Şehirlerarası toplu taşımada 'PCR testi zorunluluğu' başladı

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA
TT

Şehirlerarası toplu taşımada 'PCR testi zorunluluğu' başladı

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA

Şehirlerarası toplu taşıma araçlarına biniş öncesi aşısız veya aşısı tamamlanmamış kişiler için PCR testi istenmesi uygulaması başladı.
Kapıkule-Halkalı seferiyle yolculuk yapmak için Edirne Garı'na gelen yolculara gar girişinde güvenlik görevlilerince HES kodu üzerinden, kişilerin aşılı/geçirilmiş hastalık (Kovid-19 hastalığı sonrası bilimsel olarak bağışık kabul edilen süreye göre) veya azami 48 saat önce yapılmış negatif PCR testi sorgulaması yapıldı.
Sorguda şartları tutmayan kişiler gara alınmadı.

Vatandaşlar uygulamadan memnun olduklarını belirtti.
İstanbul'da yaşayan tıp fakültesi öğrencisi Nurbanu Demirtaş, AA muhabirine kontrollerden memnun olduğunu söyledi. Demirtaş, "Tabii ki kontrollerden ben de çok memnunum, kontrol edildiğimizi bilmek istiyoruz. Sonuçta trene biniyoruz yanımda kimin olacağı belli değil. İlk önce kendimi sonra sevdiklerimi korumak için aşı olmam gerekiyor. Ben trene binmek için aşı olmadım. Önceden olmuştum zaten" diye konuştu.

Konya
"PCR testi zorunluluğu" nedeniyle Konya Tren Garı'nda yolcuların aşı kartları veya PCR testi sorgulaması yapılmaya başlandı.
Konya'dan Ankara ve İstanbul'a gitmek için gara gelen yolcuların, bilet kontrol noktalarında görevlilerce HES kodu üzerinden, kişilerin aşılı/geçirilmiş hastalık (Kovid-19 hastalığı sonrası bilimsel olarak bağışık kabul edilen süreye göre) veya azami 48 saat önce yapılmış negatif PCR testi sorgulaması yapıldı.
Sorguda, tek doz aşılı ya da PCR testi olmayan kişiler gara alınmadı.
Konya'dan İstanbul'a giden Bayram Yıldız, AA muhabirine, kontrollerden memnun olduğunu söyledi.
Yıldız, "İlk doz aşımı bugün akşam olacağım. O yüzden bu sabah trene binmeden önce gece PCR testimi yaptırdım" dedi.



İslamabad, büyük güçlerin çatışmasında tarafsızlığa oynuyor

Son ABD-Çin zirvesi, ABD'nin Pekin ile çatışmadan ziyade rekabete yönelme eğilimini yansıtıyor (AFP)
Son ABD-Çin zirvesi, ABD'nin Pekin ile çatışmadan ziyade rekabete yönelme eğilimini yansıtıyor (AFP)
TT

İslamabad, büyük güçlerin çatışmasında tarafsızlığa oynuyor

Son ABD-Çin zirvesi, ABD'nin Pekin ile çatışmadan ziyade rekabete yönelme eğilimini yansıtıyor (AFP)
Son ABD-Çin zirvesi, ABD'nin Pekin ile çatışmadan ziyade rekabete yönelme eğilimini yansıtıyor (AFP)

Abdülbasit Han

Diğer orta ölçekli güçler gibi Pakistan da ABD ve Çin arasında artan ve uluslararası siyasi düzende değişime neden olan rekabetin ortasında iki güç ile ilişkilerini sürdürmek için hassas bir denge kurmakta zorlanıyor.

Batıdan Doğuya doğru devam eden bu güç dengesi kayması, aşırı belirsizlik, istikrarsızlık ve kaos ortamı yaratarak orta ölçekli güçleri bir savunma stratejisi benimsemeye zorluyor.

Yeni düzenin nihai şekli henüz net olmasa da bazı değişikliklerin yaşandığı kesin ve bunlar arasında; Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra ortaya çıkan tek kutuplu sistemin bitişi ve yüzyıllar sonra küresel ağırlığın Batıdan Doğuya geri dönüşü sayılabilir. Yeni dünya düzeninin muhtemelen çok kutuplu olacağını söyleyebiliriz, ancak bu çok kutupluluğun kesin doğası henüz belirsizliğini koruyor.

Küresel jeopolitik düzenin gizli dalgalarına ve yeni yönelimlerine uygun olarak, İslamabad, dış ilişkilerini ekonomik çıkarlara dayandıran ve ittifaklardan kaçınan bir “jeo-ekonomik” strateji benimsedi.

Bu strateji, Pakistan'ın 1970'lerde ABD ve Çin arasındaki gizli temasları kolaylaştırmadaki geçmiş rolüne dayanıyor. Söz konusu rol iki ülke arasındaki 20 yıllık izolasyonu sona erdirmişti. Pakistan, ortaya çıkan bloklara katılmak yerine, kendisini ABD ve Çin arasında bir köprü görevi görmeye hazırlıyor.

Yakın zamana kadar Pakistan, ABD ve Çin arasında ilişkilerini dengeleme politikasından vazgeçmesi için Washington’un yaptığı ciddi bir baskı ile karşı karşıyaydı. Hem ilk Trump yönetimi hem de halefi Joe Biden, İslamabad'ın Pekin ile olan bağlarını şiddetle eleştirdi.

Bu bağlamda ABD, ekonomisini güçlendirmek için IMF’den bir kredi paketi almaya gayret eden Pakistan'ın kırılgan ekonomik durumundan yararlandı. Ülkenin Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) kapsamındaki projeleri ve ikili Çin kredileri, Pakistan'ın ekonomik zorluklarının sorumlusu olarak gösterildi.

Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru projesi, Pakistan gibi yoksul ülkeleri borç batağına sürükleyip daha sonra bu borçları tahsil etmek için varlıklarına el koymayı amaçlayan “borç tuzağı diplomasisi” olarak nitelendirildi.

ABD'de birbirini takip eden yönetimler, Pakistan'ın IMF kredilerini Çin'e borçlarını ödemek için kullanabileceği konusundaki ciddi endişelerini dile getirdiler. Ayrıca, IMF programı kapsamında Pakistan, biriken borcun temel nedeni olarak kabul edilen Çinli enerji şirketleriyle sözleşmelerinin şartlarını yeniden müzakere etmek zorunda bırakıldı.

Bu baskıyı hafifletmek için Pakistan, madencilik gibi kritik sektörlerde ABD yatırımlarını da kendisine çekti.

Pekin ve Washington'un değerli madenler ve bunların işlenmesi konusunda şiddetli bir rekabet içinde olduğu ve her iki tarafın da bu madenlerin ve işleme ekipmanlarının ihracatına yüksek gümrük tarifeleri uyguladığı iyi biliniyor.

Bu madenler, yarı iletkenlerin, elektrikli araçların, yenilenebilir enerji altyapısının, tüketici malları elektroniğinin ve havacılık ve savunma teknolojilerinin üretimi için elzem olduğundan önemli.

Amerika Birleşik Devletleri, Çin'in ihracat düzenlemelerine yanıt olarak, Pekin'in kontrolündeki tedarik zincirlerine olan bağımlılığını azaltmak için kritik madenlerde tedarik zincirlerini çeşitlendirmeye yönelik çok yönlü bir strateji izliyor.

Çin'in dünyanın başlıca maden işleme ve rafineri kapasitesinin yüzde 70'ini kontrol ettiğini belirtmekte fayda var.

Bu bağlamda, Pakistan bu sektörü Amerikan baskısını hafifletmek için kullandı ve Belucistan'daki hayati önemdeki maden sektörüne Çin ve Amerikan yatırımlarını başarıyla çekti. Pekin, Sindak bakır ve altın madenine yatırım yaparken, Washington da Kanadalı konsorsiyum Barrick Gold aracılığıyla Reko Diq altın ve bakır projesindeki yatırım portföyünü genişletiyor.

Ancak en önemli soru, Amerika Birleşik Devletleri'nin Pakistan'a bakış açısının son zamanlarda nasıl değiştiğidir; bir zamanlar bölgede masum ekonomik ilişkiler kurduğu için eleştirilen bir ülkeden, küresel sorunları çözmek için kendisine güvenilen ve tüm taraflarla etkileşime girmesine izin verilen bir ülkeye nasıl dönüştü?

Cevap, Mayıs 2025'te Hindistan ve Pakistan arasında yaşanan askeri çatışmada ve ABD'nin Çin'e yönelik politikasındaki değişimde yatıyor.

Hindistan ile yaşanan kısa savaş sırasında Pakistan, savunma yeteneklerinin kötü ekonomik durumundan veya devam eden siyasi istikrarsızlıktan etkilenmediğini gösterdi. Bu savaş, ABD’nin bölgeye yönelik politikalarının yeniden gözden geçirdiği bir zamana denk geldi.

Amerika Birleşik Devletleri, Çin ile ekonomik bağlarını bir gecede koparamayacağının farkına vardı; bu da anlaşmazlık konularında çatışmadan ziyade rekabeti vurgulayan, karşılıklı mutabakat alanlarında ise çalışma ilişkilerine ve iş birliğine öncelik veren yeni bir zihniyeti ortaya çıkardı.

Bu eğilim, Başkan Şi Cinping ve Donald Trump arasındaki son görüşmede açıkça cisim buldu.

Öte yandan, Trump yönetiminin gerçekleştirdiği bu gözden geçirme ve Hindistan'ın rolünün yeni yapılanması, Pakistan'a stratejik bir tampon bölge (serbest alan) sağlayarak, taraf seçmek zorunda kalmadan ABD-Çin ilişkilerini başarıyla yönetmesine olanak tanıdı.

Pakistan'ın hem ABD hem de Çin'in güvenini ve desteğini kazandığı ikinci alan ise Ortadoğu'daki devam eden savaştır.

Trump yönetimi Pakistan'ın arabuluculuk çabalarına tam güvenini ifade ederken, Çin de Pakistan'ın rolünü bir barış yapıcı olarak nitelendirerek destekledi.

Bu dengeli yaklaşım, müzakere sürecinde de etkinliğini gösterdi. Çin, Pakistanlı arabulucu ile yakın ilişkisini kullanarak, İran'ı İslamabad'ın ABD ile arasında arabuluculuk yaptığı ateşkes anlaşmasını kabul etmeye ikna etmek için perde arkasında önemli çabalar sarf etti. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bu da savaşın çok tehlikeli bir aşamaya girmesini engelledi.

Pakistan, şu anda ABD ve Çin ile ilişkilerinde hassas bir dengeyi koruyarak, her iki tarafla da ittifak kurmadan, memnuniyet verici ve başarılı bir dönem geçiriyor olsa da bu diplomatik fırsatın geçici olduğunun ve hızla ortadan kalkacağının fakında.

Pakistan ile Trump yönetimini birbirine bağlayan dostane ilişkiler, bir sonraki ABD seçim döneminden sonra bitebilir.

Aynı zamanda Pakistan, ABD ve Çin ile ilişkilerinde hassas bir dengeyi korumak için elinden gelenin en iyisini yapmasına rağmen, uzun vadeli stratejik, diplomatik ve ekonomik çıkarlarının Pekin'e bağlı olduğunun da farkında.

Küresel düzenin devam eden belirsizliği ve dalgalanmaları göz önüne alındığında, bu küresel güç rekabetini yönetmek için Pakistan'ın yakın gelecekte tercih edeceği yaklaşım, savunma stratejisi (riskten korunma stratejisi) olmaya devam edecektir.

Bu arada İslamabad, ABD-Çin rekabetinin yoğunlaşması durumunda gelecekte ortaya çıkabilecek zorlukların etkisini azaltmak için ikili anlaşmalar yoluyla enerji, savunma tedariki ve ticaret seçeneklerini çeşitlendirmeye çalışacaktır.

Pakistan'ın hem diplomatik bir oyuncu hem de bir güvenlik sağlayıcı olarak Ortadoğu'daki artan rolü, küresel nüfuz için çatışan rekabet dalgalarına karşı koyma konusunda stratejik bir tampon sağlayacaktır.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.


Irak ABD ile İran arasında sıkışmış... İran savaşı gölgesinde yinelenen kriz

Irak’ın başkenti Bağdat'ta düzenlenen Ekrem el-Kaabi ile dayanışma gösterisinde İran Dini Lideri Ali Hamaney ile İran yanlısı silahlı grup Nuceba Hareketi Genel Sekreteri Ekrem el-Kaabi'nin fotoğraflarının yer aldığı pankartı taşıyan bir kişi, 8 Mayıs 2026 (Reuters)
Irak’ın başkenti Bağdat'ta düzenlenen Ekrem el-Kaabi ile dayanışma gösterisinde İran Dini Lideri Ali Hamaney ile İran yanlısı silahlı grup Nuceba Hareketi Genel Sekreteri Ekrem el-Kaabi'nin fotoğraflarının yer aldığı pankartı taşıyan bir kişi, 8 Mayıs 2026 (Reuters)
TT

Irak ABD ile İran arasında sıkışmış... İran savaşı gölgesinde yinelenen kriz

Irak’ın başkenti Bağdat'ta düzenlenen Ekrem el-Kaabi ile dayanışma gösterisinde İran Dini Lideri Ali Hamaney ile İran yanlısı silahlı grup Nuceba Hareketi Genel Sekreteri Ekrem el-Kaabi'nin fotoğraflarının yer aldığı pankartı taşıyan bir kişi, 8 Mayıs 2026 (Reuters)
Irak’ın başkenti Bağdat'ta düzenlenen Ekrem el-Kaabi ile dayanışma gösterisinde İran Dini Lideri Ali Hamaney ile İran yanlısı silahlı grup Nuceba Hareketi Genel Sekreteri Ekrem el-Kaabi'nin fotoğraflarının yer aldığı pankartı taşıyan bir kişi, 8 Mayıs 2026 (Reuters)

Futoshi Matsumoto (Hitotsubashi Üniversitesi öğretim üyesi ve Japonya'nın eski Bağdat Büyükelçisi)

ABD/İsrail-İran savaşının patlak verdiği 28 Şubat'ın üzerinden üç ay geçti. İran'ın komşusu olan Irak, bu savaşın en büyük mağduru olarak öne çıkıyor. Japonya’nın Bağdat Büyükelçisi olarak görev yaptığım 2022-2024 yılları arasında görece istikrarlı olan bu ülke, bugün doğrudan devletin varlığını tehdit eden yeni bir krizle karşı karşıya.

Zeydi’nin başbakanlığında yeni hükümetin kurulması

Geçtiğimiz mayıs ayında Tokyo'da, eski bir tanıdığım olan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nden (IKBY) Kürt bir siyasetçiyle karşılaştım. Bu makalede ondan ‘Bay H’ adıyla bahsedeceğim. ABD merkezli bir araştırma merkezinin düzenlediği Irak konulu bir seminerin ardından ülkesine dönüş yolundaydı.

Sert ve doğrudan yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:

“Artık Irak'ın bir devlet gibi işlediğini söylemek mümkün değil. Iraklı milisler hükümeti fiilen kontrol ediyor. Bu milislerin arkasında ise İranlı (Devrim Muhafızları) duruyor.

Bay H'ye göre Muhammed es-Sudani hükümetinin ardından kurulan Ali ez-Zeydi liderliğindeki yeni hükümet, İran ile ABD arasındaki bir uzlaşmadan ibaret.

Kasım ayındaki genel seçimlerde Sudani'nin ittifakı meclisteki en fazla sandalyeyi kazanmış olsa da Bağdat'taki gerçek güç merkezi olan ve on iki önde gelen Şii siyasetçiden oluşan Şii Koordinasyon Çerçevesi, başlangıçta eski Başbakan Nuri el-Maliki'yi aday göstermişti. Ancak Washington, dolar transferinin geçici askıya alınması da dahil olmak üzere çeşitli araçlarla baskı uyguladı ve Koordinasyon Çerçevesi, Maliki yerine Zeydi'yi kabul etti.

Ne var ki kırklı yaşlarında bir iş insanı olan Zeydi’nin herhangi bir siyasi deneyimi yok. Adını esas olarak gıda malzemesi tedarikine yönelik hükümet sözleşmelerini yönetmesiyle duyurdu.

Irak siyaseti her zaman partizan siyasete yakın olmuştur. Devletin büyük meseleleri Bakanlar Kurulu'nda değil, on iki nüfuzlu partizan liderin uzlaşısıyla çözüme kavuşturuluyor. Burada sorulması gereken asıl soru, “Hiçbiri üzerinde gerçek bir nüfuzu bulunmayan Zeydi, Irak devletini ABD ve İran'ın çapraz talepleri arasında sıkışmışken yönlendirmeyi başarabilecek mi?” sorusudur.

“Hükümet içindeki kaosun ABD/İsrail-İran Savaşı'nın patlak vermesiyle aynı zamana denk gelmesi, krizi daha da karmaşıklaştırdı ve felaket, üstüne felaket getirdi.

Yapısal sorun çok ciddi. Irak'ta fiili yürütme yetkisi, her şeyden önce güvenlik bakanlıkları, iç işleri, savunma ve istihbarat üzerinde kontrol kurmaya dayanıyor. Yeni yönetimde, bu kilit bakanlıkların dağılımı hâlâ askıda, bu konudaki gizli çekişme ise ‘Devlette zorlama yetkisi kimde?’ şeklindeki en temel soruyla bağlantılı. Bu ikilemin merkezinde, 2014 yılında DEAŞ’a karşı kurulup daha sonra devlete bağlı bir kurum olarak yasallaşan Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) yer alıyor.

dcfvgthyj
Bağdat'ta Ebu Alaa el-Vali'yi (sağda) ve İran’ın Dini Lideri Mücteba Hamaney'i (solda) gösteren bir afişin önünden geçen bir motosikletli, 28 Nisan 2026 (AFP)

Ancak gerçekte Haşdi Şabi, asla tek bir blok değil. DMO ile doğrudan bağlantılı ve bünyesinde Hizbullah Tugayları da dahil olmak üzere İran'a sadık radikal grupların yanı sıra daha belirgin bir Irak milliyetçiliği eğilimi olan grupları da barındırıyor.

Irak’ın yeni Başbakanı, devletin silah tekelini kurmanın temel politikası olduğunu açıkladı. Bu, Washington tarafından memnuniyetle karşılanan bir yaklaşım olsa da Haşdi Şabi’deki militanlar bunu kendilerini feshetme talebi olarak görüyor.

Böylece Zeydi hükümeti yapısal bir ikilemle karşı karşıya kalıyor. Eğer Haşdi Şabi’yi bastırırsa DMO ile doğrudan çatışmaya girme riskine girer, eğer görmezden gelirse Washington'ın öfkesini üzerine çeker. Daha önceki hiçbir Irak hükümeti bu ikilemi çözmeyi başaramadı.

Irak hükümetinin kontrolü dışındaki milisler

Hükümet içindeki kaosun ABD/İsrail-İran Savaşı'nın patlak vermesiyle eş zamanlı ortaya çıkması, krizi daha da karmaşıklaştırdı ve felaket, üstüne felaket getirdi. Hizbullah Tugayları gibi radikal milisler, fiilen İran'ın yönlendirmesiyle ABD askeri üslerine, ABD Büyükelçiliğine ve IKBY’ye ait tesislere arka arkaya saldırılar düzenledi. Bu milisler maaşlarını Irak devletinden alıyor, ancak Irak'ın çıkarlarına tamamen aykırı bir şekilde hareket ediyorlar.

Bay H’ye göre savaşın başlamasından bu yana Irak, İran ve İran destekli milisler tarafından yaklaşık 800 saldırıya maruz kaldı ve bunların yüzde 80'i IKBY’yi hedef aldı.

Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki (BAE) Barakah Nükleer Enerji Santrali, 17 Mayıs'ta, yaygın olarak Irak topraklarından fırlatıldığına inanılan bir insansız hava aracı saldırısına maruz kaldı. Aynı gün Suudi Arabistan, Irak yönünden yaklaşan bir insansız hava aracını durdurduğunu açıkladı. Körfez ülkeleri ve Washington'da, Irak hükümetinin bu milisleri kontrol edemediği gibi, faaliyetlerine zımni onay verdiği yönündeki şüpheler artıyor.

Irak Savaşı'nın en büyük hatası, Washington'un iktidara gelen birçok Şii siyasi gücün, İran İslam Cumhuriyeti ile Şii İslam ideolojisi açısından ortak bir paydada buluştuğunu fark etmesiydi

İran'ın stratejik mantığı şudur: Körfez altyapısına yönelik saldırılar Iraklı gruplara atfedilir, böylece Tahran inkâr payını korurken aynı zamanda zarar verme imkânı da elde eder. Irak'a gelince, sonuç daha da karamsar. Ülke, Körfez'e yönelik saldırıların fırlatıldığı bir platforma ve fiili savaş alanına dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Zeydi yönetimi, çatışmanın genişlemesini hâlâ kontrol altında tutabilmektedir, ancak aynı zamanda ateşi Körfez'e taşıyan fitil haline de gelebilir.

Petrol üretiminin dörtte üçü durdu

İkinci şok ise ekonomik nitelikte. Arap Körfezi ablukası, Irak’ı petrolünü ihraç etmenin her türlü yolundan mahrum bıraktı. Savaştan önce Irak günde dört milyondan varilden fazla petrol üretiyordu, ancak şu anda bu miktarın üç milyon varili üretilemiyor. Geriye sadece Türkiye'nin Ceyhan ilçesine giden boru hattı ve sınırlı miktarda kamyonla karayolu taşımacılığı kaldı. Bu da günde yaklaşık 300 bin varilden fazla ihracat yapılmasına imkân vermiyor.

Sonuçlar son derece ağır. Petrol gelirleri Irak hükümetinin gelirlerinin yaklaşık yüzde 85'ini oluşturuyor ve Irak, kamu sektörünün işgücünün büyük çoğunluğunu istihdam ettiği tipik bir rant devletine dönüşmüş durumda.

Bay H, değerlendirmesinde açıkça şunları söyledi:

“ABD/İsrail-İran savaşı devam ederse ve petrol ihracatı imkansızlaşırsa, Irak ekonomisi yaz aylarına kadar durma noktasına gelir. Asgari ihtiyaç, yani devlet memurlarının maaşlarının ödenmesi için aylık 6 milyar dolar gerekirken, gelirler şu anda yaklaşık 1 milyar dolara geriledi."

Hükümetin gelirleri şubat ayında 6,8 milyar dolara ulaşmış, ancak nisan ayına gelindiğinde 1,08 milyar dolara düşmüştü. Standard & Poor's, Irak'ın ülke kredi notunu negatif gözlem listesine aldı; analistler ise ülkenin temmuz ayına kadar nakit akışında kritik bir noktaya ulaşacağını öngörüyor.

sdcfvgbhn
Kuveyt'i hedef alan roketlerin Irak'ın Basra kentindeki Hor ez-Zubeyr semtinde bir eve isabet etmesinin ardından, Kuveyt Konsolosluğu'nun önünde toplanan göstericileri koruyan Iraklı güvenlik güçleri, 7 Nisan 2026 (Reuters)

Irak'ta petrol çıkarları bulunan aralarında Gabex ve Itochu'nun da bulunduğu Japon şirketleri, yatırımları askıya alınmış durumda. Japonya’nın iş birliği ve yen cinsinden verilen kredilerle inşa edilen Basra rafinerisi de inşaatı henüz tamamlanmadan savaşın patlak vermesiyle aynı duruma düştü.

Ufukta sıcak bir yaz var

Irak Savaşı'nın yanlış değerlendirilmesi, Washington'un iktidara gelen birçok Şii siyasi gücün, İran İslam Cumhuriyeti ile Şii İslam ideolojisini paylaştığını keşfetmesiyle ortaya çıktı.

DMO’nun yurtdışı kolu Kudüs Tugayı, Irak'taki iç savaş yılları boyunca ve ardından DEAŞ’a karşı mücadelede milisleri destekleyerek Bağdat'ın arkasındaki gölge otorite haline geldi. İran Savaşı’ndan önce bile Irak siyaseti, milisleri dağıtma yönündeki ABD baskısı ile İran'ın milislere verdiği destek arasında gidip geliyordu. Şimdi ise bu milisler Körfez ülkelerine ve Irak devletine saldırıyor.

Anlık hesaplamalar acımasızca ve katı görünüyor. Irak hükümetinin aylık 6 milyar dolara ihtiyacı varken, bu miktarın altıda birinden azını alabiliyor.

Bağdat’taki bölünmeler IKBY’de de görülüyor. Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ile Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) hâlâ çıkmaz bir durumun içinde. Bir yılı aşkın bir süredir yeni bir hükümet kurulamadı. Öte yandan İran, kendisiyle daha iyi anlaşabilen KNK’yi destekliyor.

ABD Başkanı Donald Trump, IKBY’de faaliyet gösteren İranlı Kürt gruplara desteğini açıkladığında, İran bölgeye yönelik füze ve insansız hava aracı saldırılarını güçlü bir şekilde yoğunlaştırdı. Bu, pratikte İranlı Kürt muhaliflere herhangi fiili silah transferine yol açmayan, ilan edilmiş bir politikaya orantısız misilleme niteliğindeydi.

Irak ve İran, Şii siyasi İslam aracılığıyla birbirine daha da yakınlaştı ve bugün İran'ın Irak devletine karşı yürüttüğü savaşın temelinde de bu bağ yatıyor. İran rejimi çökerse, rejimle bağlantılı çok sayıda İranlının Şiiler için kutsal şehirler olan Necef ve Kerbela'ya akın etmesi bekleniyor.

Bay H’ye böyle bir ihtimalde Irak'ın ne hale geleceği sorulduğunda, “Mevcut İran rejimi çökse bile, Irak'taki Şii milisler sorunu devam edecek” yanıtını verdi.

Iraklı gençlerin büyük çoğunluğu ise İranlı akranları gibi, muhafazakar Şii İslamcılığını çoktan geride bırakmış bir dünyada yaşıyor ve milislerin ideolojisiyle pek ilgisi olmayan seküler zihniyete sahip.

Ancak o gün gelmeden önce anlık yapılan hesaplamalar acımasızca ve katı görünüyor. Irak hükümeti aylık 6 milyar dolara ihtiyacı varken, bu miktarın altıda birinden azını alabiliyor. Körfez ablukası temmuz ayından sonra da devam ederse, maaş ödemelerinin askıya alınması, dinarın çöküşü ve geniş çaplı toplumsal ayaklanmaların patlak vermesi, hepsi de karanlık ama makul olasılıklar. Bu durumda, milis liderleri arasındaki radikaller iktidar boşluğunu dolduracaktır. İşler mevcut gidişatında devam ederse, Irak gerçekten çok sıcak bir yaza doğru ilerliyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Çok düzeyli ortaklıklar Körfez’in güvenliğinin garantisi

2024 yılında Kuveyt’te düzenlenen Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Zirvesi sırasında çekilen toplu fotoğraf (SPA)
2024 yılında Kuveyt’te düzenlenen Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Zirvesi sırasında çekilen toplu fotoğraf (SPA)
TT

Çok düzeyli ortaklıklar Körfez’in güvenliğinin garantisi

2024 yılında Kuveyt’te düzenlenen Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Zirvesi sırasında çekilen toplu fotoğraf (SPA)
2024 yılında Kuveyt’te düzenlenen Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Zirvesi sırasında çekilen toplu fotoğraf (SPA)

Yakın tarihli bir analiz raporu, İran’a yönelik savaşın ardından oluşacak dönemde Körfez ülkelerinin bölgesel güvenlik mimarisinin şekillendirilmesinde daha büyük bir rol üstlenmeye aday olduğunu ortaya koydu. Rapora göre Körfez ülkeleri, öz savunma kapasitesini güçlendirmeyi ve uluslararası ortaklıklarını genişletmeyi bir araya getiren çok katmanlı bir güvenlik yaklaşımı benimseyerek bu süreçte etkilerini artırabilir.

Eski NATO Genel Sekreter Yardımcısı ve NATO Savunma Koleji Vakfı Başkanı Alessandro Minuto Rizzo tarafından hazırlanan ve Cidde merkezli Körfez Araştırmaları Merkezi tarafından yayımlanan raporda, NATO ile iş birliğinin Körfez ülkelerinin savunma kabiliyetlerini geliştirmesinde önemli kanallardan biri olduğu belirtildi. Raporda, bu ortaklığın ittifak bünyesinde biriken askerî ve operasyonel tecrübelerden yararlanma fırsatı sunduğu, ayrıca stratejik diyaloğun güçlendirilmesine ve güvenlik ile savunma alanlarında deneyim paylaşımının artırılmasına katkı sağladığı ifade edildi.

Çok düzeyli yaklaşım

Rizzo’ya göre önümüzdeki dönemde Körfez ülkelerinin, ortaklıklarını çeşitlendirmeye ve öz savunma kapasitelerini güçlendirmeye dayanan çok katmanlı bir güvenlik stratejisi benimsemesi gerekiyor. Bu yaklaşımın, ABD ile stratejik bağların korunmasının yanı sıra Avrupa ve NATO ile ilişkilerin daha da geliştirilmesini de kapsaması gerektiğini belirtiyor.

Rizzo, Körfez ülkelerinin İran’a yönelik savaş sürecinde dikkate değer bir siyasi basiret sergilediğini vurgulayarak, doğrudan saldırılara ve zararlara maruz kalmalarına rağmen askerî çatışmanın tarafı olmaktan kaçındıklarını ifade etti. Ayrıca Körfez ülkelerinin son yıllarda Tahran’a yönelik diplomatik açılım politikasını sürdürdüğüne dikkat çekti.

rgrtgt
ABD Savunma Bakanlığı’na ait Fort Bliss Üssü’nde Suudi Arabistan Kraliyet Hava Savunma Kuvvetleri’ne bağlı bir bölüğün mezuniyet töreninden bir fotoğraf (Savunma Bakanlığı)

Rizzo, Çin’in arabuluculuğunda Suudi Arabistan ile İran arasındaki ilişkilerin yeniden tesis edilmesine dikkat çekerek, savaşın başlamasının ardından Körfez ülkelerinin gerilimi düşürmeye çalıştığını ve Pakistan, Mısır ile Türkiye gibi potansiyel güvenlik ortaklarıyla temaslarını artırdığını belirtti.

Körfez Araştırmaları Merkezi’ne bağlı Körfez Üzerine Görüşler dergisinde yayımlanan değerlendirmesinde Rizzo, Körfez ülkelerinin İran saldırılarına doğrudan askerî karşılık vermemesinin bir zayıflık göstergesi olarak yorumlanmaması gerektiğini ifade etti. Bu tutumun, çatışmanın kapsamının genişlemesi ve kontrol edilmesi güç sonuçlar doğurabilecek bölgesel bir savaşa dönüşmesi riskine yönelik derin bir siyasi farkındalığın yansıması olduğunu vurguladı.

ABD’nin bölgedeki rolü

Rizzo’ya göre son yirmi yılda ABD’nin bölgedeki rolüne ilişkin tartışmaların artmasına rağmen, Washington Körfez güvenliğinin temel dayanağı olmayı sürdürüyor. Bu kapsamda, milenyumun başında NATO bünyesinde yürütülen ve kendisinin de parçası olduğu tartışmaları hatırlatan Rizzo, Körfez’in stratejik ortak olarak öneminin o dönemde de gündemde olduğunu ve bölgenin ABD’nin güvenlik ajandasında güçlü şekilde yer almaya devam ettiğini belirtti.

Bununla birlikte Rizzo, son savaşın caydırıcılığa ilişkin bazı geleneksel varsayımların sınırlarını ortaya koyduğunu ifade etti. Kriz sırasında yaşanan bazı başarısızlıkların nedenlerinden birinin, ABD’nin İran’a karşı beklenenden çok daha karmaşık olduğu anlaşılan bir savaşa dahil olması olduğunu değerlendirdi.

sdrgthy
Amerikalı denizciler, Deniz Piyadeleri’ne ait bir F-35B hayalet savaş uçağının inişini izliyor. (CENTCOM)

Buna rağmen Rizzo, stratejik önemi nedeniyle ABD’nin Körfez’deki varlığında köklü bir gerileme beklemediğini ifade etti. Ancak gelecekte ABD ile İsrail arasındaki ilişkilerde bazı dosyalarda daha belirgin görüş ayrılıklarının ortaya çıkabileceğini de sözlerine ekledi.

Çıkarılan dersler

Rizzo, savaşın en önemli derslerinden birinin, herhangi bir askerî çatışmaya girilmeden önce açık siyasi ve stratejik hedeflerin belirlenmesi olduğunu söyledi. Rizzo, savaşın sonuçları ne olursa olsun İran’ın bölgede etkili bir aktör olarak kalacağını belirterek, ülkenin bölgesel bir güç olduğu gerçeğinin göz ardı edilmemesi gerektiği uyarısında bulundu.

Bölgesel güvenliğin geleceğine ilişkin değerlendirmesinde ise eski NATO yetkilisi, çok katmanlı bir güvenlik yaklaşımının Körfez ülkeleri için en gerçekçi seçenek olduğunu ifade etti. Özellikle Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin güvenlik ve askerî entegrasyonlarını güçlendirmeleri hâlinde bu modelin daha etkin sonuçlar vereceğini kaydetti.

Rizzo, “Güvenlik ortaklıkları hedef ve çıkarlar bakımından tamamen örtüşmeyebilir. Ancak bu ortaklıkların çeşitlendirilmesi, zorluklarla mücadelede daha dayanıklı bir güvenlik ağı oluşturulmasına katkı sağlar” dedi.

Rizzo’ya göre NATO, geleneksel ikili ilişkilerin ötesine geçen kurumsal bir güvenlik iş birliği çerçevesi sunuyor. Bu kapsamda, ittifak ile Körfez ülkeleri arasında eğitim, koordinasyon ve kapasite geliştirme alanlarında geniş imkânlar sağlayan İstanbul İşbirliği Girişimi’ni örnek gösterdi.

csd
İran’ın düzenlediği saldırılar sonucu Birleşik Arap Emirlikleri’nin Füceyre Emirliği üzerinde yükselen dumanlar (AFP)

Rizzo, NATO ile ortaklığın yenilenmesinin başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerine, ittifak bünyesinde biriken askerî ve operasyonel tecrübelerden yararlanma konusunda geniş fırsatlar sunabileceğini belirtti. Bunun yanı sıra stratejik diyalog mekanizmalarının geliştirilmesi, askerî ve siyasi liderlikler arasındaki istişarelerin güçlendirilmesi sayesinde krizlerin önceden öngörülmesine ve büyümeden önlenmesine katkı sağlanabileceğini ifade etti.

Rizzo, Avrupa’nın Körfez’deki rolünün güçlendirilmesinin önemine de dikkat çekti. Avrupa’nın, yalnızca askerî kaygılara değil karşılıklı çıkarlara dayanan dengeli ortaklıklar aracılığıyla bölgesel güvenlik ve istikrara somut katkılar sunabilecek bir aktör olduğunu vurguladı.

gthyuı
ABD’ye ait iki AH-64 Apache saldırı helikopteri Hürmüz Boğazı üzerinde uçuyor. (CENTCOM)

Rizzo, Arap ülkelerine yönelik en önemli mesajın stratejik karar alma süreçlerinde daha fazla inisiyatif üstlenmeleri ve bölgeyi uzun yıllar boyunca zayıflatan ayrışmaları aşmaları olduğunu vurguladı. Rizzo, istikrarlı bir güvenlik mimarisinin inşasının, yerel kapasite ve imkânların güçlendirilmesiyle çok yönlü uluslararası ortaklıkların bir araya getirilmesini gerektirdiğini belirtti. Bunun, halen iç içe geçmiş ve sürekli değişen güvenlik sınamalarıyla karşı karşıya bulunan bölgede denge ve istikrarın sağlanması açısından temel önem taşıdığını ifade etti.