünü ve sayılarının çok olduğunu biliyoruz” diye şikâyette bulundum.

Bana, bunun kendileriyle ilgili olmadığını söyledi. Güçlü güvenlik birimleri olduğunu, ancak buna karışmalarına izin verilmediğini, bu yönde talimatların olduğunu söyledi. Elimizde delil ve bilgi olduğunu belirterek “Güvenlik teşkilatlarından gelen veriler, bunların çoğunun sizin aracılığınızla (Irak topraklarına) girdiğini gösteriyor” dedim. O da bana, “Biz bir Arap ülkesiyiz, buraya gelen her Arap vatandaşına vize uygulamıyoruz, belki bunu kullanıyorlardır” yanıtını verdi.

Bunun üzerine kendisine şunları söyledim:

“Sayın Başkan, Şam'da birkaç yıl yaşadım. Suriye devletinin ve güvenlik birimlerinin nasıl çalıştığını biliyorum. Ben Suriye ve Kamışlı üzerinden Kuzey Irak'a, Irak Kürdistanı'na heyetler ve gazeteci grupları getiriyordum, sizin Dışişleri Bakanınızın bundan haberi yoktu.”

O da bana, “Maşallah ülkemi benden daha iyi tanıyorsun” dedi.

*Yemen’in eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih nasıl biriydi?

Çok naif biriydi. Çeşitli zirvelerde ve toplantılarda aramızda dostane bir ilişki oluştu. Bu benim için bir iftihar kaynağıydı. Onu birçok kez ziyaret ettim. Bir keresinde dargın bir ifadeyle bana “Sizler Amerikan tankları üzerinde geldiniz, ülkeniz bağımsız değil” dedi.

Ben de ona şunları söyledim:

“Sayın Cumhurbaşkanı, Saddam'la karşı karşıya geldiğimizde yanımızda ABD güçleri yoktu, tek başımızaydık. Üzgün de değillerdi. 1991 ayaklanmasında 15'e yakın ilde halk Saddam'a karşı ayaklandığında ABD’liler Saddam adına ayaklanmaya müdahale etti. ABD’lilerin bize yardım ettiği doğru ama bu savaşta sizinle temas halindeydiler. Saddam'a karşı Amerikan savaş uçaklarının çoğu Arap ülkelerindeki üslerden havalandı.”


Mahmud Abbas, Şarku’l Avsat’a konuştu: Gazze, Filistin Yönetimi’nin sorumluluğundadır; saldırılar sona erdiğinde hemen harekete geçeceğiz

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas (AFP)
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas (AFP)
TT

Mahmud Abbas, Şarku’l Avsat’a konuştu: Gazze, Filistin Yönetimi’nin sorumluluğundadır; saldırılar sona erdiğinde hemen harekete geçeceğiz

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas (AFP)
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas (AFP)

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Filistin Yönetimi’nin Gazze Şeridi’nden sorumlu olup, ‘Filistin halkına yönelik saldırılar biter bitmez’ üzerine düşeni yapmaya hazır olduğunu belirtti. Abbas, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajında, “Gazze Şeridi’nden biz mesuldük, halen mesulüz ve mesul olmaya da devam edeceğiz” ifadesini kullandı.

Röportajın devamında Aksa Tufanı saldırısının herkes için sürpriz olduğunu söyleyen Abbas, “Kimse bunu beklemiyordu” dedi ve Filistin Yönetimi’nin ‘Filistin halkının yeni bir Nekbe (felaket) yaşamaması için’ Arap, bölgesel ve uluslararası tüm taraflarla birlikte hareket etmeye kararlı olduğunun altını çizdi.

Abbas, Suudi Arabistan’ın Filistin meselesine ilişkin tutumlarını ‘tarihî, onurlu, soylu ve tutarlı duruşlar’ şeklinde niteledi ve Suudi Arabistan’ın ‘bilhassa bölgenin ve dünyanın sahne olduğu bu tehlikeli koşullar altında’ Filistin devletinin tanınması meselesini herhangi bir kapsamlı barışın ve normalleşmenin önünde tutan açıklamasına dikkat çekti.

Başkan Joe Biden yönetiminin, bağımsız bir Filistin devleti kurulmasıyla sonuçlanacak siyasi çözüm sürecini derinleştirmek için İsrail hükümetine ‘gerçek anlamda ve ciddi bir baskı’ uygulamadığını düşünen Abbas, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun barış süreci önünde bir ‘engel’ haline gelmesinden sonra da artık ‘İsrailli bir ortağın’ olmadığından bahsetti.

Abbas, yeni bir hükümetin kurulması meselesinin de Filistin’in iç meselesi olduğunu ifade etti ve şöyle dedi:

“Filistin’in bağımsız kararını koruma yolunda ağır bedeller ödedik ve kimsenin bu karara müdahil olmasına ya da bunu kontrol etmeye çalışmasına müsaade etmeyeceğiz.”

Röportajın metni:

 -Sayın Başkan, bir Filistin devletine giden yolda mı ilerliyoruz yoksa ikinci bir Nekbe yolunda mı?

-Tüm Filistin ulusal konseylerinin kararlarına göre başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devleti kurmak, ulusal sabitelerimizdendir. Dünyanın çoğu ülkesinin tanıdığı Filistin devletimizin bağımsızlığını somutlaştırmak için sürekli ve özenli bir şekilde çalışıyoruz ve bu devletin tam bir uluslararası tanımaya mazhar olması ve Birleşmiş Milletler’deki (BM) konumunun tam üye ülke statüsüne yükseltilmesi için gayret gösteriyoruz. Bu esnada halkımız, onu kendi topraklarından söküp atmayı hedefleyen tüm girişimlere karşı koyacaktır. Biz de gerek Gazze Şeridi’nde gerekse Batı Şeria’da ve Doğu Kudüs’te tehcirin önüne geçerek, Filistin halkının yeni bir felaket yaşamasını önlemek için ilgili Arap, bölgesel ve uluslararası taraflarla her düzeyde hareket edeceğiz. Tüm dünyayı, özellikle de ABD yönetimini bu konuda uyardık ve böyle tehlikeli bir adımın hem bölge hem de dünya için feci sonuçlar doğuracağına ve bölgeyi bir istikrarsızlık haline sokacağına işaret ettik.

İSRAİL’İN BÜYÜK HATASI

-Gazze’nin yaşadığı felaketi durduracak çözümün özellikleri nedir?

-Gazze ve Filistin topraklarının geri kalanı, benzeri görülmemiş bir felaket yaşıyor. İsrail ölüm makinesi, Filistinli varlığın tüm bileşenlerini ortadan kaldırmak için sistemli ve planlı bir tahribat uyguluyor. Zannediyor ki bu uygulamalar kendisine güvenlik ve istikrar sağlayacak. Ama bedelini ağır ödeyeceği büyük bir hata yapıyor. Çünkü güvenliği ve barışı sağlamak için tek çözüm; bu savaşı hemen durdurmak, işgal ordusunu bir karış toprak koparmadan Gazze Şeridi’nin tamamından çekmek ve Gazze Şeridi’ne insani ve tıbbi yardımların girişini hızlandırmaktır. Zira biz, bedeli ne olursa olsun Filistin halkının topraklarından tehcir edilmesine asla izin vermeyeceğiz.

Tüm bunlardan sonra uluslararası meşruiyet kararlarına ve Arap Barış Girişimi’ne dayalı bir siyasi çözüm için hazırlık yapmak gerekir. Bu çözüm de Filistin devletinin tanınması, bu devletin BM Güvenlik Konseyi kararıyla BM’ye tam üyelik kazanması ve iki devletli çözüme uygun olarak bağımsız Filistin devleti çözümünü somutlaştırmak üzere, 1967 sınırlarında ve başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devleti topraklarına yönelik İsrail işgalini durduracak belirli bir takvime ve uluslararası teminatlara sahip bir uluslararası barış konferansının düzenlenmesi ile başlar.

İsrail, Filistin halkına karşı güvenlik ve askerî temelli her türlü çözümü denedi ve bunların başarısızlığı ispatlandı. Şimdi uluslararası meşruiyet kararlarının ve uluslararası hukukun uygulanmasına ilişkin olarak uluslararası toplumun, özellikle de ABD yönetiminin sözünü söyleme vaktidir.

-ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken size, Filistin devletinin resmi olarak tanınmasına ilişkin bir taahhüt iletti mi?

-ABD yönetimi yetkilileriyle birkaç defa (Blinken’la beş defa, Jake Sullivan ve William Burns ile defalarca) görüştük ve kendilerinden iki devletli çözüm ve uluslararası meşruiyete dayalı barışı sağlama çabalarının desteklenmesi hakkında vaatler duyduk. Onlarla derin ve devam eden bir diyalog mevcuttu, ancak sahada herhangi bir şey değişmedi. Yani bu sözlerin pratik uygulamasını görebilmemiz için Başkan Biden yönetimi, sağcı İsrail hükümetine gerçek ve ciddi bir baskı uygulamadı. İşgalci İsrail, siyasi sürecin dayandığı tüm temelleri yıkma yolunda bariz bir yaklaşım sergiliyor, iki devletli çözüm de dahil olmak üzere uluslararası meşruiyet kararlarına alenen karşı çıkıyor, Filistin halkına karşı kapsamlı bir savaş yürütüyor ve bilhassa Gazze Şeridi’nde kanlı kıyımlar ve etnik temizlik, Batı Şeria’da ve Doğu Kudüs’te ise ırkçı ayrımcılık ve şiddet suçu işliyor.  

FOTO: Abbas, geçtiğimiz çarşamba günü Ramallah’ta Blinken’ı ağırladı (AFP)
Abbas, geçtiğimiz çarşamba günü Ramallah’ta Blinken’ı ağırladı (AFP)

ABD, bu işgale himaye ve destek sağlamaya devam ediyor. Bu da bizi, bizim ne duyduğumuzun ya da ABD yönetiminin ne söylediğinin bir önemi olmadığını, önemli olanın sahada olup bitenler olduğunu söylemeye sevk ediyor. Herkes için güvenlik ve istikrar sağlayacak ve uluslararası meşruiyete dayalı net ve ciddi bir siyasi süreç yolunda ilerleyebilmemiz için ABD yönetiminden uygulama talep ediyoruz.

ÇÖZÜM İÇİN ‘SAMİMİ BİR AMERİKAN İRADESİ’ LAZIM

-Güvenlik Konseyi kararı ya da başka bir formül yoluyla siyasi ufku açacak bir mekanizma tasavvuru var mı?

-Mekanizma belli; sadece uygulama gerekiyor: BM Güvenlik Konseyi’nin Filistin devletinin BM’ye tam üyeliğine dair bir karar açıklaması ve BM gözetiminde tüm uluslararası tarafların katılacağı bir uluslararası barış konferansı düzenlenmesi. Bu konferansın ilgili uluslararası meşruiyet kararlarına ve uluslararası hukuka uygun olarak tüm tarafların bağlı kalacağı ve belirli bir takvime dayalı olacak siyasi bir süreçle ve açık uluslararası teminatlarla desteklenen bir eylem mekanizması ortaya koyması lazım. Bunun için de başta ABD yönetimi olmak üzere samimi bir uluslararası irade gerekiyor.  

-Filistin devletinin kurulması için İsrail devletinin tanınması ve İbrani devletine uluslararası güvenlik garantileri sunulması şart mı?

-Oslo Anlaşması’na göre Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile İsrail arasında karşılıklı tanıma gerçekleşti ve buna dayalı olarak uluslararası garantili geçici ikili anlaşmalar imzalandı. Geçici bir anlaşma vardı; bunu tüm nihai statü sorunları çözüldükten ve Filistin ile İsrail devletleri arasında bir barış anlaşması imzalandıktan sonra kalıcı bir anlaşma izleyecekti.

İsrail’in uzlaşmazlığına, tüm uluslararası meşruiyet kararlarına yönelik itirazına, hatta uluslararası hukuka meydan okumasına rağmen biz kendi açımızdan, bir Filistin devletinin mevcut olduğunun ve kurumlarının en iyi uluslararası standartlara göre faaliyet yürüttüğünün bilinciyle üzerimize düşen tüm yükümlülükleri yerine getirmeyi taahhüt ettik. Bu gerçekleştiğinde ilgili taraflar arasında anlaşmaya varılan teminatlarla, Filistin ve İsrail devletleri arasında tanıma, mevcut ve karşılıklı olacaktır. Artık gerekli olan, İsrail’in Filistin devletini tanımasıdır.

-Hamas’ın FKÖ’ye katılımı, FKÖ’nün daha önce tanıdığı gibi Hareketin de İsrail’i tanımasını gerektiriyor mu?

-Defalarca söyledik ve vurguladık: FKÖ, Filistin halkının tek ve meşru temsilcisidir. FKÖ’ye katılmak isteyenler, örgütün temsil birliğine, açık siyasi programına ve uluslararası yükümlülüklerine bağlı kalmalı ve FKÖ’nün tüm uluslararası taraflarla imzaladığı ve o temel üzerinde Filistin Ulusal Yönetimi’nin kurulduğu anlaşmaları kabul etmelidir. Bu yüzden FKÖ’nün tüm Filistinlilerin evi olduğunu kabul ederek, örgüte üyelik kapısının Filistin siyasi eyleminin tüm temsilcilerine açık olduğunun, ancak örgütün temsil birliğine bağlı kalmak ve örgütün Arap ve uluslararası düzeydeki yükümlülükleriyle Filistin ulusal konseylerinin kararlarına saygı duymak gerektiğinin her zaman altını çizdik.

‘ERTESİ GÜN’ MESELESİ

-Filistin Ulusal Yönetimi, savaşın ‘ertesi gününde’ Gazze Şeridi’ni yönetmeye hazır mı?

-Filistin Ulusal Yönetimi, Gazze Şeridi’ni hiç terk etmedi ki geri dönsün. Hamas hareketinin 2007 yılında darbe yapmasından bu yana Filistin hükümeti, (elektrik ve su, yakıt, hastaneler, emekli maaşları ve sosyal kalkınma için) Gazze Şeridi’ne aylık 140 milyon dolardan fazla ödeme yapıyor. Bu, bizim Gazze’deki halkımıza karşı vazifemiz. Gazze Şeridi’nden biz mesuldük, halen mesulüz ve mesul olmaya devam edeceğiz ve Batı Şeria ile Doğu Kudüs gibi diğer Filistin topraklarında nasılsa Gazze Şeridi’ndeki halkımıza ve evlatlarımıza karşı da görevlerimizi yerine getireceğiz. Gazze Şeridi’ndeki halkımıza yönelik saldırılar biter bitmez halkımızın sıkıntılarını hafifletmek için çalışmalara başlamaya ve Filistin Ulusal Yönetimi olarak nerede olurlarsa olsunlar Filistin halkının tüm evlatlarına karşı üzerimize düşen görevleri yerine getirmeye hazırız.  

-Filistin Yönetimi’nin kurumları, bu rolü yerine getirebilir mi? Blinken, Yönetimin yeniden düzenlenmesini talep etti mi? Teknokrat bir hükümet mi istedi yoksa bir uzlaşma mı?

-Filistin devletinin kurumları, en yüksek uluslararası standartlara uygun olarak inşa edilmiştir ve gerek Batı Şeria’da gerek Gazze Şeridi’nde gerekse Doğu Kudüs’te üzerine düşen görevleri olabildiğince mükemmel bir şekilde yerine getirebilir. Yeni bir Filistin hükümetinin kurulması; bölgesel veya uluslararası dış taleplere kulak vermek adına değil, Filistin halkının yüksek çıkarlarını gözetmek ve korumak için alınan, Filistin’e ait bir iç karardır. Filistin’in bağımsız ulusal kararını koruma yolunda ağır bedeller ödedik ve kimsenin bu karara müdahil olmasına ya da bunu kontrol etmeye çalışmasına müsaade etmeyeceğiz.

Suudi Arabistan’ın ‘şerefli ve tarihî’ tutumu

-Suudi Arabistan’ın Filistin devletinin tanınmasını kapsamlı barışın ve normalleşmenin önünde tutan açıklamasını memnuniyetle karşıladınız. Suudi Arabistan’la ilişkilerinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

-Kurucu Kral Abdülaziz Âl-i Suud’un (Allah rahmet eylesin) döneminden Hadim-i Harameyn-i Şerifeyn (İki Kutsal Mescidin Hizmetkârı) Kral Selman bin Abdülaziz’in ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın dönemine kadar Suudi Arabistan Krallığı, Filistin halkına ve onun haklı davasına karşı tarihî, şerefli, soylu ve tutarlı duruşlar sergiledi.  

FOTO: Prens Muhammed bin Selman ile Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın daha önceki görüşmesinden bir kare (SPA)
Prens Muhammed bin Selman ile Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın daha önceki görüşmesinden bir kare (SPA)

Suudi Arabistan’ın, Krallığın Filistin meselesine ilişkin tutumlarını ve sabitelerini teyit eden açıklaması, bu büyük yolculuğun, Krallığın Filistin’e ve halkına karşı daima sergilediği cesur duruşun ve Filistin halkının özgürlük, bağımsızlık ve başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız devletini kurma haklarını somutlaştırmaya dönük özenli çabalarının devamından başka bir şey değildir. Bilhassa bölgenin ve dünyanın içinden geçtiği bu tehlikeli koşullarda Suudilerin bu köklü ve sağlam desteğine hepimizin güveni var. Bu destek, uluslararası meşruiyet kararlarıyla ve Arap Barış Girişimi’yle tutarlıdır ve aynı zamanda Suudi Arabistan Krallığı ile Filistin devleti arasındaki sürekli istişareyle koordinasyonun boyutunun ve bizi birbirimize bağlayan kardeşlik ilişkilerinin gücünün bir ifadesidir. Hadim-i Harameyn-i Şerifeyn Kral Selman bin Abdülaziz ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman başta olmak üzere Suudi yönetimiyle sürekli iletişim halindeyiz.

NETANYAHU BİR ENGEL TAŞI

-Sizce Binyamin Netanyahu, barış arayışında ortak rolünü oynamaya halen uygun mu?

-Açıkça söylüyoruz: Şu an adil ve kalıcı barış üretmek için İsrailli bir ortak yok. Netanyahu’nun uluslararası meşruiyete ve hukuka dayalı bir siyasi çözüme varmanın önünde açıkça engel teşkil ettiğini tüm dünyaya söyledik. O, Filistinlilerle İsraillilerin başarısızlığı defalarca ispatlanan güvenlik çözümleri ve savaşlar yerine güvenlik ve istikrarla yaşamaları için barışın sağlanması ve işgalin sona erdirilmesi gerektiğine inanmıyor ve aynı yolda ilerlemekte ısrar ediyor.

Kanaatimce dünya, görüş birliğine vardı ve Netanyahu’nun İsrail’in yürüttüğü savaşı durdurmak için halihazırda harcanan uluslararası çabaların önünde bir engel haline geldiğine dair sözlerimizin doğru olduğunu artık gayet iyi biliyor. Uluslararası meşruiyete dayalı bir siyasi yolun izlenmesi, şu an yaşanan ve tüm bölgeyi sıkıntıya sokan krizlerin ve gerilimin tekrarlanmasının önüne geçecektir. Netanyahu’nun iki devletli çözümü reddeden açıklamaları ve Gazze’ye karşı ilan ettiği savaşın sürdürülmesi, onun barış, güvenlik ve istikrar yolunun açıkça karşısında olduğunun bariz bir göstergesidir. O, sadece işgalin, güç kullanmanın ve yerleşimin mantığına inanıyor.

-Netanyahu, UNRWA’ya karşı yaygın bir kampanya yürütüyor. Bu meseleye nasıl bakıyorsunuz?

-Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı (UNRWA), yurtlarından zorla uzaklaştırılan Filistinli mültecilere hizmet için 18 Aralık 1949 tarihli ve 302 sayılı BM kararıyla kuruldu. Filistinlilerin davası, 194 sayılı karar da dahil olmak üzere ilgili uluslararası meşruiyet kararlarına uygun olarak adil bir şekilde çözülene kadar da faaliyetini sürdürecek. Diğer nihai statü meseleleriyle birlikte mülteci meselesi, Filistin meselesinin özünü oluşturuyor.  

UNRWA’yı feshetme yönündeki tehdit, milyonlarca Filistinlimizi haksız ve insanlık dışı bir şekilde cezalandırma tehdididir. Filistinliler 1948 yılında topraklarından zorla göç ettirildi. İsrail onlara karşı suç işlemeye devam ediyor; Gazze Şeridi’ndeki soykırım savaşı da bunun son örneği. Herhangi bir adım atmadan önce UNRWA’nın yürüttüğü soruşturmanın sonuçlarını beklemek gerektiğini tüm dünyaya söyledik. Ancak açıkça görülüyor ki uluslararası meşruiyete ve hukuka aykırı olarak, Filistin meselesini tümüyle bitirmek üzere mülteci meselesini ortadan kaldırmaya dönük projelerini hayata geçirebilmek için UNRWA’yı saf dışı bırakmaya ve rolünü bitirmeye çalışan bir ülke var. Buna asla müsaade etmeyeceğiz. Bunun önüne geçmek için ilgili ülkelerle ve odaklarla temasa geçtik.

-Hamas’ın ‘ertesi gün’ Gazze’de iktidar olamayacağını kabul ettiği doğru mu? Bunun karşılığında ne istiyor?

-Bu soruyu Hamas’ın cevaplaması gerekir.

BATI ŞERİA’YI TUTUŞTURMA ÇABALARI

-Batı Şeria’da yeni bir intifadanın patlak vermesinden endişe ediliyor mu?

-İsrailli işgal yetkilileri, Gazze Şeridi’nde Filistin halkına karşı saldırılarını başlattıklarından beri öldürme, tutuklama, Filistin şehirlerine, köylerine ve kamplarına baskınlar düzenleme ve halkımıza karşı çirkin suçlar işlemeleri için terörist yerleşimcilere koruma sağlama yönündeki politikalarıyla Batı Şeria’yı ve Doğu Kudüs’ü alevlendirmeye çalışıyor. Başta ABD yönetimi olmak üzere tüm dünya ülkeleriyle iletişime geçtik ve onlara İsrail’in bu uygulamaları devam ettiği takdirde olayların kontrol edilemeyecek ve sonuçları öngörülemeyecek şekilde alevleneceğini bildirdik.

FOTO: Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas (DPA)
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas (DPA)

Gelgelelim İsrail’i bu suçları durdurmaya sevk edecek gerçek ve ciddi bir baskı yok. Buna rağmen biz, sükuneti korumak ve gerilimin tırmanmasını önlemek için çabalarımızı sürdürüyoruz. Bunu da halkımızı korumak ve işgalci İsrail’in durumu fırsat bilip olayları yeni bir intifadanın patlak vermesine yol açacak şekilde alevlendirmesine engel olmak için yapıyoruz. Çünkü onların amacı, başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin topraklarına yönelik İsrail işgalini sona erdirecek ve uluslararası meşruiyet kararlarına dayalı bir siyasi çözüme varılmasının önüne geçmek. İsrail’in gerilimi tırmandırmaya başvurmak ve bölgeyi tedirgin etmek suretiyle ödemekten kaçınmaya çalıştığı siyasi bedel bu çözümdür.  

-Sizinle Hamas liderliği arasında bir görüşme projesi var mı?

-Hamas liderliğiyle görüşmeye karşı değiliz. 2007 yılında gerçekleşen darbeden bu yana onlarla bir araya geliyoruz. Darbeyi sona erdirmek için Mekke, Mısır, Cezayir ve diğer yerlerde yapılan ve en sonuncusu el-Alameyn’deki olan anlaşmalar gibi pek çok anlaşma imzaladık. Bölünmeyi sona erdirmek için sarf edilen tüm Arap ve uluslararası çabalara da karşılık verdik. Bölünme meselesinin arkamızda kalması için uymamız gereken hususlar var. Bölünmenin tüm sonuçlarını ve tezahürlerini sona erdirmek, bunlardan biri. Böylece tek bir otoritemiz, tek bir meşru ordumuz ve tek bir yasamız olur. Ayrıca FKÖ’nün Filistin halkının tek meşru temsilcisi olduğunu kabul etmek, örgütün uluslararası anlaşmalarına bağlı kalmak ve sonra da genel seçimler için hazırlık yapmak gerekir. Kimi seçeceğine sandık yoluyla karar verecek olan, Filistin halkıdır. Daha önce bu konuda başarılı tecrübelere imza attık. En üst düzeyde dürüstlüğe ve şeffaflığa uygun olarak üç genel seçim gerçekleştirdiğimizi söyleyen uluslararası toplum da buna şahit.

-Aksa Tufanı operasyonu ya da ilk gün gerçekleştirdiklerinin boyutu sizi şaşırttı mı?

-Saldırı, herkes için sürpriz oldu. Kimse bunu beklemiyordu. 2007 yılındaki darbeden bu yana Hamas’la bir alakamız yok. Dünyadaki kardeşlerin ve dostların bu bölünmeyi sona erdirmek için ortaya koyduğu tüm girişimlere rağmen Hamas liderliği, içi boş bahaneler ileri sürerek bu girişimlerden kaçınıyor. En son Filistinli grupların genel sekreterlerinin geçtiğimiz temmuz ayında Mısır’ın el-Alameyn kentinde yaptığı toplantıda da böyle oldu. O zaman uzlaşma ve FKÖ’ye katılma konusu tartışıldı ve meselelerin takibi için bir komisyon oluşturulması kararlaştırıldı. Hamas, toplantılara katılım davetine henüz cevap vermedi. Bunu hep yapıyor.

-Yerinize vekil atamayı düşündünüz mü? Gazze’yi yönetmek için Arap veya başka güvenlik ortaklarına ihtiyacınız var mı?

-Bu, Filistin Anayasası’na ilişkin bir konudur. Bu yasa, Filistin Ulusal Konseyi toplanmadıkça ya da genel seçimler yapılıp, bu maddenin değiştirilmesini onaylayan yeni bir yasama meclisi seçilmedikçe değiştirilemez. 

Sorunun ikinci kısmına gelecek olursak; Arap kardeşlerimizle her konuda sürekli istişare ve koordinasyon halindeyiz. Güvenlik meselesine gelince; Filistin Ulusal Yönetimi, Gazze Şeridi’ndeki yetkilerini yeniden devraldığında ve orada siyasi merci haline geldiğinde Gazze Şeridi’ni yeniden inşa sürecine katkı sağlamaya hazır tüm taraflarla iş birliğine olumlu bakacağız.


Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘Hizbullah, 1701’in uygulanmasına yönelik ‘tam anlaşmaya’ itiraz etmedi’

Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib. (Şarku’l Avsat)
Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib. (Şarku’l Avsat)
TT

Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘Hizbullah, 1701’in uygulanmasına yönelik ‘tam anlaşmaya’ itiraz etmedi’

Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib. (Şarku’l Avsat)
Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib. (Şarku’l Avsat)

Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib, işgal edilen tüm Lübnan topraklarından çekilme konusunda İsrail ile tam bir anlaşmaya varılması halinde Lübnan’ın 1701 sayılı kararı uygulamak istediğini açıkladı. Bu, Hizbullah da dahil Lübnan’da kimsenin itiraz etmediği bir karar. Buhabib, Lübnan’ın askerlerin orduya alınması için uluslararası yardım sağlanması halinde yedi bin ek ordu askerini konuşlandırmaya hazır olduğunu vurgularken, “Lübnan, başkanın yokluğunda gerçekleştirilemeyecek olan, kara sınırlarının belirlenmesine yönelik müzakerelere zemin hazırlıyor” dedi.

Buhabib, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, güneydeki savaş krizini çözmeye yönelik dış önerilerin çoğunun, ‘İsrailliler kuzeydeki köylerine dönünceye kadar Hizbullah militanlarının 10 kilometrelik bir mesafe boyunca kuzeye doğru çekilmesi şeklinde özetlendiğini’ söyledi. Bakan ayrıca, Lübnan’ın tutumunun ise ‘işgal altındaki toprakların tamamının geri alınması, İsrail ile Lübnan arasındaki sınırların 1949 Ateşkes Anlaşması’nda belirlenen sınırlara göre belirlenmesi, Şeba Çiftlikleri ve Kafr Şuba Tepeleri’nin geri alınması ve kara, deniz ve hava ihlallerinin durdurulması’ şeklinde olduğunu dile getirdi. İki taraf arasındaki sınır anlaşmazlığının, 1967’de İsrail tarafından işgal edilen Şeba Çiftlikleri ve Kafr Şuba Tepeleri’ne ek olarak B1 noktası ve Gacar kasabasının kuzeyinde İsrail tarafından işgal edilen topraklar dahil olmak üzere 13 sınır noktasıyla temsil edildiği biliniyor. Bu bağlamda Buhabib, “Bu konuyu sonlandırdığımızda sabit sınırlarımız olacak” dedi.

Fotoğraf Altı: Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib. (Şarku’l Avsat)
 Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib. (Şarku’l Avsat)

Lübnan’a gelen uluslararası heyetler, Hizbullah savaşçılarının 10 kilometre geri çekilmemesi halinde İsrail’in Lübnan’a saldıracağı yönündeki görüşlerini aktardı. İsrail’in bu tepkisine yanıt olarak ise Buhabib, “Lübnan’ın cevabı açıktı: Biz savaş istemiyoruz, istikrar ve sükûnet arıyoruz. Dolayısıyla sınır anlaşmasını sağlamlaştırmak istiyoruz” dedi. Uluslararası tepkiler ise “Bu konuları daha sonra hayata geçireceğiz” şeklinde oldu. Ancak Lübnan’ın tutumu, Lübnanlıların taleplerinin şimdi uygulanması ve bunların belirli bir zamanda gerçekleşmesini sağlayacak bir tür zaman çizelgesinin olması konusunda ısrar ediyor.

Uluslararası öneriler

Buhabib, çözüm vizyonuna ilişkin ABD önerilerinin Beyrut’a ulaştığını yalanladığı açıklamasında “Halen üzerinde çalıştıkları için Amerikalıların henüz sunabileceği hiçbir şey yok” dedi. İngilizlerin, kameralar takılı gözetleme kuleleri yükseltme önerisiyle ilgili olarak ise “Bu öneri, kameraların hangi yöne, güneye, kuzeye veya başka bir yöne yönlendirileceğini açıklığa kavuşturmuyor” ifadelerini kullandı. Buhabib ayrıca, “Lübnan topraklarına yönlendirilen kameralar konusunun henüz gündeme gelmediğini düşünüyoruz” şeklinde konuştu.

Fransa’nın ordunun Litani’nin güneyinde konuşlandırılmasını güçlendirme önerisi hakkında ise Buhabib, “1701 sayılı karar, Lübnan’ın sınıra Lübnan ordusundan 15 bin askeri konuşlandırması gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi:

“Ancak orduya verilen muazzam iç görevler nedeniyle bu sayıyı yakalayamıyoruz. Mevcut durumda, halihazırda sınır bölgesinde konuşlanmış olan 4 binden fazla askeri bugün konuşlandıramıyoruz. Ama aynı zamanda yardım olursa 7-8 bin yeni askeri de orduya katmaya da hazırız. Çünkü bu yardım olmadan Lübnan onlara boyun eğdirecek yeterli parayı sağlayamaz.”

Bakan, henüz müzakere aşamasına geçilmediğini söylerken, kendisinin, Başbakan Necib Mikati’nin ve Temsilciler Meclisi Başkanı Nebih Berri’nin Hizbullah ile resmi olarak temas halinde olduklarını da inkâr etmedi. Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib şu değerlendirmede bulundu:

“Biz, yani şu anda dış dünyayla iletişim kurmakla ilgilenen üç taraf da kendi konumumuz üzerinde hemfikiriz. Lübnan’daki çeşitli aktif siyasi güçlere danışıyorum. Şeba Çiftlikleri ve Kafr Şuba Tepeleri de dahil olmak üzere 1701 sayılı kararın bütünüyle uygulanması konusunda tam bir anlaşma var.”

Fotoğraf Altı: Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib. (Şarku’l Avsat)
Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib. (Şarku’l Avsat)

Hizbullah’ın tam anlaşmaya uygun olarak geri çekilmesi

Buhabib, İsrail’in Hizbullah savaşçılarının geri çekilmesi yönündeki talebini ilk kez ekim ayı sonlarında Brüksel’de Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’den dinledi. Ayrıca bunu Mikati’ye iletirken, Mikati ise ‘taleplerinin, 1701 sayılı kararın tam olarak uygulanması’ yönünde olduğunu vurguladı.

Tel Aviv’in Hizbullah savaşçılarının geri çekilmesi konusundaki ısrarı ve İsrail’in Şeba Çiftlikleri ve Kafr Şuba Tepeleri’nden çekilmeyi reddetmesi gölgesinde Buhabib şunları söyledi:

“Hizbullah’ın askeri varlığının gerekçesi, İsrail’in Şeba Çiftlikleri ve Kfar Şuba Tepeleri’ni 2000 yılından bu yana devam eden işgalidir. Mantık, eğer uluslararası toplum Hizbullah’ın sınır bölgesinden çekilmesini istiyorsa, İsrail’in işgal altındaki Lübnan topraklarından çekilmesi gerektiğini söylüyor. Bu yüzden tam bir anlaşma istiyoruz.”

Lübnan Dışişleri Bakanı, Hizbullah’ın daha sonra sınırlardan çekilmeyi öngören ‘tam bir anlaşmayı’ kabul edip etmediğine ilişkin olarak da şunları söyledi:

“Tahminimce tam bir anlaşma olursa Hizbullah geri çekilecektir. Çünkü sınır bölgesinde yayılmasının gerekçeleri ortadan kalkacaktır. Benim izlenimim onun razı olacağı yönünde. Bu, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın ‘savaşın artık işgal altındaki Lübnan topraklarının tamamen kurtarılması için bir fırsat olduğunu’ belirttiği konuşmasında kanıtlanmıştır. Bir Lübnan devleti olarak kamuoyundaki konumumuz, 1701 sayılı kararı tam olarak uygulamak istediğimizdir. Bu, işgal edilmiş Lübnan topraklarının olmadığı ve 1701 sayılı kararda belirtildiği üzere güneyde partinin veya diğerlerinin askeri varlığının bulunmadığı anlamına geliyor. Bu, Hizbullah’ın görüşüdür, benim değil. Ancak ülke olarak bu talebi dile getirdiğimizi ve herhangi bir partiden bu talebe yönelik bir iç muhalefetin olmadığını doğrulayabilirim.”

Cumhurbaşkanının yokluğunda müzakereler

Abdullah Buhabib, Hizbullah’ın müzakerelerden bahsetmediğini, çünkü bunun devletin yetkisi dahilinde olduğunu bildiğini söyledi. Ancak Lübnan devletinin yürütmesi gereken müzakerelerin cumhurbaşkanı seçimleriyle bağlantılı olduğunu ifade eden Buhabib sözlerine şöyle devam etti:

“Cumhurbaşkanı dışında kimse imzalayamaz. Dolayısıyla cumhurbaşkanının seçildiği gün gerçekleşecek görüşmeler ve imzalar için zemin hazırlanıyor. Cumhurbaşkanın yokluğunda nihai bir anlaşmaya varılamaz. Bugün Beyrut, Nebatiye ve İklim el-Harrub’daki saldırıların coğrafi kapsamını genişleten taraf İsrail olurken, Hizbullah Gazze’deki esir takası gününde ateşkese sadık kaldı. Gazze’deki saldırılar durursa bu, Lübnan’ı da kapsayacak. Yemen’e, Irak’a ve Suriye’ye de yayılacağına inanıyorum.”

İsrail’in Lübnan’a geniş çaplı saldırı başlatması halinde savaşın bölgesel bir savaşa dönüşmesinden korktuğunu ifade eden Buhabib, “Büyük bir savaşı önlemek için sınırları istikrara kavuşturarak güvenlik sükuneti ve istikrar arıyoruz” dedi.

İç çatışma

Hizbullah’ın sınırlardan çekilmesi konusunda hükümetin karşılaştığı dış baskılara ilişkin olarak Buhabib, “Hizbullah’ın anlaşma olmadan sınırları boşaltmaya zorlanması durumunda iç savaşa yol açacak bir iç adım atmayacağız” dedi. Lübnan Dışişleri Bakanı sözlerine şöyle devam etti:

“Bin kere bölgesel savaş, asla iç savaş etmez. İkinci olarak, bugün bizi eleştirenlerin çoğu, ‘Halk direniş ordusu’ sloganını yükselten hükümetlerde yer almış, bir kısmı da bu sloganla ilgili çekincelerine rağmen hükümette temsil edilmeye devam etmiştir. Biz ise bu sloganı yükseltmedik. Hristiyan olsun olmasın tüm Lübnan güçleri, Hizbullah’ın güneydeki askeri varlığını oldu bitti olarak kabul etti. Ancak bazıları kabul etti ve diğerleri açıkça onay vermedi.”

Bu nedenle hükümete yönelik eleştirileri ‘iç siyasi tartışmalar’ bağlamına oturtan Buhabib, hükümetin Hizbullah ile uluslararası toplum arasında arabuluculuk yaptığı yönündeki iç suçlamalarını ise yalanladı. Abdullah Buhabib, “Arabuluculuk yok, çünkü görüşmeler Hizbullah tarafından değil Lübnan devleti tarafından yürütülüyor” dedi.

Suriyeli mülteciler meselesi

Savaş meselesi, Suriyeli mülteciler meselesine baskın gelirken Buhabib konuya dair şunları söyledi:

“Şu an Batı ülkeleri Lübnan’daki Suriyeli varlığının Lübnanlı varlığına yönelik bir tehdit oluşturduğuna ikna etmek arasında sıkışıp kalmış durumdayım. Lübnan topraklarında yaşayan dört milyon Lübnanlı, iki milyon Suriyeliyle kıyaslanamaz. Lübnan bunlara dayanamaz.”

Lübnan Dışişleri Bakanı ayrıca, uluslararası toplumun konuyu ele alırken Gazze’de yaşananlara bakmadan biraz konuştuğuna dikkat çekti. BAyrıca, “Genellikle uluslararası toplumun öncelikleri vardır” dedi.

Abdullah Buhabib, aralık ayı ortasında Lübnan’ın, geri dönüş planının beş veya 10 köyde uygulanmasını, Suriyelilerin Lübnan ve Ürdün’den bu köylere geri gönderilmesini ve burada ödenen tutarın Suriye’de kendilerine verilmesini esas alan bir model geri dönüş programı önerdiğini söyledi. “Dolayısıyla teklif başarılı olursa genişletilebilir. Henüz buna yanıt gelmedi” şeklinde konuştu.

Batı ülkelerinin erken toparlanma planını uygulamaya başlama konusundaki isteksizliği ve Ukrayna dosyası ve Gazze savaşıyla ilgili mali meselelerin sürdüğü bir dönemde Buhabib şu açıklamada bulundu:

“Lübnan’da Arap Komitesi’nin yeniden canlandırılmasını önerdik. Çünkü erken toparlanmanın ağırlığının, Araplar olması tercih edilir. Suudi Arabistan Krallığının birincil rol oynayabileceğine inanıyoruz. Bu nedenle özellikle Krallık ile Suriye arasında karşılıklı diplomatik temsil sağlandıktan sonra, Krallığın komiteye başkanlık etmesini ve inisiyatif almasını önerdik.”

Lübnan Dışişleri Bakanı ayrıca Şam’ın mültecilerin dönüşünden memnuniyet duyduğunu ve bunun için kolaylıklar sağladığını da dile getirdi.


Suudi Arabistan İcra İşlerinden Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı Dr. Halid el-Biyari, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘Ekonomik etkiyi zirveye çıkarmak için askeri endüstrileri yerelleştirme yoluyla teşvik ediyoruz’

Dr. Halid el-Biyari. (Suudi Savunma Bakanlığı)
Dr. Halid el-Biyari. (Suudi Savunma Bakanlığı)
TT

Suudi Arabistan İcra İşlerinden Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı Dr. Halid el-Biyari, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘Ekonomik etkiyi zirveye çıkarmak için askeri endüstrileri yerelleştirme yoluyla teşvik ediyoruz’

Dr. Halid el-Biyari. (Suudi Savunma Bakanlığı)
Dr. Halid el-Biyari. (Suudi Savunma Bakanlığı)

Suudi Arabistan İcra İşlerinden Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı Dr. Halid el-Biyari, askeri endüstrilerdeki kalkınmanın temel direklerinden birinin, bu endüstrinin yerelleştirilmesi olduğuna, bunun ekonomik etkiyi zirveye çıkaracağına dikkat çekti.

Suudi Savunma Bakanlığı’nın iddialı kalkınma programı kapsamında çalışma biçiminde radikal bir dönüşüm yoluyla tarihinin en kapsamlı kalkınma sürecine tanık olduğunu vurgulayan Biyari, dönüşümlerin modern idari temeller ve geleceği öngören ileri ilkeler üzerine inşa edildiğine dikkat çekti.

Şarku’l Avsat’a konuşan Biyari, bakanlığın kalkınma programının beş ana hedefine ulaşmak için 300'den fazla girişimle kurumsal dönüşümde önemli adımlar attığını söyledi. Program kapsamında ortak operasyonel mükemmelliğe ve farklılığa ulaşılması, bireysel performansın geliştirilmesi, ekipman ve silahları yükseltilmesi, Savunma Bakanlığının organizasyonel performansının geliştirilmesi, harcamalardaki verimliliğin artırılması ve askeri üretimin yerelleştirilmesinin desteklenmesi üzerine durulduğunu da sözlerine ekledi.

Geliştirilen operasyonel modelin stratejik hedeflere ulaşma açısından oldukça önemli olduğunu anlatan Biyari, bakanlığın organizasyonel yapısının rehberlik, yetkilendirme ve kazanım işlevlerini yerine getiren üç uzman kurum şeklinde tasarlandığını belirtti. Bunların Bakanlığın Stratejik İşler Dairesi, Bakanlığın Tedarik ve Silahlanma Dairesi ve Bakanlığın Temeyyüz Hizmetleri Dairesi olduğuna değindi.

Gelişime yolculuk

Geçmiş yıllarda elde edilen başarıların bakanlığın çalışmalarında büyük bir gelişmeyi temsil ettiğini dile getiren Biyari sözlerine şöyle devam etti:

“Bakanlık şuan net planlar üzerinde çalışıyor. Her şey, tasarım yolculuğunun Veliaht Prens ve Başbakan Prens Muhammed bin Salman bin Abdülaziz tarafından denetlendiği entegre bir geliştirme programıyla başladı. Planlama aşaması 2015'ten 2018'e kadar üç yıl sürdü. 2018'in başında, Savunma Bakanlığında kalkınma programını uygulama yolculuğu, bu yöndeki belgeyi onaylayan bir kraliyet emrinin yayınlanmasıyla başladı.”

Bakanlığın Stratejik İşler Dairesi, kısa, orta ve uzun vadeli planlarla politika ve stratejiler geliştirmeye çalışıyor. Bakanlığın Temeyyüz Hizmetleri Dairesi ise bakanlığın ve silahlı kuvvetlerin tüm sektörlerindeki idari, teknik, mali ve teknik hizmetlerin merkezileştirilmesini destekliyor. Biyari’nin aktardığına göre Bakanlığın Tedarik ve Silahlanma Dairesi, ihale konusuyla ilgili her türlü hususa odaklanıyor.

Fotoğraf Altı: Biyari, World Defense Show 2024’e katıldı. (Suudi Savunma Bakanlığı)
Biyari, World Defense Show 2024’e katıldı. (Suudi Savunma Bakanlığı)

Biyari, Genelkurmay Başkanlığı'nın yeniden yapılandırılması ve müşterek kuvvetlerin oluşturulması ardından Suudi Savunma Bakanlığının kara, deniz, hava savunma kuvvetlerini kapsayan çeşitli kuvvetleri yeniden yapılandırma aşamasına başladığını söyledi.

Bakanlığın kurduğu kurumların özelliklerini anlatan Biyari açıklamasını şöyle sürdürdü:

“Üç kurum 19 kamu dairesini içeriyor. Çoğu tamamen yeniden oluşturuldu. Artık tüm sektörler büyük bir entegrasyonla, güçler ayrılığı ve sektörler arası dengeyle faaliyet göstermekte. Bu da Bakanlığın organizasyon yapısını yönetişim ve karar alma açısından benzersiz kılıyor. Bakanlık, 37 uzman işlevsel konseye ek olarak, Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman bin Abdülaziz başkanlığındaki bir Savunma Konseyi ve beş ana uzman konsey dahil olmak üzere çok sayıda konsey aracılığıyla çalışıyor.”

Bu konseylerin, Savunma Bakanı'na sunmadan önce uygun gördükleri kararı almaya çalıştıklarını belirten Biyari, bu hususun karar alma süreçlerini daha etkin hale getirdiğini ifade etti. Bakanlıktaki çalışmaların tamamen kurumsal hale gelmesi nedeniyle bu adımların komite kavramını ortadan kaldırdığına inandığını da sözlerine ekledi.

Askeri endüstrilerin yerelleştirilmesi

Bakanlığın geliştirme programının başlatılması ve etkinleştirilmesiyle, askeri sanayilerin yerelleştirilmesi alanıyla ilgili paralel çalışmalar oluşturuldu. Askeri Endüstriler Genel Otoritesi, Savunma Geliştirme Genel Otoritesi ve Suudi Arabistan Askeri Endüstrileri Şirketi (SAMI), askeri endüstrileri geliştirmek, askeri sözleşmelerin ekonomik etkisini üst düzeye çıkarırken askeri hazırlığı artırmak ve Suudi ordusunun ve güvenlik güçlerinin ortak satın alma gücünden yararlanmak amacıyla kuruldu.

Fotoğraf Altı: Biyari geçen hafta Riyad'ın ev sahipliği yaptığı World Defense Show 2024’e katıldı. (Suudi Savunma Bakanlığı)
Biyari geçen hafta Riyad'ın ev sahipliği yaptığı World Defense Show 2024’e katıldı. (Suudi Savunma Bakanlığı)

Tüm çalışmaların ulusal savunma sistemi yapısı içerisinde yüksek verimlilik ve harcama düzeyine ulaşmayı ve ulusal askeri endüstrileri pekiştirmeyi amaçladığını doğrulayan Biyari, Savunma Bakanlığında yapılanlara benzer şekilde güvenlik sisteminin tüm sektörlerinde çeşitli geliştirme programlarının tüm hızıyla devam ettiğine dikkat çekti. Bu sistemlerin çalışmalarının verimliliğini artırma ve bu işletmelerin yönetimine yönelik en iyi uygulamaları oluşturma hedeflerine işaret etti.

Prens Muhammed bin Selman liderliğinde belirli hedefler üzerine inşa edilen stratejinin önemli bir kısmının bu endüstrinin yerelleştirilmesinde savunma bakanlığı ile diğer askeri ve güvenlik bakanlıklarının satın alım yeteneklerinden yararlanmanın önemine odaklandığını ifade eden Biyari, “Bakanlık ile askeri ve güvenlik sektörlerinin bu sistemin ana itici gücü olduğu bir dönemde Suudi Arabistan Askeri Sanayiler Genel Otoritesi (GAMI), Savunma Geliştirme Genel Otoritesi (GADD) ve SAMI’nin kurulmasının nedeni budur” vurgusunda bulundu.

Üretime katılım ve destek

Biyari açıklamasına şöyle devam etti:

“Şu an bakanlığın çalışmalarını yönlendiren stratejik hedeflerden biri askeri sanayi sektörünü kökleştirmektir. Bakanlık, birçok sistemin yerelleştirilmesi için Askeri Sanayiler Genel Müdürlüğü'ndeki meslektaşlarıyla birlikte yoğun bir şekilde çalışmaya başladı. Bu kapsamda sanayinin yerelleştirilmesi, verilen desteğin yerelleştirilmesi öngörülüyor. Örneğin World Defense Show’da imzalanan sözleşmelerin tümü gerek üretim gerek yerel destek hususunda endüstriyel katılımı içeriyor. Bu adımın iki temel hedefi var: Birincisi, silahlı kuvvetlerimizin askeri hazırlığının arttırılmasını destekleyen bir endüstriye güvenmek. İkincisi ise ekonomik etki. Zira bu projeler istihdam yaratır ve ekonomik hareketliliğin artmasına katkıda bulunur.”

Bakanlığın şu an ve geçmiş dönemlerde gerçekleştirdiği projelerde büyük başarılara imza attığını vurgulayan Biyari, sanayilerin yerelleştirilmesinin ve yerel içeriğin arttırılmasının önemine dikkat çekti. İş verimliliğiyle ilgili başka programlar da olduğuna değinen Biyari açıklamasının devamında şunları söyledi:

“Sadece satın almada değil, bir bütün olarak çalışmalarımızda etkinlik yaratmak, etkili olmak ve mevcut kaynaklardan yararlanma yeteneğimizi artırmak için birçok girişimde Harcama Verimliliği Kurumu ile yakın iş birliği içinde çalışıyoruz.”

Ülkesinin 1990'lı yılların başından bu yana askeri sanayi sektörüne yatırım yaptığını vurgulayan Biyari, Savunma Bakanlığı’nın bu alanda öncü olduğuna, şu an birçok şirketin ortaya çıkmasını sağlayan Ekonomik Dengeleme Programı’nın yürütüldüğüne dikkat çektiği açıklamasına şöyle devam etti:

“Stratejimiz, etkili yönetişime odaklanarak, lansmanı daha kapsamlı hale getirmeye yönelik bir çabayla ve bu sektörden beklenti tavanını yükselten liderliğin amaçlarına uygun olarak geçmişte inşa edilenlerden faydalanmak üzerine inşa edilmiştir.”

Altyapı

Askeri sanayi sisteminin, Suudi Silahlı Kuvvetleri’nin bilhassa sistem geliştirme gibi alanlardaki gereksinimlerinin önemli bir parçası olduğuna dikkat çeken Biyari, bunun askeri sanayi alanında sektöre yatırım yapmaya başlayan Suudi şirketlerinde de görüldüğünü hatırlattığı açıklamasını şöyle sürdürdü:

“Her zaman bu şirketlerin yanımızda olmasına odaklanıyoruz, böylece üzerinde çalıştıkları husus, neticede silahlı kuvvetlerin gereksinimlerini karşılıyor. Yaklaşık 18 yıldır askeri sektörde çalışmış biri olarak kaliteden taviz verilmemesi benim için önemli. Bu nedenle sektörümüzde kalitenin operasyonların merkezinde yer alması mühim. Ürünlerimizin kalite olarak diğerlerinden daha düşük olmamasının temel noktalardan biri olduğuna inanıyoruz. World Defense Show’da da gördüğümüz üzere, Suudi ürünlerinin gelişmiş ülkelerde geliştirilen ve üretilen ürünlerle kıyaslanabilir olduğunu kanıtlayan birçok başarılı deneyim var.”

Geliştirme sistemi ve gelecek tahmini

Bakanlık inşa sürecini sürdürürken Savunma Bakanlığındaki geliştirme programı yolculuğunu eksiksiz bir yapı olarak gören Biyari açıklamasının devamında “İnşanın yarısındayız. Ancak aslında iş yerinde daha fazla profesyonellik sayesinde gelişimin sonuçlarını görmeye başladık. Artık odak noktamız herhangi bir askeri sistemin neye odaklanması gerektiği üzerine. Herkes Savunma Bakanlığında yürütülen geliştirme süreçlerinin sonuçlarını fark etmeye başladı” ifadelerini kullandı.

Suudi liderliğinin desteğiyle Savunma Bakanlığının 10 yıllık planlarını ve bütçelerini oluşturmaya çalıştığını, bakanlığa ve askeri sanayiye planlama yeteneği kazandırdığını açıklayan Biyari, bu tür bir sektörün hedeflere ulaşmasının uzun zaman gerektirdiğini kaydetti.

Bakanlığın odaklandığı en önemli alanlardan birinin, Krallığı ve bölgeyi ilgilendiren savunma konularına odaklanan düşünce kuruluşlarının olduğunu açıklayan Biyari açıklamasına şöyle devam etti:

“İstikrarsız bir bölgede yaşıyoruz. Bu nedenle bölgedeki savunma ve jeopolitik durum konusunda geleceği öngörmek çok önemli. Bu durum bizi savunma alanında stratejik çalışmalar için bir merkez kurmaya yöneltti. Bu Bakanlığın yaptığı bir yatırım. Zirâ planların geleceği öngörmekten kaynaklanmasının önemli olduğunun bilincindeyiz.”

Kadroların yerelleştirilmesi

Biyari, herhangi bir sistemin başarısının insan kaynağına bağlı olduğunu vurguladı:

 “Savunma Bakanlığı, tarihinde gerek askeri gerek sivil sektörde insani boyuta en çok yatırım yapan bakanlıklardan biridir. Ülkenin en büyük ikinci sağlık sistemine sahiptir. Bakanlığın, Milli Savunma Bakanlığına bağlı sağlık sektöründe çalışan 65 bin çalışanı bulunmaktadır. Bakanlık çalışanlarının kuruluşundan bu yana elde ettiği başarılardan gurur duyuyoruz. Bakanlık gerek hava gerek deniz gerekse kara kuvvetlerinde askeri sistemde ulusal insan kaynağına çok fazla yatırım yaptı.”

Fotoğraf Altı: Suudi Arabistan Silahlı Kuvvetler tatbikatı. (Suudi Savunma Bakanlığı)
Suudi Arabistan Silahlı Kuvvetler tatbikatı. (Suudi Savunma Bakanlığı)

İnsan unsurunun her sistem için başarının temeli olduğunu, bakanlıkta kurulan yeni sistemin bakanlık dahili ve haricinden en iyileri çekerek yüksek profesyonellikle çalıştığını anlattı.

Suudi kadroların başarılarına işaret eden Biyari şunları söyledi:

“Şu an bizimle çalışan çalışma ekibiyle, ülkenin genç kadın ve erkekleriyle, çalıştığımız her bölgedeki yaratıcılıkla gurur duyuyorum. Fakhoor programıyla yeni mezunlara yatırım yapmaya başladık. Misyonu vatanın güvenliğini korumak olan bir sistemde çalışmaktan gurur duyuyorum. Ülkeden yaklaşık 200 genç erkek ve kadın da bu yönde katılım sağladı. Eğitim ve işbaşı programları aracılığıyla kalifiye hale geldiler. Bu gençler herkesin gözünü kamaştırdı. 140 bin başvuru arasından 200 genç seçildi. Kabul edilenlerin yüzde 65'i ülkenin genç kızlarıydı. Kapsamlı mülakat prosedürlerinden geçtiler. Bunun bir kısmı yapay zeka teknolojisi sayesinde gerçekleştirildi. Artık Savunma Bakanlığı sisteminin önemli bir parçası haline geldiler.”


Cibuti Cumhurbaşkanı Şarku’l Avsat’a konuştu: Kızıldeniz’deki gelişmeleri takip ediyoruz. Topraklarımızın herhangi bir bölümünün hedef alınmasını kabul etmiyoruz

Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulleh, başkent Cibuti’deki başkanlık sarayında Şarku’l Avsat’a konuştu (Fotoğraf: Turki el-Akili)
Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulleh, başkent Cibuti’deki başkanlık sarayında Şarku’l Avsat’a konuştu (Fotoğraf: Turki el-Akili)
TT

Cibuti Cumhurbaşkanı Şarku’l Avsat’a konuştu: Kızıldeniz’deki gelişmeleri takip ediyoruz. Topraklarımızın herhangi bir bölümünün hedef alınmasını kabul etmiyoruz

Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulleh, başkent Cibuti’deki başkanlık sarayında Şarku’l Avsat’a konuştu (Fotoğraf: Turki el-Akili)
Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulleh, başkent Cibuti’deki başkanlık sarayında Şarku’l Avsat’a konuştu (Fotoğraf: Turki el-Akili)

Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulleh, ülkesinin Babu’l Mendeb bölgesi ve Aden Körfezi’nde son gelişmeleri yakından takip ettiğini, Kızıldeniz ve stratejik boğazın güvenliğini sağlamaya ve uluslararası ticaretin önündeki engelleri kaldırma arzusunu ifade etti.

Cumhurbaşkanı Gulleh, cumhurbaşkanlığı karargahından Şarku’l Avsat’a ABD, Fransa, İngiltere ve Suudi Arabistan Krallığı başta olmak üzere Kızıldeniz’e kıyısı olan ülkeler de dahil büyük güçlerle ‘deniz taşımacılığını korumak, terörle mücadele etmek ve bölgeyi ve tüm dünyayı rahatsız eden güvenlik sorunlarıyla yüzleşmek’ için koordinasyon ve işbirliği konusunda kapsamlı bir röportaj verdi.

FOTO: Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulle, Şarku’l Avsat’a konuşurken (Fotoğraf: Turki el-Akili)
 Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulleh, Şarku’l Avsat’a konuşurken (Fotoğraf: Turki el-Akili)

Cumhurbaşkanı, Cibuti’nin kendi topraklarındaki herhangi bir tarafın hedef alınmasını reddettiğini vurgularken, ülkedeki uluslararası askeri üslerin uluslararası barış ve güvenliği korumayı, terörizm ve deniz korsanlığı ile mücadele etmeyi ve dünyanın bu önemli stratejik konumunda seyrüseferi korumayı amaçladığını söyledi.

Cumhurbaşkanı ayrıca, Çin’in İpek Yolu projesi ve bunun Afrika Boynuzu bölgesine etkisi, Cibuti’nin askeri üslerin varlığıyla izlediği tarafsızlık politikası ve diğer konular da dahil olmak üzere birçok önemli meseleye değindi.

İşte Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulleh’in Şarku’l Avsat’a verdiği röportajın tamamı;

Cibuti’nin Suudi Arabistan ile ilişkileri

*Sayın Cumhurbaşkanı, mevcut durumda Cibuti- Suudi Arabistan ilişkilerini, iki ülke arasındaki koordinasyon düzeyini ve özellikle ekonomik ve siyasi işbirliği alanlarındaki gelişme potansiyelini nasıl tanımlıyorsunuz?

-Öncelikle Şarku’l Avsat gazetesinin, medya alanındaki öncü rolünü ve Arap okurunu dünyada, özellikle bölgemizde olup bitenler konusunda aydınlatmaya yönelik çabasını takdir ediyorum. Cibuti- Suudi Arabistan ilişkileri ise güçlü ve köklüdür. Cibuti’nin 1977’deki bağımsızlığından bu yana bu ilişkiler, güçlenmeye ve çeşitli bölgesel ve uluslararası meselelere ilişkin siyasi vizyonlar açısından daha uyumlu olmaya devam etti.

Cibuti ve Suudi işadamları için ortak bir konseyin varlığına ek olarak, güvenlik ve askeri de dahil birçok komitede ve iki ülke arasındaki ikili işbirliğinin çeşitli alanlarda yer aldığı genel bir çerçeveyi temsil eden Cibuti- Suudi Arabistan Komitesi’nde devam eden işbirliği ve koordinasyon açıkça görülüyor. İki ülke arasında 200 yılından bu yana çeşitli alanlarda 30’a yakın anlaşma ve mutabakat zaptı imzalandı.

Limanlar alanında son yirmi yılda nicelik ve nitelik açısından kaydettiğimiz muazzam gelişmeye dayanarak, iki kardeş ülke arasında deniz taşımacılığı, lojistik hizmetler ve limanlar alanında iş birliğinin güçlendirilmesini sabırsızlıkla bekliyoruz.

FOTO: Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, geçen Aralık ayında Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulle’yi Riyad’da kabul etti (SPA)
Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, geçen Aralık ayında Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulleh’yi Riyad’da kabul etti (SPA)

Doğrudan deniz ve hava taşımacılığı alanında ortak projelerin oluşturulması, Cibuti’deki uluslararası serbest ticaret bölgesi içerisinde Suudi ihracatı ve ürünleri için serbest bölge ve depoların kurulması yönünde çalışmalar sürüyor. Bu durum da Suudi ihracatının Afrika kıtasına akışını artırmaya katkıda bulunuyor.

*Cibuti, iki taraf arasında bir köprü olarak Arap- Afrika ilişkilerinin geliştirilmesinde nasıl bir rol oynayabilir?

-Kızıldeniz’in güneybatı kıyısında, kardeş Yemen’e yaklaşık 25 kilometre uzaklıktaki coğrafi konumu, Cibuti Cumhuriyeti’ni Afrika kıtası ile Arap Yarımadası’nı birbirine bağlayan hayati bir köprü haline getiriyor. Ülkemizin bu coğrafi avantajı Arap-Afrika ilişkilerinin gelişmesine katkı sağlayacak ve Arap ulusal güvenliğinin korunmasında önemli rol oynayacaktır.

Ekonomik düzeyde Cibuti Cumhuriyeti, Cibuti limanlarındaki gelişmiş altyapıya ek olarak Kızıldeniz’deki IGAD ve COMESA ülkelerine açılan bir kapı konumundadır ve bunların hepsi Arap- Afrika ilişkilerinin Türkiye'de gelişmesine büyük katkı sağlayan faktörlerdir.

Kızıldeniz meselesi

*Cibuti’nin bu bölgeye yakın stratejik konumu göz önüne alındığında, Babu’l Mendeb, Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ndeki son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Babu’l Mendeb Boğazı civarındaki son gelişmeleri yakından takip ediyor, Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb Boğazı’nın güvenliğini sağlamayı ve uluslararası ticaretin önündeki engelleri kaldırmayı hedefliyoruz. Bu nedenle Kızıldeniz’de seyir güvenliğinin ve emniyetinin korunması için bölgedeki çeşitli krizlerin çözülmesi ve çeşitli bölgesel ve uluslararası düzeyde bir araya gelmenin gerekli olduğuna inanıyoruz.

Gazze’de Ekim 2023’ten bu yana devam eden savaşı da büyük bir kaygıyla takip ediyoruz. Birçok kez dile getirdiğimiz gibi, Gazze'deki kardeşlerimizin kuşatma, barbarca katliam ve altyapının korkunç şekilde tahrip edilmesi gibi maruziyetlerini güçlü bir şekilde reddettiğimizi bildiriyoruz. Uluslararası toplumu sorumluluklarını üstlenmeye ve en kötü türde öldürmelere ve zorla yerinden edilmeye maruz kalan savunmasız Filistin halkına koruma sağlamaya çağırıyoruz.

*Kızıldeniz’de seyrüseferin korunması için bölgedeki ve dünyadaki müttefiklerinizle koordinasyonunuz var mı?

-Cibuti Cumhuriyeti, küresel ticaret için büyük stratejik, ekonomik ve politik öneme sahip olan Babu’l Mendeb Boğazı’na bakmaktadır. Bu, onu uluslararası güvenlik ve istikrarı koruma çabalarında önemli bir ülke haline getiriyor. Deniz taşımacılığını korumak, terörle mücadele etmek ve bölgeyi ve tüm dünyayı rahatsız eden güvenlik sorunlarıyla yüzleşmek için ABD, Fransa ve İngiltere gibi büyük güçlerin yanı sıra Kızıldeniz’e kıyısı olan ülkelerle, özellikle Suudi Arabistan Krallığı ve diğerleri ile koordinasyon ve işbirliği yapıyoruz.

Cibuti’deki uluslararası askeri üsler, uluslararası barış ve güvenliğin korunması, terörizm ve deniz korsanlığıyla mücadele ve dünyadaki bu önemli stratejik konumda seyrüseferin korunması konularındaki işbirliğinin yalnızca birkaç yönüdür.

*Küresel ticaretin ve enerji kaynaklarının geçişinde önemli bir arter oluşturan bu bölgede gerilimin azaltılması yönünde vizyonunuz nedir?

-Vizyonumuz, Kızıldeniz’in güvenliğini korumak ve bu çok önemli bölgede deniz ulaşımının sorunsuz olmasını sağlamak için deniz taşımacılığını güvenli hale getirmek amacıyla çeşitli bölgesel ve uluslararası düzeylerde işbirliği yapmaktır.

*Kızıldeniz’e Sınırı Olan Ülkeler Forumu’nun bu tür krizlerdeki rolünü ve önemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cibuti Cumhuriyeti, Cibuti’nin yanı sıra Suudi Arabistan, Mısır, Somali, Yemen, Sudan, Ürdün ve Eritre’yi içeren Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ne bakan Arap ve Afrika Devletleri Konseyi’nin kurulmasını onaylayan ilk ülkelerden biridir.

Bu bölge ülkelerini bir araya getirecek, aralarında çeşitli alanlarda koordinasyon ve iş birliği yapılmasında önemli rol oynayacak bir oluşuma duyulan ihtiyacın ve öneminin bilincindeyiz.

1956’dan bu yana Kızıldeniz güvenlik sistemi fikriyle ilk girişimleri başlatan konsey olması nedeniyle, bu konseyin genel merkezinin kardeş Suudi Arabistan Krallığı’nda olmasını daha önce teklif etmiştik. Kızıldeniz’e uzanan Suudi kıyıları, Kızıldeniz’e sınırı olan diğer ülkeler arasında en uzundur. Bu nedenle bu yeni oluşan konsey, üye devletler tarafından memnuniyetle karşılanan bir Suudi önerisi olmasının yanı sıra, bu denizde olup bitenlerin tehlikelerine karşı daha savunmasızdır.

FOTO: Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulle, geçen Ocak ayında Uganda’da düzenlenen IGAD organizasyonunun 42. özel oturumuna katılırken (Reuters)
Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulleh, geçen Ocak ayında Uganda’da düzenlenen IGAD organizasyonunun 42. özel oturumuna katılırken (Reuters)

Bu gibi krizlerde bu Konseyin öneminin daha da arttığına inanıyorum. Bu da Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ne kıyısı olan ülkelerin işbirliğini, bu önemli bölgenin güvenliğinin sağlanması için acil bir gereklilik haline getiriyor. Bu nedenle bölgedeki gelişmelere ayak uydurmak için bu konseyin etkinleştirilmesi ve başlatılması çağrısında bulunuyoruz. Üye devletler arasında Konsey’in kurulmasına yönelik istişareler sırasında gözlemlediklerimiz ve isteklilik göz önüne alındığında, bu Konseyin kendisine verilen görevleri yerine getirmesi için sunduğu fırsatların çok sayıda olduğu görülmektedir. Bölgenin aşırıcılık, terörizm ve yasadışı göç gibi pek çok zorlukla çevrili olduğunu ve bunların küresel ve bölgesel dayanışmayla aşılabileceğini herkes biliyor.

*ABD’nin Husileri hedef alacak füze platformu kurma talebi vardı ve bu, Cibuti tarafından reddedildi. Gazze krizinin yansımaları ve Kızıldeniz’deki saldırılarla nasıl başa çıkıyorsunuz?

-Bizim topraklarımızdan hiçbir tarafın hedef alınmaması yönündeki tavrımız nettir. Bu, bizim bağlı olduğumuz egemenlik meselesidir. Ama aynı zamanda bölgedeki krizlerin çözümü için iş birliği ve dayanışma çağrısında bulunuyoruz.

*Bu hayati bölgede istikrarın sağlanmasında ve gerilimin hafifletilmesinde Cibuti ve Suudi Arabistan’ın rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Güvenlik, ticaret ve enerji gibi alanlarda işbirliğine yönelik ortak girişimler var mı?

-Birçok kez vurguladığımız gibi Cibuti Cumhuriyeti, Babu’l Mendeb Boğazı üzerindeki stratejik konumu nedeniyle Kızıldeniz’in güvenliğinin korunması açısından önemli bir ülkedir. Çeşitli kardeş ve dost ülkelerle dengeli ilişkilere sahiptir ve çalkantılı bir bölgede istikrar ve barışı teşvik etme konusunda iyi bir üne sahiptir. Suudi Arabistan Krallığı, siyasi ve ekonomik ağırlığının yanı sıra dini statüsü nedeniyle de kardeş ve önemli bir ülkedir. İki kardeş ülkenin güvenlik, ticaret ve enerji başta olmak üzere pek çok alanda ortak iş birliği bulunuyor. Şüphe yok ki bu ikili işbirliği, hayati önem taşıyan bu bölgede istikrarın sağlanmasında önemli bir role sahiptir.

Somali- Etiyopya

*Cibuti, Etiyopya ile Somaliland arasında yakın zamanda açıklanan anlaşmayı ve bunun Afrika Boynuzu bölgesindeki yansımalarını nasıl değerlendiriyor?

-Somali ve Etiyopya, Afrika Birliği’nin (AfB) yanı sıra Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi’nin (IGAD) de üyesidir. Her iki örgütün tüzüklerinde üye devletlerin egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi gereğinin öngörüldüğü bilinmektedir. Cibuti, IGAD’ın mevcut oturumunun başkanı sıfatıyla, üye devletlerin bağımsızlığına, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne bağlılığını teyit eder. Komşu Somali ile Etiyopya arasındaki krizin tırmanmasından derin endişe duyuyoruz ve anlaşmazlığı diyalog yoluyla sonlandırmaya çağırıyoruz. Bölgemizin daha fazla krize dayanamayacağına, bu nedenle ekonomik entegrasyona ve kalkınmaya odaklanmamız gerektiğine, bunun da ancak ilgili ülkeler arasındaki diyalog ve koordinasyonla sağlanabileceğine inanıyoruz.

Sudan meselesi

*Cibuti, IGAD üyesi olarak Sudan’daki çatışmanın durdurulması için büyük çaba harcıyor. Bu konuda çalışmalarınız nereye ulaştı?

-Kardeş Sudan Cumhuriyeti, IGAD’ın kurucu üyesi ve organizasyonda önemli bir ülke olduğu için istikrarı, bölge ve dünya açısından önem taşıyor. Bu açıdan bakıldığında Sudan’da savaşın başladığı 15 Nisan 2023’ten bu yana çatışmaların derhal durdurulması ve çatışmanın iki tarafının müzakere masasına getirilmesi çağrısında bulunan bir girişimi hızla hayata geçirdik. Örgütün mevcut oturumuna şu anda Cibuti Cumhuriyeti başkanlık ediyor. Bu kardeş ülkede devam eden çatışmaya çözüm bulmak amacıyla diğer üye ülkeler ve uluslararası toplumla koordineli olarak yoğun ve sürekli çaba gösteriyoruz.

Sudan’daki kriz taraflarını, görüşlerini ve çözüm vizyonunu dinlemek üzere Cibuti’de ağırladık. Herkes, savaşın ülke ve Sudan halkının yetenekleri üzerindeki ciddi yansımaları göz önüne alındığında, savaşın derhal sona erdirilmesi arzusunu vurguladı. Savaşın durdurulması için çabalarımızı sürdüreceğiz. Bu çabaların kalıcı ve koşulsuz ateşkese yol açacağı ve kardeş Sudan halkını içinde bulunduğu zorlu krizden çıkaracak çözümlere ulaşacağı konusunda iyimseriz. Sudan, Arap ve Afrika ağırlığıyla önemli bir ülkedir ve şüphe yok ki içinde bulunduğumuz kriz, Afrika Boynuzu bölgesi ve komşu ülkelerin istikrarını olumsuz etkiledi. Bu nedenle savaşın sona erdirilmesinin ve bu kardeş ülkenin iç savaşa sürüklenme riskinden korunmasının gerekliliğini vurguluyor, bu savaşın sona erdirilmesi yönündeki uluslararası çağrılara herkesin yanıt vermesini umuyoruz.

FOTO: Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı, 2023’ün sonunda Cibuti’de IGAD Sekreteri ile buluşuyor (Egemenlik Konseyi Medyası)
Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı, 2023’ün sonunda Cibuti’de IGAD Sekreteri ile buluşuyor (Egemenlik Konseyi Medyası)

*17 Şubat’ta yapılacak Afrika Zirvesi’nin masasındaki en önemli konular ve sonuçlarına ilişkin beklentileriniz nelerdir?

-Yaklaşan Afrika zirvesi, Afrika Boynuzu başta olmak üzere bazı Afrika ülkelerindeki zorlu koşullar ışığında gerçekleştirilecek. Zirve gündeminin ön sıralarında en çok öne çıkan çetrefilli konuların ve güncel krizlerin yanı sıra çeşitli etkili jeopolitik gelişmelerin yer alması bekleniyor.

Cibuti’deki askeri üsler

*Afrika Boynuzu bölgesinde tarafsızlık politikası izleyen Cibuti’nin birçok büyük ülkeye ait askeri üsleri bulunuyor. Bu üslerin Cibuti açısından önemi nedir?

-Cibuti Cumhuriyeti, Afrika Boynuzu bölgesinde ve dünyada tarafsızlık politikası izlemektedir. Tüm kardeş ve dost ülkelerle dengeli ilişkiler içindedir. Bu, 1977’deki bağımsızlıktan bu yana Cumhuriyet ilkelerinin dayandığı bir politikadır. Cibuti topraklarında uluslararası askeri üslere ev sahipliği yapma konusuna gelince bu, çeşitli ülkelerle ulusal egemenliği dikkate alan bir çerçeve içerisinde ilişkilerde dengeli bir yaklaşım dahilindedir. Bu askeri üslerin terörle, aşırıcılıkla ve deniz korsanlığıyla mücadele etmek ve Cibuti Cumhuriyeti ile üssün ait olduğu ülke arasında ikili anlaşmalar uyarınca Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb Boğazı’nda seyrüseferi güvence altına almak amacıyla işbirliği ve koordinasyon çerçevesinde bulunduğunu defalarca vurguladık.

Bu bölgenin, terörizm, aşırılık ve korsanlık gibi birçok riskin de tehdidi altında olduğu ve bölgedeki birçok çatışmadan etkilendiği bilinmektedir. Dolayısıyla bu askeri üslerin Kızıldeniz bölgesinin güvenliğinin korunmasındaki önemli rolü ortadadır. Dünya kıtalarını birbirine bağlayan, uluslararası ticaretin büyük bir kısmının geçtiği hayati önem taşıyan stratejik bir bölge olması, bunun güvence altına alınmasında uluslararası işbirliğini zorunlu kılmaktadır.

*Peki komşu ülkelerin bu üslerin varlığına ilişkin endişeleriyle nasıl ilgileniyorsunuz?

-Komşu ülkelerden bu konuda herhangi bir endişe işitmedik. Gerçekten endişe duyuluyor mu?

*Cibuti, topraklarındaki iki karşıt ülkeyi, ABD ve Çin’i birbirine yakın askeri üslerle bir araya getirerek nasıl uzlaşabilir?

-Dediğim gibi, çeşitli büyük güçlerle dengeli ilişkilerimiz var ve bunlardan herhangi biriyle egemenlik ve ulusal çıkarlar çerçevesinde işbirliği yapma veya anlaşma yapma hakkına sahibiz. Bu yaklaşım, eğer istek varsa bir arada yaşayabileceğimizin kanıtıdır. Cibuti’deki uluslararası askeri üsler öncelikle Kızıldeniz bölgesinin, Aden Körfezi’nin ve genel olarak Afrika kıtasının güvenliğinin korunmasında işbirliğine yöneliktir. Cibuti’de askeri üsleri bulunan birçok ülke, ticari ve yatırım çıkarlarını koruma konusundaki çıkarlarını teyit ediyor. Buna göre Amerikan ve Çin üsleri, bölgede uluslararası seyrüseferin güvence altına alınması ve terörle, aşırıcılıkla ve uluslararası istikrarı istikrarsızlaştıran diğer konularla mücadeleyi amaçlayan ortak hedefler kapsamına girmektedir.

*Çin ve bazı bölge ülkelerinin açıkladığı İpek Yolu projesinin güvence altına alınması konusunda ülkenizin tutumu nedir?

- Çin’in Bir Kuşak Bir Yol projesi doğası gereği ticari bir projedir ve Cibuti Cumhuriyeti’nin stratejik konumu, onu bu dev projenin merkezine yerleştirmektedir. Pekin’in Afrika kıtasının en büyük serbest ticaret bölgesi olan Cibuti’deki uluslararası serbest ticaret bölgesine katkısının yanı sıra, başkent Cibuti’yi Addis Ababa’ya bağlayan hızlı tren dahil Çin’in ülkemizdeki yatırımlarına değer veriyoruz. Çin’in, İpek Yolu’nun geçtiği ülkelerdeki dev yatırım girişimiyle ekonomik büyümeyi hızlandırma yeteneğine sahip olduğuna inanıyoruz.


Batı siyasetinde Filistin’e destek artıyor

Al-Majalla
Al-Majalla
TT

Batı siyasetinde Filistin’e destek artıyor

Al-Majalla
Al-Majalla

Samir Ebu Hevvaş

Devam eden Gazze savaşı, dünya çapında Filistin meselesine olan ilgiyi yeniden canlandırdı, özellikle Batı'da, özellikle İsrail'in Filistin halkına yönelik süregelen suçlarına ve ABD ve Avrupa'nın mutlak desteğine karşı büyük halk hareketlerine yol açtı. Bu yeniden canlanan ilginin, özellikle gençler arasında, Filistin meselesinin ve Arap-İsrail çatışmasının tarihini öğrenme çabalarıyla birlikte geldiği görülüyor. Filistinli asıllı ABD’li tarihçi ve Columbia Üniversitesi'nde Modern Arap Çalışmaları Profesörü olan Dr. Reşid Halidi'nin (Rashid Khalidi) kitabı, günümüzde sorulan birçok soruya cevap veriyor ve ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin İsrail'e özellikle destek verdikleri sömürgeci zihniyetin nedenlerini nesnel ve metodik bir şekilde açıklıyor. Bu destek, İsrail'i ‘soykırım’ suçlamalarıyla Uluslararası Adalet Divanı'na getiren benzersiz bir savaşa yol açtı.

Al-Majalla, Dr. Reşid Halidi ile görüştü ve Gazze savaşı hakkındaki görüşlerini ve dünya çapındaki etkilerini, özellikle Oslo Anlaşması döneminde Filistin müzakere heyetine danışmanlık yaptığı zamanın izlerini, Filistin meselesinin geleceğini nasıl etkilediği konusunda bir röportaj gerçekleştirdi.

-Gazze savaşının üzerinden yüz günden fazla zaman geçmesinin ardından ve bu süre içinde ABD ve diğer güçlerin tutumunu takip ettiğinizden, ‘Filistin Üzerine Yüz Yıllık Savaş’ adlı kitabınızdaki tespitlerinizden farklı olarak Batılı güçlerin Filistin meselesine ilişkin tutumunda herhangi bir değişiklik olduğu sonucuna vardınız mı?

Bu savaş sırasında çelişkili gelişmeler ortaya çıktı. Bunlardan biri, ‘Metropol’ isimli kitabımda bahsettiğim gibi El Kaide'nin desteğinin Batı'da Siyonist projeyi desteklemeye devam devam etmesi ve hala İsrail'in işlediği suçları desteklemede önemli bir rol oynamasıdır. Son kanıt, ABD'nin bu savaşın her gününde İsrail'e kesintisiz askeri, siyasi ve diplomatik desteğidir.

Bu açıdan, kitapta sunduğum analizde herhangi bir değişiklik olmadı. Filistin'deki savaşın Filistin halkıyla Siyonist hareket arasında, Filistin halkıyla İsrail arasında, Araplarla İsrail arasında bir savaş olmadığını belirttim. Savaşın, bir yanda Siyonist hareket ve İsrail dahil olmak üzere dış güçler arasında, diğer yanda Filistin halkı ve müttefikleri arasında yaşandığını ifade ettim. Bugün yaşananlar, bu inancımı değiştirecek bir şey görmüyorum.

Batı’da geçmişten bugüne tarihte eşi benzeri görülmemiş büyük değişimler ve dönüşümler yaşandığını görüyoruz. Örneğin, eski Amerikan Başkanı Woodrow Wilson döneminden, Balfour Deklarasyonu'nun yapıldığı zamandan veya Siyonist hareketin 1897'de kurulduğu zamandan bu yana, Filistin'deki savaş veya çatışma tarihinde, Filistin'e karşı savaş tarihinde tek bir gün bile Batı'da bugün gördüğümüz düzeyde Filistin halkını destekleyen bir harekete tanık olmadık. Ben ABD’de üniversite öğrencisi olduğum dönemde, Golda Meir üniversitemize geldiğinde ve yüzlerce destekçisine kıyasla biz ona karşı gösteri yapan sadece dört kişiydik. Bugün, durum tamamen tersine döndü. Üniversitelerin, İsrail işgalini destekleyen şirketlere ait hisselerini satmaları veya bu şirketleri boykot etmeleri konusunda oylama yapılsa, Filistin yanlısı öğrenciler kazanıyorlar. Bu durumu, Columbia, Brown ve Michigan gibi Amerikan üniversitelerinde Filistin haklarını destekleyen çoğunlukla gözlemliyoruz ve bu, çatışma tarihinde benzeri görülmemiş bir olaydır.

Filistin'e karşı savaş tarihinde tek bir gün bile Batı'da bugün gördüğümüz düzeyde Filistin halkını destekleyen bir harekete tanık olmadık.

Evet, Amerikan medyası bunu belirtmese de ABD’deki temel sendikalar, hemşirelik gibi mesleklerde veya elektrik işçileri veya posta işçileri gibi, Gazze'deki ateşkes çağrısını destekledi ve bu, Amerikan yönetiminin ve İsrail hükümetinin tutumuna zıt bir duruş. Bunlar tarihte eşi benzeri olmayan yeni olgulardır. Bir yandan, Amerikan, İngiliz ve Alman elitlerinden resmi, ekonomik, medyatik ve diplomatik destek devam ederken, halk tabanında çok önemli dönüşümler ve değişiklikler var. Elbette bu değişiklikleri bugün değerlendirmek mümkün değil, bu değişiklikler böyle devam ederse bir yıl sonraki durumu da görmemiz gerekiyor. ABD’de doğduğumdan beri… 1948'de, Nekbe yılında doğdum ve çeşitli yerlerde yaşadım. Hayatımın yarısını ABD’de geçirdim. Fakat bugün tanık olduğum şeyi daha önce görmedim.

Gerçeklik ve siyasi propaganda arasındaki ‘Antisemitizm’

-İsrail yanlısı güçlerin hep Filistin halkının haklarını ortadan kaldırmaya çalıştığını söylediniz ve bugün benzer bir durumu yaşıyoruz, çünkü aynı güçler halk protestoları konusunda inkâr içinde, İsrailliler açıkça bunu söylüyor ve bu hareketleri İslami olarak nitelendirip insan vicdanından kaynaklanmadığını iddia ediyorlar. Bu inkarın amacına ulaşacak mı?

Bu iddialar kesinlikle başarılı değil. Siyonistler, dostları ve destekçileri tarafından yöneltilen iki suçlama var. Birincisi, bu hareketlerin İslami olduğu iddiası, ikincisi ise bunların Semitizm ve Yahudilere karşı olduğu ve insan hakları veya Filistin meselesiyle hiçbir ilgisinin olmadığı. Bu iddiayı destekleyenler, bu protestocuların Yahudilere karşı nefret ettiklerini ve bunu, yani Filistin'e desteklerini, Yahudiliğe ve Yahudilere düşmanlıklarını ifade etmek için bir kılıf olarak kullandıklarını iddia ediyorlar. İlk suçlama kesinlikle yanlış. Çünkü protestocuların çoğunluğu Müslüman değil ve İslam hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Çoğunluğu Amerikalı veya siyahi, İspanyollar, beyazlar ve Yahudiler gibi Amerikan azınlıklarından. Amerikan üniversitelerinde Filistin yanlısı hareketlere öncülük edenlerin yarısından azının Arap Amerikalılar olduğunu, geri kalanın ise Yahudi öğrenciler, azınlıklar ve diğerleri olduğunu görüyoruz. Örneğin, posta işçileri sendikası veya otomotiv endüstrisi işçileri sendikasını ele alalım. Bunlar Müslüman mı? Bu suçlama tamamen temelsizdir.

İsrail karşıtı hareketlerin temelde anti-semitik olduğu suçlaması, tamamen yanlıştır ancak ne yazık ki bazı medya ve siyasi çevrelerde destek buluyor. İsrail'i destekleyenlerin daha yaşlı, daha zengin, daha beyaz gruplar ve genel olarak erkekler olduğu görülebilir. ABD ekonomisi kimin elinde? Bunlar genel olarak Yahudi olsun ya da olmasın ve bunun dinle hiçbir ilgisi yok; zenginlik, yaş, cinsiyet, ırk ve diğer faktörlerle ilgisi var. Filistin'i destekleyen kesim ise varlıklı olmayan sınıflar gençler ve genel olarak İslam'la ya da Yahudi karşıtlığıyla hiçbir bağlantısı olmayan kadınlardır.

Ancak gerçek şu ki, İsrail destekçileri, Batı toplumlarında antisemitizm var olduğu için antisemitizmin ardına saklanıyorlar. 12. yüzyılda Yahudileri İngiltere'den kovanlar Müslüman değil, İngiliz kralıydı. 13. yüzyılda onları Fransa'dan kovan kişi Fransız kralıydı. On beşinci yüzyılın sonlarında İspanya ve Portekiz'den kovulanlar İspanyollardı, bu da antisemitizmin bir Avrupa eseri olduğu ve hala var olduğu anlamına geliyor. Dolayısıyla, gerçekten de antisemitizm var, ancak bu Filistin'i destekleyen hareketlerden kaynaklanmıyor.

Karşı atak

- Üniversite ve üniversite hareketlerinden bahsettiniz, bu da bu ölçekte ve biçimde yeni, hatta akademik özgürlük ve antisemitizm tartışmalarını bile gündeme getirdiniz. Karşıt hareketlerin hedefleri doğrultusunda ilerleme kaydedildiği görülüyor, çünkü baskı altında üniversite rektörleri istifa etti ve birçok öğrenci ve öğretim üyesi baskı altında. Bu dönüşümü nasıl değerlendirirsiniz?

Bu çok büyük ve tehlikeli bir dönüşüm. Şu anda gördüğümüz şey, Amerikalı ekonomistleri, politikacıları, parti liderlerini ve aynı zamanda üniversiteleri kontrol eden bu güce karşı bir karşı saldırıdır. Amerika'daki özel üniversiteler kimin kontrolünde? Yasal olarak, bu üniversitelerin yönetim kurullarına aitlerdir. Bu kurullar kimden oluşur? Bağışçılardan. Başka bir deyişle, Amerikan toplumunun çoğunluğu erkek zenginlerinden. Yani toplumun birçok sektörünü kontrol eden yaşlılar, zenginler ve erkekler, ekonomiyi kontrol ettikleri gibi üniversiteleri ve müzeleri de kontrol ediyorlar.

Fotoğraf Altı:  ABD'nin New York eyaletindeki Columbia Üniversitesi'nde Gazze Şeridi'ndeki Filistinlilere destek amaçlı bir gösteri, 12 Ekim 2023 (Reuters)
ABD'nin New York eyaletindeki Columbia Üniversitesi'nde Gazze Şeridi'ndeki Filistinlilere destek amaçlı bir gösteri, 12 Ekim 2023 (Reuters)

Bu kişiler, ABD tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir harekete karşı bir karşı saldırı başlatıyorlar. Aslında bu karşı saldırı, gösterileri bastırarak, öğrencileri okuldan atarak, profesörleri ve öğrencileri korkutarak üniversiteler genelinde geçici de olsa zaferler elde etmeyi başardı. Şu anda tatil dönemindeyiz ve yakında New York ve diğer şehirlerde ve eyaletlerde üniversitelerde faaliyetlerin geri dönmesiyle, bu karşı saldırının ne kadar başarılı olduğunu göreceğiz. Öğrenciler ve öğretim üyelerinin sessiz kalmayacağını düşünüyorum ve aslında üniversite, gerici görüşlerini üniversitelere kontrol eden ve empoze eden zengin insanlardan değil, öğrencilerden ve profesörlerden oluşur. Uzun süreli bir mücadeleye gireceğiz, çünkü üniversiteler yasal olarak üniversiteye sahip olan zenginler tarafından desteklenmekle kalmıyor, aynı zamanda politikacılar ve medya tarafından da destekleniyorlar ve öğretim üyeleri ve öğrenciler arasında bir savaş olacak. Elbette, tüm öğretim üyeleri ve öğrenciler Filistinlilerin haklarını desteklemiyor, ancak insanlık ve sanat alanlarında çalışanların çoğunluğu Filistin haklarını destekliyor. Hukuk, tıp ve mühendislik gibi mesleki üniversitelerde, İsrail'i destekleyen birçok Siyonist var ve bu üniversitelerde bölünme var, ancak insanlık bilimleri profesörlerinin çoğu Filistin haklarını destekliyor. Amerikan tarihinde savaş karşıtı hareketler, Vietnam Savaşı veya Irak Savaşı gibi savaşlar, üniversitelerde başladı. Bu nedenle, uzun vadeli bir mücadeleye tanık olacağız, çünkü Amerikan desteği İsrail'e uzun süreli ve gelecekte de devam edecek. İlginç olan, ilk kez Filistin haklarını destekleyen grupların, siyaseti, medyayı ve ekonomiyi kontrol edenlere karşı önemli olduğunu görmemizdir.

İsrail'i destekleyenler antisemitizmin arkasına saklanıyorlar çünkü Batı toplumlarında zaten antisemitizm var ve bu bir Batı endüstrisi.

-Görünüşe göre birçok genç, üniversite öğrencileri de dahil olmak üzere, Filistin meselesinin detayları hakkında sınırlı bir bilgiye sahip, Bu, çatışmanın tarihi hakkında derin bir siyasi bilgiye sahip olmadan, adaletin yanında ve baskıya karşı durmaktan kaynaklanan söylediklerinizi doğruluyor. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu analiz tamamen doğru. Birçok öğrenci ve Filistinlilerin haklarını destekleyenler arasında, Filistin meselesinin tarihi ve siyasi detaylarına dair bilgi oldukça sınırlıdır. Söylediğiniz gibi, bu destek büyük ölçüde gençlerin adalet sevgisinden kaynaklanıyor. Onlar bu çatışmanın adil olmadığını ve burada bir baskı ve zulüm olduğunu görüyorlar. Bazıları bunu etnik bir bakış açısıyla ele alıyor ve Avrupa ve beyazların, fakir ve zayıf bir Arap halkını ezdiğini düşünüyorlar. Örneğin ABD'deki siyahlar, meseleyi bu mantıkla görüyorlar. Siyahi bir arkadaşım Filistin'i ziyaret ettiğinde, 1950'li yıllarda “Jim Crow Yasası”nın uygulandığı Güney Amerika'daymış gibi hissettiğini söyledi. Kimsenin sahip olmadığı haklara sahip insanlar oluğunu, Seçimlerde oy kullanma hakkına sahip olanlar ve olmayanlar olduğunu ifade etti. Tabii ki, bu karşılaştırma tamamen doğru değil, ancak birçok kişi bunu böyle görüyor. Genel olarak gençlerin adalet sevgisi vardır ve bu temel motivasyondur.

Aynı zamanda, bugün gençler arasında Filistin meselesine karşı bir tür açıklık görüyoruz. Bilgiye büyük bir sevgi var. Örneğin benim kitabım inanılmaz bir şekilde satıldı ve meslektaşlarımın Filistin meselesiyle ilgili kitapları da öyle. Edward Said'in eski kitabı ‘Filistin Sorunu’ veya Ilan Pappe gibi yazarların kitapları, korkunç bir şekilde satılıyorlar. Derslere, seminerlere ve röportajlara katılmaları konusunda çok büyük bir talep var ve kişisel düzeyde, aldığım tüm talepleri karşılayamayacağımı düşünüyorum ve bu durumda olan tek kişi ben değilim. Çünkü Filistin meselesi hakkında bir miktar bilgiye sahip olan herkes, gençler arasında bilgiye susamış olanlar ve hatta yaşlılar tarafından talep ediliyor. Filistin'de neler olduğuna dair çok az bilgi olmasına rağmen, böylesine bir bilgi açlığını daha önce hiç görmedim. Tüm bunlar çok iyi.

Bazı gençlerde zaman zaman siyasi farkındalık eksikliği olabilir ve bazen hatalar yapabilirler. Kızım, Palestine Legal adlı bir sivil toplum örgütünde sorumlu bir avukattır ve Avrupa ve Kanada gibi diğer yerlerde benzer örgütler bulunuyor. Bu alanda çalışan avukatlar bana bazen mantıksız, Yahudi karşıtı veya kötü düşünülmüş sözler söyleyen öğrencileri savunmak zorunda kaldıklarını, çünkü bazen aralarında çok az anlayış olduğunu, ancak aralarında bilgi sevgisi ve susuzluğunun olduğunu söylüyorlar.

Fotoğraf Altı:  Filistinliler, İsrail'in 29 Ocak 2024'te Han Yunus şehrine yönelik saldırısından kaçtıktan sonra güney Gazze Şeridi'ndeki Refah şehrine geliyor. (AP)
Filistinliler, İsrail'in 29 Ocak 2024'te Han Yunus şehrine yönelik saldırısından kaçtıktan sonra güney Gazze Şeridi'ndeki Refah şehrine geliyor. (AP)

-Bugün ister Filistin'e ister diasporaya taşınan Filistinlilerin Oslo Anlaşmaları sonrasında doğanlar olduğu belirtiliyor, bu duruma ilişkin açıklamanız nedir?

Bu nesil, Filistin halkının ulusal hedeflerini gerçekleştirmekte Filistin ulusal hareketinin başarısızlığını tanık oldu. Ayrıca Arap devletlerinin veya sistemlerinin Filistinlilere destek konusundaki başarısızlığını ve Batı'nın İsrail projesine mutlak desteğini gördü. Gençlerin adalet ve insan haklarına olan sevgisi, onları Filistin meselesini desteklemeye yönlendiriyor. Filistinli gençler, içeride veya dışarıda, önceki nesillerin ulusal hedeflerini gerçekleştirmede başarısız olduğunu fark ettiler ve yeni bir başlangıç ​​için ihtiyaç duyuyorlar. Bu başlangıcın ne zaman geleceğini bilmiyorum, eğer gelecekse, ama biz siyasi ve stratejik bir çıkmazdayız ve bu çıkmaz tüm geleneksel liderliklerin başarısızlığından kaynaklanıyor. Benim neslim bunun farkında ve başarısız olduğumuzu biliyor, ancak gençler daha güçlü bir iradeye sahipler. Biz tükendik ve zamanımız doldu, ancak gençler yıllar boyunca başarısızlığımızla yaşamaya devam edecekler ve bu gerçek onları rahatsız ediyor ve buna hakları var.

Filistin devletinin geleceği

-Her şeyden sonra, Filistin halkı Filistin devletinin somutlaştırılmasına mı yoksa iki devletli çözüme mi daha yakın hale geldi ve ABD'nin özellikle işgalin sonlandırılması meselesinde net bir tutum belirlememesinin nedenini nasıl açıklarsınız?

Ben ne iki devletli çözüme ne de tek demokratik devlete daha yakın olduğumuza inanıyorum. Şu anda İsrail hükümetinde veya İsrail siyasi ittifaklarında adil bir çözümü kabul edebilecek bir liderlik veya politika görmüyorum. Filistin meselesine ve Filistin halkının savaşının sona erdirilmesine ve çatışmanın sona erdirilmesine yönelik köklü bir değişiklik görmüyorum. Ayrıca, ABD’nin tutumunda yakın gelecekte radikal bir değişiklik görmüyorum ki bu, İsrail'e mutlak destekten vazgeçilmesine izin verebilir. Maalesef, bugüne kadar Filistin liderliğinin, Filistin halkını birleştirme ve birleşik ve net bir strateji sunma yeteneği görmedim. Filistin Kurtuluş Örgütü'nün zamanında, bir tür birlik ve strateji üzerinde bir uzlaşma vardı, ancak bu dönem sona erdi. Bu faktörlerin mevcut olmadığı bir ortamda, Filistin devleti ve işgalin sona erdirilmesi hakkında nasıl konuşabiliriz? Bu ne bugün ne de yarın ne de bundan sonra mümkün değil.

Ancak halkın Filistinlilere verdiği destek açısından Arap dünyasında ilk yaşananlar konusunda oldukça iyimserim. Hükümetler bir tarafa Fas'tan Bahreyn'e kadar insanların Filistin'e verdiği geniş destek, Mısır ve Bahreyn'deki destek gösterileri bu duyguları net bir şekilde yansıtıyor. Bu, Arap halklarının Filistin'e olan desteğinin, resmi siyasi duruşlardan bağımsız olarak devam ettiğini gösteriyor. Tarih de bu desteği doğruluyor, çünkü 20. yüzyılın başlarında Arap gazeteleri Siyonizm ve Filistin konularını önemli ölçüde ele alıyordu ve Arap halkı 1936'da patlak veren isyanda Filistinlilere destek veriyordu. Örneğin, Humus'ta 1936-1939 isyanında şehit olan Suriyelilerin anısına bir müze bulunuyor.

Yaşlandık, çağımız bitti ama gençler bizim başarısızlığımızla daha uzun yıllar yaşayacaklar ve bu gerçek onları rahatsız ediyor.

Şeyh İzzeddin El-Kassam'ın kendisi de Suriyeli...

Bu doğru. 1948 savaşı ve çatışma dönemlerinde de aynı fenomeni gördük ve bu benim için çok önemli bir kanıttır. Diğer kanıt ise Batı'da, İsrail'e mutlak destek vermeye başlayan hareketlenmenin başlamasıdır ve bu, son derece önemli bir değişikliktir. Balfour Deklarasyonu'na karşı tek muhalefet, 1917'deki Lloyd George hükümetinden Edwin Montagu adında Yahudi bir siyasetçi tarafından geldi ve Siyonizm’in Yahudilere uygun olmadığını belirtti. Lloyd George hükümeti döneminde ve Wilson'un ABD’de, Montagu dışında İngiltere'de veya ABD'de başka bir muhalefet yoktu ve o günden bugüne, mutlak İsrail desteğine ve Siyonist fikre gerçek bir muhalefet olmadı. Bugün Kongre'de, gruplarda, sendikalarda, kiliselerde ve Yahudi toplumunda ciddi bir muhalefet var ve bu son derece önemlidir çünkü eğer bu bir yerleşim projesi ise, teorik olarak, onun bir ana üssü veya ‘metropolü’ olmalıdır. ABD ve Avrupa bu ‘metropollerdir.’ Dolayısıyla, İsrail'e olan destek ‘metropolde’ sarsıldığında, İsrail de sarsılır ve bu bugün yaşanan şeydir. İsrail basınına dikkatlice bakın ve bazıları, Amerikan desteğine sonsuza kadar güvenemeyeceklerini çok iyi anlıyorlar, çünkü halk tabanında ve elit seviyesinde değil, tehdit altındaki İsrail-Amerika ilişkisini tehdit ediyorlar ve bu doğru bir analizdir. Bu bugün veya yarın olmayacak ne bu başkanın döneminde ne de ondan sonra, Biden devam ederse veya Trump gelirse, belki sonraki yönetimde veya sonrasında, ancak ABD'de bir değişim oluyor. Avrupa konusunda bir şey bilmiyorum, ancak bana öyle geliyor ki, orada da önemli bir değişim oluyor, ancak ABD'deki dönüşüm kadar büyük değil. Bunlar, durumun değişebileceğine dair tüm işaretlerdir.

Ancak işgalin sona erdirilmesi, ABD’nin en üst düzeyinde hem Demokrat Parti'den hem de Cumhuriyetçi Parti'den, hemen sona erdirilmesine destek bulunması imkansızdır. Ancak, birkaç senatör ve milletvekili, Filistinlilerin haklarına bir dereceye kadar destek veriyorlar, ki bu da yeni bir gelişmedir, çünkü geçmişte Kongre'de Filistinlilere destek bulunmuyordu. Eğer bu değişim devam ederse, ki belki de etmeyecek, o zaman Filistin'de adil bir çözüm için bir fırsat olduğunu görüyorum. Orta vadede, olaylar oldukça hızlı bir şekilde gelişiyor, geleneksel olmayan medya araçları ve genç neslin adaleti sevme ve zulme karşı olma arzusu nedeniyle. Bunlar, değişimin mümkün olduğuna dair işaretlerdir ancak maalesef bugün veya yarın olmayacak.

Oslo Anlaşmaları ve çıkmaz sokak

-Oslo Anlaşması'na giden müzakerelerde Filistin delegasyonunun danışmanlığını yaptınız, bugün geriye gidebilseydiniz yine Oslo seçeneğini destekler miydiniz?

1993 yılında İsrail ile müzakerelerde bulunmak üzere Madrid'e ve ardından Washington'a giden Filistin heyetinin danışmanıydım, umutla bu müzakerelerin bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına yol açacağına inanıyorduk. Başlangıçta bu umuda sahiptik. Ancak, bu müzakerelerin Haziran 1993'te, Oslo Anlaşması'nın ilanından aylar önce sona ermesiyle, ABD ve İsrail pozisyonlarının birleşik olduğu için bu yolun çıkmaza girdiğine ikna olduk. Bu benim hatamdı. 1991'deki durumu yanlış değerlendirdim. İlk intifadanın İsrailliler ve ABD’liler üzerinde köklü bir etkisi olduğuna inanıyordum ve gerçekten de ABD kamuoyu üzerinde ve aynı zamanda İsrail kamuoyu üzerinde olumlu bir etkisi oldu, onlara işgalin mevcut durumunun devamının imkânsız olduğunu ikna etti. Ancak, Filistin liderliğinin hataları ve diğer faktörler nedeniyle, bu fırsatı değerlendiremedik, varsa. Oslo Anlaşması ilan edildiğinde, Eylül 1993'te, New York Times'da bir makale yazdım ve bu anlaşmanın sonuç getirmeyeceğini belirttim. Oslo Anlaşması temelinde yapılan herhangi bir müzakerenin işgalin ve yerleşimin devamına yol açacağına inanıyorum ve tamamen yeni bir yol bulmamız gerekiyor, bu da Filistinli liderliğin birliğini, Arap desteğini ve ne istediğimiz konusunda net bir stratejiyi gerektiriyor. Dünya halkları bize kısmen destek veriyorlar, ancak bizim ne istediğimiz konusunda net bir fikrimiz olmalı ve bu yok. Bazıları tamamen özgürleştirmeyi, bazıları iki devletli çözümü savunurken, Ramallah'taki mevcut durumdan memnun olanlar, maaşlarını alıyorlar ve özel muamele görüyorlar, rahat oldukları açıktır. Yeni bir stratejiye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Silahlı mücadeleye mi, sivil itaatsizliğe mi, siyasi mücadeleye mi dayanmalıyız bilmiyorum, bir tarihçi olarak, başarı elde eden hareketleri inceliyorum, 1921'deki İrlandalılar, 1947'deki Hintler ve 1962'deki Cezayirliler gibi, hepsi farklı türlerde direniş araçları kullandılar, bunlar arasında siyasi ve parlamentoya dayalı olanlar da vardı, örneğin İngilizlere karşı silahlı mücadele veren İrlandalılar, askeri olmayan araçlar da kullandılar, İrlanda'nın tüm temsilcileri İngiliz Parlamentosu'ndan çekildi ve Dublin'de İrlanda Parlamentosu'nu kurdu, bu adım, İrlanda'nın bağımsızlığını talep etme meşruiyetine katkıda bulundu, ayrıca ABD ve İngiltere'deki İrlandalı diplomatlar, İrlandalıların zaferine katkıda bulundu. O sırada İngiliz istihbarat subaylarını öldürdüler, her hareketin farklı araçları vardır, bu durum Filistin halkına dönüyor, ancak derin bir stratejiye ve neye ihtiyacımız olduğunu düşünmeye ihtiyacımız var.

Fotoğraf Altı:  Reşid el-Halidi
Reşid el-Halidi

Filistinliler mi Araplar mı?

-Filistinlilerin Arap dünyasına daha geniş bir bağlılık olarak kabul edilmesi, onların lehine bir avantaj gibi görünse de bu durum onlara zarar verebilir. Yani, İsraillilerin şu anda yaptığı gibi, her zaman zarar verebilir. Filistinliler Araplardır ve bu topraklara ait değildirler. Bu konuda nasıl düşünüyorsunuz?

Filistin ulusal kimliği ve Filistin milli düşüncesinin ortaya çıkışı kalıcı bir şey değil. Büyükbabam sadece kendini Filistinli olarak görmüyordu. Ben Müslümanım, Kudüslüyüm, Arap’ım, Osmanlıyım, miraç diyarı Filistin'de yaşıyorum vs. derdi. Yani, Filistinli kimliğinin içinde başka bileşenler her zaman vardı ve 'Ben Filistinliyim ve bu benim temel kimliğim ve kişiliğimdir' gibi bir şey yoktu. 19. ve 20. yüzyılda milliyetçi düşünce bizim ve diğerleri için ortaya çıktı ve bu inkâr edilemez bir fenomendir, çünkü Filistinliler sonuçta Araplardır. Beş Arap ülkesinde akrabalarım var, bir kuzenim Mısırlı biriyle evli, diğeri Suriyeli biriyle evli, diğer akrabalarım Ürdünlülerle evlenmiş, ailemin yarısı Lübnanlılarla evlenmiş ve yine de biz Filistinlileriz. Lübnan'da, Mısır'da veya Suriye'de, kendimi akrabalarım arasında hissediyorum, ancak Lübnanlı, Mısırlı veya Suriyeli değilim. Kimlik meselesi uzun zamandır var ve inkâr edilemez ve Ürdünlü Filistinlilerin Lübnanlı Filistinlilerden farklı olduğunu görüyoruz, ancak hepsi Filistinlidir ve Ürdün veya Suriye'deki akrabaları olmasına rağmen, kendilerini Filistinli olarak hissederler ve Filistin'e ait olduklarını hissederler, bu derin bir şey olmasaydı, Nekbe ve sürgün sonucunda kaybolurdu ve bu toplumlara entegre olurlardı. Filistinli asıllı Suriyeliler, pasaport dışında tüm haklara sahiptir ve rejim onları Suriyeliler gibi baskı altına alır, aynı şekilde Filistinli asıllı Ürdünlüler, Ürdünlülerin tüm haklarına sahiptir, Ürdün toplumuna entegre olmalarına rağmen, kendini Filistinli hisseder. Filistinlilerin sadece Arap olduğunu söylemek Siyonist bir iddia, ancak her iftira gibi bir temeli var. Gerçek şu ki, biz gerçekten Arap’ız, aynı dili konuşuyoruz, aynı yemekleri yiyoruz, ancak aynı zamanda Filistinlileriz ve gerçek şu ki, ardışık şoklar ve milyonlarca Filistinlinin sürgünüyle, bu bağ güçleniyor, çünkü onlar bizim ailemiz. Faslılar ve Kuveytliler gibi diğer Araplar, bizim hissettiklerimizi hissediyorlar, Faslılar, Kuveytliler ve diğerleri de bizim hissettiklerimizi hissediyorlar ve eğer onların da bizim gibi aileleri yoksa tutuklamalara, yıkımlara maruz kalıyorlar ve bizim Arap mensubumuzla birlikte bu bağlılık daimidir. 

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.


Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Şarku'l Avsat'a konuştu: Sisi ile Etiyopya'ya savaş ilanını görüşmedim

TT

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Şarku'l Avsat'a konuştu: Sisi ile Etiyopya'ya savaş ilanını görüşmedim

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Şarku'l Avsat'a konuştu: Sisi ile Etiyopya'ya savaş ilanını görüşmedim

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Mısır Devlet Başkanı Abdülfettah Sisi ile geçtiğimiz pazar günü Kahire'de yaptığı ve Etiyopya'ya karşı olası bir Mısır-Somali savaşı ihtimalini azalttığı görüşmenin ardından Şarku’l Avsat’a özel açıklamalarda bulundu. Mahmud, Somali’nin ayrılıkçı bölgesi ile imzalanan, yeniden Kızıldeniz kıyılarını gözden geçirme fırsatı veren ayrı ve tartışmalı bir anlaşmanın arka planına yönelik yaptığı açıklamalarda konuşurken sözlerini özenle seçti.

Somali Cumhurbaşkanı, Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ve El Ezher Şeyhi Ahmed et-Tayyip ile birlikte Sisi ile gerçekleştirdiği uzun görüşmelerin ardından Kahire'deki evinde, Gazze'deki savaşın gölgesinde Afrika Eritre, Cibuti, Somali ve Etiyopya’nın yer aldığı Afrika boynuzu ve Kızıldeniz bölgesindeki durumu aktardı. Şeyh Mahmud ülkesinin Etiyopya'ya savaş ilan etmeyeceğini ancak Etiyopya'nın da Somali'nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı duyması gerektiğini’ vurguladı.

Şeyh Mahmud, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu'ndaki gerilim ve çatışma atmosferine rağmen halen ‘söz konusu krizlere ilişkin bir fırsat kapısının açık olduğuna’ inanıyor.

Ancak Etiyopya ile savaşa girmeme konusunda net. Ülkesinin şu an ‘tek savaşının terörizme karşı’ ve ‘eş-Şebab’ hareketini ortadan kaldırmaya yönelik olduğuna ve el-Kaide idelojisinden vazgeçip Somali devletini tanımaları durumunda eş-Şebab hareketi ile müzakare masasına oturmaya hazır olduklarını açıkladı.

bgrt
Somali Devlet Başkanı Şeyh Mahmud, Kahire'de Şarku'l Avsat ile röportaj gerçekleştirdi. (Fotoğraf: Abdülfettah Farac)

Ülkesinin Etiyopya'daki son gelişmelerle ilgili siyasi çözümlerini henüz tamamlamadığını vurgulayan Şeyh Mahmud, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamaları şöyle sürdürdü:

Ne Mısır'dan ne de Somali'den resmi bir savaş ilanı yok ve biz de bunu Cumhurbaşkanı Sisi ile görüşmedik. Etiyopya'ya karşı nasıl savaş başlatırız? Hayır, bunu yapmadık. Mısır'la diyaloğumuz ve ilişkilerimiz çok eskilere dayanıyor ve Mısır sadece bu sefer değil, her zaman herkesin yanındaydı. Yeni anlaşmalara veya yeni savunma anlaşmalarına gerek yok. Somali ve Mısır, her ikisi de Arap Birliği'nin üyesidir ve ailenin kendini savunma biçiminde Arap karakteri çok nettir. Yani bu çerçeve mevcut. Ekonomideki ilişkilerimizin geliştirilmesi, stratejik jeopolitik konular ve tabii ki güvenlik açısından iki kardeş ülke arasındaki normal ilişkiler görüşüldü.

Şeyh Mahmud görüşme sırasında Mısır'la ilişkilerin gelişmesine dikkat çekerek bu durumun başka bir ülkenin aleyhinde olmadığını vurguladı. "Bu görüşme ülkelerimizin çıkarınaydı ve başka bir ülkeye tehdit teşkil etmiyordu" dedi.

Şeyh Mahmud, Etiyopya'ya karşı askeri ittifak kurmayı isteyip istemediği sorusuna ise şu yanıtı verdi:

Mısır'la siyasi ve fikri ilişkilerimiz hiçbir ülkeye karşı değildir. İlişkilerimizin ve anlaşmalarımızın amacı kimseyi tehdit etmek değil, aksine daha ziyade Somali'nin kendisini savunmasına destek olmaktır. Savaş konusunda spekülasyon yapmıyoruz ve Somali'nin de buna niyeti yok. Eş-Şebab teröristlerine karşı yeterince savaş yürütüyoruz. Mecbur kalmadıkça savaş açmayacağız ve umuyoruz ki savaş açmamız için zorda bırakılmayız.

Somali lideri eş-Şebab ile müzakerelere ilişkin de şunları söyledi:

Eş-Şebab akıllıysa veya ulusal bir gündemi varsa savaşa girmeyiz, ancak onların hiçbiri yok. Onlar el-Kaide gündemini benimseyen küresel bir terör hareketidir. Küresel bir gündemi olan... Ve eğer el-Kaide’nin ideolojisini terk edip Somali devletini kabul ederlerse biz onlarla müzakereye hazırız. Dünyanın farklı yerlerinde el-Kaide ideolojisine sempati duyanlar olabilir ama eş-Şebab yerel olarak para topluyor ve biz de şu anda bunu durdurmak için çalışıyoruz.

sdf
Şeyh Mahmud, Kahire'de Şarku'l Avsat’ın sorularını cevapladı. (Fotoğraf: Abdülfettah Farac)

Afrika Boynuzu'ndaki mevcut durumla ilgili olarak da açıklamalarda bulunan Somali Cumhurbaşkanı Şeyh Mahmud, bu durumun ‘karmaşık’ olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:

Her zorlukta bir fırsat vardır. Dünya, Husilerin Kızıldeniz’deki korsanlık faaliyetleri nedeniyle artık Afrika'ya odaklanmış durumda. Etiyopya ise Somali’den başka bir tarafa geçeceğini söylüyor. Bütün bunlar dünyanın dikkatini tekrar bölgeye çekiyor ve bu başlı başına bir fırsat. En önemlisi orada bir Somali devletinin olmasını istiyoruz ve bunu da ancak Somali halkı yapabilir. Dünya defalarca Somali'de bir devlet kurmayı denedi ama başaramadı. Dolayısıyla Somali'de etkili bir devlet yaratabilecek yegâne topluluk Somali halkıdır. Ama dünya bölgeyi destekleyebilir, Afrika Birliği ve uluslararası ortaklar Somali'nin kurulmasına yardımcı olabilir ve şu anda da bunu yapıyorlar... Yardım ediyorlar ve Somali bu hedefe doğru ilerliyor. Şimdi de borçların kaldırıldığı gibi Birleşmiş Milletler tarihinin 31 yıl ile en uzun silah ambargosunun kaldırıldığını gördük. Somali'de güçlü ve sorumlu devlet kurumları ortaya çıktı. Bu yüzden; artık devlet kurumlarımıza küresel bir güven var... Bu, Somali devletinin geri dönüş yaptığını gösteren bir işaret. Bütün bunlarla birlikte Somali'deki devlet kırılganlığı sorununun yakın zamanda sona ereceği konusunda oldukça iyimseriz. Somali zengin bir ülke, birçok kaynağa sahip, dünyada önemli bir stratejik konuma sahip ama devletin çöküşü, iç savaş ve kırılgan devlet yapısı nedeniyle koşullar Somali'yi yoksullaştırdı. Bunların hepsi artık Somali'nin tarihinde kalacak. Somali o köşeden yeni yeni çıkmaya başlıyor.


Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, Şarku’l Avsat’a konuştu: İsrail'e saldıramayan İran dost ve müttefik bir ülkeye saldırdı

Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin'in Davos Forumu web sitesinde yayınlanan fotoğrafı
Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin'in Davos Forumu web sitesinde yayınlanan fotoğrafı
TT

Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, Şarku’l Avsat’a konuştu: İsrail'e saldıramayan İran dost ve müttefik bir ülkeye saldırdı

Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin'in Davos Forumu web sitesinde yayınlanan fotoğrafı
Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin'in Davos Forumu web sitesinde yayınlanan fotoğrafı

Irak İran'ı Güvenlik Konseyi'ne şikâyet etmeden önce Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, Şarku'l Avsat'a verdiği röportajda İran'ın Erbil'e yönelik saldırısını iç sorunlarını ihraç etme girişimi olarak nitelendirdi.

Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'nda (WEF) oturum aralarında konuşan Hüseyin, ülkesinin Erbil'de 4 sivilin ölümüne yol açan İran bombardımanına yanıt vermek için siyasi ve diplomatik adımlar attığını söyledi. Tahran'ın İsrail Dış İstihbarat Servisi Mossad’ın Irak topraklarındaki varlığına ilişkin iddialarını ise yalanladı.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) yönelik saldırıyı Gazze'deki savaş dolayısıyla Tahran ile Tel Aviv arasında artan gerilime bağlayan Irak Dışişleri Bakanı, İranlılar ile İsrailliler arasında angajman kuralları olabileceğini belirtti.

Bağdat'ın, Irak'taki askeri üslerde bulunan ABD kuvvetlerinin geri çekilmesi talebi hususunda ise hükümetinin Washington ile müzakere sürecine ulaşmaya çalıştığını söyleyen Bakan, Amerikalıların normal şartlar altında müzakere masasına oturmaya hazır olduğunu vurguladı.

Geçtiğimiz haftalarda ABD’nin Irak'taki varlığına karşı bir gerilim yaşanmış, Washington İran'a yakın Iraklı grupların karargahlarını hedef alarak karşılık vermişti.

Irak ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkiler hususunda ise ikili ilişkilerin mükemmel durumda olduğunu söyleyen Bakan Hüseyin, Irak’ın ekonomik iş birliğini pekiştirme ve Irak'taki Suudi yatırımını ilerletme arzusunu dile getirdi.

Şarku’l Avsat’ın Irak Dışişleri Bakanı ile gerçekleştirdiği röportajın tam metni:

*Öncelikle Devrim Muhafızları'nın IKBY’e bağlı bölgeyi hedef almasıyla, ardından Irak'ın resmi kınaması ve Tahran Büyükelçisi’ni ülkeye geri çağırmasıyla başlayayım. Irak bu gerilime yanıt vermek için ne gibi ek önlemler almayı düşünüyor?

Irak siyasi ve hukuki düzeyde diplomatik adımlar atmıştır. Diplomatik prosedürlere gelince, İran Büyükelçisi’nin Tahran'da olması nedeniyle büyükelçilikteki ikinci kişiye (Maslahatgüzar) İran'ın Erbil'de Irak topraklarına yönelik saldırısı ve Irak vatandaşlarının öldürülmesiyle ilgili bir protesto notası verdik.

Irak’ın Tahran'daki Büyükelçisi’ni geri çağırdık. Başbakan’ın yönlendirmesi ile federal ve bölgesel hükümetlerden bir soruşturma komitesi oluşturuldu.

Soruşturma Komitesi Başkanı Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı, bu konudaki raporunu çarşamba günü Başbakan'a sunacak. Ulusal Güvenlik Danışmanı'ndan duyduğuma göre, bombalanan evin sahibi olan meşhur Iraklı Kürt iş insanının ve kızının öldüğü doğrulandı. Diğer kızı ve eşi ise yaralandı. Musullu bir konuğu ve evin Filipinli çalışanı da hayatını kaybetti. Filipinli diğer üç çalışan ise şu an hastanede tedavi altında. Ev tamamen yıkıldı.

Bunlara ilave olarak, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne (BMGK) şikâyet mektubu sunduk.

İran, İsrail Dış İstihbarat Servisi Mossad’ın Erbil'deki merkezini hedef aldığını açıkladı. Peki, Irak topraklarında gerçekten İsrail istihbaratı mevcut mu?

İranlıların başkalarını suçlamaları tuhaf. İranlı yetkililerin başarısızlığı sonucu kendi ülkelerinde suikast, terör saldırısı gibi sorunlar kaydediliyor. Ancak bunları sınır dışına ihraç etmeye çalışıyorlar.

Yaklaşık bir yıl önce İran, başka bir Iraklı Kürt iş adamının evini 12 füzeyle vurmuştu. O dönemde bir hükümet heyeti, hedef alınan evin iş adamı ve ailesinin yaşadığı sıradan bir ev olduğunu kanıtlamak için soruşturma heyetiyle birlikte Tahran'a gitmişti.

İranlılar evin Mossad’a ait bir karargah olarak kulllanıldığını iddia ediyordu, ancak elbette bu iddianın yanlış olduğunu çok iyi biliyorlardı. Kirmanşah'a yakın bir terör operasyonu dolayısıyla İran'da yürütülen bir kampanyaya karşı koymak için bu sahte medya kampanyasını destekliyorlardı.

Aslında İsrail'in karşısına çıkamıyorlar, bu nedenle Erbil'e saldırıyorlar. Zirâ bu iddiaların hiçbir gerçekliği yok. Bu, İran’ın yurt dışına ihraç ettiği iç sorunudur. Suriye'de ve İsrail sınırında olmalarına rağmen İsrail'in karşısına çıkamıyorlar.

İsrail'e saldırmak istedikleri taktirde bunu yapabilirler. Suriye'de ve Lübnan'ın güneyinde bulunuyorlar. Ayrıca kendi topraklarından İsrail'e ulaşabilecek füzelere sahip olduklarını söylüyorlar.

Peki, neden Erbil’e saldırıyorlar? Erbil, Irak'ın bir parçası. Irak ise İran'ın komşusu ve dostu. Aralarında derin tarihi, coğrafi, dini, kültürel ve ekonomik ilişkiler var.

Biz İran'ı savunuyorduk. İran ile Arap ülkeleri arasında, bazen de İran ile Avrupa ülkeleri ve ABD arasındaki kötü ilişkileri onaran da bizdik.

İran ise müttefik bir hükümete saldırıyor. Bu stratejik bir hata. Tahran'da bu operasyonu kim yaptıysa, Irak konusunda stratejik bir hata yaptığını bir süre sonra anlayacağına inanıyorum.

* İsrail'in Gazze'ye yönelik savaşı Irak'ı İran ile ABD arasındaki mesaj alışverişi için bir sahneye dönüştürmüş olabilir mi? Irak hükümetinin ABD kuvvetlerinin ülkeden çekilmesi yönündeki arzusunu açıklamasının nedeni bu muydu?

İran ile diğer ülkeler arasında ilişkiler gerginleştiğinde, gerilim aslında İran ve Washington arasında oluyor. Ancak bu gergin ilişkiler Irak sahasına olumsuz yansıyor.

Bugün İsrail ile İran arasındaki ilişkiler gergin ve tehlikeli. Ancak İranlılar savaşı İsrail'e taşımıyor, çünkü hesap yapıyorlar. Savaşı Irak Kürdistanı'na ya da Irak arenasına kaydırıyorlar ki bu büyük bir hata.

 -Irak Dışişleri Bakanı

İran İsrail'e saldırmak istese bunu yapabilir, ancak dost ve komşu bir ülkeye saldırmayı tercih etti.

Buradan anladığım kadarıyla İsrailliler ile İranlılar arasında mutabakata varılan angajman kuralları var. Erbil'e yapılan saldırının Tahran'daki bazı insanların zihniyetinde Kirman'da yaşananlara bir tepki olabileceğini düşünüyorum. Yani DEAŞ’ın Horasan'da duyurduğu terör operasyonuna.

İran ile fikri, ideolojik ve güvenlik çatışmaları yaşayan bu örgüt, eğer Kirman'da çok sayıda şehit veren terör saldırısının sorumlusu ise İran neden bu sorunu IKBY’ye ihraç ediyor? Eğer bu operasyon İran'ın beklediği gibi İsraillilere yönelikse, o halde İsrailliler İran’da da var demektir.

İranlılar İsraillilerle savaştıklarını iddia ediyorlar. İki taraf arasında angajman kurallarının olduğunu düşünüyorum. Ancak ülke içindeki tükenmişlik nedeniyle İranlılar zayıf halkayı bombaladı. Zirâ Irak, İran'ın dostudur. Dosta vururlar, ancak düşmanın karşısında durmazlar.

 -Irak Dışişleri Bakanı

Tahran'daki bazı insanların zihniyetine göre Erbil'e yapılan saldırı, Kirman'da yaşananlara bir tepki olabilir

*ABD kuvvetlerinin Irak'tan çekilmesine ilişkin bir takvim belirlediniz mi?

Irak hükümeti bu sorunun silahlarla değil müzakerelerle çözüleceğini söylüyor. Bu önemli bir nokta. Her iki tarafın da mutabakatı ile bizi bu hedefe götürecek müzakerelere ihtiyacımız var. Bugün hala ABD tarafıyla bu müzakerelerin başlatılması konusunda görüşmelerimiz devam ediyor.

Irak'ın son dönemde tanık olduğu şiddet bağlamında Amerikalılar, ateş gücü altında müzakere masasına gitmeyeceklerini söylüyor. Irak topraklarında Amerikan varlığını müzakere etmeye hazırlar, ancak normal şartlarda.

Burada geçmişe dönmemiz gerekiyor, Amerikalılar Irak hükümetinin daveti üzerine Irak'a geldi. Dolayısıyla ortak anlaşma temelinde ABD tarafına kolaylıkla ayrılma çağrısında bulunabiliriz.

Bir müzakere sürecine ihtiyacımız var. Müzakere sürecini başlatmak için anlaşmaya varmak ve ardından bunu duyurmak için Amerikan tarafıyla diyalog halindeyiz. Bu anlaşmaya hızla varmayı umuyoruz.

Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin (Davos Forumu web sitesi)
Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin (Davos Forumu web sitesi)

*Bazı Kürt ve Sünni tarafların şu an ABD’nin ülkeden çıkışını desteklemediği anlaşılıyor. Irak’taki bileşenler arasında bu adım konusunda fikir birliği var mı?

Bazı konular milli meselelerdir ve bu bir realitedir. Irak hükümeti bir koalisyon hükümetidir. Bu hükümeti oluşturan Devlet Yönetimi Koalisyonu’nun temsil ettiği siyasi liderliğimiz var. Partiler aracılığıyla tüm bileşenlerin temsilcilerini içeriyor.

Dolayısıyla müzakerelere başladığımızda bunların içeriğini siyasi liderlik toplantısına sunmalıyız. Sonuçlar üzerinde mutabakata varıldığında karar, yasal çerçeveler aracılığıyla, Irak hükümetinin onayıyla ulusal bir karar olacaktır.  

Karşılıklı anlaşmaya ihtiyacımız var, bu konuları tartışacak siyasi bir çerçevemiz var.

 -Irak Dışişleri Bakanı

Amerikalılar Irak hükümetinin daveti üzerine Irak'a geldi. Dolayısıyla ortak anlaşma temelinde ABD tarafına kolaylıkla ayrılma çağrısında bulunabiliriz.

*Amerikan kuvvetlerinin Irak topraklarındaki varlığının gerekçesi, Irak kuvvetlerine terörle mücadelede yardımcı olmaktı. Irak güçleri bugün terör tehdidiyle yüzleşebilecek kapasitede mi?

Bu hususta bir denklem mevcut. Irak'taki Amerikan kuvvetleri ve Uluslararası Koalisyon güçlerinin DEAŞ ile mücadele için kurulduğu o dönemde hükümetin onayıyla Irak'a geldikleri doğru. Aksi takdirde Irak'a giremezlerdi. Irak ordusunun, Haşdi Şabi ve Peşmerge güçlerinin çabalarıyla, koalisyon güçlerinin ve İran dahil diğer ülkelerin desteğiyle, Irak halkı DEAŞ’ı yenilgiye uğratmayı ve sözde DEAŞ devletini engellemeyi başardı.

DEAŞ sona erdi ve bir terör çetesine dönüştü. Çetelere karşı savaş, orduların savaşı değildir. Bu bir istihbarat ve bilgi savaşıdır. Bugün bu çetelere saldırmak için inisiyatif alan biziz. Askeri konsept açısından bakıldığında ek bir güce ihtiyacımız yok. Ordu, Haşdi Şabi, Peşmerge ve güvenlik güçleri gibi Irak sahasında mevcut olan güçler yeterli.

Ülke olarak güvenlik konusunda tam egemen olmamız gerekiyor. Dost ülkeler ise ihtiyaç halinde Irak hükümetinin onayıyla eğitim ve tavsiye amacıyla Irak topraklarında bulunabiliyor.

Muharip kuvvetlere ihtiyacımız yok. Ancak bu güçlerin Irak topraklarından çekilme aşamasına gelmesi için müzakerelere ihtiyacımız var. Hükümete sunulan öneri ile diğer bazı grupların önerdikleri arasındaki fark budur. Diyaloğa ve müzakerelere inanıyoruz. Bunlar aracılığıyla, bu güçlerin çekilmesi konusunda bir anlaşmaya varabiliriz.

*Bugün Irak'taki Amerikan kuvvetleri sayısı nedir?

Sanırım 2 bin 500 Amerikan askeri var, daha fazla değil. 2003-2011 yılları arasında Irak'ta belirli aşamalarda görev yapan Amerikan kuvvetlerinin sayısı 160 bin Amerikan askerine ulaşmıştı. Bugün sadece birkaç binden bahsediyoruz.

Ayrıca Irak üslerindeki Amerikalılara baktığımızda (Amerikan üsleri yok) ortalama yaşlarının muharip askerlerle aynı olmadığını, daha ziyade uzman, danışman veya eğitmen olduklarını görüyoruz.

 -Irak Dışişleri Bakanı

DEAŞ bir terör çetesine dönüştü. Çetelere karşı savaş, orduların savaşı değildir

*Suudi Arabistan ile Irak arasında çok sayıda yatırım projesi var. İki ülke arasındaki ticaret hacmi yıllık yaklaşık 1 milyar dolara çıktı. Bugün Riyad ile Bağdat arasındaki ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün Irak ile Suudi Arabistan arasındaki siyasi ilişkiler kusursuz. Suudi Arabistan Krallığı ile İran İslam Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerin yeniden tesis edilmesinde kilit rol oynadık. İran'ın en uzun sınırımızı paylaştığımız komşu ülke olması nedeniyle bu durumdan memnuniyet duyuyoruz. Irak'ı çevreleyen Arap ülkeleri ile İran arasındaki ilişkiler ne kadar iyi olursa, Irak'ın da o kadar çıkarına olacaktır.

Bölgedeki gerginlik Irak'ı olumsuz, iyi ilişkiler ise olumlu etkiliyor. Nitekim Irak'ın güvenliği bölgenin güvenliğiyle bağlantılı.

Suudi Arabistan ile ticaret ve ekonomi alanında nasıl iş birliği yapabileceğimizi müzakere ederek başladık. OPEC çerçevesinde petrol konularındaki pozisyonları koordine etmek için her zaman Suudi tarafıyla iş birliği yapıyoruz, ayrıca uluslararası düzeyde ve Arap Birliği’nde de koordinasyon sağlıyoruz.

İki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmeyi, güçlü ekonomik ilişkiler kurmayı ve Suudi şirketlerinin Irak'ta yatırım yapmasını sabırsızlıkla bekliyoruz. Irak ekonomisini inşa etmek için dış yatırıma ihtiyacımız var.

Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani ile Sayın Veliaht Prensi Muhammed bin Selman arasında sürekli iletişim mevcut. Ben ise Davos’ta Suudi Dışişleri Bakanı Sayın Prens Faysal bin Ferhan ile buluşacağım.

 -Irak Dışişleri Bakanı

Irak ile Suudi Arabistan arasındaki ilişki kusursuz. Güçlü ekonomik ilişkiler kurmayı sabırsızlıkla bekliyoruz.

*Irak Başbakanı temmuz ayında Şam'a ziyarette bulunarak, Şam'ın Arap Birliği'ne dönüşü ardından Arap dünyasındaki ilk üst düzey ziyareti gerçekleştirmişti. Bize bugün Irak-Suriye ilişkilerinin gidişatından bahsedebilir misiniz?

Pek çok Arap ülkesi ile Suriye arasındaki ilişkiler kesilirken, Irak ile Suriye arasındaki ilişkileri kopmadı.

Arap Birliği’nin daha önceki toplantılarında Suriye'nin Arap Birliği'ne geri dönmesini teklif etme konusunda istekliydik. Irak, Suriye hükümetinin Suriye topraklarına dair müzakereler ve istikrara ulaşılması konusunda aktör rol oynaması yönünde Suriye'nin uluslararası forumlara dönüşünün destekçisiydi.

Ayrıca Suriye'deki istikrarsızlık Irak'ı olumsuz etkiliyor.

DEAŞ’ın Irak ve Suriye topraklarında sözde ‘DEAŞ devleti’ kurduğunu, bu örgütün belirli bir aşamada Suriye topraklarının yüzde 50'ye yakınını, Irak topraklarının ise üçte birini kontrol ettiğini unutmamak gerekiyor.

Suriye'de çok sayıda terör örgütü bulunurken, el-Hol Kampı’nda ve Irak sınırı yakınlarındaki cezaevlerinde binlerce DEAŞ’lı bulunuyor. Bu insanlar serbest bırakılırsa veya kaçmayı başarırlarsa, birçoğunun Irak sınırını geçerek Irak'ın güvenliğine ve istikrarına karşı çalışacağına şüphe yok.

Dolayısıyla Suriye'deki durumun istikrara kavuşturulması çağrısında bulunuyoruz. Suriye krizinin yerel, ulusal, bölgesel ve küresel bir kriz olduğunu, farklı aktörleri kapsadığını biliyoruz. Aynı arenada iki takım değil, birden fazla takım var. Bu krizin çözümü Arap ülkeleri, bölgesel ve küresel düzeyde iş birliğini gerektiriyor.

İnsani açıdan bakıldığında, hem yerinden edilen hem de mülteci olmak üzere yaklaşık 8 milyon Suriyeli var. Suriye ekonomisi tamamen yerle bir olmuş halde. Suriyeliler enflasyon, kötüleşen ekonomik durum, elektrik kıtlığı, hizmet yokluğu nedeniyle bir trajedi yaşıyor. Bu trajediden kurtulma yönünde Suriye halkının yanındayız. Bu nedenle Suriye'de istikrar ortamı yaratmak için başkalarıyla etkileşim kurmaya çalışıyoruz.


Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Şarku’l Avsat’a konuştu: Bölgedeki can kaybı derin endişe yaratıyor

WEF Başkanı Borge Brende (EPA)
WEF Başkanı Borge Brende (EPA)
TT

Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Şarku’l Avsat’a konuştu: Bölgedeki can kaybı derin endişe yaratıyor

WEF Başkanı Borge Brende (EPA)
WEF Başkanı Borge Brende (EPA)

Dünya Ekonomik Forumu (WEF) Başkanı Borge Brende, forumun 54. oturumunun, son yıllarda yaşanan en karmaşık jeopolitik ve ekonomik süreç ışığında düzenlendiğini bildirdi.

Bu süreç, İsviçre’nin Davos kasabasında düzenlenen foruma ‘Güvenin Yeniden İnşası’ sloganı verilmesine engel olmasa da Gazze ve Ukrayna’daki savaşlar, dünya çapında 2 bin 500 yetkilinin katıldığı görüşmelere ağır gölge düşürdü.

Şarku’l Avsat’a özel röportaj veren WEF Başkanı Brende, bazılarının aşırı iyimser bulduğu bir sloganı savunarak, ‘güvenin yeniden inşasını’ uluslararası işbirliğini güçlendirmenin vazgeçilmez bir koşulu olarak değerlendirdi.

İsrail’in Gazze’deki savaşında kurbanların sayısı 3 ayda 23 bini aşarken ve bölge son yılların en kötü askeri gerilimlerine tanık olurken, forum yıllık toplantısını gerçekleştiriyor.

2013-2017 yılları arasında Norveç Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Brende, “Bölgedeki can kaybı derin endişe verici” dedi.

Rusya işgalinin üçüncü yılına yaklaştığı bir dönemde, forum oturumlarının büyük bir kısmı Ukrayna’daki savaşı sonlandırmanın yollarını tartışmaya ayrılacak.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, son iki yıldır Davos toplantılarına video konferans aracılığıyla katılırken, bu yıl ilk kez şahsen forumun faaliyetlerinde yer alacak.

Brende, forumun Rusya’nın katılımını reddetme yönündeki tutumunu yineledi.

Ancak, Rusya uluslararası hukuka, Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne ve Birleşmiş Milletler Şartı’na uygun hale geldiğinde, Moskova delegasyonunun geri dönüşünü memnuniyetle karşılayacaklarını söyledi.

Brende’nin Şarku’l Avsat’a verdiği özel röportajda öne çıkan kısımlar şunlar:

Aşırı iyimserlik mi?

Bugün dünyadaki jeopolitik durumun zorluğunu kabul etmesine rağmen Brende, bu yılki foruma ‘Güveni Yeniden İnşa Etme’ sloganı verilmesini şu ifadelerle değerlendirdi:

“Zayıf bir ekonomi, kötüleşen küresel güvenlik, siber saldırılar ve gelecekteki salgınlar da dahil olmak üzere günümüzün en acil sorunları. Bu sorunlar ancak küresel işbirliğiyle çözülebilir. Güvenin yeniden inşası, bu işbirliğini güçlendirmek için hayati bir unsur.”

Temkinli bir iyimserlikle devam eden Brende, “Neyse ki, bugün yaşadığımız karmaşık ve çoğu zaman çekişmeli jeopolitik bağlamda bile işbirliğinin mümkün olduğunu biliyoruz” dedi.

WEF Başkanı, forumun yakın zamanda başlattığı ve küresel işbirliğini değerlendiren küresel işbirliği ölçeğine dikkat çekti.

İşbirliğinin, olumsuz rüzgarlara rağmen öncelikle iklim ve doğa sorunlarının yanı sıra ticaret ve sermaye akışı üzerinde gerçekleştiğinin tespit edildiğini söyledi.

Brende, “Bunun anlamı, başka yerlerde uyum olmamasına rağmen liderlerin belirli alanlarda ortak çıkarları ilerletmek için işbirliği ve rekabeti dengeleyebilmeleridir” diye ekledi.

Ortadoğu’da çatışma

İsrail’in Gazze’de yürüttüğü savaş, Gazze nüfusunun yüzde 85’inin yerinden edilmesine, en az 23 binden fazla insanın ölümüne ve büyük yıkıma neden oldu.

Birleşmiş Milletler (BM) ve Arap ülkelerinin Gazze’de derhal ateşkes sağlanması yönündeki çağrıları artarken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümeti ise ‘Hamas hareketini ortadan kaldırmayı’ amaçladığı savaşı sürdürmeye kararlı.

Brende, bölgenin onlarca yıldır tanık olduğu en kötü gerilime ilişkin şu yorumu yaptı:

“Bölgedeki can kaybı son derece endişe verici. Forumun uzun süredir her iki taraftaki paydaşların barışa ve iki devletli çözüme giden yollar üzerinde müzakere yapması için bir platform görevi gördüğünü söyleyerek başlayacağım. Güvenilir ve yapıcı bir rol oynamayı arzuladığımız için bu, ciddiye aldığımız bir tarihtir.”

Brende, bu yılki yıllık toplantıya ‘Filistinli, Arap, İsrailli, ABD’li ve Avrupalılar da dahil olmak üzere kilit paydaşların’ katılacağını belirtti.

WEF Başkanı, “Acil ve uzun vadede güvenlik, siyasi ve insani çözümlere ulaşmak için neler yapılması gerektiği konusunda kapsamlı tartışmaların yapılmasını bekliyoruz” dedi.

Ukrayna’da savaş

Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgaline yanıt olarak Forum, Rusya’yı Davos davetlileri listesinden çıkardı.

Brende, ‘Forum, savaşı sona erdirmenin yollarını arama çabalarına rağmen Rusya konusundaki kararına bağlı kalıyor mu?’ sorusuna ise şu yanıtı verdi:

“İki hafta önce, yılın başında, savaşın başlangıcından bu yana Kiev ve Harkov’a yönelik en ağır füze saldırıları da dahil, yeni bir Rus hava bombardımanına tanık olduk. Savaş, başlangıcından bu yana 6 milyondan fazla mülteciye neden olurken, Ukrayna’daki birçok topluluk da derin fiziksel ve psikolojik hasarla karşı karşıya kaldı. Forum, Rusya bir kez daha uluslararası hukuka, Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne ve Birleşmiş Milletler Şartı’na uygun hale geldiğinde, Moskova delegasyonunun geri dönüşünü memnuniyetle karşılayacaktır.”

İsviçre hükümeti, 70’ten fazla üst düzey ulusal güvenlik danışmanının barış formülünü tartışmak üzere katıldığı WEF’in başlamasının arifesinde, Davos’ta görüşmelere ev sahipliği yaptı.

Brende, söz konusu görüşmelere ilişkin şunları söyledi:

“Bu toplantı, Devlet Başkanı Zelenskiy’nin ilk kez 2022’de Bali’deki G20 zirvesinde ana hatlarını çizdiği, Ukrayna’nın 10 maddelik barış formülünü ilerletmeye yönelik bir dizi tartışmanın dördüncüsüydü. Forumun yıllık toplantısı aynı zamanda, ülkenin uzun vadeli yeniden inşasında küresel kamu ve özel sektör liderlerinin etkili bir rolünü belirlemek amacıyla, Ukrayna Devlet Başkanı ile 70’den fazla yönetici ve çok taraflı kalkınma topluluğu arasında bir diyaloğa da ev sahipliği yapacak.”

Kutuplaşma ve yapay zekanın zorlukları

Bu yıl dünya nüfusunun neredeyse yarısı yerel ve yasama seçimlerine katılacak.

Toplumların içi ve arasında siyasi kutuplaşma yoğunlaşırken, dezenformasyonun hızlı ve benzeri görülmemiş bir şekilde yayılması da körükleniyor.

Brende, “Milyarlarca insan sandık başına giderken, kurumlara olan güven tüm zamanların en düşük seviyesinde. Aynı şekilde dezenformasyon ve yanlış bilgilendirme riski de tüm zamanların en yüksek seviyesinde” dedi.

Forum tarafından geçen hafta yayınlanan Küresel Riskler Raporu, yanlış bilgi ve dezenformasyonu kısa vadede dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük risk olarak sıraladı.

Brende konuya ilişkin değerlendirmesinde şunları söyledi:

“Teknolojideki ve özellikle yapay zekadaki hızlı ilerleme, demokratik sürece olan güveni baltalamak ve yeni seçilmiş hükümetleri istikrarsızlaştırmak için kullanılabileceğinden bu endişeleri daha da artırıyor. Bu nedenle yıllık toplantı, paydaşların dezenformasyonu ele almak ve yeni teknolojilerin risklerini azaltmak için nasıl işbirliği yapabileceğine dair tartışmalar içeriyor.”

Aşırı sağın yükselişi

Avrupa ülkeleri, aşırı sağın yükselişinde bir hızlanmaya tanık oluyor ve bu, bazı ülkelerdeki yerel ve yasama seçimleriyle daha da güçlendirilebilir.

Bu bağlamda Brende, kutuplaşma ve aşırılığın endişe kaynağı oluşturduğunu vurgulayarak, şu ifadelerle devam etti:

“Dünya çapındaki liderlerin, ortak küresel zorlukların üstesinden gelmek için birlikte çalışması gerekiyor. Küresel ekonomi kırılgan. Büyümenin de bu yıl yüzde 2,9’a kadar yavaşlaması bekleniyor. Daha da endişe verici olan ise şiddetli çatışmaların İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en yüksek seviyelere ulaşması. Bu sorunları çözebilmemizin tek yolu, her konuda fikir birliğine varmasalar bile liderlerin bir araya gelmesidir.”

Yoksulluğun artması

Birleşmiş Milletler (BM), 110 ülkede yaşayan 1,1 milyar insanın aşırı yoksullukla karşı karşıya olduğu konusunda uyardı.

Dünyadaki her altı yoksul insandan yaklaşık beşi, Sahra Altı Afrika ve Güney Asya’da yaşıyor.

Ancak Brende, son otuz yılda küresel yoksulluk oranının dikkate değer düzeylerde azaldığını söyleyerek, şöyle devam etti:

“1990’da yaklaşık yüzde 37 iken bugün yüzde 10’un altına indi. Hindistan önemli bir düşüş yaşadı. Ülkede sadece 15 yıl içinde 400 milyondan fazla insan yoksulluktan kurtulmayı başardı. Çin ve Endonezya da muazzam bir gelişme kaydetti.”

Mevcut jeopolitik gerilimlerin kazanımları tehdit ettiğine vurgu yapan Brende, açıklamasına şöyle devam etti:

“Açlıkla karşı karşıya kalan insan sayısı 2022’de hızla artarak 735 milyonun üzerine çıktı. Neyse ki gıda fiyatları 2022’deki yükselişinden bu yana düşmeye başladı, ancak hala tarihi standartlara göre yüksek.”

Brende, liderlerin istihdam yaratmak, sağlık sorunlarını ele almak ve jeopolitik şokların yürütülen çabaları sekteye uğratmasını önlemek gibi, çok boyutlu yoksulluğu azaltma adımlarına öncelik vermeye devam etmesi gerektiğini belirtti.

WEF Başkanı, “Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin ilk hedefine, yani 2030 yılına kadar her yerde aşırı yoksulluğun ortadan kaldırılmasına ulaşabilmemizin tek yolu bu” diye ekledi.

İklim değişikliğiyle mücadele

Forum, oturumların önemli bir bölümünü iklim değişikliğiyle mücadele çabalarına ayırıyor.

Yıllık toplantının, COP28 konferansının ivmesine ve sonuçlarına bağlı olacağını söyleyen Brende, şöyle devam etti:

“Örneğin, İklim Eylemi İçin Yüksek Hedefli Çok Düzeyli Ortaklıklar Koalisyonu, net sıfır karbona ulaşmaya kendini adamıştır. İlk Hareket Edenler Koalisyonu ise hafifletilmesi zor olan sekiz sektördeki emisyonların azaltılmasına odaklanıyor. Endüstriyel Grupları Dönüştürme girişimimiz, karbon nötrlüğü elde etmek için sektöre özel yolları hedefliyor.”

Bölgeyle işbirliğinin derinleştirilmesi

Ekonomik Forum, bölgesel toplantılar ve Dördüncü Sanayi Devrimi merkezleri aracılığıyla Ortadoğu bölgesindeki varlığını güçlendirmek için yıllardır çalışıyor.

Brende, Davos’un bölgedeki geleceğine ilişkin bir soruya ise şu yanıtı verdi:

“Forum, girişimler geliştirerek ve aktörleri bir araya getirerek Ortadoğu bölgesiyle derinden ilgileniyor. Üst düzey yöneticileri bir araya getiren MENA Sürdürülebilirlik Liderleri İttifakı, bölgedeki karbondan arındırma ve kurumsal sürdürülebilirlik uygulamalarına odaklanıyor.”

Forum bunlara ek olarak, teknoloji yönetişimi ve ekonomik çeşitlendirme konularında kamu ve özel sektöre yönelik çözümler geliştiren Dördüncü Sanayi Devrimi için merkezler açmak amacıyla Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar da dahil olmak üzere bölgedeki hükümetlerle birlikte çalışıyor.