Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor-4:  Hafız Esed Saddam’ı kurtarmaya çalıştı

Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan Saddam-Esed arasındaki gizli mesajlarda Şam’ın, ilişkilerin geliştirilmesi için Ramazan ve Aziz’in atanmasından rahatsız olduğu görülüyor.
Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan Saddam-Esed arasındaki gizli mesajlarda Şam’ın, ilişkilerin geliştirilmesi için Ramazan ve Aziz’in atanmasından rahatsız olduğu görülüyor.
TT

Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor-4:  Hafız Esed Saddam’ı kurtarmaya çalıştı

Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan Saddam-Esed arasındaki gizli mesajlarda Şam’ın, ilişkilerin geliştirilmesi için Ramazan ve Aziz’in atanmasından rahatsız olduğu görülüyor.
Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan Saddam-Esed arasındaki gizli mesajlarda Şam’ın, ilişkilerin geliştirilmesi için Ramazan ve Aziz’in atanmasından rahatsız olduğu görülüyor.

1996 yılının ikinci yarısında, Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed’in hedefi “Irak’ta Saddam rejiminin devrilmesini durdurmak” oldu. Bu tarihten itibaren Esed, 1982’den beri kapalı olan Suriye-Irak sınırlarını açmanın yanı sıra bu hedefe odaklandı.
Şarku’l Avsat’ın iki devlet başkanın elçileri, Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam ve Irak’ın Katar büyükelçisi Enver Sabri Abrurrezzak’ın belgelerinden elde ettiği Esed ile Saddam arasındaki yazışmalarda, iki tarafın önceliklerinin farklı olduğu görülüyordu. Esed tereddütlü ve şüpheciydi. Saddam ise işbirliği yapmak için acele ediyordu. “Ulusal eylem sözleşmesine” dönmeyi ve iki ülke arasında birlik kurulmasını ısrarla öneriyordu. Esed’in, Fırat’ın diğer kıyısında kendisine rakip olarak gördüğü Baas Partisi’nin muhalif kanadı ise 1979 yılında parçalanmıştı.
Irak’ın Şam Büyükelçisi, Saddam’ın Şam’a bir mesaj ilettiğini söyledi. Mesajda şu ifadeler yer alıyordu: “Eğer Suriyeli kardeşlerimiz ulusal eylem sözleşmesini görüşmek istiyorlarsa bunu kabul ederiz. İlişkilerimiz şu anda iyi durumda. Yetmişlerde ve seksenlerdeki bazı sorunları arkamızda bıraktık.” Saddam’ın mesajında bahsettiği sorun, Irak Cumhurbaşkanı Ahmed Hasan el-Bekir’i Saddam’ın darbe yaparak alaşağı etmesinin nedenleri öğrenmek için Esed’in Haddam’ı 1979’da Bağdat’a göndermesi sorunuydu. Bekir, Irak ile Suriye’nin birleşmesini isteyen bir Baas Sosyalistiydi.

Görüşme tutanakları ve belgeler ayrıca Saddam’ın Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesi dosyasına, yardımcısı Taha Yasin Ramazan ve Başbakan Yardımcısı Tarık Aziz’i ataması, önceki tecrübeler göz önüne alındığında Esed ve Haddam’ı memnun edemedi. Geçmişte Haddam ve Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara ile Tarık Aziz arasında birkaç gizli görüşme yapılmıştı. Ancak bu ciddiyetsiz görüşmelerden bir sonuç elde edilememişti.
Ancak günler geçtikçe Bağdat’a yönelik artan baskılar ile Esed, Saddam rejiminin devrilmesi, Irak’ın çöküşü ve bunun Suriye’nin istikrarı ve Suriye rejimi üzerindeki yansımaları hususunda endişelenmeye başladı. Şam hükümeti, Kasım 1997’de Aziz’i ve ardından Şubat 1998’de Dışişleri Bakanı Muhammed Said es-Sahaf’ı kabul etti. Esed ve Sahaf arasındaki resmi görüşmelerin tutanaklarına göre Suriye Devlet Başkanı şunları söyledi: “Irak’a yönelik saldırıların sonuçları hususunda uyarılarda bulunmak için bazı kardeşlerle temasa geçtim. Amerikalılar ve Avrupalılarla temaslarımızda tutumumuzu açıkça ortaya koyduk. Irak’ın bahaneleri ve fırsatı istismar etmeye çalışmayı bırakması gerektiğine inanıyoruz. Şu anda önemli olan askeri bir müdahaleden kaçınmak. Askeri bir müdahale olursa, geçici de olsa planlarımızın büyük bir kısmı bozulacak.”
Haddam Paris’ten, Cumhurbaşkanı Chirac ile görüşmesinden döndükten sonra Fransa’nın tutumunu Başkan Esed’e arz etti. Sonra da Irak konusunu görüşmek üzere Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hikmet el-Şihabi ve Dışişleri Bakanı Şara’nın da katılımıyla bir toplantı yapılmasını istedi. Resmi bir Suriye belgesine göre bu toplantıda aşağıdaki şu teklifler yapıldı: “Irak’taki rejim hakkında yanılgıya düşmemek için çalışmamızın amaçlarını tanımlamayı gerekli gördük. Çalışmamızın amaçları:
Irak rejiminin, ABD, İsrail ve Ürdün tarafından devrilmesini durdurmaya çalışmak.
İki ülke arasında sürekli bir çalışma zemini geliştirmemizi sağlayan parti organlarıyla iletişim için bir atmosfer oluşturmak.
Bölgede yeni koşullar oluşturma gücümüz hakkında Amerikalılara ve İsraillilere bir mesaj vermek.
Arap halkının moralinin yükselmesine katkıda bulunmak.
Suriye’nin Irak’ta ve başka yerlerdeki çıkarlarını güvence altına almak.”
Çalışma programı, Irak’ın Katar Büyükelçisi Enver Sabri’nin çağırılmasını ve ona, 1982’de kapatılan uluslararası Irak sınırının BM Güvenlik Konseyi kararlarını ihlal etmeyecek şekilde açılacağına dair yapılacak açıklamanın bildirilmesini gerektiriyordu.
Açıklamada metninde, kardeş Irak halkının çektiği acılar da dahil olmak üzere bu kararın alınmasının gerekçeleri ve onların acılarını gidermek için kardeşlik ve ulusal ilişkiler bağlamında çalışılması gerektiği yer alıyordu. Açıklamada ayrıca, iki ülke arasındaki sınırların açılmasına yönelik düzenlemeleri görüşmek üzere bir toplantı yapılacağına dair bir paragraf bulunuyordu. Büyükelçiye, iki ülke arasındaki ilişkilerin çeşitli yönleriyle nasıl düzenleneceğini tartışmak için siyasi bir toplantı düzenleme önerisi sunuldu. Bu toplantının iki ülkenin de çıkarlarına olacağı, Arap durumlarındaki karmaşıklığı artırmayacak şekilde programlanacağı ve aynı zamanda iki ülke arasındaki iletişim biçimini de belirleyeceği aktarıldı. Bir yandan iki ülkeye zarar verilmemesi diğer yandan da bu fırsatın kaçırılmaması için toplantının gizli tutulması teklif edildi.
21 Ağustos 1996’da Haddam, Enver Sabri ile buluştu. Toplantı tutanaklarına göre Haddam: “Kendisine, gerekli adımları attığımıza işaret ederek bu süreçte çeşitli kesimlerden büyük baskılara maruz kaldığımızı ancak bu baskıların tutumumuzu değiştirmediğini söyledim. Bazı Arap ülkeleri ile görüştük ve onları yaklaşımımızın doğruluğuna ikna edebildik. Suriye hükümetinin, BM Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda uluslararası sınırların açıldığını ilan eden bir bildiri yayınlamasını, iki ülkeden yetkililerin bunu organize etmek için bir araya gelmesini ve konuları aşamalı olarak görüşmek üzeri bir komitenin kurulmasını öneriyoruz. Bunun elde edilmesi, iki ülkenin çıkarına olacak ve bazı üçüncü kimselerin keyfini kaçıracaktır. Hiçbir kimseden korkumuz yok. Biz sadece yöneldiğimiz hedefi korumak istiyoruz. İki ülkenin ve Arap ulusunun yararına sizin ve bizim elde etmek istediğimiz şeyi başarmak için hedefimize adım adım yürüyoruz.”
Haddam: “Büyükelçi bana bu komitenin seviyesini sordu. Ben de, karar merci düzeyinde veya bu merciye yakın bir düzeyde, zira komite, iki ülkenin çıkarına olan tüm olası adımları önerebilmek için uygun vizyona sahip olmalıdır dedim.”
28 Ağustos’da Haddam, Irak elçisini kabul etti. Haddam’dan gelen belgelerde şu ifadeler yer alıyordu: “Bana, Şam’dan aldığı bilgileri Başkan Saddam’a ilettiğini söyledi. Saddam’ın da Devrim Komuta Konseyi’ni ve ulusal yönetimin üyelerini toplantıya çağırarak Şam ile yapılan temasları sunduğunu, toplantıya katılanlarla durumu görüşmek ve uygun karar almak istediğini söyledi. Toplantı sonrasında Saddam elçiyi çağırarak ona içinde şu ifadelerin olduğu mektubu verdi: “Irak yönetimi, Devlet Başkanı Saddam ile elçisi Enver Sabri arasında 3 Haziran’da Bağdat’ta gerçekleşen toplantıya muvafık olarak Suriye ile yeni bir ilişki modeli kurma arzusunu teyit etmektedir.”
“Irak yönetimi, en iyi adımın, sınırların açılması da dahil olmak üzere hangi adımların atılabileceğini tartışmak için iki taraf arasında siyasi düzeyde bir toplantı düzenlemek olduğuna inanıyor. İki kardeş ülkenin ve Arap ulusunun, karşı karşıya olduğu, gözden geçirilmesi ve değerlendirilmesi gereken birçok konu ve zorluk var. Suriyeli kardeşlerimizin, ortak meseleleri görüşmek üzere iki ülke yönetimine yakın bir komite oluşturma isteğine binaen Irak yönetimi, bu komiteye iki üyeyi atamaya hazırdır: Taha Yasin Ramazan ve Başbakan Yardımcısı Tarık Aziz, veyahut Suriyeli kardeşlerimizin arzusuna göre, toplantı yapmak için seçtikleri bu iki isimden biri. Toplantının tarihini, yerini, gizli mi yoksa aleni mi olacağını belirlemeyi Suriye’deki yoldaşlarımıza bırakıyoruz.”
Saddam’ın Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesi dosyasına, yardımcısı Taha Yasin Ramazan ve Başbakan Yardımcısı Tarık Aziz’i ataması, önceki tecrübeler göz önüne alındığında Esed ve Haddam’ı memnun edemedi. Geçmişte Haddam ve Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara ile Tarık Aziz arasında birkaç gizli görüşme yapılmıştı. Ancak bu ciddiyetsiz görüşmelerden bir sonuç elde edilememişti.
31 Ağustos 1996’da Suriye Devlet Başkan Yardımcısı Haddam, Irak büyükelçisini çağırarak ona şu bilgileri verdi: “İki ülke elçileri arasında tartışılacak konuların çokluğu ve önemi göz önüne alındığında, Bağdat’taki kardeşlerimizin gündeme getirmek istedikleri konuları sunmalarını umuyoruz. Biz de tartışalım ve inceleyelim. Bunun ışığında müzakereleri yürütecek heyetin birleşim tarihini belirleyelim. Amacımız, işlerin dar sınırlar içinde kalmaması ve her elçilik heyetinin yetkilerle donatılmış olmasıdır. Taha Yasin Ramazan ve Tarık Aziz isimleri bizleri pek memnun etmedi. Biz bu atamayı, Irak tarafında ciddiyetsizliğin bir işareti olarak gördük.”
Enver Sabri, iki ülke arasında 1978’de imzalanan Ulusal Eylem Sözleşmesi’ne dönüş de dahil olmak üzere gündeme getirilmesi gereken önemli meselelerden dolayı Şam’ı ziyaret etmek için defalarca tarih belirlemeye çalıştı. Ancak gecikmeler yaşandı. 21 Şubat 1997’de Haddam, Enver Sabri’yi kabul etti ve Haddam’ın raporlarındaki kayıtlara göre Arapların durumu, Haddam’ın bu durumların hassasiyetini, inceliğini ve baskıları anlatmak için yaptığı turlar ve bu turların amaçları hakkında genel bir konuşma yapıldı. Haddam’ın raporları elçi Enver Sabri’nin, Haddam’a şunları söylediğini aktardı: “Başkan Saddam’ın, Başkan Esed’e ve size selamlarını iletiyorum. Irak yönetimi ve halkı, tüm imkanlarıyla, Arap ulusunun bulunduğu bu aşamada yaşadığı tüm zorluklara karşı Suriye’nin yanındadır. Arap ulusal güvenliğini tehdit eden ciddi zorluklarla başa çıkmak, Arap ulusunun biçimsel farklılıklarını göz ardı ederek yeni bir sayfa açmak ve bencil ve bireysel davranışları engellemek gerekmektedir. Bu, iki kardeş ülke arasındaki ilişkiler eski gücüne ve işlevine dönmedikçe sağlanamayacaktır. Bu nedenle, önerilen toplantıda görüşülmesi gerektiğini düşündüğümüz konular şunlardır:
İki kardeş ülke arasında normal ilişkilerin yeniden tesis edilmesi için önemli bir adım olarak diplomatik ilişkilerin görüşülmesi.
Suriye yönetiminin, sınırları açma konusundaki istekliliği ışığında karşılıklı ticaret ve petrol boru hatlarının açılması meselesinin görüşülmesi.
İlişkilerin geliştirilmesi için Yüksek Liderlik Komite’sinde kararlaştırılan adımların uygulanmasını takip etmek üzere bu komiteye yardımcı bir komitenin oluşturulması.
Suriyeli kardeşlerimizin görüşmek istediği diğer konular.
Son olarak Irak, Lübnan’daki Iraklı diplomatların serbest bırakılmasında oynadığı rol için Suriye’ye teşekkür ediyor.”
Enver Sabri, Saddam’ın mesajını ilettikten sonra, “Başkan Saddam bana, Ulusal Eylem Sözleşmesi’ni tartışmak isterseniz bunu kabul edeceğini, şimdi iyi ilişkilerimiz olduğunu ve geçmişte yaşananların üstesinden geldiğimizi söyledi” dedi.
Haddam: “Bütün Arap ve uluslararası temaslarımızda Irak meselesi var. Fransa’yı olumlu adımlar atmaya teşvik ettik. Ayrıca iletişim eksiğine rağmen, Irak’a karşı bir dizi komployu da engellemek de dahil olmak üzere çok şey yaptık. Keşke bunlar 1978’de olsaydı. O zaman Araplar şu anda olduğu durumda olmazlardı. Ulusal Eylem Sözleşmesi’ni sabote etmek ve ardından İran’ı Irak’a karşı bir savaşa sokmak için Bağdat’ta gelip entrika çevirenler var.”
Büyükelçi Enver Sabri, Başkan Saddam’ın partide ve devlette büyük değişiklikler yapacağını, ancak bunun için Suriye ile ilişkileri beklediğini, bu ilişkilerin değişimde kilit rol oynayacağını belirtti. Haddam, ilişkileri yeniden kurmak için iki teklif sundu. Bunlardan birinde Haddam şöyle dedi: “Irak ile Suriye’yi ve onların kardeş halklarını birbirine bağlayan kader bağları ve ortak çıkarlardan yola çıkarak ve ulusal çalışmanın gerekliliklerini ve Irak ile Suriye arasındaki ilişkiler göz önünde bulundurularak, aralarında geçen temaslar ışığında, Irak Cumhuriyeti Hükümeti, 1996 yılından başlayarak kardeş Suriye Arap Cumhuriyeti ile büyükelçilikler düzeyinde tam diplomatik ilişkileri tekrar kurma kararı almıştır.”
26 Şubat 1997’de Suriye Başkan Yardımcısı Haddam, Saddam’ın elçisini kabul etti ve ona şunları söyledi: “Arap durumunu düzeltmek ve yeni formülleri Arap eylemindeki mevcut yöntem ve formüllerle değiştirmek için bir Arap girişimi hazırlıyoruz. Taahhütleri ve garantileri tanımlayacak, herkese güvence sağlayacak sağlam kurallara dayalı ciddi bir işbirliğinin yolunu açacağız.”
Ardından Haddam, kendisine şu mesajı okudu: “Cumhurbaşkanı ve şahsım adına Başkan Saddam Hüseyin’i selamlarım. Büyükelçi Enver Sabri aracılığıyla, Arapların durumu ve Arap ulusunun karşı karşıya olduğu tehlikeler hususunda, özellikle İsrail’in tehlikeleri ve Siyonizmin bölgede yapmaya çalıştığı şeyler hususunda, yabancı hakimiyeti, Arap kaynakları ve zenginliklerine yönelik hırslar ve iki ülkenin bunlara karşı sorumlulukları hususunda, özellikle de iki ülkenin de üzerinde durulan hedef olması hususunda Irak’la fikir alışverişinde bulunmaya başladığımızdan beri ilişkilerimizde objektif ilerlemeler kaydedilmiştir.
Esed ve Saddam aynı tarafta Türkiye karşı tarafta
“Gerilim ve düşmanlık aşamasından, tüm Arap ulusunu ilgilendiren bir dizi önemli konuda ortak bir anlayış aşamasına geçtik. Suriye’nin, Irak’ın birliğini ve ulusal güvenliğini hedef alan komplolara verdiği yanıt bunun açık bir kanıtıdır. Biz iki ülkede mazeret teşkil edecek adımlar atarsak, diğerleri de bunu İsrail ile ilişkileri düzeltmeye yönelik ABD baskısına teslim olmak için bahane olarak kullanır. Bu tür adımları düzeltmenin ve zararlarını sınırlamanın ne kadar zor olduğunu idrak etmeliyiz. Arapların bir kısmı, Türkiye ve bölge dışındaki diğer güçlerin olduğu tarafta, biz ise diğer taraftayız. Suriye’nin tehlikeler karşısında Irak ile işbirliği yapma arzusu çok açık bir mesajdır. Bunu,  mevcut gerçekliğe objektif bir bakış açısıyla ve sonuç olarak tepkilere yol açabilecek ve Suriye ile Irak’ın veya Arap ilişkilerinin atmosferini iyileştirme çabalarını olumsuz etkileyecek diplomatik ilişkilerin formalitelerinden uzak bir şekilde gerçekleştirmek istemektedir.”
Görünüşe göre Irak yönetimi Şam’ın mesajını yanlış anlamış. Çünkü 29 Mart’taki Arap Birliği toplantısında Irak Dışişleri Bakanı Said el-Sahhaf, Suriye Dışişleri Bakanı Faruk el-Şera’ya şu mesajı verdi: “Başkan Saddam, Başkan Esed’a selamlarını sunuyor. Enver Sabri’nin Şubat ayında Haddam’dan aldığı mektubunuzu ilgiyle okuduk. 1995 sonbaharında sizinle iletişime geçmemizin nedeninin, Irak ve Suriye’yi tehdit edenler de dahil olmak üzere Arap ulusunun varlığı ve kaderi açısından tehlike arz eden durumların farkında olmamız olduğunu vurgulamak isteriz. Çevremizde olup bitenlerin hem bizi hem de milleti bir bütün olarak tehdit ettiğini gördüğümüzü zamanında söylemiştik. Bu sizin de takdiriniz ise, ne yapmamız gerektiğini ve neler yapabileceğimizi birlikte tartışmaya hazırız. Cevabınız, bu analizi ve sonucu bizimle paylaşmanız anlamında olumluydu. Yani bu analiz ve sonuç hususunda bizimle aynı fikirdeydiniz. Aramızdaki temaslar bu temelde devam etti. Ayrıca Kahire ve New York’ta dışişleri bakanlarımız Sahaf ve Şara arasında iki toplantı yapıldı. Bir önceki aşamaya ilişkin yorumlar ne olursa olsun, Irak yönetimi, şu anda önemli olanın, mevcut koşulların ve gelecekteki beklentilerin net bir resmini elde etmek olduğuna inanıyor: Şu anda ulusun karşı karşıya olduğu riskler nelerdir? Bir sonraki aşamada beklenen riskler nelerdir? Bu risklerin kaynakları nelerdir ve onlarla nasıl yüzleşmelidir?”
“Belirttiğimiz tüm görüş ve önerilerde, başından beri, istisnasız tüm Arap ülkeleriyle eskisinden daha iyi ilişkiler kurma yönündeki genel çabadan izole edilmiş, ikili ve münferit olarak hareket etme niyetinde olmadığımızı teyit ederiz. Görüş ve analizlerimizle, bu aşamada işlerin takdirine uygun görmediğiniz bir adım atarak sizi utandırma niyetinde değiliz.”
İki yıl boyunca iki ülke arasındaki sınırları açmaya çalışan Suriye hükümeti, Devlet Başkanı Hafız Esed’in talimatıyla 2 Haziran 1997’den itibaren sınırların açılması kararı aldı. Bu karar olumlu bir havanın oluşmasına yardımcı oldu. Suriye ve Irak ticaret heyetleri, iki ülkenin başkentlerini ziyaret etmeye başladı.
Ekim ve Kasım 1997’de Irak krizinin şiddetlenmesiyle, Suriye, ABD tehditlerini reddeden ve Arapları da bu tehditleri reddetmeye çağıran bir bildiri yayınladı. Kasım ayında Tarık Aziz, Suriyeli yetkililere bu durumla ilgili gelişmeleri haber vermek için Şam’ı ziyaret etmek istedi. Başkan Hafız Esed bu teklifi kabul etti ve Haddam’dan onu karşılamasını ve dinlemesini istedi. 22 Kasım’da Haddam, Tarık Aziz’i Dışişleri Bakanı el-Şera’nın huzurunda kabul etti.
Karşılıklı nezaket ifadelerinden sonra Haddam, Tarık Aziz’e yaptığı siyasi turu sordu. Tarık Aziz de cevap verdi: “Toplamda çok şey yaptık. Davamız uykudaydı ve neredeyse ihmal ediliyordu. Rus ve Fransız dostlarımız bizimle konuşuyorlar ama Amerika’nın kötü davranışlarına kesin bir son veremiyorlar. Üstelik Ruslar, çok uzun zamandır aleyhimize ümitsiz bir şekilde devam eden durumun düzeltilmesinde bize yardımcı olmak istediklerini söylediler. Bu, son günlerde bize yardımcı olacak bir girişim ve sözler gibi görünüyor. Böylece Özel Komite’nin çalışmalarını bitirdik. Bu komite profesyoneldir ve ABD’ye boyun eğmez. Ekonomik ambargonun kaldırılması konusu sizinle yaptığımız iletişimde gündeme geldi. Size bunun sadece Irak için değil herkes için tehlike olduğunu söylemiştik ve cevabınız olumluydu. Kral Hüseyin, bölgeyi Balkanlaştırmak, federasyon oluşturmak ve Şii, Sünni ve Kürt devletleri kurmak istiyor. Her bölgede Sünniler ve Şiiler var. O halde asıl amacı bölgeyi Balkanlaştırmaktır."
Tarık Aziz, Irak’ın Suriye için neler yapabileceğini sorduğunda Haddam: “Amacımızın Arap iklimini iyileştirmek olduğunu, Arapların durumunu karmaşıklaştıracak ve bize, size ve özellikle de Amerikan baskılarına karşı zayıf olan tüm Arap gruplarına zarar verecek resmi nitelikte bir adım atmak istemediğimizi size söyledik. Irak’la ilgili her şeyin ulusal bir sorumlulukla ele alındığını ve aramızda iletişim kanalları olduğunu hissediyorsunuz ki şimdi buradasınız. Bence büyük ilerleme kaydettik, temel sorunları gündeme getirdik ve bunlarda büyük ilerleme sağladık. Daha önce Irak hakkında yüksek sesle konuşamazdık ama şimdi konuşabiliyoruz.”
Aziz, “İyi adımlar attık. Aramızdaki ilişkiler rahat ve ortak bir anlayışa sahip. İş ilişkilerine de başladık ve insanlar mutlu. İşi pratik yoldan halletmek istiyoruz. İşin ekonomik yönü, tüccarlar ve bireyler arasındaki ilişkilerin düzenli olarak yürütülmesini gerektirir. Bu da vize almak ve vatandaşlara hizmet etmek için iki ülke arasında diplomatik misyonların varlığını gerektirir. Size baskı yapmıyoruz ancak bunu düşünmenizi rica ediyoruz. Başardıklarımızın üzerine bir tuğla daha koymamız gerekir. Diplomatik bir gelişme olmalı. Büyükelçilik düzeyinde ilişkiler istemiyorsanız bırakın durum Mısır gibi olsun. Mısır’ın bir maslahatgüzarı var. Pratik olarak bu bir büyükelçilik vazifesi yapıyor. Arap Birliği ve Kahire’deki temsilciliğimiz pratikte bir büyükelçilik. Oradaki temsilcimiz gidip bakanlar ve resmi makamlarla görüşüyor. Bu büyükelçilik ismini kullanmadan tam bir büyükelçilik temsili. Uygun görürseniz bunu bir düşünelim. Şimdi benim buraya gelebilmem için bile dolaylı yoldan birçok temasta bulunduk.”
Haddam’ın raporlarında şöyle yazıyor: “Kuzey ve güneydeki hava operasyonlarının yoğunlaştığı gibi Irak üzerindeki Amerikan baskısı da yoğunlaştı. El-Sahhaf Şam’ı ziyaret etmek istedi ve el-Şera 9 Şubat 1998’de onu kabul etti.”
İsmail Cem’in Ortadoğu hamlesi
Toplantı tutanaklarına göre Iraklı bakan şunları söyledi: “Irak yönetiminin ve Devlet Başkanı Saddam’ın elçisi olarak Şam ziyaretine kabul edilmekten, size ve Suriyeli kardeşlerimize Amerika ile aramızdaki krizin son gelişmelerinin detayları hakkında bilgi vermekten memnuniyet duyuyorum. Sizinle görüş alışverişinde bulunmaktan, sizden haber almaktan, sizi durumu olduğu gibi aktarmaktan ve olasılıklarının neler olduğunu göstermekten memnuniyet duyuyorum. Geçtiğimiz günlerde Türk Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in Bağdat’ta bizi ziyaret etmesi nedeniyle bir Türklerin de bir hamle yaptığını gördük. Cem’in anlattıklarını sizlere aktarmayı önemli bulduk. Böylece size söyledikleriyle bize söylediklerinin aynı olup olmadığını doğrulayabiliriz.”
Şara şunları söyledi: “Türk bakan şaşırtıcı açıklamalarda bulundu. Türk büyükelçiliği, Suriye’yi ziyaret etmek istediğini söyledi ancak bizi ziyaret etmedi. Bize fikirlerini de göndermedi. Şüphesiz ki Irak çok büyük bir baskı altında ve Suriye yönetimi bu baskıların boyutlarının ve amaçlarının farkında. (Saddam’ın damadı) Hüseyin Kamil’in kaçışı ve bazı tarafların onu kucaklaması ve Irak halkının kurtarıcı olarak lanse etmesi meselesi öncesinde bile Suriye olarak çok endişeliydik ancak sessiz kalmadık. Kamuoyunda bir şeyler söyledik ama özellikle Mısır ile iletişimde yaptıklarımız, Irak’ın, özellikle Hüseyin Kamil’in bir araç olarak kullanılması, tehlikeler konusunda gözümüzü açtı. Özellikle Başkan Esed, bu planları bozmak için büyük çaba sarf etti. Mesele sadece Irak’ı ve Irak’taki rejimi hedef almıyordu. Rejimi yönetmeye ve değiştirmeye yönelikti. Ama biz meseleyi sadece bir rejim değişikliği olarak değil, Irak’ın  yapısının temelindeki bir değişiklik ve ona bir saygısızlık olarak değerlendirdik. Dolayısıyla bu durum tüm Arap ulusunu üzerine etkili olacaktır.”
Türkiye-Irak-Suriye üçgeni
Şara şunları ekledi: “Türkiye’nin bu konudaki tehlikeli rolünü de görüyoruz. Türkiye, Kuzey Irak’ta fiilen var ve Irak’ın varlığını gerçekten etkileyen meseleleri, ABD’nin açık teşvikiyle kontrol ediyor. Şimdi de İsrail Türkiye’ye açık destek veriyor. Kuzey Irak’ta, uzman veya terörle mücadele vasıfları altında ya da Lübnan’da bulunan güvenlik çemberinde yüksek teknolojili araçlar kullanmak için görevlendirilmiş İsrailliler var. Türkiye ile de ilişkilerimiz kötüleşti. Açıkçası bu konuda biz İran’la birlikteyken Suriye ile ikili veya üçlü görüşmeler yapmaktan kaçındılar. Çünkü Kuzey Irak’ta olup bitenler ve başkaları tarafından sömürülme olasılıkları konusunda bir tür endişeleri vardı. Türkiye’yi biliyoruz ve hedefi de bizim hedefimizle aynı. Türkiye, bir Kürt devleti kurulmasından endişe duyuyor. Aynı şekilde İran da öyle. Bu, üç ülke arasında Irak’ın bölünmemesi için iyi bir ortak nokta, çünkü ortak bir tehlike var. Irak’a girdiklerinde onlara saldırdığımız için bu üçlü komitenin çalışmalarını durdurdular. Onların açıklamalarına dönüp bakarsanız sebebin bu olduğunu göreceksiniz. Onlara, uyarılar yapmak için toplandığımızı, Irak’ın bütünlüğüne saygısızlık yapmak için toplanmadığımızı aktardık. Birimiz Irak’a nasıl girebiliriz ki? Bu, iki yıl önce Tahran’daki son görüşmeydi. Onlar ise güvenlik boşluğu olduğunu ve Kürtlerin savaştığını iddia ettiler.”
Iraklı bakan güvenlik boşluğunu oluşturan sebebi sordu. Suriyeli bakan da şöyle devam etti: “Her şeye rağmen duruşumuz belliydi. Size şunu söyleyebilirim ki son yıllarda Irak, Suriye ve milletimiz adına çok bedel ödedik. Şimdi Türkiye ile ilişkilerimiz çok kötü ve bu kötü ilişki yüzünden yalnız olduklarını söyleyerek İsrail ile askeri ittifak kurdular. Ve bu ittifak için kendilerini haklı çıkardılar. Ürdün ile ilişkilerimize gelirsek, önceden bir bağlantı vardı ama Hüseyin Kamil konusundan sonra bu bağlantı da koptu. Bizimle ilk iletişime geçenler onlardı.”
“İkinci nokta: Güvenlik Konseyi veya Teftiş Kurulu kararlarının uygulanmasının bir takvime sahip olması, ucu açık olmaması gerektiğine, yoksa bu kararların uygulanmasının yüz yıl sürebileceğine inanıyoruz.”
Ertesi gün Devlet Başkanı Esed, Iraklı bakanı kabul etti. Sahaf’ın Esed’e, kendi liderinden getirdiği, durumun, gelişmelerin ve krizin nedenlerinin ve analizlerinin sunulduğu, Suriye’nin durumunun övüldüğü mektubu sunmasının ardından Hafız Esed ona şunları söyledi:
Suriye krizin amaçlarının farkında ve tüm Arap durumuyla ilgileniyor. Bu geçici şartlarda iki ülke arasındaki ilişkileri durdurmayacağız. Çünkü dış mihrakların hedefi çok büyük. Özellikle de İsrail’in hedefleri. Bu yüzden tutumumuz çok açık.
Olanların Kuveyt ile değil İsrail ve ABD çıkarlarıyla ilgisi var ve tüm bölgeyi hedef alıyor. Bu nedenle, Irak’a yönelik saldırganlığın sonuçları konusunda uyarılarda bulunan bazı kardeşlerle temas kurdum. ABD ve Avrupa ülkeleriyle ilişkilerde net bir tavır ortaya koyduk.
Irak’ın bahaneleri ve fırsatı istismar etmeye çalışmayı bırakması gerektiğine inanıyoruz. Şu anda önemli olan askeri bir müdahaleden kaçınmak. Askeri bir müdahale olursa, geçici de olsa planlarımızın büyük bir kısmı bozulacak.

Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajlar yayınlıyor 1: Hafız Esed, Saddam Hüseyin’den ilk mesajını dikkate aldı ve yanıt vermeden önce Saddam’ı test etti

Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajlar yayınlıyor 2: Saddam Esed’e 1996’da Lübnan’a yönelik İsrail saldırılarına karşı “gizli  zirve” teklif etti

Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajlar yayınlıyor-3: Esed Saddam’ı durdurmak için Fransa’ya iş birliği teklif etti

 



Yeni bölgesel durum ve İsrail tehdidi arasında Lübnan ve Suriye

Suriye'nin güney sınırı boyunca yer alan İsrail tarafından ilhak edilen Golan Tepeleri'ndeki bir bölgede bir Merkava tankını inceleyen bir İsrail askeri, 25 Mart (AFP)
Suriye'nin güney sınırı boyunca yer alan İsrail tarafından ilhak edilen Golan Tepeleri'ndeki bir bölgede bir Merkava tankını inceleyen bir İsrail askeri, 25 Mart (AFP)
TT

Yeni bölgesel durum ve İsrail tehdidi arasında Lübnan ve Suriye

Suriye'nin güney sınırı boyunca yer alan İsrail tarafından ilhak edilen Golan Tepeleri'ndeki bir bölgede bir Merkava tankını inceleyen bir İsrail askeri, 25 Mart (AFP)
Suriye'nin güney sınırı boyunca yer alan İsrail tarafından ilhak edilen Golan Tepeleri'ndeki bir bölgede bir Merkava tankını inceleyen bir İsrail askeri, 25 Mart (AFP)

Elie el-Kasifi

Ortadoğu’daki tabloyu okumak için iki ana başlık var. Bunlardan birincisi İsrail’in Gazze Şeridi’ne ve dolayısıyla Lübnan ve Suriye'ye yönelik saldırılarını yeniden başlatması ve Batı Şeria'dan bahsetmemesi, ikincisi ise İran'ın nükleer programı, balistik silahları ve belki de Tahran destekli milislerin bölgedeki geleceğiyle ilgili müzakereler konusunda İran ve ABD arasında karşılıklı olarak verilen mesajlar ve savrulan tehditler.

Bu iki başlık arasındaki tüm bağlantıları, sanki bölge için hala sisli, dalgalı ve binlerce soruyu beraberinde getiren bir gelecek öngörüyormuşuz gibi aramanın bir önem yok. Bu iki başlığın eşzamanlı ve uluslararası sahneyi her geçen gün sarsan Donald Trump döneminde ABD'nin bölgedeki stratejisinin mihenk taşı olması yeterli. Zira bunun İran'dan Sudan'a, doğudan batıya bölgedeki tabloyu etkilemeden yapılması mümkün değil.

İster doğuda ister batıda” olsun hiç kimse tarafından 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana istediğini yapmaktan caydırılamayan İsrail, Donald Trump'ın Beyaz Saray'a girmesinden bu yana ABD'nin bölgedeki tutumuyla birebir özdeşleşmiş durumda. Trump’ın 20 Ocak'ta göreve başlamasının arifesinde İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkesin, ABD’nin Cumhuriyetçi Başkanı’nın seçim kampanyası sırasında söz verdiği gibi Gazze'deki savaşı durdurma konusunda ciddi olduğunu gösterdiği doğru olsa da çok geçmeden Trump'ın vaatlerinin İsrail'i ve hatta kendisini bile bağlamadığı ortaya çıktı. Slogan atma ve son tarih belirleme konusunda başarılı olan Trump’ın gerçeklere uyum sağlama ve planlarını yavaşlatma ya da iptal etme konusunda daha becerikli olduğu da açıkça görüldü. Aynı şey Ukrayna'daki savaşı rekor bir sürede sona erdirme vaadi için de geçerli.

Gazze Şeridi'ndeki savaşa gelince, İsrail’in yeniden başlayan saldırısı, sanki ABD’nin mevcut stratejisinin bir parçasıymış ve sadece İsrail stratejisini yansıtmıyormuş gibi ABD'nin tam desteğine sahip. Bu da Trump dönemi ile İsrail'in Gazze’deki ve bölgedeki vahşetini örtbas etmekten geri kalmayan Joe Biden dönemi arasında büyük bir fark olduğunu gösterdi. Ancak ABD’nin ve İsrail’in stratejileri arasındaki uyum daha önce hiç Trump yönetiminde olduğu kadar ileri boyutlara ulaşmamıştı. Trump'ın açıkladığı Gazze halkını yerinden etme planı bunun tek kanıtıdır. Trump, bu plandan geri adım atmış ya da planını ertelemiş gibi görünse de bu plan İsrail aşırı sağı için çok iddialı bir Amerikan tavanı oluşturdu. İsrail aşırı sağının önerilerine karşı zaman zaman çok muğlak da olsa bir mesafe koyan önceki Demokrat Partili Joe Biden yönetimi döneminde durum böyle değildi.

Aslında İsrail'in Gazze Şeridi’ne karşı yeniden başlayan saldırısı ‘güç yoluyla barış’ sloganının pratikteki tercümesi olurken pratikte bölgede barışı sağlamaktan ziyade İsrail'in bölge üzerindeki kontrolünü dayatmak anlamına geliyor. Ancak İsrail, 7 Ekim 2023’ten bu yana geleneksel rakipleri olan Filistinli gruplar ve Hizbullah'a karşı elde ettiği tüm ‘başarılara’ rağmen, şimdiye kadar kendisi için tamamen elverişli bir bölgesel durum tasarlayabilmiş ya da bölge üzerinde kontrolünü empoze etmesine yahut çevresiyle normal ilişkileri olan bir devlete dönüşebilmiş değil. Aksine, İsrail’in Gazze Şeridi, Batı Şeria, Lübnan ve Suriye’de güç kullanmaya devam etmesi, onu bölgede ‘normal bir devlet’ olmaktan giderek daha da uzaklaştırıyor.

Hizbullah'ın askeri yetenekleri büyük ölçüde zayıfladığından ve Lübnan'da Arap ülkelerinin ve uluslararası toplumun desteğiyle yeni bir siyasi durum tesis edildiğinden, İsrail'in Lübnan'daki saldırıları artık bölgesel ve uluslararası alanda Hizbullah'a yönelik saldırılar olarak görülmüyor.

İsrail'in Hizbullah'ı zayıflatması, Hizbullah ile bölgedeki devletler ve halklar arasındaki köklü husumet göz önüne alındığında, Hizbullah'a karşı olumsuz bir hassasiyet uyandırmak bir yana İsrail'in Beşşar Esed rejiminin düşmesinden sonra Suriye'ye girmeye devam etmesi ve buradaki mezhepçi grupları kendi tarafına çekmeye çalışması, Suriye topraklarını sürekli bombalaması, İran'ın bölgedeki hegemonik projesinin çöküşünden sonra belli bir bölgesel denge yaratmaya çalışan bölgenin ağır toplarının İsrail'e karşı hassasiyetlerini ve öfkelerini artırdı. Tüm bunların yanında İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki soykırım savaşını sürdürmesi, bölge genelinde İsrail'e yönelik nefreti pekiştirirken İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi ihtimalini ortadan kaldırdı ya da en azından uzun bir süre için erteledi.

7u6ı8o9
İsrail'in Beyrut'un güney banliyösüne düzenlediği hava saldırısında hasar gören bina, 1 Nisan 2025 (AFP)

Hatta Lübnan dosyasıyla ilgili olarak İsrail'in ateşkesi açıkça ihlal ederek Lübnan topraklarında beş yeri işgal etmesi ve Beyrut'un güney banliyölerini yeniden bombalamaya başlaması, Hizbullah'ın askeri yetenekleri büyük ölçüde zayıfladığı ve Lübnan'da Arap ülkelerinin ve uluslararası toplumun desteğiyle yeni bir siyasi durum oluştuğu için bunlar yapılan artık bölgesel ve uluslararası alanda Hizbullah'a karşı yapılmış gibi görülmüyor. Öyle ki Hizbullah, doğrudan ya da dolaylı sorumlulukla, geçtiğimiz hafta İsrail’deki yerleşim birimlerine iki parti halinde ham roketlerle saldırmış olsa da bu durum İsrail'in Lübnan'daki saldırılarını haklı çıkarmıyor. İsrail’in saldırıları Hizbullah’ın roketli saldırılarına verilen bir yanıt değil, Gazze, Batı Şeria, Lübnan ve Suriye'de ateş kontrolünü sağlama iddiasından öteye geçmiyor.

Bu durum bölgedeki çatışmayı bir yanda İran ve vekilleri, diğer yanda İsrail arasında olmaktan çıkarıp bir yanda İsrail diğer yanda onun politikalarından etkilenen bölge ülkeleri arasında olmaya doğru sürüklüyor. Tel Aviv'in Suriye'nin güneyindeki saldırılarını genişleterek ve orada süresiz kalma tehdidinde bulunarak körüklemeye devam ettiği Suriye'de Türkiye ile İsrail arasında ortaya çıkan gerilim, bunun en açık örneğidir. Ayrıca İsrail, Suriye'de çoğunlukla Türkiye tarafından desteklenen yeni hükümete sürekli olarak saldırmış ve Suriye toprakları içindeki birçok yeri bombalamıştır.

Lübnan ve Suriye savunma bakanları arasında Riyad'da yapılan toplantının, Lübnan ve Suriye arenalarını tek bir arena olarak ele alan bölgesel ve özellikle Arap ülkeleri arasındaki dinamiği göstermeye yetti.

Peki Türkiye ile İsrail arasında Suriye’de yaşanan gerilim doğrudan bir çatışmaya dönüşür mü? Bu soruya cevap vermek için henüz çok erken olsa da Ankara'nın Suriye ordusuna eğitim vermek için Suriye'nin orta kesimlerinde yer alan Palmira’da (Tedmur) bir askeri üs kurmayı planlıyor olmasına İsrail'in verdiği tepkiden de görülebileceği gibi böyle bir çatışma mümkün. Her halükarda İsrail'in, saldırılarının, bombalamalarının ve ‘sızma girişimlerinin’ Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve hükümeti için görmezden gelemeyecekleri büyük bir meydan okumaya dönüşmesinin ardından Suriye'deki yeni hükümetin hızını etkilemeye çalıştığı aşikar. Bu konu Türkiye ile Şara yönetimi arasındaki başlıca ortak meselelerden biri haline geldi.

Trump'ın uzun süredir ABD güçlerini Suriye'den çekme arzusundan hareketle Türkiye ile İsrail arasında Suriye konusunda bir anlaşma yapılması için belli bir anda inisiyatif alacağını, bunun da ABD'nin Suriye'nin kuzeyinin güvenliğini Türkiye'ye emanet etme ihtiyacını haklı çıkardığını ve bu yüzden ABD yönetiminin Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şara yönetimi arasındaki anlaşmaya buradaki güvenlik düzenlemelerinin bir başlangıcı olarak itiraz etmediğini konuşanlar var. Bu anlaşmanın İsrail'in Suriye’ye yönelik politikalarından görünenin aksine Washington’ın Suriye’nin bölünmesini teşvik etmediğine dair bir sinyal verdiği de bu dosyanın gündeme getirdiği bir diğer nokta. Ancak henüz Suriye konusunda net bir ABD-İsrail çelişkisinden bahsetmek mümkün değilse de ABD'nin özellikle şu an Washington tarafından daha önce eşi ve benzeri görülmemiş şekilde korunan İsrail'in dosyaları ve arenaları birbirine bağlamasından bu yana Suriye stratejisinin bir bütün olarak bölgedeki dosyalarla ilgilenme stratejisinden ayrı tutulamayacağı kesin.

cfvbghy
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Ankara'da bir araya geldiler, 4 Şubat 2025 (Suriye Cumhurbaşkanlığı)

İsrail'in Lübnan ve Suriye'nin yanı sıra Gazze ve Batı Şeria ile ilişkilerinin hızı ile başta Suudi Arabistan-Türkiye olmak üzere bölge ülkeleri arasındaki ilişkilerin hızı arasında da bir çelişki var. İsrail bu bölgeleri gerginliğin ve istikrarsızlığın ortasında tutmaya çalışırken, İran'ın bölgedeki yayılmacı projesinin körüklediği yaklaşık yirmi yıldır süregelen çatışmaların ve krizlerin ardından bu bölgelerde istikrarın sağlanması Riyad ve Ankara'nın açıkça çıkarınadır. Bu durum, Suriye'deki ve daha az ölçüde Irak'taki çatışma dinamiklerinin bir parçası olan Ankara'ya kıyasla Riyad için daha çok geçerli.

Bu çerçevede Lübnan ve Suriye savunma bakanları arasında Riyad'da yapılan toplantının, Lübnan ve Suriye arenalarını tek bir arena olarak ele alan bölgesel ve özellikle Arap ülkeleri arasındaki dinamiği göstermeye yetti. İsrail de bu iki arenayı tek bir arena olarak ele alıyor, ancak bu iki dinamik arasında, önümüzdeki ay Donald Trump'ın Suudi Arabistan'dan başlamak üzere Körfez'e yapacağı ziyaret turunda önemli bir noktaya gelecek olan bölgesel sahneyi bir bütün olarak etkilemesi mümkün olmayan açık bir çelişki söz konusu.

Trump’ın Körfez ülkelerine gerçekleştireceği ziyaret, ABD yönetiminin bölgedeki arenaların birbirine bağlılığını ne ölçüde kabul ettiği sorusunu gündeme getiriyor. Dolayısıyla İsrail, Gazze Şeridi’ndeki ve Batı Şeria'daki saldırılarını sürdürdüğü, Suriye'ye sızmaya devam ettiği, Lübnan'ın beş noktasında askerlerini konuşlandırdığı ve Lübnan ve Suriye topraklarını bombalamaya devam ettiği sürece mevcut durumda herhangi bir bölgesel anlaşmaya varılması oldukça zor.

Trump ve ekibindekilerin pervasız olduklarını, ne yaptıklarını bilmediklerini ve dünyayı gösterişli bir şekilde yönetmek istediklerini düşünmek saçma olur. ABD politikalarını ‘rasyonel’ olarak ele almak her zaman daha iyidir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran'ın bölgesel nüfuzunun ciddi şekilde erimesi, bölge ülkelerinin Ortadoğu’daki tabloya geçmiş yıllardan, özellikle de 2015 yılında eski ABD Başkanı Barack Obama yönetimi ile İran arasında imzalanan nükleer anlaşmadan farklı bakmasına neden oluyor. O dönemde bu anlaşma İran'ın bölgede serbest kalmasıyla aynı anlama geliyordu. Şimdi ise İran rejimini çökmekten zar zor kurtaran bir anlaşmaya dönüştü. Dolayısıyla, bölge ülkelerine yönelik İran tehdidi artık geçmiş yıllarda olduğu gibi değil. Bu tehdit, İsrail hükümetinin aşırılık yanlısı politikaları nedeniyle yerini İsrail tehdidine bıraktı. İsrail tehdidi bölgedeki kaosu derinleştirmeye devam ediyor.

Ancak asıl önemli soru şu: Donald Trump'ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ‘İsrail'in Lübnan ve Suriye'ye girdiğini ve onları sahada kontrol ettiğini, bunun da kapsamlı bir normalleşmeye kapıyı araladığını’ söylediğinde İsrail’in şu anki hızının bölgede uzun bir istikrarsızlık evresine işaret ettiği göz önüne alındığında, İsrail ile ABD arasındaki bu uyum daha ne kadar devam edecek? Trump’ın Gazze Şeridi’ni ‘Ortadoğu’nun Rivierası’ yapma önerisi ya da Rusya ile Ukrayna arasında barışı aceleye getirmesi gibi krizlerle başa çıkma konusundaki tarzı da İsrail ile tamamen uyumlu. Çünkü gerçekler Gazzelilerin gitmeye hazır olmadığını gösterirken ve ilk etapta gidebilecekleri bir yer yokken önerilerine kimsenin karşı koyamayacağına inanıyor ya da bunu ima ediyorlar. Rusya kendi koşullarını karşılamayan bir barışı sonuca ulaştırma konusunda hiç acele etmiyor, aksine Trump'ın girişimini tüketmeye ve kazanımlarını genişletmeye çalışıyor. Lübnan ya da Suriye'de normalleşme sürecinin mümkün ve gerçekçi olduğunu gösteren tek bir işaret dahi yok. Üstelik Witkoff'un önerdiği normalleşme reçetesi bölgesel kaosun daha uzun yıllar devam etmesinden başka bir işe yaramayacak.

Buna karşın Trump ve ekibindekilerin pervasız olduklarını, ne yaptıklarını bilmediklerini ve dünyayı gösterişli bir şekilde yönetmek istediklerini düşünmek saçma olur. ABD politikalarını ‘rasyonel’ olarak ele almak her zaman daha iyidir. Doğaları gereği hareketli olsalar da Trump ve ekibindekiler, şimdiye kadar sundukları çelişkili normalleşme önerileriyle ‘yaratıcı kaos’ teorisine inanıyor ya da bunu yeniden denemeye çalışıyor gibi görünüyorlar.