Avrupa İlaç Ajansı: Sınırlama olmadan AstraZeneca’nın kullanılmasını tavsiye ediyor

Bir sağlık çalışanı, Londra'da AstraZeneca aşısı hazırlıyor (Reuters)
Bir sağlık çalışanı, Londra'da AstraZeneca aşısı hazırlıyor (Reuters)
TT

Avrupa İlaç Ajansı: Sınırlama olmadan AstraZeneca’nın kullanılmasını tavsiye ediyor

Bir sağlık çalışanı, Londra'da AstraZeneca aşısı hazırlıyor (Reuters)
Bir sağlık çalışanı, Londra'da AstraZeneca aşısı hazırlıyor (Reuters)

Avrupa İlaç Ajansı (EMA) dün (Çarşamba) yaptığı açıklamada, AstraZeneca şirketi tarafından yeni tip koronavirüse (Kovid-19) karşı geliştirilen aşının yaş, ırk veya sağlık geçmişi kısıtlaması olmaksızın kullanılmasına yönelik tavsiyesini yeniledi. EMA yaptığı açıklamada, kan pıhtılaşmasının bu aşının çok nadir görülen olası etkilerinden olduğunu ve “Bu durumun, ilaçlarda yaygın bir durum olduğunu” belirtti.
Kovid-19’a karşı aşı geliştirme araştırmaları yarışının başlamasından bu yana, tüm gözler, köklü Oxford Üniversitesi’nin İngiliz-İsveç şirketi AstraZeneca ile oluşturduğu, bir grup bilim adamı tarafından yönetilen projeye odaklanmıştı. Söz konusu aşının ilk klinik denemelerinin ortaya çıkmasının ardından umutlar arttı ve ülkeler özellikle de salgına karşı bir ilaç bulma ihtimalinin her geçen gün daha fazla engelle karşılaşılması sebebiyle, mümkün olan en yüksek miktarda aşı dozu alabilmek için anlaşma yapmada acele ettiler.
Aşının taşıdığı tüm özellikler, hala düzeltmek için çaba gösterilen dünyanın hareketliliği ve ekonomisinin durmasına neden olan salgının seyrini değiştirmede ana faktör olarak aşıya güvenmemize neden oldu. Bu aşı dünyanın en köklü üniversitelerinden biri olan Oxford’un laboratuvarından çıkıyor, klinik denemelerde virüs ile şiddetli enfeksiyonlara karşı yüzde 100’e ulaşan etkinliğe ulaşıyor, normal buzdolaplarından korunup depolanabiliyordu. Ayrıca Pfizer aşısı 15 dolar ve Moderna aşısı 21 dolar iken, AstraZeneca aşısının fiyatı 3 doları geçmiyor. Bunların yanı sıra şirket, bu yıl 3 milyar doz aşıyı kar etmeden dağıtma ve aşıların bir miktarını dünyanın en fakir ülkelerine tahsis etme sözü de vermişti.
Ancak, aşılama kampanyalarının başlamasından haftalar sonra, aşıların uygulanmasının ardından nadir görülen yan etkilerden olan kan pıhtılaşması ortaya çıktı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve EMA, aşı ile kan pıhtıları arasında nedensel bir ilişki olduğuna dair hiçbir kanıt bulunmadığını ve aşının faydalarının olası yan etkilerine ağır bastığını defalarca belirtmelerine rağmen bazı ülkeler aşının dağıtımını askıya alma veya aşının belli yaş gruplarına uygulanmaması kararı aldı.
Aşı olmalarının ardından kan pıhtılaşması görülen yeni vakaların ortaya çıkması sebebiyle EMA Aşı Stratejileri Sorumlusu Marco Cavalieri’nin salı günü yaptığı açıklamalarda EMA, aşı ile kan pıhtıları arasında bir bağlantının bulunduğunu belirtti. Kurum, giderek daha fazla Avrupalının aşı olmayı reddettiği aşının kullanımıyla ilgili bir genelge yayınlamak amacıyla dün (Çarşamba) olağanüstü bir toplantı düzenlemek zorunda kaldı.
Cavalieri geçen ayın sonlarında, EMA’nın Avrupa’da 9 milyon dozdan fazla aşının uygulanmasının ardından ortaya çıkan bu pıhtıların görüldüğü 44 vakanın incelediğini duyurmuş, bu vakaların çok düşük bir yüzdeye tekabül ettiğini ve sebebinin düşük trombosit olduğunu belirtmişti.
Ancak EMA’nın viroloji uzmanları, aşı uzmanları ve hematoloji uzmanlarından bir ekibin katılımıyla düzenlediği ve sonuçları Avrupa ülkeleri tarafından büyük bir ilgi ile takip edilen toplantı, aşının olası yan etkilerine yönelik korkuları ve şüpheleri ortadan kaldıracak hiçbir yeni bilgi içermiyordu.
EMA Direktörü Emer Cooke tarafından düzenlenen basın konferansında, AstraZeneca aşısının Kovid-19’u önlemeye yönelik faydalarının, tüm olası yan etkilere ağır bastığını ve vakaların yüksek bir oranı için hastaneye yatmayı önleme konusunda çok etkili bir aşı olduğunu söyledi. Cooke, şu ana kadar sağlanan verilere ve kanıtlara dayanarak, Avrupa’nın birçok ülkesinde tespit edilen kan pıhtısı vakalarının, yaş, cinsiyet veya sağlık geçmişi ile ilişkili olduğuna dair hiçbir kanıt bulunamadığını belirtti. Yetkili, kan pıhtılarının oluşmasının nedeninin bağışıklık sistemi olabileceğini ancak bunun henüz doğrulanmadığını ve kan pıhtılaşmasının aşının çok nadir görülen yan etkileri listesine eklenmesi gerektiğini belirtti.
Cooke, tarihte daha önce görülmemiş yoğun aşılama kampanyalarının, ilaç kullanımını düzenleyen tüm sağlık sistemleri ve kurumları için bir zorluk teşkil ettiğini vurguladı. Avrupa risk izleme ve değerlendirme sisteminin faydalı olduğunu belirten Cooke, ülkelere, aşının kullanımına ilişkin karar alırken, genel epidemiyolojik durumu, hastanelerin kapasitelerini ve mevcut aşı miktarlarını hesaba katmaları çağrısında bulundu.
Birkaç Avrupa ülkesi aşının kullanımına yönelik kısıtlamalar getirdi. Almanya aşının sadece 60 yaş üstü kişilerde uygulanmasına yönelik karar alırken, Fransa 55 yaş üstü kişilerde kullanımına izin verdi. Kan pıhtılarının çoğunun 55 yaş altı kadınlarda görülmesi ile ilgili olarak EMA bu durumun kısmen, aşılama kampanyalarının kadınların yüksek oranda bulunduğu sağlık sektörü ve eğitim kurumları arasında başlamış olmasına bağlı olabileceğini belirtti.
WHO’dan bir uzmanın dün (Çarşamba) Cenevre’de yaptığı açıklamada, mevcut verilerin bir milyon doz AstraZeneca aşısının uygulanmasının 120 bin enfeksiyonu engellediğini, 4 bin 100 vakanın tedavi için hastaneye yatırılmasını önlediğini, 80 hastayı ölümden kurtardığını ve aşının sebep olabileceği kan pıhtılaşması görülen bir veya iki vaka olabileceğini gösterdiğini açıkladı.
İngiltere İlaç ve Sağlık Ürünleri Düzenleme Kurumu (MHRA) ise geçen ayın sonlarına kadar 18 milyon doz AstraZeneca aşısının uygulanmasının ardından beyin damarlarında kan pıhtılaşması görülen 22 vaka ile 8 diğer vakayı inceliyor. MHRA bu ayın başlarında yaptığı açıklamada, Kovid-19 aşılarının faydalarının hala tüm risklerine ağır bastığını ve herkesin aşı olma çağrısına uymaya davet edildiğini belirtti.
WHO Avrupa Bölge Ofisi, Avrupa şehirlerindeki hastanelerin aşı ile bağlantılı olmadan, günlük olarak bir milyon kişide yaklaşık 40 kan pıhtısı görülen vakanın gözlemlendiğini tahmin ediyor. Alman hematoloji uzmanı Andreas Greinacher tarafından yürütülen ilk araştırmalar, aşının uygulanmasından kaynaklanan pıhtıların sebebinin, ironik bir şekilde kan pıhtılaşmasına karşı “Heparin” ilacının kullanımının ardından nadir bir şekilde kan pıhtıları görülen vakaların oluşması gibi, bağışıklık sisteminin bir tepkisi olabileceği ihtimalinin ağır bastığını belirtti.
AstraZeneca’nın baş sağlık görevlisi Ann Taylor birkaç hafta önce yaptığı açıklamada, aşı ile kan pıhtıları arasında bir bağlantı olduğuna dair hiçbir bilimsel kanıtın bulunmadığı ve şirketin aşı olan on milyonlarca insan üzerinde analiz yaptığı ve aşı olan kişiler arasında kan pıhtılaşması vakalarının aşı olmayan kişilerde görülen oranları aşmadığını belirtti. EMA’nın gelecek haftadan itibaren Rus Sputnik aşısına yönelik yürütülen klinik denemelerin, bilimsel ve etik gereklilikleri yerine getirip getirmediğini belirlemek için araştırmaya başlamasına karar verildi. EMA’nın bu kararı Macaristan’ın uygulamaya başlamış olduğu aşının kullanımına izin verilmesi için birçok hükümetin maruz kaldığı baskının giderek artmasının ardından geldi. Bazı Avrupa ülkeleri AstraZeneca aşısının belirlenen zamanlarda teslim edilmesindeki gecikmeyi telafi etmesi için Sputnik aşısının ithal edilmesini talep ediyorlar.
EMA’dan bir kaynak, Sputnik aşısı üzerinde yürütülen klinik denemelerin gerekli bilimsel prosedürleri karşılamadığına yönelik şüpheler bulunduğunu açıklamış, bunun yanı sıra Rus yetkililerin şu ana kadar aşının kullanılması için tam olarak resmi onay talebinde bulunmadıklarını belirtmişti.
Sputnik aşısını geliştiren laboratuvarın yaptığı açıklamada, klinik denemelere katılan gönüllülerin silahlı kuvvetler ve devlet memurlarından oluştuğunu ayrıca 59 ülkenin ilaç düzenleme kurumlarının aşı verilerini dikkatlice incelemelerinin ardından aşının kullanımını onayladığını belirtti. Kaynak, Sputnik’in aşıların klinik denemelerine yönelik tüm şartları yerine getirdiğine yönelik memnuniyetini dile getirdi. Almanya’nın Bavyera eyaletin yerel yetkilileri, EMA’nın aşının kullanımını onaylaması halinde 2,5 milyon doz Sputnik aşısı alacaklarını duyurdu.



Husilerin Tel Aviv'e yönelik saldırıları hangi boyutta ve ne anlama geliyor?

Husilerin destekçileri, Yemen'in başkenti Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenledi, 10 Nisan 2026 (Reuters)
Husilerin destekçileri, Yemen'in başkenti Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenledi, 10 Nisan 2026 (Reuters)
TT

Husilerin Tel Aviv'e yönelik saldırıları hangi boyutta ve ne anlama geliyor?

Husilerin destekçileri, Yemen'in başkenti Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenledi, 10 Nisan 2026 (Reuters)
Husilerin destekçileri, Yemen'in başkenti Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenledi, 10 Nisan 2026 (Reuters)

Enver el-Ansi

İran'ın Tel Aviv'e yönelik füze saldırılarını sona erdirdiğini açıklamasına karşın İsrail ile İran arasındaki çatışmanın yeniden alevlenmeyeceğinin hiçbir garantisi yok. Çünkü İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ‘tüm ihtimallere ve tüm cephelerde geniş çaplı operasyonlara hazır olduklarını’ açıkladı ve ‘çok daha güçlü’ bir karşılığı olacağını vurguladı.

Bu yüzden ABD ile kapsamlı bir barış anlaşması müzakerelerinin sürdüğü -İran'a uygulanan deniz ablukasının kaldırılması, Hürmüz Boğazı'nın açılması ve dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılmasını kapsayan görüşmelerin devam ettiği- bir ortamda İran'ın güçlü kollarından biri olan Husilerin Yemen topraklarından ‘Yafa bölgesindeki hassas İsrail mevzilerini’ hedef aldığını açıkladığı balistik füze salvosunun işaret ettiği anlama dikkat etmek gerekiyor.

Husi kaynaklı bu yeni gerilim, Kızıldeniz'de İsrail gemilerine yönelik ‘topyekûn ve eksiksiz’ bir seyrüsefer yasağı ilan edilmesini de içeriyordu. Husiler ayrıca İsrail'in bütün hareketlerini silahlı güçleri için askeri hedef saydığını duyurdu. İsrail ise Yemen'den kendi topraklarına yönelik fırlatılan yalnızca bir füzeyi engellediğini açıkladı.

Bu gelişme, İran'ın İsrail’e füzeli saldırıları ile eş zamanlı yaşandı. İsrail, karşılık vermekte gecikmedi ve İsrail ordusu, Hava Kuvvetleri’nin dün sabah İran'ın orta ve batı kesimlerindeki askeri hedefleri bombaladığını açıkladı.

İran'ın füzeli saldırıları, İsrail'in Beyrut'un güney banliyösüne yönelik şiddetli ve tekrarlayan saldırıları gölgesinde gerçekleşti. Tahran bu hamlesiyle askeri ve siyasi baskının çok çeşitli biçimlerde silahlarını teslim etmeye ve askeri yapılarını tasfiye etmeye zorlandığı Hizbullah’a destek vermek amacıyla harekete geçti.

Bununla birlikte Ortadoğu'da ve dünyada pek çok kesim, İran ile İsrail arasındaki çatışmanın yeniden alevlenmesi ve karşılıklı saldırıların sürmesinin ABD-İran müzakerelerini çıkmaza sokabileceğinden ve savaşın yeniden başlamasına, İran vekillerinin -başta Husiler olmak üzere- çatışmaya yeniden dahil olmasına zemin hazırlayabileceğinden kaygı duyuyor.

Husiler, son yıllarda ABD ve İsrail'den ağır darbeler yemiş olsa da İran'ın elinde kalan en güçlü vekil güç olarak görülmeye devam ediyor. Husilerin İsrail'e füzeler ve insansız hava araçları (İHA) ile düzenlediği saldırılarla Kızıldeniz, Aden Körfezi ve Umman (Arap) Denizi'ndeki ticari gemi ve petrol tankerlerine yönelik harekâtları bu değerlendirmenin temel gerekçesini oluşturuyor. Husiler ayrıca Kızıldeniz'de bazıları ‘Siyonist varlıkla’ bağlantılı oldukları şüphesiyle üç ticari gemiyi alıkoyduklarını duyurdu. Husilerin üst düzey bir yöneticisi ise İsrail ile bağlantısı kanıtlanamayan gemilerin serbest bırakılacağını taahhüt etti.

Husilerin saldırıları ne anlama geliyor?

Askeri uzman ve analistlere göre Husilerin İsrail'e fırlattığı füze, sembolik bir mesajın ötesine geçmiyor. Bu hamlenin birkaç hedefi bulunuyor. Bunlardan birincisi, Yemen içinde ve dışındaki destekçiler nezdinde grubun itibarını yeniden tesis etmek, ikincisi, ABD-İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşta grubun Tahran'ın yanında yer almamasından doğan prestij kaybını telafi etmek, üçüncüsü, İran'ı memnun ederek, Tel Aviv ve Washington karşısındaki mücadelede yalnız olmadığını hissettirmek, dördüncüsü ise ‘direniş ekseninin’ ve cephe birliğinin, başta İran içinde olmak üzere Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen'deki kollarına yönelen ağır darbeler karşısında varlığını sürdürdüğünü teyit etmek.

gthy7
İşgal altındaki Batı Şeria'nın orta kesimlerinde İran'ın gerçekleştirdiği saldırıların ardından bir füzenin parçasının yanında duran İsrailli yerleşimciler, 8 Haziran 2026 (Reuters)

Bu bağlamda en kritik nokta, İsrail'in engellediğini açıkladığı Husilerin füzeli saldırısının, önceki füzeler gibi herhangi bir askeri değer taşımayacak ve Tahran ile Tel Aviv arasındaki çatışmanın seyrini ya da denklemini değiştirmeye, Lübnan Hizbullahı üzerindeki baskıyı hafifletmeye yetmeyecek olması. Husilerin kullandığı füzelerin adı ve türü ne olursa olsun, Hizbullah’ın İsrail'in kuzeyine -Lübnan’ın güneyiyle doğrudan temas halindeki bölgeye- fırlattığı füzelerin ve kullandığı İHA’ların yarattığı etkiyi yaratmaları mümkün değil. Zira Husilerin fırlatma mevzilerinin coğrafi uzaklığı, füzelerin hedefe yöneltilme hassasiyetini olumsuz etkiliyor. Bu uzaklık aynı zamanda füzelerin erken tespit edilmesini ve İsrail'e ulaşmak için kat etmeleri gereken 2 bin kilometrenin çok üzerindeki mesafenin ortasında engellenmelerini kolaylaştırıyor.

Askeri uzman ve analistlere göre Husilerin dün sabah İsrail'e düzenlediği füzeli saldırının sembolik bir mesajdan öteye geçmiyor.

Husiler ve destekçileri, Yemen topraklarından fırlatılan İran yapımı füzelerin hedeflerin büyük bölümüne isabet ettiğini, ‘İsrailli yüreklere korku saldığını’ ve milyonlarcasını saatlerce sığınaklara kaçmaya zorladığını öne sürüyor. Bu füzelerin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve aşırı sağcı hükümetine yönelik öfkeyi körüklediğini, İsrail toplumunda derin çatlaklar yarattığını ve on binlerce kişiyi Gazze'deki ‘soykırım, göç ve sürgün katliamlarının’ ardından Netanyahu'nun Lübnan'da savaşı sürdürme ısrarını protesto için sokaklara döktüğünü de iddia ediyorlar.

İsrailliler ise füzelerin büyük çoğunluğunun ‘hedefine ulaşamadığını’ ve ‘İsrail hava sahasının dışında denizde ya da çölde düşürüldüğünü’ savunuyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bununla birlikte gerçek şu ki, Husilerin kullandığı bazı füzeler ıssız bölgelere düşmüş olsalar da İsrail’in hava savunma sistemi Demir Kubbe'yi ve diğer hava savunma sistemlerini aşmayı başardı. İsrailli yetkililerin getirdiği sansüre karşın görüntüleri çekip sosyal medyada paylaşan İsrailli sivillerin yayımladığı fotoğraflara ve videolara bakılırsa bu füzeler en azından psikolojik ve propaganda hedeflerine kısmen ulaşmış sayılabilir.

d6yj6
Nisan ayının 2'sinde Yemen'in Babu’l Mendeb kıyısında yürüyen Yemenli bir asker (Reuters)

Husilerin bu saldırısı, onun Kızıldeniz'de İsrail'e yönelik kapsamlı seyrüsefer yasağı getirdiği açıklamasının son derece önemli bir boyutunu oluşturuyor. Bu açıklama her ne kadar Husilerin başka ülkelerin bayraklarını taşıyan gemi ve petrol tankerlerini İsrail'le bağlantılı oldukları iddiasıyla hedef alabileceğini meşrulaştırmaya yönelik geniş çaplı bir söylem niteliği taşısa da bu gelişmenin, ABD'yi Babu’l Mendeb Boğazı ile Kızıldeniz'de ticari deniz trafiğinin güvenliğini ve serbestliğini sağlamak amacıyla yeniden askeri müdahaleye itebileceğine dair kaygılar gündeme geliyor. Bu su yolunun küresel ekonomi için hayati önemi göz önüne alındığında tüm bu endişelerin son derece yerinde olduğu anlaşılıyor.

Böyle bir ihtimal, Kızıldeniz'e kıyısı bulunan Yemen de dahil ülkeler için ve hatta 7 milyondan fazla Yemenli vatandaşın yaşadığı bölgelere hükmeden Husilerin bizzat kendileri için son derece tehlikeli olmakla birlikte gerçekleşebilir. Çünkü Kızıldeniz bu insanlar için can simidi görevi görüyor. Husiler ise Kızıldeniz üzerinden yapılan ihracat ve ithalattan yüz milyonlarca dolarlık vergi ve gümrük geliri elde ediyor.

Husilerin, Washington ile ABD’nin çıkarlarının hedef alınmamasına yönelik yazılı olmayan, yalnızca sözlü mutabakata dayanan kırılgan bir ateşkese varmalarına karşın, Tahran'ın yönlendirmesiyle Kızıldeniz'in güneyindeki deniz güvenliğini tehdit etmeye yönelmesi büyük olasılıkla beklenen bir gelişme olmaya devam ediyor.

Husilerin, Washington ile ABD’nin çıkarlarının hedef alınmamasına yönelik yazılı olmayan, yalnızca sözlü bir mutabakata dayanan kırılgan ateşkese varmalarına karşın Tahran'ın yönlendirmesiyle Kızıldeniz'in güneyindeki deniz güvenliğini tehdit etmeye yönelmesi büyük olasılıkla beklenen bir gelişme olmaya devam ediyor.

Tahran ile Washington arasındaki müzakerelerin, başta Suudi Arabistan olmak üzere İran'a komşu bölge ülkelerinin ABD Başkanı Donald Trump ile İran’ın Dini Lideri Mucteba Hamaney arasında bir anlaşmaya varılması için yoğun diplomatik çaba harcamasına karşın tıkandığı bir ortamda, Körfez Arap ülkeleri bu çabalarına rağmen olası herhangi bir ABD-İran anlaşmasının güvenlik çıkarlarını yeterli ölçüde güvence altına alacağını hâlâ garanti edemez durumda.

Bununla birlikte en azından benim değerlendirmeme göre Husilerin yine başta Suudi Arabistan olmak üzere bölge ülkelerini hedef almaya cüret etmesi pek olası görünmüyor. Irak'taki bazı Şii gruplar İran'ın talebiyle zaman zaman Körfez komşularını hedef alıyor ve Husiler bu tutumdan ayrışıyor. Zira Husiler, bölgedeki tüm çalkantılı gelişmelere ve çatışan olaylara karşın Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde ve Riyad'ın desteğiyle varılan Yemen'deki çatışmayı sona erdirmeye yönelik ‘yol haritası’ çerçevesinde Riyad ile sürdürdükleri mutabakattan medet ummaya devam ediyor. Ne var ki bu yol haritasının hayata geçirilmesi, 2023 ekiminde Gazze'de yaşanan olayların ve bunu izleyen, BM ile dünya genelindeki pek çok ülke ve kuruluşun ifadesiyle tüm değerleri, yasaları, normları ve insanlık anlayışını çiğneyen İsrail'in vahşi karşılığının ardından sekteye uğradı.

Çatışmanın kökenlerine ve özüne bakıldığında İran ile Batı arasındaki -başta ABD olmak üzere- anlaşmazlığın kadim, kronik ve karmaşık bir nitelik taşıdığı görülüyor. Bu çatışmanın sonunu ancak iki taraftan birinin dönüşümüyle -ortadan kalkmasıyla değil, zira bu imkânsız- hayal edilebilir. Velayet-i Fakih yönetimi altında değişemeyen İran ve aşırı sağcı akımların giderek güçlendiği ABD söz konusu olduğunda bu dönüşüm çok daha zorlaşıyor. Dolayısıyla bütün Ortadoğu'yu ve hatta dünyayı tehdit eden bu çatışmayla, ancak onu herkesin en azından asgari mutabakat ve çıkarlar temelinde bir arada var olmasına imkân tanıyacak bir yönetim anlayışıyla yönetmeyi kabul ederek başa çıkılabilir.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Bill Gates, Epstein davasıyla ilgili ifadesinde kendini savundu: Kimseye zarar vermedim...

Microsoft'un kurucu ortağı Bill Gates, Jeffrey Epstein davasını araştıran Temsilciler Meclisi Gözetim Komitesi önünde ifade vermek üzere Washington'a geldi, (EPA)
Microsoft'un kurucu ortağı Bill Gates, Jeffrey Epstein davasını araştıran Temsilciler Meclisi Gözetim Komitesi önünde ifade vermek üzere Washington'a geldi, (EPA)
TT

Bill Gates, Epstein davasıyla ilgili ifadesinde kendini savundu: Kimseye zarar vermedim...

Microsoft'un kurucu ortağı Bill Gates, Jeffrey Epstein davasını araştıran Temsilciler Meclisi Gözetim Komitesi önünde ifade vermek üzere Washington'a geldi, (EPA)
Microsoft'un kurucu ortağı Bill Gates, Jeffrey Epstein davasını araştıran Temsilciler Meclisi Gözetim Komitesi önünde ifade vermek üzere Washington'a geldi, (EPA)

Microsoft’un kurucu ortaklarından milyarder Bill Gates, cinsel suçlardan hüküm giyen finansçı Jeffrey Epstein ile ilişkilerine yönelik Kongre'de düzenlenen oturumda "kimseye zarar vermediğini" vurguladı. Şarku’l Avsatın AFP’nin aktardığına göre dünyanın en zengin isimlerinden ve hayırseverlik dünyasının en önde gelen figürlerinden biri olan Gates, ABD Temsilciler Meclisi Gözetim Komitesi önünde ifade verdi. Oturum, reşit olmayan kız çocuklarını içeren seks ticareti suçlamalarından yargılanmayı beklerken 2019 yılında New York'taki hapishane hücresinde ölü bulunan Epstein ile ilgili yürütülen soruşturma kapsamında gerçekleştirildi.

Gates, kapalı oturum için hazırladığı ve kendi kişisel internet sitesinde yayınlanan yazılı ifadesinde şu sözleri kullandı: "Epstein'ın suç teşkil eden davranışlarda bulunduğuna dair hiçbir şey görmedim ve buna yönelik hiçbir emareye rastlamadım. Onun adasını, çiftliğini veya Florida'daki evini asla ziyaret etmedim. Kesinlikle hiçbir kimseye zarar vermedim."

Epstein ile görüşmüş olmasını "büyük bir muhakeme hatası" olarak nitelendiren Gates, "Eğer onunla geçirdiğim zaman kendisine herhangi bir güvenilirlik kazandırdıysa, bundan derin bir pişmanlık duyuyorum" dedi. Gates, Epstein'ın saygın ve nüfuzlu kişilerle kurduğu ilişkiler aracılığıyla kendisi için bir "güvenilirlik halesi" yaratmaya çalıştığını artık anladığını belirtti.

Komite, Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan ve Epstein ile olan temasına dair yeni soru işaretleri doğuran belgelerin ardından Gates’in ifade vermesini talep etmişti. Epstein’ın zengin ve nüfuzlu isimlerden oluşan çevre ağı yıllardır soru işaretlerine ve komplo teorilerine konu olmaya devam ediyor. Kongre soruşturma komitesi önünde, aralarında eski Demokrat Başkan Bill Clinton ve mevcut Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in de bulunduğu ABD siyasetinin birçok önde gelen ismi ifade verdi. Epstein dosyasında bir kişinin adının geçmesi, o kişinin mutlaka bir suç işlediği anlamına gelmiyor. Ancak bu belgeler, en azından cinsel saldırı hükümlüsü veya ortakları ile bu ilişkileri küçümseyen, hatta inkâr eden belirli kişiler arasındaki bağları göz önüne seriyor.

Amacına ulaşamadı

ABD Adalet Bakanlığı tarafından dava dosyası kapsamında yayınlanan bir e-posta taslağı, Bill Gates'in evlilik dışı ilişkilerine işaret ediyor. Gönderilmediği anlaşılan bu mektupta Jeffrey Epstein, "Bill"e "Rus kızlarla ilişki yaşamasının etkilerini tedavi edecek" ilaçlar bulma konusunda yardım ettiğini iddia ederek övünüyor. Gates ise bu taslağı "sahte" olarak nitelendirerek içeriğini reddetti.

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’dan (WSJ) aktardığına göre Gates, vakfının üyelerine iki Rus kadınla evlilik dışı ilişki yaşadığını itiraf etmiş, ancak Epstein'ın yasa dışı faaliyetleriyle herhangi bir bağı olduğunu reddetmişti.

Dün gerçekleşen oturumda Gates, Epstein ile 2011 yılında, yani Epstein’ın Florida'da reşit olmayan birini fuhuşa teşvik etme suçlamasını kabul etmesinden üç yıl sonra tanıştığını söyledi. Gates, Epstein'ın vergi ve miras konularında hizmet verdiği kişilerden küresel sağlık faaliyetleri için milyarlarca dolar toplayabileceğini iddia ettiğini belirtti. İfadesinde, "Epstein'ın geçmişte hukuki sorunlar yaşadığını bildiğimi hatırlıyorum ancak işlediği suçların ciddiyetini tam olarak kavrayamamıştım. Herhangi bir inceleme yapmadan tanışmayı kabul ettim" dedi.

Gates, Epstein'ın belirlediği potansiyel bağışçıların hiçbirinin süreci ilerletmeye yetecek kadar ilgi göstermediğinin anlaşılması üzerine, onunla olan temasının Aralık 2014'te sona erdiğini açıkladı ve "Ona daha ileri gitmeyeceğimizi bildirdim, kendisiyle görüşmeyi ve iletişim kurmayı bıraktım" şeklinde konuştu.

Raporlara göre Gates, o dönemki eşi Melinda French Gates'in 2013 yılında Epstein hakkında endişelerini dile getirdiğini kabul etti, ancak buna rağmen Epstein ile en az bir yıl daha iletişimde kalmaya devam etti. 2021 yılında Gates'ten boşanan Melinda French, eski eşinin ve diğer isimlerin Epstein ile ilişkilerine dair akıllarda kalan soruları yanıtlaması gerektiğini belirtmişti.

Gates, dün verdiği ifadesinde Epstein'ın evliliğine sadık kalmadığı gerçeği de dahil olmak üzere kişisel hayatına dair hassas bilgilere vakıf olduğunu öğrendiğini söyledi. Bu ilişkilerin Epstein ile olan temasıyla bir ilgisi olmadığını vurgulayan Gates, Epstein'ın bu sadakatsizlik bilgilerini ve buna eklediği birçok yalanı, kendisini yeniden iletişime geçmeye zorlamak için baskı unsuru olarak kullanmaya çalıştığını aktardı. Gates, "Ancak bu amacına ulaşamadı" dedi.

Temsilciler Meclisi Gözetim Komitesi, ABD yönetiminin davayı nasıl ele aldığını ve ilgili belgelerin nasıl yayınlandığını inceleyen geniş kapsamlı bir inceleme çerçevesinde Epstein ve yardımcısı Ghislaine Maxwell davasını soruşturuyor. Epstein ile uzun yıllar ilişkisi olan ABD Başkanı Donald Trump, başlangıçta dosyaların yayınlanmasına karşı çıkmış, bu durum ikinci başkanlık döneminin ilk yılı boyunca davanın üzerini örtmeye çalıştığı yönündeki suçlamaları beraberinde getirmişti.

Oturum çıkışında konuşan Cumhuriyetçi Milletvekili Tim Burchett, Gates'in "oldukça iyi çalıştırılmış" göründüğünü, çok az şey açıkladığını ve Epstein'ın olası ortaklarına yönelik yürütülen soruşturmaya yeni hiçbir isim sunmadığını belirtti. Ancak komitedeki kıdemli Demokrat Robert Garcia, Gates'in "Epstein'ın çevresinde bulunan diğer kişiler hakkında kendilerine bilgi sağladığını" ifade ederek, "Şu ana kadar Gates sorularımızı yanıtlama konusunda iş birliği yapıyor" ifadesini kullandı.


İsrail, Lübnan'ın güneyine yayılma girişimlerini yeniledi

İsrail'in dün Lübnan'ın güneyindeki Sayda kentine düzenlediği saldırının ardından, bölge sakinleri yanan araçlardan kaçıyor (AP)
İsrail'in dün Lübnan'ın güneyindeki Sayda kentine düzenlediği saldırının ardından, bölge sakinleri yanan araçlardan kaçıyor (AP)
TT

İsrail, Lübnan'ın güneyine yayılma girişimlerini yeniledi

İsrail'in dün Lübnan'ın güneyindeki Sayda kentine düzenlediği saldırının ardından, bölge sakinleri yanan araçlardan kaçıyor (AP)
İsrail'in dün Lübnan'ın güneyindeki Sayda kentine düzenlediği saldırının ardından, bölge sakinleri yanan araçlardan kaçıyor (AP)

İsrail ordusu, dün Güney Lübnan'da daha önce belirlediği "sarı hattın" ötesine geçerek iki ayrı eksende ilerleme girişimlerini sürdürdü. Ancak sınırlı çaplı kara harekâtı, Hizbullah'ın insansız hava araçları (İHA) ve güdümlü füzelerle düzenlediği saldırılarla karşılaştı. Bunun üzerine İsrail ordusu yoğun hava bombardımanına yönelirken, çevredeki köylerde geniş çaplı yıkım meydana geldi.

İsrail güçleri, Nebatiye bölgesindeki Şakif Kalesi çevresinde kontrol alanını genişletme amacıyla Kfar Tibnit ve stratejik öneme sahip Ali et-Tahir Tepesi yönünde yeni operasyonlar düzenledi. Ordu ayrıca batı kesiminde Beyt es-Seyyad ve Mecdul Zun istikametinde ilerlemeye çalıştı.

Şarku'l Avsat'a konuşan kaynaklar, her iki bölgenin çevresinin de "ateş altında fiilen işgal edilmiş durumda" olduğunu belirterek, bölgelerde sivil varlığın kalmadığını ve yaygın bir yıkımın hâkim olduğunu ifade etti.

Bu gelişmelere paralel olarak Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, Cumhurbaşkanı Joseph Avn'ın Washington ve Tahran'la yürüttüğü diplomatik temaslara paralel yeni bir müzakere kanalı açmaya çalışıyor. Bir süredir geri planda kalan Berri'nin, aynı zamanda Lübnan devleti ile Hizbullah arasında arabulucu rolünü sürdürdüğü belirtiliyor.

Bakanlık kaynakları, Lübnan dosyasının Pakistan'da yürütülen diplomatik görüşmelerde de gündemde olduğunu söyledi.