Lübnan, Irak ve Libya’daki kaçak silah pazarları

BM raporlarına göre dünyadaki en büyük kaçak silah stokuna sahip Arap ülkesi hangisi?

Lübnan'ın kuzeyinde bir cenaze törenine katılan silahlı adamlar (Getty)
Lübnan'ın kuzeyinde bir cenaze törenine katılan silahlı adamlar (Getty)
TT

Lübnan, Irak ve Libya’daki kaçak silah pazarları

Lübnan'ın kuzeyinde bir cenaze törenine katılan silahlı adamlar (Getty)
Lübnan'ın kuzeyinde bir cenaze törenine katılan silahlı adamlar (Getty)

Tony Bouloss / Ahmed es-Suheyl / Zayed Hediyye
Kötüleşen ekonomik koşullar, güvenliğin olmaması, hırsızlık olayları ve nüfuzlu bir devletin yokluğuyla birlikte Lübnan, Irak ve Libya'daki silah ticaretinde tüm mali zorluklara rağmen bir patlama yaşanıyor. İnsanlar artık hırsızlardan kendisini ve ailesini korumak amacıyla bir tabanca, bir Kalaşnikof tüfek ve hatta bir av tüfeği alarak kendi güvenliklerini sağlamanın yollarını arıyorlar.

Lübnan’da ekonomik kriz halkı kendi güvenliğini sağlamaya itiyor
Lübnan’da ekonomik kriz doruğa ulaştıktan sonra durgunluk veya düşüş kaydeden çoğu ticari sektörün aksine ülkedeki siyasi ve güvenlikle ilgili gelişmelere göre zaman zaman durgunlaşıp hareketlenen silah pazarı, önceki yıllara göre kayda değer bir hareketliliğe tanık oluyor.
Lübnanlı bir askeri kaynağa göre bireysel olarak askeri silah edinme talebinin artması, devam eden ekonomik çöküşün sonucunda ortaya çıkan güvenlik durumuyla ilgili korkudan kaynaklanıyor. Ülkedeki yüksek suç oranlarının rekor sayılara ulaşması da birçok kişinin devletin koruma gücüne olan güvenlerini kaybetmeleri neden olurken insanları bireysel veya toplu olarak ‘kendi güvenliklerini sağlama’ düşüncesine itti. Kaynak, ‘Lübnanlıların çete ve haydutlardan duydukları korkuyla akşam evlerinden çıkamaz hale getiren güvenlik ve sosyal kaos ortamı yarattığını’ ve bununda ekonomik krizi sürdüreceği konusunda uyardı.
Silah edinmeyi yasallaştıracak bir mekanizmanın olmadığını belirten kaynak, bu durumun silahların devletin kontrolü dışına çıkmasıyla mücadeleyi zorlaştırdığını belirtiyor. Satın alma işlemi yetkili bayiler aracılığıyla gerçekleşmediğinden, güvenlik güçleri, silahın kime ait olduğunu ve kimin getirdiği bilgisine erişemiyor. Silah bulundurmak veya taşımak için alınan ruhsatın ‘yenilenmesi konusunda bir garantinin’ olmadığını belirten kaynak, ruhsat meselesinin ‘nüfuz sahibi kişilerin kaprislerine göre hareket eden istikrarsız bir onaylama prosedürüne tabi olduğundan’ ek bir sorun teşkil ettiğini de sözlerine ekledi.
Lübnan’da ortalama bir vatandaşın silah taşıma ruhsatı alamayacağını söyleyen kaynak, “Bu ruhsatlar, Savunma Bakanlığını devralan partiyi siyasi olarak kutuplaştırmanın bir yolu olarak verilirken, söz konusu partilerin destekçileri ve rakipleri de dahil olmak üzere nüfuz sahibi insanlar için ayrılan kotalar korunuyor” şeklinde konuştu.

Ruhsat sahibi
Öte yandan emekli Tuğgeneral Naci Melaib konuya ilişkin değerlendirmesinde, ‘orta ve hafif kalibreli silahların Lübnan’daki evlerin çoğunda bulunduğunu belirterek, bunların kime ait oldukları konusunda kısıtlama ve kontrol olmadığı göz önüne alındığında güvenlik açısından suç teşkil eden etkilerinin kafa karıştırıcı’ olduklarını söyledi.
Suriye ile olan kara sınırlarında güvenliğin bozulmasının, Hizbullah'ın ‘sınır ihlalleri’ çerçevesinde Lübnan'a hafif kalibreli silahların sokulmasına yol açtığını ve bunun da Lübnan’a ve Lübnan'dan diğer ülkelere herhangi bir denetim olmaksızın silah geçişine neden olduğunu belirten Melaib, ‘bunun Hizbullah’ın kendisiyle sahada iş birliği yapan taraflara silah temin etmesine imkan verdiğini ve kaçakçılık için ek bir karaborsanın büyümesine yol açtığını’ ifade etti. Ayrıca Filistinli mültecilerin kaldığı kampların daha önce Lübnan pazarındaki hafif silahların çoğuna önemli bir kaynak sağladığına dikkati çeken Melaib, ancak bugün artık ana kaynağı oluşturmadıklarının da altını çizdi.
Melaib, Silahlar ve Mühimmat Yasası’nın 37’inci maddesi uyarınca üretici veya satıcıya yetki veren yasal bir izne sahip olduğundan emin olmadan önce (bireysel silahlar için belirlenmiş)  ilk dört sınıftan ekipman, silah veya mühimmat satması veya herhangi birine vermesi yasak olduğuna ve eğer bir silah tüccarı Lübnan'a silahlı kuvvetler haricinde silah ithal etmek için yasal izine ve Lübnan'da herhangi bir silah fabrikasına sahip değilse silah taşıma ruhsatları yasadışı silahlar mevzuatı kapsamına dahil olduğuna işaret etti. Ancak Melaib, yasanın uygulanmamasının, Savunma Bakanlığına gelen ve hatta bazıları aktif olan taraflar lehine ruhsatları boş yere dağıtan bakanların çoğunun uyguladığı ortak bir özellik olduğunu vurguladı.
Melaib, bir tüfek veya tabancanın fiyatının iki katından fazlasına satılmasından dolayı karaborsanın ister partiler ister kaçakçılarda örgütlenmiş olsunlar tanınmış tüccarlar tarafından ‘muğlak bir şekilde’ yönetildiğini belirtti. Melaib, silah piyasasındaki kaosa son vermenin yolunun, bireysel silah edinme işlemlerine düzenleme getirilmesinin yanı sıra silahın kime ait olduğunu gösteren ve suçların tespit edilmesine yardımcı olan kısıtlamalara uygun bir manyetik kartın esas alınacağı yeni mevzuatın kabul edilmesinden geçtiğini vurguladı.

Pazar fiyatları
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı özel habere göre Kimliğinin açıklanmasını istemeyen bir silah temin aracısı, Lübnan'daki silah kaynaklarının yüzde 95'inin resmi çerçevelerden geçmediğini söyledi. Söz konusu silah kaynaklarının çoğunlukla Lübnan ile Suriye arasındaki ‘kaçakçılık tüccarları’ veya Bekaa'daki aşiretler aracılığıyla akışını sağlandığını belirten aracı, mülteci kamplarının bireysel silahların ana kaynağı olmalarının ardından, artık sadece ortalama fiyatı 800 dolar olan Kalaşnikoflar ve fiyatı 3 bin doları geçmeyen geleneksel tabancalar gibi kullanılmış ve eski silahlar için bir pazar oluşturduklarını vurguladı. Aracı bu silahların kaynağının, daha önce çeşitli koşullarda silahlanan Filistinli örgütlere ve gruplara dayandığını da sözlerine ekledi.
Fiyatların ise talebe göre değişiklik gösterdiğini ve bu nedenle yükselip düşebildiğini söyleyen aracı, bu yüzden fiyatların sanayileşmiş ülkelere göre yüksek olduğunu, bunun nedeninin ise silahların Lübnan’a girişi öncesi birkaç aracıdan geçmesinden kaynaklandığını belirtti. Aracı, söz konusu silahların Suriye’ye girmeden önce Irak’tan veya Türkiye’den geçtiğini ve ardından Lübnan’a ulaştığını kaydetti. Bu silahların bir kısmının kaynağının Suriye’deki savaş ganimetleri olduğunu söyleyen aracı, bazı grupların destekçilerinin kaynaklarını geri çekmesinin ardından kendilerini finanse etmek için silah satışına başvurduklarını ifade etti.
Lübnanlı aracı, ‘dipçik taban’ olarak bilinen 11 kalibre Kalaşnikof fiyatının bin 500 ile 2 bin dolar arasında değiştiğini, Çin, Kore, Almanya ve İran menşeli olanların fiyatının bin 400 dolar, Rus menşeli olanın ise bin 300 ile bin 700 dolar arasında değiştiğini kaydetti. Amerikan yapımı M16 piyade tüfeğinin fiyatının ise 3 bin doların üzerinde olduğunu beliren aracı,  tabanca fiyatları ile ilgili olarak en çok aranan ve en pahalı olanın fiyatı 3 bin 500 ile 4 bin dolar arasında değişen ‘Glock’ olduğunu, Çek menşeli tabanca fiyatlarının ise bin 300 ile 2 bin dolar arasında değiştiğini ifade etti.

ABD’nin hamlesi
Diğer yandan Batılı bir diplomatik kaynak, ABD istihbaratının, Bekaa’daki aşiretlerin, Amerikan yapımı modern füzelere ve düzenli ordular, özellikle de ABD ve müttefik orduları tarafından kullanılan AT4 füzeleri ile ‘LAW’ ve ‘TOW’ füzeleri gibi gelişmiş silahlara sahip olduğunu gösteren video kayıtlarını yakından takip ettiğini doğruladı.
Edinilen bilgilere göre ABD istihbaratı, bu füzelerin Hizbullah tarafından geçtiğimiz yıllarda Suriye'de ele geçirildiğini ve son zamanlarda başta Suriye’nin el-Kuseyr bölgesindeki geçiş noktası olmak üzere yasadışı olarak kontrol ettiği noktalardan Lübnan'daki aşiretlere ulaştığını düşünüyor.
Aşiretlere yakın kaynaklar, Hizbullah’ın, boğucu kuşatmanın yanı sıra kendisine ve müttefiklerine yönelik artan yaptırımlar çerçevesinde aşiretlerin sahip olduğu dövizleri, özellikle de çaresizce ihtiyaç duyduğu doları toplamak için modern silah ve füze anlaşmaları yaptığını vurguladılar.
Batılı kaynak ABD’nin Hizbullah’ın Amerikan yapımı silahları nasıl elde ettiğine dair büyük bir soruşturma başlatacağını açıklarken Irak ve Lübnan ordularının ABD ile müttefik olan ordular arasında yer aldığını vurgulayarak Hizbullah’ın söz konusu silahları onlardan elde etmesinin pek olası olmadığını kaydetti.
Hizbullah’ın 2015 yılında Suriye’nin el-Kuseyr bölgesinde büyük bir askeri geçit töreni düzenlediğini ve ABD menşeli T4 tanklarının fotoğraflarını kasıtlı olarak sızdırdığını belirten batılı kaynak, Hizbullah’ın bu şekilde Lübnan ordusunun Amerikan silahlarıyla silahlanması programını durdurmak için Lübnan ve ABD orduları arasındaki ilişkiyi karıştırmaya çalıştığına ve Lübnan ordusunu zayıflatarak Lübnan’da hakimiyetini sürdürmek istediğine dikkati çekti.

Silahlı aşiretler
Öte yandan aşiret kaynakları, aşiretlerin, Hizbullah üzerinden silahlandıklarını ve böylece Hizbullah’ın dolar cinsinden döviz ile finanse edildiğini belirttiler. Silahlanmanın sadece ‘hafif silahları değil, orta ve ağır kalibre silahları da kapsadığını’ belirten kaynaklar, başta fiyatı 4 bin 500 dolar civarında olan 8 mm PK makineli tüfek olmak üzere her türlü silahı sağlayan aracılar olduğunu kaydettiler. Kaynaklar, B7 top mermisi fiyatının ortalama bin 500 doları aşmadığını, havan topları ve ‘Doçka’ ağır makineli tüfeklerinin fiyatlarının ise 4 bin 500 dolarlara kadar çıkabildiğini, keskin nişancı tüfeklerinin fiyatlarının 5 bin dolardan başladığını ve özelliklerine göre fiyatın arttığını söylediler.
Buna karşın Hizbullah’a yakın kaynaklar, ‘yanıltıcı suçlamalar’ olarak niteledikleri bu iddiaları yalanladılar. ‘Direniş’ güçlerinin silahlanmasının herkesin bildiği bir amacı olduğunu öne süren Hizbullah kaynakları, silah ticareti yapılmadığını belirterek silahların unsurlar tarafından kullanılması konusunda katı bir mekanizmanın olduğunu vurguladılar.


Bağdat'taki bir silah dükkanı (Getty)

 Irak'ta silahlar halka açık pazarlarda ve Facebook sayfaları üzerinden satılıyor
Irak'ta ise silah arayışı için Facebook'ta sadece birkaç dakika gezinmek yeterli. Ruhsatsız silahların sergilendiği çok sayıda Facebook sayfası bulunuyor. Çoğu kişinin bildiği pazarların yanı sıra bu sayfalar üzerinden satış ve takas yapılabiliyor. Silahlar, ABD’nin 2003 yılında ülkeyi işgal etmesinin ardından geçen yıllarda, çoğunluğu o dönem çökmüş olan güvenlik kurumlarına ait silahlar olmak üzere başkent Bağdat’ın birçok bölgesinde kurulan pazarlarda ve diğer illerin pazarlarında eşi benzeri görülmemiş bir şekilde yer aldı. Ardından bu durum ülkeyi kasıp kavuran DEAŞ’ın işgalinin ilk yıllarında yeniden ortaya çıktı.
Böylece bu fenomen, mevcut kaos ortamı, suç çeteleri ve aşiret anlaşmazlıklarının yaygınlaşması nedeniyle devletin karşı karşıya olduğu büyük bir ikilem haline geldi. Bu fenomenin neden olduğu doğrudan ve tehlikeli etkiler arasında, özellikle ülkenin güney illerindeki aşiret çatışmaları, bazen bir haftadan uzun süren savaşlar yer alıyor. Bu konuda, hafif ve orta kalibre silahların kullanıldığı Basra, çok sayıda can kaybı ve büyük bir güvenlik karmaşasıyla ayrı bir yer ediniyor.

Maridi Market
Başkent Bağdat'ın doğusundaki Maridi Market (yerel bir bit pazarı), güvenlik güçleri tarafından bir çok kez basına uğrasa da, gözetim ve güvenlik sorunları olmaksızın silah satın almak isteyenlerin başvurdukları en büyük pazarlardan biridir. Bu pazarda, resmi belgelerde sahtecilik başta olmak üzere, bir önceki rejim dönemine kadar uzun bir süre çok sayıda yasadışı eylem gerçekleşti. Ancak 2003'ten sonra bu durum abartılı bir şekilde arttı. Silahlar bu faaliyetlerin bir parçası oldu.
Ruhsatsız silah ticareti, basit tabancalarla sınırlı kalmayıp bazen orta kalibre silahlara, RPG-7 mermilere, el bombalarına ve silahlı insansız hava araçlarına (SİHA) ve özellikle Kalaşnikoflar olmak üzere birçok makineli tüfeklere kadar genişliyor.
Bilinen mağazalarda sergilenmeyen bu silahlar, geçtiğimiz yıllarda güvenlik güçleri tarafından sık sık yapılan baskınlara rağmen belirli dönemlerde pazardaki dükkanların vitrinlerinde dahi yer alabildi.
Irak İçişleri Bakanlığı, Mart 2017'de, yüksek çözünürlüklü kameralar taşıyan ve bin metreye kadar yükselebilen SİHA’lar bulunduran bir kişinin tutuklandığını duyurdu. Silahlarla ilgilenen ve kimliğinin açıklanmasını istemeyen bir kişi, “Maridi Market, bu bağlamda en öne çıkan pazardır. Çünkü silah tüccarları onu en büyük satış platformlarından biri olarak görüyorlardı. Sık sık yapılan güvenlik baskınlarına rağmen, bu baskınların bilgilerinin önceden kendilerine sızdırılması nedeniyle daha da güçlendiriyorlardı” ifadelerini kullandı.
Kaynak şunları ekledi:
“Son zamanlarda yaşanan sorun ise, baskınların bir kısmının güvenlik güçleri tarafından sivil giysili olarak gerçekleştirilmesiyle silah satışları önemli ölçüde azaltmış olsa da tüccarların silah satışlarını güvendikleri aracılar aracılığıyla evlerinden sürdürmeleridir.  Bu insanların çoğu, başkent Bağdat'ta kanalın doğusundaki bazı bölgelerde tanınıyor ve kendilerine koruma sağlayan partiler ve milislerle bağlantıları var.”

En fazla rağbet gören silahların fiyatları
Silahların yaygınlaşmasına rağmen fiyatları oldukça yüksek seyrediyor ve bu fiyatlar, silahların modellerine ve menşelerine göre değişiklik gösteriyor.
İndependent Arabia en fazla rağbet gören silahların fiyatlarını araştırdı. En çok tercih edilen silahlardan biri olan Rus menşeli Kalaşnikoflar bin 200 dolardan alıcı bulurken en düşük kalitelisi ise 500 dolardan satın alınabiliyor. Tabancalarda ise HS marka tabancanın fiyatı 2 bin 400 dolar, Beretta marka tabanca 3 bin 500 dolar ve CZ marka tabanca 2 bin 400 dolardan satılıyor. Mermilere gelince, elli mermi içeren bir kutunun fiyatı, türüne ve menşesine göre değişiyor. Türk yapımı mermilerin kutusu 60 bin dinara (yaklaşık 40 dolar), Amerikan yapımı mermilerin kurusu 120 bin dinara (yaklaşık 80 dolara), Hırvat yapımı mermilerin kutusu 90 bin (60 dolara) satılırken Kalaşnikof mermilerinin adet fiyatları 400 ile 600 dinar (27-40 sent) arasında değişiyor.


Silah edinme işlemlerini yasallaştıracak bir mekanizmanın olmaması, silahların yayılmasına karşı mücadeleyi zorlaştırıyor (Getty)

Silahların yaygınlaşması ve büyük depolar
Irak devletinin karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri, sadece bu silahların yayın olması değil, aynı zamanda çok ve artan sayılarda olmalarının yanı sıra yerleşim bölgelerinde birikmeleridir. Bu da tehlikelerini artırıyor.
Merhum Terör ve Güvenlik Uzmanı Hişam el-Haşimi, Şarku’l Avsat’a yaptığı bir açıklamada, sorunun artık hafif ve orta kalibre sayılmayan kayıt dışı silahlar boyutunda olduğunu ve hatta Bağdat'ta ve diğer illerde depoları ve satış dükkanları olduğunu söylemiş ve bu durumun zaman zaman hükümetin eylemleriyle birlikte kayıt alma sürecini zorlaştırdığını belirtmişti.
Silahların aşırı derecede yayınlaşmalarına rağmen nerelerde ortaya çıktıklarının çoğu zaman bilinmediğini söyleyen Haşimi, silahlı bir çatışma çıkması korkusuyla baskının gizliliği ve zorluğu nedeniyle güvenlik yetkililerinin denetim yapamadıklarını kaydetmişti.
Haziran 2018'de Bağdat'ın doğusundaki Sadr City’de yer alan Hüseyniye semtinde bir silah deposunda patlama medyana gelmişti. Patlama birçok evin yıkılmasına, 18 kişinin ölümüne ve onlarca kişinin yaralanmasına yol açmıştı. Olay sonrası başlatılan soruşturmalar ise sonuçsuz kaldı.

Kaçakçılık eylemleri ve siyasi çıkarlar
Güvenlik uzmanları, bu silahların, önceki rejim döneminde Irak devlet depoları, Türkiye ve İran başta olmak üzere komşu ülkeler üzerinden kaçırılan silahlar ile silahlı gruplarla bağlantılı ülkelerle sınır ötesine kaçırılanlar ve DEAŞ’ın kendisine karşı yürütülen kurtuluş operasyonlarının ardından geride bıraktıkları dahil olmak üzere çok sayıda kaynağı olduğunu düşünüyorlar.
Öte yandan Terör ve Güvenlik Uzmanı Ahmed eş-Şerifi konuya ilişkin değerlendirmesinde şunları söyledi:
“Irak'ta dolaşımdaki silahların çoğu Türkiye veya İran üzerinden kaçırılıyor. Bu silahlar, siyasi partilerle bağlantılı silahlı gruplara verilen desteğin bir parçasıdır. Diğerleri ise pazarda çetelere ve bireylere satılıyor.”
Irak'ta silah tedarikinin boyutlarının değişiklik gösterdiğini düşünen Şerifi, “Bazı insanlar mevcut güvenlik durumu çerçevesinde kendisine bireysel olarak koruma sağlama ihtiyacı duyarken, diğer yandan organize suç çeteleri de kaçak silahlara başvuruyor” şeklinde konuştu.
Ardı ardına yönetime gelen Irak hükümetlerinin bu fenomeni kontrol edememesini, ‘güvenlik birimlerinin ve askeri kurumların kota sistemine dayanmasına’ bağlayan Şerifi, siyasi partilerin de söz konusu kurumların güçlenmesini istemediklerini, çünkü onların güçlenmelerinin silahlı kollarının zayıflatması anlamına geldiğini söyledi.  Ruhsatsız silah satışları alanından uzak olmadıklarını söyleyen Şerifi, bu yüzden onları maddi fayda sağlamak ve gayri resmi gruplarını silahlandırma imkanını güvence altına almak için kullandıklarını kaydetti.
Güvenlik birimleri ve askeri kurumların bağımsızlığı güvence altına alınmadıkça, kayıt dışı silah fenomeni karşısında ilerleme kaydedilemeyeceğini düşünen Şerifi, ‘bu silahların kuşatılması konusunda devletin önünde birçok olasılık olduğunu’, fakat bu hamlenin dayanak noktasının siyasi olması ve partilerin desteklememesi halinde başarıya ulaşılamayacağını söyledi.

Devletin sınır geçiş noktalarında kontrol sahibi olmaması
Terör ve Güvenlik Uzmanı Sermed Beyati ise ‘Silah kaçakçılığının diğer kaçak mallara benzediğini’ söylerken ‘çoğunun girişinin tespit edilmediğini ve sorunun kaynağının devletin sınır geçişleri üzerindeki kontrolünün olmaması’ olduğuna dikkati çekti.
Facebook sayfaları üzerinden silah satışları yapıldığını ve hükümetin bu sayfaları kapattıramadığını belirten Beyati, asıl sorunun ‘yolsuzluk ve gerçek irade eksikliği’ ile ilgili olduğunu ve ‘silahları devletin elinde sınırlandırılması’ teriminin ‘en büyük yalan’ olduğunu vurguladı.
 Silah ve uyuşturucu ticaretinin dünyadaki en tehlikeli ticaretlerden biri olduğunun altını çizen Beyati, bu ticaret için devlet kurumları içinde destekleyecek birine ihtiyacı duyulduğunu ve taraflarla bağlantılı olduğunu söylemeye gerek olmadığını belirtti.
Beyati, en ciddi adımın devletin, ‘otuz gün içinde söz konusu silahları sahiplerinden toplanması ve bunu reddedenlere katı tedbirlerin uygulanması teklifi’ olduğuna dikkati çekti.
Beyati sözlerini şöyle sürdürdü:
“Silah edinmenin ana nedeni, güvenlik eksikliğidir. Bu da birçok kişinin kendilerini, aşiret anlaşmazlıklarından ve diğer saldırılardan korumak için silah satın almasına neden oluyor. Bununla birlikte çeteler de silahların yaygınlaşmasını onları elde etme sürecini kolaylaştırmak için kullanıyorlar.”
Beyati, çoğu silahın bireysel olarak temin edilmesinin, kötüleşen güvenlik durumunun bir sonucu olduğuna inandığını kaydetti.
Irak Ceza Kanunu kaçakçılara on yıl hapis cezası verilmesini öngörüyor. Eğer terörizmi yaymayı veya silahlı bir isyanı desteklemeyi içeriyorsa bazı durumlarda bu ceza idam veya ömür boyu hapis cezasına dönüşebiliyor.
Kaçak silah bulundurmaya ise bir yılı geçmemek kaydıyla hapis ve 500 bin dinardan (340 dolar) az ve bir milyon dinardan (680 dolar) fazla olmamak kaydıyla para cezası öngörülüyor.


Libya'da kişi başına neredeyse dört silah düşüyor (Independent Arabia)

Libya'da 29 milyon ruhsatsız silah var
Birleşmiş Milletler (BM) tarafından yayınlanan şok edici raporlara göre dünyadaki en büyük düzensiz silah stokuna sahip ülke olarak sınıflandırılan Libya'da, kaçak silah ticaretinin patlaması oldukça doğal bir durum.
Söz konusu raporlara göre devletin kontrolü dışında ülkenin dört bir yanına yayılmış 29 milyon yasadışı silah var. Bu da yaklaşık 7 milyon nüfuslu ülkede kişi başına neredeyse dört silah düştüğü anlamına geliyor. Aynı şekilde yaklaşık 150 ila 200 bin ton silah olduğuna işaret ediyor.
Libya’daki silah ticareti türleri, yerel tüketim ve kişisel kullanım için satılanlar ile ülke dışına satılan ve kaçırılanlar arasında değişiyor. Silah kaçakçılığı, özellikle sınır çıkışlarındaki ve komşu bölgelerdeki güvenlik açığından yararlanılarak silah ticaretinde uzmanlaşmış çeteler aracılığıyla güneydeki Afrika ülkelerine yapılıyor.
Bununla birlikte Libya'dan kaçak silah satın alan müşteriler, aşırılık yanlısı gruplar, silahlı suç çeteleri ve uyuşturucu kaçakçıları gibi çeşitli kesimlerden oluşuyor. BM raporları, on yıldır istikrarsızlık içinde olan Libya’dan kaçırılan silahların, büyük bir kısmının doğu, batı ve güneydeki yedi komşu ülke başta olmak üzere yaklaşık 14 ülkeye ulaştığını gösteriyor.

Her türlü silah var
Libya’da tabancalardan makineli tüfeklere, uçaksavarlardan ve el bombalarına kadar her tür silah satın alınabiliyor. Ülkede satıldığı ve kaçakçılığının yapıldığı ortaya çıkan en tehlikeli silah türü, orta irtifada seyreden bir uçağı kolaylıkla vurabilen omuzdan ateşlemeli hava savunma füzeleridir.
 BM tarafından 2016 yılında yayımlanan bir raporun, söz konusu füzelerin güvenlik kaosu yaşayan birkaç ülkeye sızdırıldığını ve Çad, Mali, Tunus, Lübnan, Orta Afrika ve Suriye’de yasa dışı grupların faaliyetlerinde kullanıldığına işaret etmesinin ardından büyük bir sansasyon yarattı.
Yayınlandığı sırada büyük tartışmalara yol açan ve BM’nin 2011 yılından bu yana Libya'ya uyguladığı yaptırımları izleyen bağımsız uzmanlardan oluşan komite tarafından hazırlanan rapor, Taşınabilir Hava Savunma Sistemi olarak bilinen silahların, Mali ve Tunus'ta bulunan o dönem aktif olarak faaliyet gösteren terörist grupların cephaneliklerinde olduğuna işaret etti.

Libya’daki silahlar nereden satın alındı?
Silah pazarları ve Libya'dan silah temin etme yolları da çeşitlilik gösteriyor. Bingazi, Trablus, Tobruk, Zaviye ve diğer gibi bazı büyük şehirlerde silah ticareti için kurulan açık pazarlara yönelik yetkililer tarafından başlatılan ve çoğu pazarın yok olmasını sağlayan operasyonların ardından özellikle internet üzerinden yapılan silah ticareti son yıllarda yaygınlaşmış durumda.
Libya’da tüm sosyal medya platformları üzerinden silah satışı yapılabiliyor.  Birçok sayfada, büyük rağbet gören hafif ve orta kalibre silahlar paylaşılıyor. Aynı şekilde özellikle bireysel korunma veya hobi olarak avcılık için kullanılan hafif tabanca ve Kalaşnikoflar da satılıyor.
Bağımsız araştırma kuruluşu ‘Small Arms Survey’in internet sitesinde yayımlanan bir raporda, Libya’nın 2011'den bu yana, internet üzerinden yasadışı silah satışı konusunda ‘gözde’ haline geldiğine ve sadece geçtiğimiz yıl internet üzerinden bin 346 silah satışının izlendiğine işaret edildi. Raporda, silah ticaretinin mesajlaşma uygulamaları ve sosyal medya aracılığıyla yapıldığı belirtildi.
Libya’da izlenen silah satışları kapsamında ABD, Çin, Belçika ve Türkiye dahil olmak üzere 26 ülkeden silah olduğunun belirlendiğine işaret edilen raporda, internete koyulan hafif silahların çoğunun meşru müdafaa ve hobi amacıyla kullanıldığını, ancak ‘silahların taşınmasına karışan kişilerin Libyalı milislerle bağlantıları oldukları’ belirtildi.

Talebe göre değişen fiyatlar
Satışa sunulan silahların fiyatları kalitelerine, durumuna ve üretildiği ülkeye göre farklılık gösteriyor. ‘Belçikalı’ olarak bilinen küçük cep tabancalarının fiyatları 2 bin Libya dinarı (300 dolar) ile 7 bin dinar (5 bin 237 dolar) arasında değişiyor. Rus yapımı bir Kalaşnikof makineli tüfeğin fiyatı ise normal tip için 6 bin dinar (4 bin 489 dolar) ve Libya'da ‘katlanır’ olarak bilinen yani katlanabilir olan daha hafif modeli ise 15 bin dinar (11 bin 224 dolar) gibi fiyatlardan alıcı buluyor.
Fiyatı bin ile bin 500 dinar (748 ile bin 122 dolar) arasında değişen ‘nar’ gibi bazı el bombaları da yaygın olarak satılmaktadır. Bununla birlikte bazı balıkçılar da yerel ve uluslararası olarak yasaklanmış bir balık avlama usulü olan ev yapımı bir el bombasıyla balık avlamak için içlerindeki ‘TNT’ patlayıcıları almak amacıyla tanklar da kullanılan orta menzilli füzeler satın alıyorlar.

Silah kaçakçılığı konusunda uzmanlaşmış uluslararası çeteler
Libya'daki silahlı kaos durumu, ülkeyi silah ticaretinde uzmanlaşmış uluslararası çetelerin ilgi odağı haline getirdi. Büyük ve tehlikeli uluslararası çetelerin Libya'ya ve Libya'dan silah ticaretine karıştığı en önemli vaka Portekizli yetkililerin, dünyada yasadışı silah ticaretine karışan en ünlü kişilerden birini tutukladığı Haziran 2019'da ortaya çıktı. ‘Fox’ ve ‘Mareşal’ lakaplarıyla bilinen Belçikalı Jacques Monsieur, Libya'ya büyük silah sevkiyatlarında bulunmakla suçlandı.
Portekiz polisi, Monsieur’a verilen 3 yıl hapis ve 300 bin euroluk para cezasının uygulanması için Fransa ve Belçika’daki güvenlik birimleriyle iş birliği yaptı. Monsieur, Libya’nın yanı sıra İran, Çad ve Pakistan’a tank, cephane, otomatik silah ve helikopter satmakla suçlanıyordu.
Diğer yandan başta Tunus, Cezayir ve Mısır olmak üzere Libya’nın komşusu olan ülkeler, son on yıldır katlanarak artan ve çeşitli şekil ve amaçlarda kullanılan büyük miktarlarda kaçak silahın ele geçirildiği güvenlik operasyonları düzenlerken Libyalı çok sayıda silah kaçakçılığı çetesi üyesini de tutukladılar.

Uluslararası yardım ihtiyacı
Libyalı akademisyen ve araştırmacı Mebruk el-Gazali, Libya’nın, on yıllık bir kaos ve güvensizlik ortamı sonunda dünyanın önde gelen silah ticareti ve kaçakçılığı merkezine dönüştüğüne işaret etti. Gazali, “Sorun, devlet kontrolünden çıkmış durumda. Önümüzdeki birkaç yıl içinde de bu gidişatı frenleyebileceğini sanmıyorum” şeklinde konuştu.
Gazali, Libya’nın kaçak silahların kontrol altına alınması ve bu tür yasadışı ticaretlerin durdurulması için çeşitli aşamalardan oluşan kapsamlı bir strateji geliştirmesinin yanı sıra silahları toplamak ve bu sürecin takip edilmesini sağlayacak gerekli lojistik ekipmanı sağlamak için geniş kapsamlı bir uluslararası yardıma ihtiyacı olduğunu söyledi.
Gazali son olarak şunları söyledi:
“Uluslararası yardım, bu eşi benzeri görülmemiş çılgınlığı durdurmanın temelini oluşturuyor. Aksi takdirde Libya'daki silahların yarattığı etkiler kontrolden çıkacak ve ister aşırılık yanlısı gruplar diyin ister suç çeteleri diyin ne olarak adlandırırsanız adlandırın Libya'dan gelen silahları almaya istekli olan bu tehlikeli oluşumlar ile sınırların ötesine geçerek herkesi tehdit edecektir.”



Hürmüz krizi, Zeydi’nin Berlin görüşmelerine gölge düşürdü

Almanya Başbakanı Friedrich Merz (sağda) ve Irak Başbakanı Ali Zeydi, 15 Eylül 2026'da Berlin'de düzenlenen basın toplantısında (EPA)
Almanya Başbakanı Friedrich Merz (sağda) ve Irak Başbakanı Ali Zeydi, 15 Eylül 2026'da Berlin'de düzenlenen basın toplantısında (EPA)
TT

Hürmüz krizi, Zeydi’nin Berlin görüşmelerine gölge düşürdü

Almanya Başbakanı Friedrich Merz (sağda) ve Irak Başbakanı Ali Zeydi, 15 Eylül 2026'da Berlin'de düzenlenen basın toplantısında (EPA)
Almanya Başbakanı Friedrich Merz (sağda) ve Irak Başbakanı Ali Zeydi, 15 Eylül 2026'da Berlin'de düzenlenen basın toplantısında (EPA)

Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi, Paris'ten geldiği Berlin'de Avrupa turunun son durağını tamamladı. Ziyaret kapsamında taraflar arasında bir dizi ekonomik anlaşma imzalandı. Ekonominin merkezde olduğu ziyaret, bölgedeki siyasi gelişmelerin gölgesinde kaldı.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Zeydi ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada, müzakerelerin ağırlıklı olarak “bölgedeki zor durum” ve İran'ın gerilimdeki rolü üzerinde yoğunlaştığını kaydetti.

Almanya Başbakanı Merz, İran'a Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması, askeri programının durdurulması ve bölgedeki vekil güçlere verilen desteğin kesilmesi çağrısında bulundu. Merz ayrıca İran'ın “çatışmayı Irak'a taşımaması” gerektiğini söyledi.

Merz, Kızıldeniz'deki gelişmelerden duyduğu büyük endişeyi de dile getirdi. Suudi Arabistan'daki petrol tesislerine yönelik saldırıların petrol piyasalarındaki durumu daha da kötüleştirdiğini ve Almanya'yı etkilediğini belirten Merz, Kızıldeniz'deki uluslararası deniz ulaşımının Husilerin elinde “rehin” bırakılmaması gerektiğini söyledi.

Merz ayrıca Irak hükümetini “milisleri silahsızlandırma konusunda kararlı biçimde ilerlemeye” teşvik etti. Almanya'nın, Irak hükümetinin talep etmesi halinde askeri ve güvenlik alanlarında Bağdat'la işbirliğine hazır olduğunu vurguladı.

“Görev sona eriyor”

Almanya'nın DEAŞ'la mücadele amacıyla uluslararası bir misyon kapsamında Irak'taki askeri varlığına ilişkin soruyu yanıtlayan Merz, bu görevin “Irak hükümetinin talebi üzerine iki hafta içinde sona ereceğini” doğruladı. Bununla birlikte Berlin'in, Bağdat'ın talep etmesi halinde desteğini sürdürmeye hazır olduğunu belirtti.

Zeydi ise Almanya ile ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinin önemine dikkat çekti. İran ile ABD arasındaki krizin “tüm dünyayı, özellikle de Hürmüz'deki durumdan büyük ölçüde etkilenen Irak petrolünün satışlarını” gölgede bıraktığını belirten Zeydi, ülkesinin “bölgede herhangi bir saldırgan politikayı desteklemekten uzak olduğunu” vurguladı ve kendisinin “uzlaşıya inandığını” söyledi.

cdfgthy
Irak Enerji Bakanı Ali Vehab (solda) ile Siemens Üst Yöneticisi Christian Bruch, 15 Eylül 2026'da Berlin'de iş birliği anlaşması imzalarken (AFP)

Irak topraklarından Suudi Arabistan'daki petrol tesislerine yönelik fırlatılan insansız hava araçlarına ilişkin soru üzerine Zeydi, ülkesinin yürüttüğü soruşturmanın ayrıntılarını açıklamayı reddetti. Zeydi, “İran'la ortak bir soruşturma komisyonunun yaşananların ayrıntılarını ortaya çıkarmak için çalıştığını” belirterek, “soruşturmanın sonuçlarının analiz tamamlanmadan açıklanmayacağını” söyledi.

Zeydi, bölgesel krizden etkilenen diğer ülkeler gibi Irak'ın da petrol ürünlerini ihraç edemediğini belirtirken Berlin'le Irak petrolünün Almanya'ya satılması karşılığında Irak'taki Alman teknoloji sözleşmelerini içeren anlaşmalar yapıldığını açıkladı. Zeydi ayrıca “petrol tedarik kaynaklarını ve ihracat güzergahlarını çeşitlendirme yönünde Irak'ın çalışmalar yürüttüğünü” söyledi.

Zeydi, Türkiye üzerinden geçen Ceyhan petrol boru hattının genişletilmesi için çalışmalar yürütüldüğünü, ayrıca petrolün Suriye üzerinden Avrupa'ya gönderilmesinin planlandığını belirtti. Irak'ın petrol üretimini günlük yaklaşık 10 milyon varile çıkarmaya yönelik çabaların da sürdüğünü ifade eden Zeydi, bunun önemli bir bölümünün veya yarısının Avrupa'ya ihraç edileceğini söyledi.

Avrupa ülkeleri, özellikle de Almanya, Hürmüz Boğazı krizinin etkisiyle aylardır akaryakıt fiyatlarındaki ciddi artışla karşı karşıya. Almanya ayrıca doğal gaz depolarını yalnızca yüzde 50 oranında doldurabildi. Bu oran, gaz talebinin arttığı kış mevsimi öncesinde oldukça düşük bir seviyeye işaret ediyor.

Alman hükümeti enerji kaynaklarını çeşitlendirmeye de çalışıyor. Berlin, Ukrayna'daki savaş ve Moskova'ya yönelik yaptırımlar nedeniyle Rus gazı ithalatının durdurulmasının ardından oluşan açığı kapatmak amacıyla son yıllarda farklı kaynaklardan doğal gaz ve petrol satın almaya başlamıştı.


İran üçgeni ve devlet için mücadele

İran üçgeni ve devlet için mücadele
TT

İran üçgeni ve devlet için mücadele

İran üçgeni ve devlet için mücadele

İbrahim Hamidi

Kendine güvenen devletler dost edinir ve düşmanlarını dikkatlice seçerken, İran her yeni saldırganlık eylemiyle düşman listesine yeni bir devlet ekliyor gibi görünüyor

Suriye ordusu Lübnan'a girerse, Iraklı Haşdi Şabi Güçleri'nin fraksiyonları Suriye sınırını geçecektir. Amerikan saldırıları İran'a karşı kara bir harekatına dönüşürse, Devrim Muhafızları ve milisleri Körfez ülkelerine karşı karadan veya denizden yeni cepheler açacaktır. İsrail savaşını genişletirse, Hizbullah kalan füzelerini ve insansız hava araçlarını kullanacaktır.

Bunlar varsayımsal senaryolar değil, Tahran tarafından kendi saldırılarının ve vekillerinin saldırılarının genişlemesiyle paralel olarak gizlice gönderilen tehdit mesajlarıdır. Bu mesajlar, İran'ın bölgedeki projesinin gerçek doğasını bir kez daha ortaya koyuyorlar. Milisler bağımsız müttefikler değil, tek bir siyasi ve güvenlik kararıyla yönetilen ve aynı anda birden fazla cephede faaliyet gösteren tek bir askeri sistemin parçalarıdır.

Esed rejiminin devrilmesinden sonra, Tahran'ın projesi dört kolunu birbirine bağlayan en önemli kara koridorunu kaybetti. Ancak proje çökmedi; bunun yerine, kendisini bir İran “üçgeni” şeklinde yeniden örgütledi; Lübnan'da Hizbullah, Irak'ta Haşdi Şabi Güçleri ve Yemen'de Husiler. Kararları Beyrut, Bağdat veya Sana’da değil, Tahran'da alınan bu üçgen, bölgeyi sürekli bir çatışmanın eşiğinde tutmaya yetiyor.

Bu üçgen, İran'ın sınırlarını savunmak için değil, savaşı kendi topraklarından uzak tutmak ve Arap komşularına taşımak için inşa edildi; böylece milisler aynı anda hem onun yanında hem de onun adına savaşıyor. Tahran, herhangi bir çatışmaya tek başına girmek yerine, onu birden fazla cepheye dağıtıyor ve bu da onu hedef alan herhangi bir kararın maliyetini artırıyor. Böylece, İran'daki bir savaş, Körfez ve Hürmüz Boğazı'nda bir yüksek tansiyona, Kızıldeniz ve Bab’ul Mendeb'de bir tehdide ve Süveyş Kanalı'na kadar uzanan meydan okumalara dönüşüyor. Bu vekil güçlerden birine karşı herhangi bir askeri operasyon, küresel ticaret, tedarik hatları ve enerji piyasalarına kadar uzanan yankıları olan, ucu açık bir bölgesel kriz haline geliyor.

Bununla birlikte, bu ağların genişleyen rolü, aynı zamanda İran projesinin paradoksunu da gün yüzüne çıkarıyor. Tahran milislere ne kadar çok güvenirse, bunların artık sadece nüfuz genişletme araçları olmadığı, aynı zamanda İran devletinin siyasi, ekonomik, ittifaklar ve ortaklıklar yoluyla nüfuzunu dayatma gücünün gerilemesini telafi etme aracı haline geldiği gerçeği de belirginleşiyor.

Bu nedenle, bu üçgenle mücadelenin başı, sadece askeri bileşenlerini ortadan kaldırmak değil, bunun yerine bir alternatif önermektir; ulus-devleti ve kurumlarını güçlendirmek, sosyal dokuyu korumak, silahı devletin elinde toplamak, sınırları kontrol etmek ve devletler arası ilişkileri geliştirmek. Denklem yalnızca Hizbullah, yalnızca Husiler veya yalnızca Iraklı milislerle ilgili değil; bu güçleri tek bir sistemde birleştiren, kaosu bir etki aracına ve savaşı siyaseti yönetme aracına dönüştüren projeyle ilgilidir.

Tahran'ın saldırılarının, tehditlerinin ve uyarılarının kapsamını genişletme kararı, gücünün arttığını yansıtmaktan ziyade, gücünün sınırlarını ortaya koyuyor

Ayrıca, üçgenin her bir bileşenini ayrı ayrı ele almak, denklemi önemli ölçüde veya kalıcı olarak değiştirmeyecektir. Iraklı milisler -ister açıkça isterse gizli fraksiyonlar aracılığıyla faaliyet göstersinler- yeni bir cephe açmaya devam ettikleri sürece, Hizbullah'ı zayıflatmak tehdidi ortadan kaldırmayacaktır. Ağdaki diğer unsurlar faaliyetlerine devam ettiği sürece, Husileri etkisiz hale getirmek de seyrüseferi güvence altına almayacaktır. Tehdidin kaynağı ayrı olarak her bir örgüt değil, hepsini Tahran'dan yöneten ve onları birden fazla arenaya sahip tek bir cephe olarak ele alan birleşik komuta merkezidir.

İran'ın, kalan nüfuz alanlarında aynı anda birden fazla cepheyi ateşe verebilecek güce sahip olduğu açık. Ancak, İran ekseninin yaşadığı gerilemeler ve bölgede meydana gelen derin dönüşümlerden sonra bu “üçgenin” giderek zayıfladığı da aşikar. Tahran'ın saldırılarının, tehditlerinin ve uyarılarının kapsamını genişletme kararı, gücünün arttığını yansıtmaktan ziyade, gücünün sınırlarını ortaya koyuyor.

Nüfuzuna güvenen devletler, ekonomi, teknoloji, yatırım, ittifaklar, kurumlar ve ortaklıklar yoluyla varlıklarını genişletir ve derinleştirir. İran ise bölgesel nüfuzunu dayatmak için hâlâ milis ağlarına güveniyor. Kendine güvenen devletler dost edinir ve düşmanlarını dikkatlice seçerken, İran her yeni saldırıyla düşman listesine yeni bir ülke ekliyor gibi görünüyor. Kendisine karşı ittifakların genişlemesine bizzat katkıda bulunuyor.

Tahran, caydırıcılık ve nüfuz genişletme araçları olarak kendisine hizmet eden Irak, Yemen ve Lübnan'dan oluşan üçgenini, şimdi bölgesel savunmasının son hatları olarak görüyor olabilir. Ancak İran'ın koruyucu bir ağ olarak gördüğü şey, bölgedeki çoğu ülke tarafından tehdit ağı olarak görülüyor.

Birçok başkentte soru artık her bir milis gücünün ayrı ayrı nasıl kontrol altına alınacağı değil, bu sistemin nasıl ortadan kaldırılacağı ve ulus-devleti zayıflatmaya dayalı bir projeyle nasıl mücadele edileceğidir. Bu nedenle, Ortadoğu'daki mücadele bugün sadece İran üçgenine karşı değil, aynı zamanda devletin kendisi için de bir mücadeledir.


Irak ve Türkiye enerji koridorları ile su iş birliğinde koordinasyonu güçlendiriyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi'yi Ankara'daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde resmi törenle karşıladı. (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi'yi Ankara'daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde resmi törenle karşıladı. (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Irak ve Türkiye enerji koridorları ile su iş birliğinde koordinasyonu güçlendiriyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi'yi Ankara'daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde resmi törenle karşıladı. (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi'yi Ankara'daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde resmi törenle karşıladı. (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Terörle mücadele, enerji, su kaynakları, ticaret ve Kalkınma Yolu Projesi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi'nin salı günü Ankara'da gerçekleştirdiği görüşmenin ana gündem maddelerini oluşturdu.

Liderler, bu başlıkların yanı sıra İran'daki savaşın bölgeye etkileri başta olmak üzere jeopolitik gelişmeler ile iki ülkeyi ilgilendiren uluslararası meseleleri de ele aldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın daveti üzerine Ankara'yı ziyaret eden Zeydi, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde resmi törenle karşılandı.

Ziyaret öncesinde X hesabından açıklama yapan Zeydi, Irak ile Türkiye'nin "tarihi, coğrafi ve medeniyet temelli komşuluk ilişkilerine" sahip olduğunu belirterek, görüşmelerde yatırım, su kaynakları, Kalkınma Yolu Projesi, bölgesel istikrarın güçlendirilmesine yönelik çabalar ile ekonomik ve güvenlik alanındaki dosyaların ele alınacağını ifade etti.

İlişkiler stratejik ortaklık düzeyine ulaştı

Görüşmelerin ardından yayımlanan ortak bildiride, tarafların Kalkınma Yolu Projesi'nin uygulanmasına başlanması ve su konusunda faaliyet gösteren Türkiye-Irak Ortak Daimi Komitesi'nin düzenli toplantılar yapması konusunda mutabakata vardığı bildirildi.

Ankara, özellikle son yıllarda Bağdat ile hızla gelişen ilişkilerini daha da güçlendirmeyi hedefliyor. İki ülke arasındaki ilişkiler, eski Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani döneminde stratejik ortaklık seviyesine taşınmıştı.

cdfrgth
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile ABD Başkanı Donald Trump'ın Suriye ve Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın, Ali ez-Zeydi'nin Ankara ziyareti öncesinde gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare. (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)

Zeydi'nin ziyareti, İran'daki savaş, Suriye'deki gelişmeler ile enerji ve ulaştırma başlıkları açısından taşıdığı önem nedeniyle Washington tarafından da yakından takip edildi.

Ziyaret öncesinde ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Başkan Donald Trump'ın Suriye ile Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile görüştü. Diplomatik kaynaklara göre görüşmede, ABD-İran çatışmasının sürmesi ve Hürmüz Boğazı'ndaki geçiş kısıtlamalarının gölgesinde gerçekleşen Zeydi'nin Ankara ziyareti de ele alındı.

28 Şubat'ta başlayan İran savaşından en fazla etkilenen ülkelerden biri olan Irak ise son dönemde yürüttüğü diplomatik girişimlerle bölgede bir an önce istikrarın sağlanması gerektiği mesajını veriyor.

Ziyaret öncesinde yoğun diplomasi trafiği

Ankara ziyaretinden önce iki ülke arasında güvenlik, enerji, su, ticaret ve Kalkınma Yolu Projesi kapsamında yoğun diplomatik temaslar gerçekleştirildi.

Bu kapsamda geçen ay MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Bağdat, Erbil ve Süleymaniye'ye yaptığı ziyaretin ardından, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar da Irak'a gitti. Bayraktar'ın ziyareti öncesinde Irak Enerji ve Dışişleri bakanlıklarından oluşan heyet, Kerkük-Ceyhan Petrol Boru Hattı anlaşmasının uzatılması konusunu görüşmek üzere Türkiye'de temaslarda bulunmuştu.

Geçen hafta ise Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Bağdat'a giderek Kalkınma Yolu Projesi'ndeki son durumu değerlendirdi.

Ticaret hacminde 30 milyar dolar hedefi

Zeydi'nin ziyareti kapsamında düzenlenen Türkiye-Irak Yuvarlak Masa Toplantısında iki ülkeden bakanlar ve iş insanları ekonomik ilişkilerin geliştirilmesini, yatırım ortamının iyileştirilmesini ve ticari iş birliğinin artırılmasını görüştü.

df
Ali ez-Zeydi'nin Ankara ziyareti kapsamında düzenlenen Türkiye-Irak Yuvarlak Masa Toplantısı'ndan bir kare. (Ticaret Bakanı Ömer Bolat'ın X hesabı)

Ticaret Bakanı Ömer Bolat, toplantının ardından yaptığı açıklamada, iş dünyası temsilcileriyle ticaret ve yatırımların geliştirilmesi, Kalkınma Yolu Projesi'nin sunduğu fırsatlar, enerji ve ulaştırma alanındaki ortak projeler, gümrük işlemlerinin kolaylaştırılması ve şirketlerin karşılaştığı sorunların çözümüne yönelik adımların kapsamlı şekilde ele alındığını belirtti.

Bolat, toplantının Türkiye ile Irak'ın 30 milyar dolarlık ticaret hacmi hedefine ulaşmasına katkı sağlayacağına inandığını ifade etti.

Güvenlik iş birliği yeni aşamaya geçti

Türkiye ile Irak, 2022-2026 döneminde başta güvenlik olmak üzere çok sayıda anlaşmaya imza attı.

2024 ve 2025 yıllarında imzalanan güvenlik anlaşmaları kapsamında Irak, Türkiye ile güvenlik alanındaki iş birliğini artırırken, PKK'yı "yasaklı örgüt" ilan etti.

2024 yılında imzalanan Askeri, Güvenlik İş Birliği ve Terörle Mücadele Mutabakat Muhtırası, iki ülke arasındaki güvenlik ilişkilerinde dönüm noktası olarak değerlendirilirken, anlaşma kapsamında Bağdat'ta Ortak Güvenlik Koordinasyon Merkezi kuruldu.

cfvgthy
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi arasındaki görüşmeden bir kare. (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Taraflar ayrıca, Türkiye'nin "Terörsüz Türkiye", Kürt tarafının ise "Barış ve Demokratik Toplum Süreci" olarak adlandırdığı süreçteki son gelişmeleri de ele aldı. Süreç kapsamında PKK'nın kendisini feshetmesi ve silah bırakma süreci ile Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Suriye devlet kurumlarına entegrasyonu değerlendirildi.

Erdoğan ile Zeydi, PKK mensuplarının silah bıraktıktan sonra Kuzey Irak'tan dönüşünü ve topluma kazandırılmasını düzenleyecek yasal hazırlıkları da görüştü.

MİT Başkanı İbrahim Kalın da 30 Haziran'da Bağdat'ta Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Cumhurbaşkanı Nizar Amidi ve Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin ile bir araya gelerek terörle mücadelede ortaklığın güçlendirilmesini ele almıştı.

Kalkınma Yolu Projesi öne çıktı

Erdoğan ile Zeydi görüşmesinin en önemli başlıklarından birini Kalkınma Yolu Projesi oluşturdu.

Bağdat, Türkiye'yi projenin en önemli ortaklarından biri olarak görürken, Hürmüz Boğazı'nda yaşanan gerilim nedeniyle projenin stratejik önemi daha da arttı.

thyu7ı8
9 Temmuz'da Bağdat'ta, Irak petrolünün Türkiye'nin güneyindeki Ceyhan Limanı üzerinden taşınmasına ilişkin anlaşmanın ele alındığı Irak-Türkiye görüşmesinden bir kare. (Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar'ın X hesabı)

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, 21 Temmuz'da Bağdat'ta Zeydi ile yaptığı görüşmenin ardından, projedeki teknik çalışmaların büyük ölçüde tamamlandığını belirterek, nihai finansman kararının Erdoğan ile Zeydi tarafından verileceğini, inşaat çalışmalarına ise yıl sonundan önce başlanmasının planlandığını açıklamıştı.

Enerjide yeni boru hattı planı

Enerji alanında taraflar, 1973 tarihli Kerkük-Ceyhan Petrol Boru Hattı Anlaşması'nın süresini bir yıl uzatma konusunda mutabakata vardı.

Yeni anlaşmada hattın Basra'ya kadar uzatılması ve Katar ile diğer Körfez ülkelerinden doğal gaz taşınmasını sağlayacak yeni bir boru hattının inşa edilmesi öngörülüyor.

Türkiye ayrıca, halen Hürmüz Boğazı üzerinden taşınan Irak petrolü ile Katar doğal gazının yeni boru hatları aracılığıyla dünya pazarlarına ulaştırılmasını hedefliyor. Bunun yanı sıra Türkmenistan gazının da Türkiye üzerinden Avrupa'ya taşınması planlanıyor.

Su paylaşımı da masadaydı

Dicle ve Fırat nehirlerinin sularının paylaşımı da görüşmelerin önemli başlıklarından biri oldu.

İki ülke, Kasım 2025'te 2024 tarihli Su İş Birliği Anlaşması'nın uygulanmasına ilişkin ayrıntıları belirleyen bir belge imzalamıştı. Irak Parlamentosu'nun 25 Temmuz'da onayladığı düzenleme uyarınca anlaşma 1 Eylül'de yürürlüğe girecek.

cdfgthyju
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi'yi Ankara'daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde resmi törenle karşıladı. (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Anlaşma kapsamında Türkiye ile Irak, ortak su yönetimi projeleri geliştirecek ve altyapı yatırımlarını birlikte hayata geçirecek. Irak, Türkiye'ye yaptığı petrol satışlarından elde edilen gelirlerin bir bölümünü özel bir fona aktaracak, Türk şirketleri ise mevcut altyapının iyileştirilmesi ve yeni barajların inşası gibi projelerde görev alacak.

Zeydi: Zorlukları ortak refah fırsatına dönüştürebiliriz

Ziyaretiyle eş zamanlı olarak Anadolu Ajansı'nda kaleme aldığı makalede Zeydi, Türkiye-Irak ilişkilerinin uzun yıllar güvenlik, su, ticaret ve sınır yönetimi gibi sorunlar ekseninde değerlendirildiğini belirtti.

Ancak bugün bölgenin farklı bir fırsatla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Zeydi, "Artık soru, ortak sorunları nasıl yöneteceğimiz değil, bunları halklarımız için refah üretecek fırsatlara nasıl dönüştüreceğimizdir" ifadelerini kullandı.

Irak'ın istikrar, reform ve kalkınma yolunu seçtiğini belirten Zeydi, Türkiye'nin gelişmiş sanayi altyapısı, stratejik konumu ve enerji, ulaştırma ile altyapı alanındaki tecrübesiyle iki ülkenin bölgenin en güçlü ekonomik ortaklıklarından birini kurabilecek potansiyele sahip olduğunu söyledi.

Dünyada ticaret yolları ve tedarik zincirlerinin yeniden şekillendiğine dikkat çeken Zeydi, Irak ile Türkiye'nin Körfez, Asya ve Avrupa arasında stratejik bir köprü haline gelebileceğini belirterek, Kalkınma Yolu Projesi'nin yalnızca Irak'ın değil, Ortadoğu'da ekonomik entegrasyonu yeniden tanımlayacak bölgesel bir proje olduğunu ifade etti.

Zeydi, Irak ile Türkiye'nin güvenliğinin karşılıklı egemenliğe saygı, terör ve organize suçla mücadele temelinde kurulacak yakın iş birliğine bağlı olduğunu vurgulayarak, "Kalkınma ancak güvenli bir ortamda mümkün olabilir. Orta Doğu'nun yeni başarı hikâyelerine ihtiyacı var ve Irak ile Türkiye, geleneksel iş birliğini gerçek entegrasyona dönüştürmeleri halinde bunun en önemli örneklerinden birini oluşturabilir" dedi.