Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (1): ABD, Hüsnü Mübarek’in yerine hangi adayları destekledi?

Eski Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi ‘Olayların Merkezinde’ başlıklı hatıratını yayımladı.

Başkan Clinton ve Mısır Büyükelçisi Nebil Fehmi
Başkan Clinton ve Mısır Büyükelçisi Nebil Fehmi
TT

Nebil Fehmi anılarını kaleme aldı (1): ABD, Hüsnü Mübarek’in yerine hangi adayları destekledi?

Başkan Clinton ve Mısır Büyükelçisi Nebil Fehmi
Başkan Clinton ve Mısır Büyükelçisi Nebil Fehmi

Eski Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi, yarım asırlık diplomatik kariyerinde içinde yer aldığı, ulusal, bölgesel ve uluslararası olayları, kendi tabiriyle meraklı bir vatandaş, doğrudan bir tanık ve bir diplomat olarak kaleme aldı.  
Şarku’l Avsat olarak Nebil Fehmi’nin kitabından üç bölümlük yazı dizisiyle alıntıladığımız kısımları okuyucularımıza sunuyoruz.
İlk bölümde Fehmi’nin Washington’daki büyükelçilik macerası, ABD yönetiminin Mısır’a yaklaşımı ve ‘11 Eylül’ olaylarından sonra Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’e halef arayışları ele alınacak. 
Fehmi’nin yazdığına göre Amerikalılar, Hüsnü Mübarek’in ilerleyen yaşı nedeniyle görevi bırakması gerektiğini düşünüyordu. Ancak yerine gelecek isim konusunda, "demokratik değerleri yaymak" ile ‘’Amerikan çıkarlarını ve Mısır rejiminin istikrarını korumak’’ arasında kararsız kalmışlardı. 

İlk aday: Amr Musa
Fehmi’ye göre ABD yönetiminin ilk adayı Amr Musa idi. Ancak bağımsızlıkçı bir eğilime sahip olması ve buna ek olarak Filistin yanlısı tutumu dolayısıyla Musa’nın, Mısır başkanına selef olarak değerlendirmeden geçemediği, zira Washington’daki karar vericilerin böylesi bir şahsiyetle anlaşmakta zorlanacaklarını düşündükleri görüldü. 

İkinci aday: Ömer Süleyman
İkinci aday olarak Mısır İstihbarat Teşkilatı Başkanı Ömer Süleyman’ın adı öne çıktı. Pragmatist yönüyle dikkati celp eden General Süleyman iyi bir aday gibi görünmekteydi, ancak bazı sebeplerden ötürü Washington bir süre sonra onu da elemek durumunda kaldı.  

Üçüncü aday: Cemal Mübarek
Daha sonra Amerikalılar, babasının yerine geçmesi için Cemal Mübarek'i desteklemeyi düşündülerse de Başkan George Bush'un kişisel daveti üzerine kendisiyle yüz yüze yapılan görüşme sonrasında uygun bir aday olmadığına karar verildi. 
Amerikalılar ‘siyasal İslam’ı’ bir yönetim alternatifi olarak kabul etmeye başladıklarından beri, Müslüman Kardeşler Teşkilatı (İhvan) ile Hüsnü Mübarek yönetimini rahatsız etme pahasına temas halinde oldular. 
Ortadoğu'daki ülkelerin ekonomik ve siyasi ilişkilerinin iç içe geçmiş olması dolayısıyla, 20. yüzyılın sonunda, Arap, Afrika ve uluslararası güçler, Mübarek'in iktidarındaki Mısır'da olup bitenleri yakından takip ediyordu. ABD başta olmak üzere, Mısır'daki siyasi durum Batılı güçler tarafından ilgiyle takip edilmekteydi. Washington’daki karar vericiler doğrudan ve bazen de kamuoyu önünde Mübarek'in yerine kimin geçeceğini sorgulamaya başlamıştı. Bu ilgi, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından Amerika'nın Ortadoğu'daki gelişmelere yönelik yükselen endişesi ile birlikte daha da arttı.
Washington'daki yaygın kanaat, Ortadoğu’da demokrasinin yaygınlaştırılmasının uzun vadede Amerikan çıkarlarını korumanın en iyi yolu olduğu yönündeydi. 11 Eylül saldırılarının ardından dünyada demokrasiyi yayma hamleleri daha da güçlü ve şiddetli hale geldi. 
Mübarek yaşlandıkça Washington, onu, Ortadoğu'nun geleceğinin bir parçası olarak görmemeye başladı. Amerikalılar Mübarek sonrası için kaygılıydı, geçiş süreci için kabul edilebilir bir zaman çizelgesi olmadığı gibi, kendisinin yerini kimin alacağı da belirsizliğini korumaktaydı. Bunları bildiğimden, 2011 yılının ortalarında yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mübarek'in aday olup olmayacağını, aday olmayacaksa yerine kimi aday göstereceği meselesini yakından takip ettim. Böylelikle Washington'daki karar vericilerin uygun olduğunu düşündükleri potansiyel adayları kendimce bir incelemeye tabi tuttum. Amerikalıların bu adaylardan bazılarını desteklediğini inkar edemem, ancak takdir edersiniz ki buna dair elimde fiziki deliller bulunmamaktadır. 
1990'ların sonlarında ve 2000'lerin başında, Amr Musa, Mısır toplumunun çeşitli kesimleri arasında oldukça popüler biriydi, dolayısıyla Mübarek’in halefi olarak ilk akla gelen isim olmasına şaşmamalı. 
Ancak Amr Musa iktidardaki Ulusal Demokrat Parti ve devlet kademelerinde yeterli desteğe haiz değildi. Eğer Hüsnü Mübarek 2000-2005 seçimlerine katılmasa ve bu seçimler şeffaf ve adil bir şekilde yapılacak olsaydı, Amr Musa’nın Cumhurbaşkanı olması kuvvetle muhtemeldi. 
Mısır'ın Washington Büyükelçisi olarak, ABD yönetiminin Musa'dan haz etmediklerini hissediyordum. 
Onu bağımsızlıkçı eğilime sahip, halkın desteğini alabilecek vatansever bir figür olarak görüyorlardı. Buna ek olarak Filistin yanlısı güçlü tutumu, onunla kurulacak ilişki açısından riskler içermekteydi. 
Arap Birliği Genel Sekreteri olmadan önce, 2001 Mart ayında dışişleri bakanı olarak Washington’a yaptığı ziyarette bu tutumu daha da net olarak görülmüş oldu. 
Başkan Bill Clinton'ın yönetiminde İsrail-Filistin barış sürecini takip eden ekip, kendisinden sonra başkanlığa gelecek olan George W. Bush’un ekibine, Mısır Dışişleri Bakanı Amr Musa’nın, Filistinlilerin haklarını savunma noktasında coşkulu tavırlara sahip olduğunu aktarmıştı. Yetkililer Filistinlilerin kendilerine sunulan teklifleri Mısır dışişleri yetkililerin desteklerine itimat ederek kabul etmeme eğilimi gösterdiklerini söylüyordular. Dolayısıyla Amr Musa bu süreçte ABD yönetimi ve İsrail tarafından en çok hedef alınan kişi oldu. Clinton yönetiminin mesajı, Başkan W. George Bush'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice üzerinde oldukça etkili olmuştu. Rice, Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa ile ilk görüşmesinde son derece katı tavırlar sergiledi. Rice görüşmede, Ortadoğu'daki siyaset sahnesinin doğası ve geleceği hakkında gülünç ve küçümseyici bir söylevde bulundu. Buna mukabil Musa sessiz kalmayı tercih ederek sonuçsuz bir tartışmaya girmemeye özen gösterdi. Görüşme sonrasında, Clinton yönetiminde olup konumunu korumayı başarmış olan, başkanın Ulusal Güvenlik Konseyi'ndeki asistanlarından Boris Riedel'a, Musa ve Rice arasındaki görüşmenin kötü ve talihsiz olduğunu, Rice’ın Musa’ya yanlış yaptığını söylemekten kendimi alıkoyamadım. 
Mübarek'in yerini alabileceği değerlendirilen ikinci potansiyel aday, Mısır İstihbarat Teşkilatı Başkanı asker kökenli Ömer Süleyman’dı. Pozisyonu itibariyle Mübarek’in birçok meselede özel temsilciliğini yapmaktaydı ve Amerikalılarla yakın temas halindeydi. Süleyman merkeziyetçi ve pragmatist yönleriyle tanınıyordu. İsrail-Filistin barış görüşmelerinde üstlendiği rol ve terörle mücadele alanlarında ABD yönetimi ile yakın çalışıyor olması onu bir aday olarak öne çıkarıyordu. Amerikalılar her ne kadar Hüsnü Mübarek’in halefi olarak onu düşündüklerini açıkça duyurmamış olsalar da kendisine yönelik davranışları ve hakkında sordukları sualler bende bu yönde bir izlenim doğurdu. Ömer Süleyman ‘demokratik dönüşüm’ bakış açısıyla her ne kadar mükemmel bir profil olmasa da Amerikalıların, yeni Cumhurbaşkanının Mısır toplumunu yönetebilecek ve Amerikan çıkarlarını koruyacak bir profil olması yönünde tercihte bulunmaları daha muhtemeldi. 
Süleyman, CIA'deki muadili ile iş birliği çerçevesinde yılda en az bir defa tek başına Washington'u ziyaret eder, uluslararası ve bölgesel gelişmelere ve iki ülke ilişkilerinin gelişimine göre belirlenen gündemler dahilinde ABD'li yetkililerle görüşürdü. Başkan Yardımcısı Dick Cheney veya Rice ya da Kongre üyeleri ile yaptığı görüşmeler dahil olmak üzere tüm toplantılarına büyükelçi sıfatıyla ben de katıldım. Ancak istihbarat teşkilatı yetkilileriyle yaptığı görüşmelerde bulunmadım. Bu toplantıların akabinde hariciyeyi ilgilendiren hususlarda bazı bilgi paylaşımlarını yaptığını belirtmeliyim. 
2004'te Washington'a yaptığı bir ziyarette kendisine, Mısır'da yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili, yirmi yıllık yönetimin ardından Mübarek dönemi sonrasına dair Amerikan araştırma merkezlerinin, çeşitli olasılıklar hakkında yaptıkları çalışmalardan bahsettim. Süleyman, henüz hiçbir şeyin net olmadığını, bu tür konularda son ana kadar planlanan şeylerin değişebileceğini söyledi. Kendisinin cumhurbaşkanı yardımcısı olarak atanacağına dair söylentilerin kafa karışıklığı ve hassasiyetler yarattığını, Hüsnü Mübarek’in bu konuda görüşünü ilan etmesi gerektiğini belirtti. Ancak bir süre sonra bu söylentiler de Amr Musa’nın başkan olabileceği yönündeki söylentiler gibi ortadan kalktı. 
Hüsnü Mübarek'in yerini alabilecek üçüncü potansiyel ve en tartışmalı aday, Amerika'nın "demokratik dönüşüm" gündemi için ideal bir figür olarak dikkati çeken Cemal Mübarek idi. Sonuçta Batı’da eğitim almıştı, serbest piyasayı savunuyordu ve babasının başkanlığını yaptığı Ulusal Demokrasi Partisi’nde etkin bir konumdaydı. 
Amr Musa'yı sevmeyen ve Ömer Süleyman'la ilgili şüpheleri olan Amerikalılar, Cemal Mübarek'in babasının halefi olarak iktidara gelmesi fikrine ilişkin pozisyonlarını netleştirmiş görünmüyordu. Ülkemin Washington büyükelçisi olarak, olası başkan adayları hakkındaki söylentilere verilen tepkiler de dahil olmak üzere Mısır hakkındaki tartışmaları takip etmek için ABD'deki düşünce kuruluşları ve analistlerle sürekli temas halindeyim. Amerikalı analistler sürekli bana bu üç aday hakkında sorular yöneltiyordu. Ancak hatırladığım kadarıyla, hiçbir hükümet yetkilisi bana Cemal Mübarek hakkında doğrudan soru tevcih etmedi. Oysa belirgin siyasi yükselişi dikkatlerinden kaçmış olamazdı. 
Cemal Mübarek Amerika Birleşik Devletleri’ni bir çok defa ziyaret etti. Babasının yıllık ziyaretlerinde resmi bir görevi olmaksızın ona eşlik etmekteydi. Bazen Mısır iş dünyasını temsil eden hükümet dışı delegasyonların bir üyesi olarak, bazen de özel ziyaret kapsamında ABD’ye gelmekteydi. Konuşurken her zaman sakin ve kibardı. İlk başlarda Mısır’da demokratik değişimin gerekliliği yönünde tezler dillendirirken, zamanla rejimin istikrarının ve güvenliğin önemine dair şeyler söyler oldu. Washington’daki son görüşmemizde kendisine, güvenlikle ilgili söylediklerine atıf yaparak, böylesi bir kaygı taşıyıp taşımadığını sordum. Bu soruya doğrudan yanıt vermedi, ancak İslamcı hareketlerin, özellikle de Selefi hareketlerin yükselişiyle ilgili kaygılardan söz etti. Mısır'ın Washington Büyükelçiliği, Amerika Birleşik Devletleri'ne yaptığı ziyaretlerde, cumhurbaşkanının oğlu olması hasebiyle kendisiyle ilgilenmekteydi. Nitekim tatsız durumlarla karşılaşması isteyeceğimiz son şey olurdu, bununla birlikte özel isteklerinin olmadığını ve hükümetteki partinin bir üyesi olarak kendisine sunulan olağan ilgi ile yetindiğini de belirtmek isterim. Amerikalı yetkililer kendisine siyasi geleceği ile ilgili doğrudan soru yöneltmese de siyasi eğilimlerini incelemek ya da babasına gayrı resmi mesajlar iletmek için kendisiyle görüşmeler yapmaktaydı. 
Mayıs 2006'da Cemal Mübarek, özel uçağının lisansını yenilemek için Amerika Birleşik Devletleri'ni ziyaret etti. Sık sık yaptığı gibi özel jetiyle Washington’daki Dallas Uluslararası Havalimanı’na iniş gerçekleştirdi. Kendisi genelde ABD’yi ziyaret etmeden önce beni arar ve geleceğini söylerdi. Bu ziyareti esnasında, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley beni arayarak Cemal Mübarek’le bir görüşme ayarlamamı talep etti. Görüşme talebi resmi bir cihetten geldiği için Hüsnü Mübarek’e ulaşarak görüşme için izin istedim. Bu doğrultuda toplantıyı ayarladım ve oğul Mübarek’e toplantıda iştirak ettim. Görüşmede gizli bir şey yoktu. Hadley Cemal Mübarek’e Mısır’da özel sektörün durumu ve iktidardaki Ulusal Demokrasi Partisi’nin gelişim ve dönüşümü ile ilgili bazı sorular sordu. Görüşme sonrasında Mısır basınında, Cemal Mübarek ve ABD’li yetkililer arasında gizli görüşmelerin yapıldığı yönünde çok sayıda haber çıktı. Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, Cemal Mübarek’in ABD’ye özel uçağının lisansını yenilemek için geldiği söylendi. Bunun üzerine söylentiler daha da arttı, basın mensupları beni arayıp, büyükelçi olarak niçin açıklama yapmadığımı soruyordu. Ben de büyükelçi olarak ABD’de bulunan resmi yetkililerin görüşmeleri hakkında açıklama yaptığımı, özel görüşmelerle ilgili açıklama yapma yükümlülüğümün olmadığını söylüyordum. Bu süreçte Cemal Mübarek’e olan Amerikan ilgisinde belirgin bir artış olduğunu müşahede ettim. 
Bu görüşmeden iki yıl sonra 2008’de Başkan Hüsnü Mübarek’ten bir telefon araması geldi. Sesinden öfkeli olduğunu anladım, oğlunu halefi olarak gören Amerikalı yetkililerin deneyimsizliğinden söz etti. Oğlu Cemal’in Başkan Bush ile görüşmek üzere Beyaz Saray’a davet edildiğini söyledi. Kibar bir şekilde bu davet hakkında hiçbir bilgimin olmadığını, meseleyi Cemal’e sorması gerektiğini ifade ettim. Bush’un davetiyeyi Cemal’e gönderdiğini, bu durumda ne yapılması gerektiğini sordu. Daha sonra bana bir nüshası gönderilen davetiyenin bizzat Bush tarafından kaleme alındığını gördüm. 
Bir süre sonra Başkan Mübarek tekrar aradı ve ne düşündüğümü sordu, ona, şekil ve içerik olarak özel bir davetiye olduğunu, dolayısıyla davete icabet ya da reddin Cemal Mübarek tarafından yapılması gerektiğini söyledim. Eğer daveti kabul eder ve ziyaret gerçekleşecek olursa bunun şahsi bir ziyaret olacağı için büyükelçilikten hiçbir yetkilinin kendisine iştirak etmeyeceğini belirttim. Beni yine arayacağını söyleyerek telefonu kapattı. İki gün sonra Başkan Hüsnü Mübarek yine aradı, Cemal'in Amerika'yı ziyaret edeceğini söyleyerek, kendisiyle ilgilenmemi istedi. Bu görüşme bende, daha çok oğlunun yolculuğuyla ilgili kaygılanmış bir baba izlenimi bıraktı. Kendisine büyükelçilik olarak kamuya mal olmuş şahıslara bir jest olarak sunduğumuz gibi havalimanı otel arası ulaşımda yardımcı olabileceğimizi, resmi bir ziyaret olmadığından diplomatik muamele göremeyeceğini, belki de çoğu yolcu gibi üstünün aranacağını söyledim. Nihayet birkaç gün sonra ziyaret gerçekleşti. Mısır büyükelçiliği olarak ziyarete iştirak etmedik. Öğrendiğim kadarıyla Cemal Mübarek, Başkan George W. Bush ve yardımcısı Dick Cheney ile başa baş bir görüşme yaptı. Öğleden sonra beni aradı ve bir restoranda birlikte yemek yedik, görüşmede neler yaşandığı hakkında soru sormadım. Kendisi, Amerikalıların Mısır’ın geleceği ile ilgili sorular sorduğunu söyledi. Deneyimlerimden çıkarımıma göre Amerikalılar kendisini yakından değerlendirmek için davet etmiştiler. 
Bahsi geçen ziyaretten bir süre sonra, saygın Amerikan düşünce kuruluşları içinde artık Cemal Mübarek’ten halef olarak pek söz edilmediğini gözlemledim. Kişisel görüşüm, Amerikalılar ilk başlarda Cemal Mübarek’i, serbest piyasa savunucusu liberal bir sivil figür olarak gördükleri için desteklemeyi düşünmüş, ancak görüşmelerden sonra Ortadoğu gibi çalkantılı bir ortamda Mısır gibi karmaşık bir ülkeyi yönetemeyeceği ve Amerikan çıkarlarını savunmada yetersiz kalacağı yönünde kanaat geliştirmiştiler. Nitekim ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları, liberal değerler uğruna riske atılmaktan daha önemlidir. 

İhvan’ın yıldızı ABD’de parladı
Amerikalılar, Hüsnü Mübarek’in halefinin, İhvan kadrolarından birinin olabileceğini son olasılık olarak düşünmekteydi. Bush başkanlığındaki ABD yönetimi ve sonrasında Barack Obama, Ortadoğu'daki siyaset sahnesinin vazgeçilmez bir bileşeni olarak siyasal İslam fikrine açık hale gelmişti. Yeni Muhafazakarlar (NeoCon’lar) dışında Amerika’nın karar vericileri İslamcıları desteklemeseler dahi kabul edilebilir olarak görmekteydi. Bu süreçte Amerikan araştırma merkezlerinde İhvan üyelerinin daha sık görüldüğünü söyleyebilirim. Özellikle Katar’da gerçekleşen panellerde daha fazla İhvan üyesi sahne almaktaydı. 
ABD'nin Kahire Büyükelçiliği, Müslüman Kardeşler ile sürekli bir temas halindeydi.  Ancak bu temas Mübarek döneminde daha çok istihbaratçılar aracılığıyla gerçekleşmekteydi. 2000 yılında İhvan üyesi adayların Mısır parlamento seçimlerine katılmasının önü açıldıktan sonra bu görüşmeler diplomatlar aracılığıyla olmaya başladı. Artık İhvan üyeleri büyükelçilikteki resepsiyonlara davet edilmekteydi, Mübarek yönetiminin bu durumdan rahatsız olduğu ve Amerikalılara bu rahatsızlığını bildirdiğini söyleyebilirim. İhvan’a yönelik artan ilgi, Mısır yönetiminin bir komploya maruz kaldıkları yönünde hassasiyet geliştirmesine neden oldu. Hüsnü Mübarek Amerikalıların niyetlerinden şüphe etmeye başlamış ve bu durum onun için öfke kaynağı olmuştu. Özellikle George W. Bush’un, Mısır’da reform çağrıları yapması ve bazı bölge ülkelerindeki rejimleri değiştirme girişimleri Mısır yönetimini tedirgin etmekteydi. Washington'daki büyükelçi olarak geçirdiğim son yıllarda, üst düzey Mısırlı yetkililer Washington ziyaretlerinde Amerikalılara doğrudan İhvan ile olan ilişkilerine dair sorular yöneltiyordu.  Bush, Mayıs 2005'te Başbakan Ahmed Nazif'i Oval Ofis'te kabul ettiğinde, Nazif, ABD Başkanı'na Müslüman Kardeşler ile ne tür bir ilişkileri olduğunu sordu. ABD’li yetkililer Müslüman Kardeşler ile yakınlaştıklarını inkâr ettiler ancak bu Mısırlıların için ikna edici olmadı. 
Bu tarihten itibaren, İhvan dosyası Amerika'yı ziyaret eden her Mısırlı yetkilinin gündeminde olmaya devam edecekti. Kahire’ye gönderdiğim telgraflarda Amerikalıların Müslüman Kardeşlerle temas halinde olduğunu bildirmekteydim. 1979'da İran'da Şah yönetiminin ani devrilişinden sonra, Amerika dost ve müttefik ülkelerde dahi karşıt gruplarla iletişim halinde olma politikası izlemeye başladı. Başbakan Nazif'in 2005 yılında Washington'a yaptığı ziyaretten kısa bir süre sonra Mübarek, ABD’nin İhvan ile ilişkisini görüşmek üzere ABD'yi ziyaret eden Mısırlı yetkililerle üst düzey bir toplantı yaptı. Mübarek, ABD'li yetkililerin, İhvan ile iletişim kurmadıkları yönündeki beyanları ile çelişen gizli temaslarından oldukça rahatsızdı.
Hüsnü Mübarek iktidardan ayrılmadan önce, Başkan W. Bush’un Mısır devletine yönelik tutumuna dair genel okumam; Amerikalıların her zaman olduğu gibi katıksız pragmatist oldukları yönündedir. 
Yaşı yetmişi aşmış olan Mübarek’in yerine birinin gelmesinin zorunlu olduğunu düşünüyorlardı. Mübarek sonrasına hazırlandıkları için bu görevi devralabilecek tüm potansiyel adayları inceliyordular. Yeni başkanın demokrat olup olmaması umurlarında değildi, önemli olan çıkarlarını savunup savunmayacağıydı. Bu nedenle onlar için Ömer Süleyman, Amr Musa ve Cemal Mübarek’e nazaran daha tercih edilebilir bir şahsiyetti. 
Ordu ya da güvenlik geçmişi olan uygun bir aday bulunmaması durumunda, Müslüman Kardeşlerin yönetime gelme şansı olabilirdi. Zira geniş halk tabanı sayesinde seçimler sonucu iktidara gelebilmeleri muhtemeldi. Bu sebeple Başkan Clinton ve Bush, Müslüman Kardeşler’i temkinli bir şekilde takip etmekteydi. 

Muhalefet Mursi’ye karşı nasıl birleşti? -2



Trump'ın Libya anlaşması: Doğu ile batı arasında “zorla evlilik”

Libya'nın Sirte kentinde düzenlenen Flintlock-2026 Tatbikatı’nın açılış töreninde, Libya Ortak Kuvvetleri'ne bağlı askerler, 14 Nisan 2026 (AFRICOM)
Libya'nın Sirte kentinde düzenlenen Flintlock-2026 Tatbikatı’nın açılış töreninde, Libya Ortak Kuvvetleri'ne bağlı askerler, 14 Nisan 2026 (AFRICOM)
TT

Trump'ın Libya anlaşması: Doğu ile batı arasında “zorla evlilik”

Libya'nın Sirte kentinde düzenlenen Flintlock-2026 Tatbikatı’nın açılış töreninde, Libya Ortak Kuvvetleri'ne bağlı askerler, 14 Nisan 2026 (AFRICOM)
Libya'nın Sirte kentinde düzenlenen Flintlock-2026 Tatbikatı’nın açılış töreninde, Libya Ortak Kuvvetleri'ne bağlı askerler, 14 Nisan 2026 (AFRICOM)

Manaf Saad

Libya kamuoyu, geçtiğimiz yıl ağustos ayında Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin yeni Libya Özel Temsilcisi ve ülkedeki BM Destek Misyonunun (UNSMIL) Başkanı Hanna Tetteh'in açıkladığı Libya krizine çözüm bulmayı amaçlayan yol haritasını pek coşkulu karşılamadı. Tetteh’ten önce sekizden fazla BM özel temsilcisi bu görevi üstlenmiş, ancak 2011 yılından bu yana siyasi, güvenlik ve ekonomik çalkantılarla boğuşan ülkede durumu düzeltmeyi başaramamıştı.

Libya kamuoyunun pek çok kesiminden UNSMIL’e yönelik sert ve tekrar eden eleştirilere karşın Libya'daki çözümün artık Libyalıların ya da uluslararası temsilcilerin karşı koyamayacağı ya da en azından yumuşatamayacağı bölgesel ve uluslararası müdahalelere rehin olduğunu vurgulamak gerekiyor. BM Güvenlik Konseyi'nden (BMGK) ya da Libya dosyasına dahil taraflar arasındaki dış toplantılardan yayımlanan tüm siyasi bildirilerde çözümün sahipliğinin ve liderliğinin Libyalılara ait olması gerektiği ısrarla vurgulanıyor olsa da bu açıklamalar, kararın Libya'ya değil uluslararası alana ait olduğu sade gerçeğini gizleyemiyor.

Libya Ulusal Ordusu (LUO) Komutanı Mareşal Halife Hafter geçtiğimiz yıl, Libya krizi çözümünün tellerine dokunmaya çalıştığında kasım ayı sonlarında on Batılı ve bölgesel ülkenin yayımladığı bir bildiri, Hafter'in Libya'nın sorunlarına yerli çözüm söylemi altında cumhurbaşkanlığı hedeflerine ters düştü. Bildiride, çözümün bölgesel ve uluslararası destek gören ülkenin batısındaki diğer Libyalı tarafları da kapsaması gerektiğini vurgulandı. Bildirinin yayımlanmasından bir hafta sonra ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşleri Baş Danışmanı Massad Boulos, bildirinin arkasında kendisinin olduğunu açıkladı. Boulos geçtiğimiz yılın eylül ayından itibaren Trablus ve Bingazi ailelerini bir araya getiren ve bu çözümün siyasi, askeri ve ekonomik ayrıntılarına her iki tarafın da destek verdiği bir formül arayışına girmişti.

Boulos bu süreçteki çabasını bu yılın ocak ayında Paris'te düzenlenen bir başka toplantıda da teyit etti. Toplantıya bir tarafta Halife Hafter'in oğlu ve babasının yerine LUO Başkomutanı görevini üstlenen Saddam Hafter, diğer tarafta Trablus'taki Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe’nin yeğeni ve Ulusal Güvenlik Danışmanı İbrahim ed-Dibeybe katıldı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Boulos, o günden beri, geçtiğimiz nisan ayında ülkenin doğusu ve batısındaki iki ana taraf arasında birleştirilmiş kalkınma harcamaları konusunda imzalanan önemli bir anlaşmayı içeren planını uygulamaya devam etti. Anlaşma, devletin genel harcama tablolarının kabul edilmesini öngörüyor. Bunun ardından Libya’nın batısındaki ve doğusundaki silahlı güçler, ABD Afrika Kuvvetleri Komutanlığı'nın (AFRICOM) denetiminde Sirte kentinde düzenlenen Flintlock-2026 Tatbikatı’na katıldı.

Son aylarda sızdırılan bilgiler, Abdulhamid ed-Dibeybe'nin birleşik hükümet başkanlığı görevini sürdürmeye devam edeceğini, Saddam Hafter'in ise Başkanlık Konseyi başkanlığı görevini elde edeceğini gösteriyor.

Massad Boulos, Libya'daki siyasi, güvenlik ve ekonomi kurumlarını birleştirme sürecinde ilerlemeyi sürdürdüğünü pek çok açıklamasında dile getirmeye devam ettiyse de planının ayrıntılarını açıklamadı. Bununla birlikte son aylarda sızdırılan bilgiler, Abdulhamid ed-Dibeybe'nin birleşik hükümetin başbakanlığı görevini sürdürmeye devam edeceğini, Saddam Hafter'in ise Başkanlık Konseyi başkanlığı görevine getirileceğini gösteriyor.

Boulos'un Libya'daki girişimleri, geçtiğimiz 20 Haziran Cumartesi günü Mısır'ın El-Alemeyn kentinde Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanlarıyla katıldığı toplantının gündeminden ayrı görünmüyor. Mısır İstihbarat Teşkilatı Başkanı Tümgeneral Hasan Mahmud Reşad, El-Alemeyn toplantısının ertesi günü, Trablus'u ziyaret etti ve burada Başbakan Dibeybe ve UBH’den diğer yetkililerle görüştü. Bu ziyaret, Mısır'ın Libya'daki olası siyasi değişimlerin merkezinde yer aldığını, ülkenin batısıyla ilişkilerini geliştirdiğini ve kendisini LUO Genel Komutanlığı'yla yakın ilişkilere hapsetmediğini gösterdi. Bu durum, son dönemde Genel Komutanlığın Sudan'daki Muhammed Hamdan 'Hâmidetî' Dagalu liderliğindeki Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) silah ve yakıt tedarik etmesiyle de gölgelendi. Kahire bunu, geçici Askeri Konsey Başkanı Abdulfettah el-Burhan liderliğindeki Sudan ordusunu desteklediği için Mısır'ın ulusal güvenliğine ciddi bir müdahale olarak değerlendiriyor.

dervefv
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump'ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’u kabul etti (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Mısır ve Türkiye, bölgede -özellikle Libya dosyasında- tansiyonu düşürmeye yönelik mutabakatlara ulaştıktan sonra harekete geçti. Bu süreç çerçevesinde iki ülkenin istihbarat servisi başkanları doğu ve batıyı ziyaret etti ve bazı görüşmeler gerçekleştirdi. Bu hareketlilik, doğu ve batı arasında iktidar paylaşımına yönelik Amerikan planının konuşulduğu bir döneme denk geldi. Bu da yeni dengeler için herhangi bir uzlaşının yalnızca bir tarafı değil, Mısır ile Türkiye'yi de kapsaması gerektiğine işaret ediyor.

Mısır İstihbarat Teşkilatı Başkanı Tümgeneral Reşad, 22 Haziran'dan dört gün önce, Trablus'ta UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ile pek çok askeri ve güvenlik yetkilisiyle görüştü. Bu görüşme, Reşad'ın Kahire'de doğu kampındaki LUO Başkomutan Yardımcısı Saddam Hafter ve Massad Boulos ile yaptığı görüşmenin hemen ardından gerçekleşti. Bu durum, Kahire ile Libya'nın batısı arasındaki yakınlaşmanın artık açıkça görülür hale geldiğini gösterdi. Bu yakınlaşma, doğu kampıyla varılan mutabakatlar eşliğinde sürüyor. Mısır, Libya kurumlarının kapsamlı bir Libya-Libya süreciyle birleştirilmesini destekliyor. Uluslararası kararların uygulanması doğrultusunda tüm yabancı kuvvet ve paralı askerlerin Libya topraklarından çekilmesini ve cumhurbaşkanlığı ile parlamento seçimlerinin en kısa sürede yapılmasına zemin hazırlanmasını gerekli görüyor. Bunu da Libya’nın güvenliğini Mısır'ın ulusal güvenliğinin bir parçası olarak değerlendirdiğinden yapıyor.

Bu gelişmelere, Türkiye'nin Libya politikasında köklü bir dönüşüm eşlik etti. Doğu Libya ile doğrudan iletişim kanalları açıldı. 23 Haziran Salı günü Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın, Libya'ya gitti. Trablus'ta Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi ve Dibeybe’nin yanı sıra askeri ve güvenlik yetkilileriyle, Bingazi'de ise Tümgeneral Saddam Hafter ile görüştü. Türkiye, Libya’daki devlet kurumlarının yeniden birleştirilmesi için görüşleri yakınlaştırmaya ve herhangi bir siyasi uzlaşının sürdürülebilirliğini güvence altına almaya çalışıyor. Türkiye'nin şu anda izlediği batı ve doğu Libya arasında yakınlaşma yaratma çizgisi, 2019 yılında Trablus ile imzaladığı tartışmalı Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakat Muhtırası’nın ardından yıllarca Libya'nın batı kampını desteklemesinin ardından ciddi bir dönüşümü temsil ediyor.

İtalya Dış Güvenlik ve İstihbarat Servisi Başkanı Giovanni Caravelli de Trablus'u ziyaret ederek Dibeybe ile görüştü. Görüşmede Caravelli, İtalyan hükümetinin Libya ile ortak ilgi alanına giren çeşitli dosyalarda koordinasyon ve iş birliğini sürdürme konusundaki kararlılığını teyit ederken Dibeybe, ‘istikrarı desteklemek, kurumların birliğini korumak ve Libya halkının beklentilerini gerçekleştirecek siyasi süreci ilerletmek için uluslararası çabaların ve tutumların koordinasyonunun önemini’ vurguladı.

Bu bölgesel ve uluslararası hareketliliğin öncesinde iç siyasette de bir gelişme yaşandı. Başkanlık Konseyi, Temsilciler Meclisi ve Devlet Yüksek Konseyi (DYK) başkanlarının imzaladığı sürpriz bir üçlü bildiri, Hanna Tetteh'in 18 Haziran'da BMGK’ya yaptığı brifingden iki gün önce yayımlandı. Bildiri, mevcut kurumsal yapıyı korurken önümüzdeki yılın şubat ayında parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine gidilmesini öneren bir girişimi içeriyordu. Üç başkan, plan metnini BM özel temsilcisine ileterek üzerinde baskı kurma niyetlerini teyit etti. Bu adım, Bingazi'deki Saddam Hafter ekibini, üç başkanın girişimine sert bir yanıt olarak Genel Komutanlık aracılığıyla Boulos planına açıkça destek veren bir bildiri yayımlamaya yöneltti. Bunun ardından Temsilciler Meclisi'nden 47 üyenin, Washington'ın girişimiyle ilgili Trablus ve Bingazi taraflarını desteklediklerinden Amerikan çabasını selamladıklarını duyuran bir bildiri yayımlaması da sürpriz olmadı.

Boulos planına yönelik itirazlar yalnızca Libya içinden gelmiyor. Rusya da bu plandan tedirgin; çünkü plan, kendisinin de parçası olduğu BM Güvenlik Konseyi ve Berlin sürecinin dışından geliyor.

Bu desteğin içinde Libya'da siyasal İslam liderlerinden biri olan Abdulhakim Belhac de yer aldı. O da Trablus'tan Boulos planına desteğini dile getirdi, ancak planın ayrıntılarının açıklanması çağrısında bulundu. Bununla birlikte Belhac'ın bu önemli tutumunun, Libya Müftüsü ve radikal İslamcı akımın lideri Sadık el-Giryani'nin tutumundan farklı olduğunu vurgulamak gerekiyor. Giryani, Saddam Hafter'i Başkanlık Konseyi başkanlığına getirmeyi hedefleyen Boulos planına sert biçimde karşı çıktı. Bu karşı çıkışta Abdulhamid ed-Dibeybe'nin kendisinin de mensubu olduğu Misrata grupları da Giryani'ye güçlü destek verdi.

Bu bağlamda ülkenin batısında, doğusunda ve güneyinde sivil-demokratik akıma bağlı siyasi aktivistler ve partilerin temsil ettiği sessiz çoğunluğun görüşlerini de göz ardı etmemek gerekiyor. Bu kesimler, Dibeybe ve Hafter ailelerinin iktidarın dümenini tutmaya ve devlet kurumlarını kontrol etmeye devam etmesine güçlü biçimde karşı çıkıyor. Bu muhalefet, BMGK Uzmanlar Komitesi'nin geçtiğimiz nisan ayında yayımladığı raporun ardından daha da güçlendi. Rapor, iki ailenin yetkilileri ve yardımcılarının işlediği ağır insan hakları ihlallerini ve yasadışı petrol kaçakçılığı ile satış suçlarını özellikle kınadı; bu suçların ülkenin kamu güvenliği, siyasi ve ekonomik istikrarına zarar verdiğini vurguladı.

sdfdv
Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Ulusal Petrol Kurumu Vekil Başkanı Mesud Süleyman Musa, 17 yıl sonra ilk kez yeni petrol arama ve üretim lisanslarının verildiğini duyurmak için Trablus'ta düzenlenen basın toplantısında yan yana, 11 Şubat 2026 (AFP)

Libyalıların bildiği acı gerçek ise Boulos’un girişimi uygulanması halinde ufukta umut ışığı görünmüyor olması. Başbakan Dibeybe, kendilerini doğrudan etkileyen ve günlük yaşamlarında acı çektikleri geçim koşullarını düzeltme niyeti göstermedi. Tam tersine kendisi ve etrafındaki çevre, iktidarda kalmalarının asıl motivasyonu olan kamu kaynaklarını yağmalama konusundaki kararlılıklarını sergiledi. Bingazi'de Mareşal Halife Hafter'in oğullarının kontrol ettiği paralel hükümet ve diğer kurumlarda da durum aynı.

Genel gidişatı kontrol eden bu güçlerin hiçbiri yerel bankalardaki nakit sıkışıklığına çözüm bulmaya, Libya dinarının dolar karşısındaki değer kaybının fiyat artışı ve enflasyona yol açmasına, tekrarlanan akaryakıt krizlerine, saatlerce süren elektrik kesintilerine, başkentte ve diğer bölgelerde sivillerin yaşamına son veren milis çatışmalarının önüne geçmeye ya da ülkenin her köşesinde kamu özgürlüklerinin olmamasına karşı harekete geçmedi.

Bununla birlikte Boulos planına yönelik itirazlar yalnızca Libya içinden yapılmadı. Rusya da bu plan karşısında tedirgin. Çünkü plan, kendisinin de parçası olduğu BMGK ve Berlin sürecinin dışından geliyor. Boulos’un görüşme ve koordinasyon ağı Batılı ve bölgesel ülkeleri kapsarken ülkenin doğusunda askeri olarak konuşlanan Rusları dışlıyor. Rusya, Libya'nın siyasi ve askeri kurumlarını birleştirmeyi hedefleyen tüm bu çabaların nihayetinde ilk aşamada Rus askeri varlığını ülkenin doğusunda ve güneyinde kısıtlamayı, sonraki aşamada ise tümüyle sonlandırmayı amaçladığının farkında.

Boulos planı, hesapta olmayan engellerle yüzleşmediği takdirde Libya'daki durgun suları hareketlendirebilir; aksi halde mevcut durgunluk sürmeye devam edebilir.

Bu nedenle Hanna Tetteh kendisini karmaşık bir tablonun içinde buluyor. İçeride Libya kamuoyunun geniş bir kesiminin yaşadığı sorunların önemini ve ağırlığını bilen ve bunlarla köklü çözümler aracılığıyla yüzleşmeyi isteyen Tetteh, BMGK’ya yaptığı son brifingde bunları açıkça dile getirdi. Bununla birlikte Tetteh’in Boulos planıyla uyum sağlamaya yöneldiği görülüyor. Bu doğrultuda son dönemde her iki aileden dört üyeyi açıkça temsil edecek bir küçük komite oluşturdu. Tetteh, bu komitenin geçtiğimiz yıl ilan ettiği yol haritasının uygulanmasının önündeki bazı asılı zorlukların aşılmasını sağlayabileceğini umuyor. Tetteh, bu komitenin geçen yıl Libyalı hukuk ve siyaset uzmanlarından oluşturduğu istişari komite tavsiyeleri temelinde değişiklik gerektiren parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçim yasaları üzerinde anlaşmaya ulaşmasını arzu ediyor. Küçük komite bunu başarırsa seçim yasaları sorununun aşılmasının ardından BM yol haritasının kapsadığı bir aşama olan birleşik hükümetin kurulmasının önü açılacak.

İç ve dış zorlukların boyutu ne olursa olsun ABD'nin çözüm çabaları karşısında Libya, İran'daki savaşın tetiklediği küresel enerji krizinin ardından ABD'nin gözünde öncekinden çok daha büyük bir önem kazanmaya başladı. Amerikalılar, Libya'nın şu an 1,5 milyon varil olan günlük petrol üretimini 2030 yılına kadar 3 milyon varile çıkarmayı hedefliyor. Bu beklentiler, Boulos'u Libya Ulusal Petrol Kurumu (NOC) aracılığıyla ConocoPhillips ve Chevron gibi büyük Amerikan şirketleriyle yeni arama ve sondaj anlaşmaları imzalamaya yöneltti. ABD yönetimi, Trablus'taki Abdulhamid ed-Dibeybe hükümetinin terörle mücadele alanındaki iş birliğini de göz ardı etmiyor. Hükümet, son dönemde 2012 yılında Bingazi'deki ABD Konsolosluğu binasına düzenlenen saldırıya karışmakla suçlanan Libya vatandaşı Mera'i Salih el-Arfi'yi ABD'ye teslim etti. Bu gelişme, geçtiğimiz şubat ayında aynı saldırıya katıldığı gerekçesiyle aranan Zubeyr el-Bukuş'un teslim edilmesinin ardından yaşandı.

Önümüzdeki haftalar ve aylar, son derece karmaşık bir krize ilişkin pek çok soruya yanıt verecek. Boulos planı, hesapta olmayan engellerle karşılaşmadığı sürece Libya'daki durgun suları hareketlendirebilir. Aksi halde ise bu durgunluk sürmeye devam edebilir.


Lübnan Cumhurbaşkanı Avn’dan, ABD Başkanı Trump’a: Lübnan, çerçeve anlaşmasının uygulanmasında üzerine düşen sorumluluğu yerine getirecek

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı Avn’dan, ABD Başkanı Trump’a: Lübnan, çerçeve anlaşmasının uygulanmasında üzerine düşen sorumluluğu yerine getirecek

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, dün ABD Başkanı Donald Trump'a Lübnan'ın İsrail ile varılan çerçeve anlaşmanın uygulanmasında üzerine düşen sorumluluğu yerine getireceğini teyit etti.

Avn, Trump ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde ABD'den anlaşmanın herhangi bir şekilde ihlal edilmesinin önüne geçmesini ve İsrail'in güney bölgelerinden çekilmesi için baskı uygulamasını talep etti.

Lübnan Cumhurbaşkanlığı tarafından konuya ilişkin yapılan açıklamada şu ifadeler yer aldı:

“Cumhurbaşkanı Orgeneral Jozeph Avn, bu gece ABD Başkanı Donald Trump'tan bir telefon aldı. Trump, Lübnan ile İsrail arasında ABD gözetiminde imzalanan çerçeve anlaşma dolayısıyla Aoun'u tebrik ederek ülkesinin Lübnan'ın ve Lübnan halkının yanında olduğunu ve anlaşmanın hükümlerinin hayata geçirilerek Lübnan'a güvenlik ve istikrarın yeniden kazandırılması için her türlü çabayı sarf edeceğini vurguladı."

Açıklamada Trump'ın ayrıca şunları belirttiği kaydedildi:

"ABD, Lübnan halkına iyilik ve ilerleme kaydedilmesini diliyor. Lübnan'ın egemenliğini, bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü desteklemek, devlet otoritesinin silahlı kuvvetleri aracılığıyla tüm Lübnan topraklarına yayılmasını sağlamak, Lübnan'ın istikrarına yönelik tehditleri durdurmak ile Cumhurbaşkanı'nın tutumlarını ve hükümetin kararlarını desteklemek için hiçbir çabadan kaçınmayacaktır. ABD, Lübnan'ın bölgesindeki ve dünyadaki öncü rolünü yeniden üstlenmesi amacıyla Lübnan ekonomisine ve meşru güvenlik güçlerine de destek sağlayacaktır."

Avn, Trump'a "Lübnan'a, meşru otoritesine, anayasal ve güvenlik kurumlarına, başta ordu olmak üzere gösterilen destekleyici tutum" için teşekkür etti. Lübnan devletinin çerçeve anlaşmanın uygulanmasında üzerine düşen sorumluluğu yerine getireceğini belirten Avn, ABD'nin her türlü ihlali önlemeye ve anlaşma kapsamında üstlenilen tüm taahhütlerin yerine getirilmesini güvence altına almaya, özellikle de İsrail'i uluslararası sınıra kadar ordunun konuşlanmasını kolaylaştırmak amacıyla güneyde işgal ettiği topraklardan çekilmesi için baskı uygulamaya katkı sağlamasını umduğunu belirtti.

Lübnan Cumhurbaşkanlığı'nın açıklamasına göre görüşmenin sonunda Trump, yakın zamanda Washington'da Lübnan Cumhurbaşkanı ile görüşeceğine işaret etti.


Berri hem siyasi itirazını dile getiriyor hem de sokağı sakinleştirmeye çalışıyor

Lübnan’da havaalanına giden güney yönündeki yolda, son günlerde asılı olan “İran’a teşekkürler” sloganının yerine “Önce Lübnan” sloganı asıldı (Şarku’l Avsat)
Lübnan’da havaalanına giden güney yönündeki yolda, son günlerde asılı olan “İran’a teşekkürler” sloganının yerine “Önce Lübnan” sloganı asıldı (Şarku’l Avsat)
TT

Berri hem siyasi itirazını dile getiriyor hem de sokağı sakinleştirmeye çalışıyor

Lübnan’da havaalanına giden güney yönündeki yolda, son günlerde asılı olan “İran’a teşekkürler” sloganının yerine “Önce Lübnan” sloganı asıldı (Şarku’l Avsat)
Lübnan’da havaalanına giden güney yönündeki yolda, son günlerde asılı olan “İran’a teşekkürler” sloganının yerine “Önce Lübnan” sloganı asıldı (Şarku’l Avsat)

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri'nin Lübnan-İsrail çerçeve anlaşmasına karşı çıkışı kendine özgü bir biçim aldı. Berri, Siyasi itirazını yüksek sesle dile getirirken sokağa sakinleşme çağrısında bulundu. Şarku’l Avsat’a konuşan Şii İkilisi’ne (Emel Hareketi ve Hizbullah) yakın kaynaklar, Berri'nin anlaşmanın içeriğiyle karşılaştığında şaşkınlık yaşadığını ve önceden haberdar edilmediğini aktardı. Kaynaklar, Berri'nin anlaşmadan yalnızca medyada çıkan haberler aracılığıyla bilgi sahibi olduğunu, kendisiyle önceden istişare edilmediğini ve sonradan da resmi bir bildirimde bulunulmadığını belirtti.

Şarku’l Avsat Berri'ye anlaşmanın içeriğini okuyup okumadığını sordu. Berri, "Okudum ve içinde fitne gördüm” yanıtını verdi.

Berri, kısa süre sonra özlü bir açıklamada bulundu. Açıklamaya “Ey tüm Lübnan topraklarındaki halkım, bu bir fitnedir" sözleriyle başlayan Berri, ardından fitne dönemlerinde nasıl davranılması gerektiğini anlatan Hz. Ali'ye atfedilen “Fitne içinde ibnu'l-lebun gibi ol. Onun ne sırtına binilebilir ne de memesinden süt sağılabilir” sözüne yer verdi.

“Lübnan bizi bir araya getiriyor” yazılı pankartlar havalimanı yolu boyunca güneye doğru uzanıyordu (Şarku’l Avsat)

İbnu'l-lebun, iki yaşına gelmiş deve yavrusunu ifade ediyor. Bu durumda ne binmeye elverişlidir ne de süt verir. Lübnanlı siyasetçiler bu ifadeyi itidal çağrısı olarak yorumladı. Sosyal medyada ise yapay zeka uygulamalarının Berri'nin kastının ne olduğuna dair çeşitli yanıtları paylaşıldı. Bu yanıtlar arasında "Meclis Başkanı Nebih Berri'nin bu ifadeyi kullanması, Lübnanlıları içeride fitneye sürüklenmemeye ve halkın arasında çatışmaya yol açabilecek her türlü gerilimden uzak durmaya davet eden, sivil barışın korunmasını ve çatışmada araç hâline gelinmemesini vurgulayan bir mesaj taşıyor" yorumu öne çıktı.

Şii İkilisi’nden kaynaklar, anlaşmayı imzalayan otoritenin bu adımın sonuçlarını bertaraf etmesi ve ‘günahı’ telafi etmesi gerektiğini vurguladı. Bu anlaşmanın içeriğinin, İsrail açısından Lübnan sahnesini ateşe vererek İran-ABD anlaşmasını dinamitlemek gibi bir hedef de taşıdığına dikkat çekti.