İsrail kaynakları: Suikast planının ifşası Biden'ı DMO’yu Yabancı Terör Örgütleri listesinde tutmaya ikna etti

Mossad, İran topraklarında Kudüs Gücü liderlerinden birini sorguya çekti

Kasım 2020’de Tahran’ın doğusunda İranlı bilim insanı Fahrizade suikastından birkaç dakika sonra çekilen arabasının fotoğrafı (Reuters)
Kasım 2020’de Tahran’ın doğusunda İranlı bilim insanı Fahrizade suikastından birkaç dakika sonra çekilen arabasının fotoğrafı (Reuters)
TT

İsrail kaynakları: Suikast planının ifşası Biden'ı DMO’yu Yabancı Terör Örgütleri listesinde tutmaya ikna etti

Kasım 2020’de Tahran’ın doğusunda İranlı bilim insanı Fahrizade suikastından birkaç dakika sonra çekilen arabasının fotoğrafı (Reuters)
Kasım 2020’de Tahran’ın doğusunda İranlı bilim insanı Fahrizade suikastından birkaç dakika sonra çekilen arabasının fotoğrafı (Reuters)

Tel Aviv'deki diplomatik kaynaklar, İsrail dış istihbarat servisi Mossad'ın İran topraklarında İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) liderlerinden Mansur Resuli’yi sorguladığını ve Resuli’nin alınan bir video kaydında İsrailli bir diplomata, ABD’li bir general ve Fransız bir gazeteciye suikast düzenleme planını itiraf ettiğini söylediler. Kaynaklar, bu itirafın ABD Başkanı Joe Biden’ı DMO’yu Yabancı Terör Örgütleri (FTO) listesinden çıkarma niyetinden vazgeçmeye ikna etmede belirleyici olduğunu kaydettiler.
İsrail hükümetinin bu sorgulamanın ayrıntılarını sızdırma kararını, yalnızca İran'ın prestijini ve saygınlığını zedelemek için almadığının altını çizen kaynaklar, aynı zamanda ABD Kongresi üyelerini ve ABD yönetiminden tereddütlü bazı isimleri, DMO'nun adının FTO’da tutulması gerektiğine ikna etmeyi hedeflediğini belirttiler.
Kaynaklar, İsrail'in kısa süre önce İran'ın aralarında Kıbrıs, Kolombiya, Kenya ve Türkiye'nin de olduğu dünyanın birçok ülkesinde gerçekleştirmeyi planladığı ve Mossad'ın çabaları sayesinde engellenen diğer suikast operasyonlarının bir listesini de ABD'ye teslim ettiğini vurguladılar.
Bu bilgiler, İsrail Ulusal Güvenlik Danışmanı Eyal Holata ile ABD’li mevkidaşı Jake Sullivan arasında Washington’da yapılan İran konulu istişarelerden birkaç gün sonra sızdırıldı.

ABD Başkanı’nın, Ağustos 2021’de Beyaz Saray'da İsrail Başbakanı ile görüşmesinden bir kare (AP)
İsrailli üst düzey bir güvenlik yetkilisi, İsrail'in resmi televizyon kanalı KAN 11 ve Farsça yayın yapan Iran International kanallarına, İsrail Genel Güvenlik Servisi Şin Bet ve Mossad'dan ajanların oluşturduğu bir ekibin, birkaç ay önce İran topraklarına girdiklerini ve DMO'nun yurtdışı kolu Kudüs Gücü'nün 860. Birimi’nde görevli bir subay olan Resuli'ye baskın düzenlediğini açıkladı. Yetkilinin aktardığı bilgilere göre ekip, Resuli’yi gözaltına alarak sorguya çekti ve itiraflarını videoya kaydetti. Ardından ekip Resuli’yi verdiği ‘korkunç bilgilerin’ ödülü olarak serbest bırakmaya karar verdi.
İsrailli yetkili, ekibin İran sınırından nasıl geçtiği, Resuli’yi nasıl bulduğu, onu uzun süre nasıl sorguladığı ve ardından İranlılar farkına varmadan ülkeyi barışçıl bir şekilde nasıl terk ettiği konusunda herhangi bir detay vermekten kaçındı.
Sızdırılan bilgilere göre Resuli, İstanbul'daki İsrail konsolosluğunda üst düzey bir diplomata, Almanya'da görevli ABD’li bir generale ve Fransa'da bir gazeteciye suikast düzenlemekle görevlendirildi. Mossad ve Şin Bet ekibi Resuli’ye ulaştığında şoka uğrasa da onların sorularını yanıtladı ve birçok konuda bilgi verdi.
Resuli’nin itirafları arasında, onu görevi yerine getirmesi için gönderen DMO’nun üst düzey yetkililerinin isimleri de vardı.  Suikastları gerçekleştirmek için yabancı uyruklu ajanlardan bir ağ oluşturması gerektiğini söyleyen Resuli, İran'ın kendisine bu görevler için bir milyon dolar ayırdığını, 150 bin dolarının hesabına yatırıldığını, geri kalanını ise uyuşturucu tacirleri aracılığıyla alacağını itiraf etti.
İsrailli yetkili, İranlı yetkililer tarafından planlanan bu operasyonların, Mossad ile diğer istihbarat servisleri arasındaki iş birliği sayesinde engellenen çok sayıdaki operasyondan sadece biri olduğunu söyledi. İsrailli yetkiliye göre İran rejimi son zamanlarda farklı ülkelerde bu tür operasyonlar gerçekleştirmeye çalıştı. İran güvenlik güçlerinin, planladıkları suikastların İran ile bağlantılı olmaması için aracı kuruluşlar ve milislerle iş birliği yaptığını belirten yetkili, buna karşın bu operasyonları İran istihbarat servislerinin finanse ettiğini ve bunları gerçekleştirenlere teknolojik imkanlar sağladığını sözlerine ekledi.
İsrailli yetkili, geçtiğimiz Şubat ayı başlarında Türkiye’de yayın yapan Sabah gazetesinin Türk istihbarat servisinin İran'ın bir İsrail vatandaşına yönelik suikast girişimini engellediği haberini yayınladığını belirtti. Habere göre İran, Kasım 2020'de İran Savunma Bakanlığı'nın araştırma ve inovasyon biriminin başı ve İran'ın nükleer programının mimarı olan Muhsin Fahrizade'nin öldürülmesinin intikamı olarak aynı zamanda Türk vatandaşı da olan İsrailli işadamı Yair Geller’i hedefine koydu. Tahran'ın Geller'i aylarca takip eden ve hareketlerini belgeleyen dokuz üyenin bulunduğu bir hücre oluşturduğunu yazan Sabah gazetesi, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT), planın ilerleme kaydettiğini ve suikast tarihinin yaklaştığını anlayınca Mossad'ı bilgilendirdiğini aktardı. Habere göre Geller koruma altına alındıktan sonra, hücrenin yedisi Türk, biri İranlı olan sekiz üyesi tutuklandı.
Mossad’ın İran topraklarındaki son operasyonları, İran'ın DMO'nun adının FTO’dan çıkarılması talebi nedeniyle tökezleyen Avusturya’nın başkenti Viyana’daki nükleer anlaşmayı yeniden canlandırmayı amaçlayan müzakerelerle aynı zamana denk geldi. Mossad’ın önceki operasyonları, İran'da yoğun tartışmalara yol açmıştı. Fahrizade'nin Kasım 2020'de öldürülmesi, özellikle DMO ve İran Güvenlik Bakanlığı tarafından sağlanan çelişkili açıklamalar çerçevesinde İran güvenlik hizmetleri hakkında birçok soruyu gündeme getirdi.

Nükleer arşiv
Eski İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 2018 yılının Nisan ayı sonlarında, İsrail'in Tahran'ın güney banliyösünde İran'ın ‘gizli nükleer arşivine’ erişim sağlamak için ‘istihbarat sızdırmadaki’ başarısına işaret ederek İsrail'in İran'ın nükleer programı boyunca Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nı (UAEA) ‘yanılttığını’ doğrulayan ‘kesin kanıtlar’ elde ettiğini açıkladı. Netanyahu, belgelerin nükleer silahların test edilmesi planlanan sitelerin haritalarını ortaya çıkardığını söyledi.
Temmuz 2018'de, New York Times (NYT) gazetesi, 31 Ocak sabahı, Tahran'ın güneyindeki Şurabad ilçesinde, DMO’nun stratejik askeri üslerinin yakınlarında 6 saat 29 dakikalık bir süre zarfında gerçekleşen operasyonun ayrıntılarını yayınladı.
İsrail tarafından elde edilen istihbarat bilgilerine dayanan habere göre Mossad’dan bir ekip, İran yapımı 32 kasanın bulunduğu bölgeye geldikten sonra alarmları devre dışı bırakmayı, mekandan ayrılmadan önce iki kapıyı kırmayı yaklaşık bir ton ağırlığındaki gizli nükleer belgeyi ele geçirmeyi başardı. Ekip, başta nükleer silah ve savaş başlığı tasarım ve üretim planları olmak üzere, nükleer programın geliştirilmesinde yıllarca süren çalışmaları belgeleyen arşivden 50 bin sayfa ve 163 CD yanlarına alarak İsrail’e döndü. Bu belge ve CD’ler arasında İran’ın nükleer programının askeri ve güvenlik boyutlarından sorumlu yetkili Muhsin Fahrizade tarafından denetlenen ‘Amad’ projesi de vardı.
Bu belgelerin çoğu, İran ile dünya güçleri arasında 2015 yılında imzalanan ve güvenilirliği konusunda şüphe uyandıran nükleer anlaşmadan önceki döneme aitti. Netanyahu, aynı yılın Eylül ayında Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu önünde yaptığı bir konuşmada, UAEA müfettişlerinin derhal Tahran'ın güneyinde yer alan Turguzabad ilçesine gitmelerini talep ederek buradaki bir depoda radyoaktif maddelerin olduğundan söz etti.
UAEA, bu bilgilere dayanarak İran’dan bu gizli nükleer tesislere erişim talep etti. UAEA daha sonra bu yerlerde uranyum parçacıkları tespit etti.
İranlı yetkililer ise İsrail'in yaptığı bu açıklamayla alay ederek Turguzabad ilçesindeki deponun bir ‘halı yıkama tesisi’ olduğunu söylediler. İran basını da İranlı üst düzey yetkililer, İsrail'in daha sonra dönemin ABD Başkanı Donald Trump yönetimine devrettiği nükleer belgeleri elde geçirdiğini teyit etmeden önce bu açıklamaları sosyal medya platformlarında alay konusu haline getiren bir kampanya başlattı.
Haziran 2021'de, eski Mossad Başkanı Yossi Cohen bir televizyon kanalına verdiği röportajda, ​​ İran’ın nükleer arşivinin çalınmasına katılan 20 ajanın İsrail vatandaşı olmadığını söyledi. Cohen, operasyonun İranlılara üç mesaj gönderdiğini belirterek “Birincisi bilgileriniz sızdırıldı, ikincisi sizi görüyoruz, üçüncüsü de sır ve yalan dünyası bitti” dedi.

İran doğruladı
Eski İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, 2 Ağustos'ta cumhurbaşkanlığı görevinin bitiminden 24 saat önce yaptığı son konuşmada şunları söyledi:
“İsrailliler sırlarımızı ülke dışına çıkarıp Trump'a götürdü ve o da (nükleer) anlaşmadan çekildi.”
Ruhani, İran’ın gizli belgelerinin çalındığını doğruladı. Geçtiğimiz yıl Nisan ayında da Ekonomik İşlerden Sorumlu Cumhurbaşkanı Yardımcısı General Muhsin Rızai, benzer bir itirafta bulundu. Rızai, Fahrizade suikastından önce Haziran 2020'de tesise yapılan saldırıdan sonra santrifüjlerin devre dışı kalmasına neden olan Natanz Nükleer Tesisine yapılan saldırıdan birkaç gün sonra ülkedeki güvenlik sistemini eleştirdi. Rızai, eleştirisinde, “Ülke, güvenlik tarafından kirletildi. Bir yıldan kısa bir süre içinde 3 güvenlik olayı meydana geldi; Natanz’da iki patlama ve Fahrizade suikastı” şeklinde konuştu. Rızai, “Bundan önce ise belgelerimizi çaldılar, insansız hava araçları (İHA) geldi ve bazı işler yaptı” dedi. Güvenlik servislerinin gözden geçirilmesini talep eden Rızai, güvenlik sorunlarının ‘10 yıldır tekrar ettiğini’ vurgulayarak “Bakanlıklar ve hassas makamlar, bu şüpheli olayları ele almalı ve müdahaleci unsurlarından kurtulmalı” ifadelerini kullandı.
Muhsin Rızai, İran Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi (DMTK) Genel Sekreteri ve son cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki adaylardan biriydi. Daha sonra cumhurbaşkanı yardımcısı olarak Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin ekibine katıldı. Rızai’nin açıklamalarından iki ay sonra, Kerec şehrinde santrifüj montajı yapan TESA atölyesi saldırıya uğradı. Saldırı sonucunda atölyenin çalışmaları aksadı. İran, bir İHA’nın İran Atom Enerjisi Kurumu'na ait bir binayı hedef alan sabotaj eylemini engellediğini açıkladı. NYT’nin kaynaklardan aktardığı bilgilere göre İHA, İran'ın içinden atölyeden çok da uzak olmayan bir yerden havalandı.
UAEA birkaç gün önce yaptığı açıklamada, İran'ın Natanz Nükleer Tesisi’nde santrifüjlerin montajı için yeni bir atölye kurma çalışmalarına başladığını doğrulandı. Yine UAEA’ya göre İran ayrıca santrifüj üretimi için İsfahan şehrinde başka bir yer daha hazırlıyor.
İran Atom Enerjisi Kurumu Sözcüsü Behruz Kemalvendi, Cuma günü yaptığı açıklamada, Kerec nükleer sahasının ‘terör saldırılarına’ uğraması nedeniyle santrifüjlerin daha güvenli bir bölgeye taşındığını söyledi. UAEA’yı ilgisizlikle suçlayan Kemalvendi, İsrail'in İran nükleer tesislerine yönelik kötü niyetli eylemlerinin nedeninin bu ilgisizlik olduğunu öne sürdü.



Üç önemli tarih arasında Ortadoğu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Üç önemli tarih arasında Ortadoğu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

İbrahim Hamidi

Tek bir haftada üç önemli tarih: İsrail’deki seçimler, Süveyş Savaşı’nın yetmişinci yıl dönümü ve ABD’deki ara seçimler.

Aralarında bir savaşın yıl dönümü bulunan iki sandık. Esas mesele takvimlerin yakınlığı değil, anlamların kesişimi. Savaşları ‘varoluşsal’ gören bir devletteki seçimler. Savaşlara karar verme, onları bitirme veya durdurma kudretine sahip bir imparatorluktaki seçimler. Ve ilk kurşunu sıkanın son sözü söylemeyebileceğini gözler önüne seren bir savaşın yıl dönümü.

27 Ekim’de İsrail, 7 Ekim saldırıları ile Gazze’den Lübnan, Suriye ve İran’a kadar uzanan yansımalarının üzerinden geçen üç yılın ardından sandık başına gidiyor. Askeri haritalar değişti, liderler suikasta uğradı, tesisler yerle bir edildi. Ancak yeni bölgesel düzenin kelimeleri henüz yazılmış değil.

Seçim kampanyasında Binyamin Netanyahu, İran’ın nükleer programını ve füze cephaneliğini yok etmenin de ötesine geçti. Tahran’daki kuşatılmış rejimi değiştirmenin, İran tehdidini ortadan kaldırmanın yolu olduğunu söyledi. Ancak hedef ile uygulama arasında katedilmesi gereken mesafeler var. İran ağır darbeler aldı. Rejimdeki isimlerin yüzleri değişti; liderliğini yeniden düzenledi, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) konumunu güçlendirdi, bölgesel kozlarını kullanmaya devam etti ve yaptırımlarla köşeye sıkışıp daha da hırçınlaştı. Yemen, Lübnan ve Irak’taki kanıtlar çok açık.

Yeni bir raunt, önceki rauntların başaramadığını başarabilecek mi? Amerikan raporları, ara seçimlerden sonra İran’a karşı yeni saldırılar düzenlemek amacıyla hazırlanan ortak askeri planlardan söz etti. Sahadaki hareketlilik ile diplomatik girişimler adeta yarışıyor.

İşte tam bu noktada ikinci tarih devreye giriyor: 29 Ekim 1956’da Birleşik Krallık, Fransa ve İsrail, Cemal Abdunnasır’ı devirmek ve Süveyş Kanalı’nın denetimini geri almak da dahil olmak üzere farklı hedeflerle Süveyş Savaşı’na girdi. Ordular ilerledi, ancak ABD Başkanı Dwight Eisenhower savaşın durdurulmasını dayattı. Abdunnasır devrilmedi; aksine daha da hırslı hale geldi. Savaş, İngiliz ve Fransız imparatorluklarının çöküşünü ve Amerikan nüfuzunun yükselişini gözler önüne serdi.

Daha önce bu köşede Süveyş ile Hürmüz arasındaki kesişme noktalarına değinmiştim. Ancak Süveyş’in bugünkü yıl dönümü; coğrafya, ittifaklar ve güç dengeleriyle ilgili başka çelişkileri de akla getiriyor. Mısır’ın ulusal güvenliği hâlâ Süveyş Kanalı ile mi sınırlı, yoksa komşu ülkelere, Kızıldeniz’e ve Babu’l Mendeb’e kadar uzanıyor mu? Washington, müttefiki İsrail’in yeni bir savaşa doğru atılmasını durduracak mı, yoksa buna ortak mı olacak? Çin ile Rusya, Birleşik Krallık ve Fransa’nın krizinden yararlanan Washington gibi, ABD’nin Ortadoğu savaşlarıyla meşgul olmasını kendi nüfuzunu yıpratmak için bir fırsat olarak mı görüyor?

Trump bir Eisenhower değil ve Kongre haritasını gözlüyor; Netanyahu da David Ben-Gurion değil ve Knesset haritasını bekliyor. Yetmiş yıl önce Avrupalı güçlerin nüfuzunu devralan ABD ile bugün müttefiklerinin kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini söyleyen ABD aynı ABD değil. Birkaç gün önce Tom Barrack, bu dönüşümün ipuçlarını sundu. Geleneksel güvenlik garantörü olarak ABD’nin rolünün gözden geçirildiğinden bahsetti; bölge ülkelerini kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk almaya ve yeni ittifaklar kurmaya çağırdı. Ayrıca Irak, Afganistan, Libya ve Suriye’deki Amerikan müdahalelerinin ve rejim değiştirme çabalarının başarısızlıklarını hatırlattı.

Çelişki şu ki; Trump’ın temsilcisi rejim değiştirme deneyimlerinin başarısızlığından bahsederken, Netanyahu İran rejimini değiştirmekten söz ediyor. Bir başka çelişki ise ABD müttefiklerinden kendi ayakları üzerinde durmalarını isterken, askeri kararlarının ve İsrail ile olan ilişkisinin onların güvenliğini belirleyen en önemli etkenlerden biri olmaya devam etmesi ve Başkanlarının kararları, tweetleri ve ani dönüşleriyle onları şaşırtması.

İşte tam bu noktada üçüncü tarihin önemi ortaya çıkıyor: 3 Kasım. ABD’deki ara seçimler, Kongre’deki güç dengelerini yeniden dağıtabilir ve Trump’ın görev süresinin geri kalanında politikalarını uygulama yeteneğini etkileyebilir. Dış politikanın sadece Kongre seçimlerinin sonuçlarına bağlı kalmadığı doğru; ancak savaş, müzakere, güçler dengesi ve siyasi bölünmelere dair hesaplamalar iç politikadan doğrudan etkilenir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İsrail ve ABD’deki seçimlerin arasında Ortadoğu ülkeleri kendilerini çelişkili ihtimallerin karşısında buluyor: İran’la yeni bir savaş ya da bir uzlaşma; eski ittifakların sürmesi ya da yeniden şekillenmesi; ve müttefiklerin güvenlik yükünü taşıma isteğindeki azalmaya tezat oluşturan bir Amerikan askeri varlığı ile sonuçlarının bedelini ödeyen ortaklarla koordinasyon kurulmadan yürütülen savaşlar.

1956’da Süveyş, uluslararası ağırlık merkezinin Avrupa’dan ABD’ye kaydığını gözler önüne seren bir an olmuştu. Yetmiş yıl sonra ise Washington’ın mirasını devralmaya hazır tek bir güç görünmüyor. Amerika en güçlüsü, Çin ilerliyor, Rusya maceralara giriyor ve bölge ülkeleri yeni bölgesel ittifaklar dokuyarak büyük güçler arasındaki karar alma marjlarını genişletmeye çalışıyor.

Üç tarih ve yetmiş yıl. Seçim süreçleri ve askeri hazırlıklar. Süveyş Savaşı’nda son sözü ilk kurşunu sıkan söylememişti. İsrail ve ABD’deki sandıklar, İran’a yönelik deniz ablukası sandığı, savaş hazırlıkları ve uzlaşma girişimleri arasında; bu kez sonsözü kim yazacak?


Analistler: Riyad-Tahran anlaşmasının sınırları Babül Mendeb'de test ediliyor

Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
TT

Analistler: Riyad-Tahran anlaşmasının sınırları Babül Mendeb'de test ediliyor

Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)

Çin'in himayesinde Suudi Arabistan ile İran arasında anlaşmanın imzalanmasının üzerinden üç yılı aşkın süre geçerken Riyad ile Tahran arasındaki uzlaşma en zorlu sınavlarından biriyle karşı karşıya. İran'ın Yemen ve Irak'ta Suudi Arabistan'ı hedef alan silahlı grupları desteklediğine yönelik suçlamaların artması ve Husilerin Babül Mendeb  Boğazı'na doğru hareketlenmesi, Krallığın güvenliği ile Kızıldeniz'deki deniz ulaşımı açısından yeni tehditler doğuruyor.

Şarku’l Avsat’ın Fransız Haber Ajansı AFP’den aktardığı analize göre  Husilere bağlı askeri kaynaklar İran Devrim Muhafızları'ndan uzmanlar Babül Mendeb  bölgesinin yanı sıra Hudeyde'nin güneyindeki El-Muha limanı ve havaalanı ile kentin doğusundaki Cebel el-Nar kampını ziyaret etti. Uzmanların El-Muha ve Babül Mendeb Boğazı'na hakim dağlık tepelerde tünel kazma çalışmalarını denetlediği, ayrıca El-Muha yakınları ile Kızıldeniz'in güneyindeki Zukar Adası'na radar kurulmasını görüştüğü belirtildi.

Şarku’l Avsat'a konuşan analistler, son gelişmelerin yalnızca Tahran'ın taahhütlerine bağlılığını değil, aynı zamanda Çin'in arabulucu rolünün güvenilirliğini de sınadığını belirtiyor. Mesele artık Suudi Arabistan ile İran arasındaki diplomatik ilişkilerin sürüp sürmeyeceğiyle sınırlı değil. Asıl soru, anlaşmanın dolaylı tehdit kaynaklarını kontrol altına alıp alamayacağı ve silahlı grupların bölge ülkelerine baskı yapmak amacıyla kullanılmasının önüne geçip geçemeyeceği.

bghj
Analistlere göre İran'ın Husiler üzerinden Bab el-Mendeb Boğazı yakınlarındaki faaliyetleri, Suudi Arabistan-İran anlaşması için ciddi bir sınama oluşturuyor (SPA)

Riyad ve Tahran, yaklaşık yedi yıllık diplomatik kopukluğun ardından ilişkileri yeniden başlatmak amacıyla Mart 2023'te Pekin'de Çin'in himayesinde bir anlaşma imzalamıştı.

Babül Mendeb... Anlaşma için ciddi bir sınav

Körfez Araştırmaları Merkezi Başkanı Dr. Abdülaziz bin Sakr, Mart 2023'te imzalanan Pekin Anlaşması'nın üç temel unsura dayandığını belirtiyor. Bunların ilki, yedi yıllık kopukluğun ardından diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi. İkincisi, ikili iş birliği anlaşmalarının yeniden hayata geçirilmesi. Üçüncüsü ise devletlerin egemenliğine saygı gösterilmesi ve iç işlerine müdahale edilmemesi. Bin Sakr'a göre son unsur “en önemli ve en hassas” başlığı oluşturuyor.

Bin Sakr, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada İran'ın Husiler üzerinden Babül Mendeb Boğazı yakınlarında yürüttüğü faaliyetlerin “Suudi Arabistan-İran anlaşması için ciddi bir sınav” olduğunu söyledi. Bunun anlaşmanın güven inşa etmeye dayanan ruhuna ve hükümlerine aykırı olduğunu belirten Bin Sakr, İran'ın taahhütlerinin yalnızca doğrudan yürüttüğü faaliyetleri değil, Devrim Muhafızları ile bağlantılı grupların davranışlarını da kapsaması gerektiğini ifade etti.

cdfvgh
Yemen açıklarındaki stratejik Bab el-Mendeb Boğazı'ndan geçen ticari tankerlerden biri (AFP)

Bin Sakr, “İran'la bölgesel ve uluslararası güvenliği tehdit eden vekil güçlerinin faaliyetlerini kapsamayan herhangi bir anlaşmanın anlamı yok” dedi. Husilere verilen desteğin veya Husilerin Suudi Arabistan'ın güvenliğini tehdit etmeye teşvik edilmesinin egemenliğe saygı gösterme ve içişlerine müdahale etmeme taahhüdünün “açık bir ihlali” olduğunu savundu.

Çin ve Asya meseleleri araştırmacısı ve danışmanı Abdülaziz eş-Şabani ise İran'ın Babül Mendeb Boğazı yakınlarındaki faaliyetlerinin Pekin Anlaşması'nı sınadığını ancak bunun anlaşmanın çöktüğü anlamına gelmediğini belirtti. Eş-Şabani, anlaşmanın temel olarak Riyad ile Tahran arasındaki ilişkileri yeniden tesis etmek ve diyalog kanallarını açmak amacıyla tasarlandığını, iki ülke arasındaki rekabeti sona erdirmek veya stratejik ortaklık kurmak için yapılmadığını kaydetti.

Vekil güçler politikası

Suudi siyasi analist Dr. Halid el-Habbas ise milis politikasının Tahran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmek için kullandığı en önemli araçlardan biri olduğunu belirtti. Habbas, Devrim Muhafızları'nın bu grupları desteklediğini, eğittiğini ve organize ettiğini, böylece gerektiğinde İran'ın hedeflerine hizmet eden roller üstlenmelerini sağladığını söyledi.

Habbas, son dönemdeki Husi hareketliliğini ve daha önce Irak'taki İran yanlısı grupların faaliyetlerini Tahran üzerindeki artan askeri ve ekonomik baskının yanı sıra İran'ın alternatif baskı alanları oluşturma girişiminin bir parçası olarak değerlendiriyor. Babül Mendeb'e doğru gerçekleştirilen hareketliliğin deniz ulaşımını tehdit etme, enerji fiyatlarını yükseltme ve tedarik zincirlerini aksatma imkânı sağlayabileceğini belirtiyor.

Dr. Habbas, Husilerin gemileri hedef almayacaklarına ilişkin taahhütlerine güvenilmemesi gerektiği uyarısında bulundu. Kızıldeniz'de 2023'ün sonlarından bu yana yaşanan gelişmelerin bunun aksini gösterdiğini belirten Habbas, deniz ulaşımının korunmasının “yalnızca Krallığın değil, uluslararası toplumun sorumluluğu” olduğunu vurguladı.

vfghyju
Milisler, Tahran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmek için kullandığı en önemli araçlardan biri olarak öne çıkıyor (EPA)

Habbas'a göre Suudi Arabistan, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesinde ve diplomasi kapısının açık tutulmasında ısrar etse de Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesi uyarınca kendisini savunma hakkına sahip. Riyad ayrıca İran'dan anlaşmanın maddelerine uymasını talep edebilir ve taahhütlerine ne ölçüde bağlı kaldığı ışığında anlaşmayı gözden geçirebilir.

Sınama dönemi sona erdi mi?

Profesör Dr. Samir Salha ise daha sert bir değerlendirmede bulunuyor. Salha, “Artık mutabakatların sınanması aşamasını geride bıraktık. İran tarafının anlaşmanın ruhundan uzaklaştığı ve verdiği taahhütlerden farklı bir bölgesel politika izlemeye başladığı açık” dedi.

Salha, temel sorunun artık yalnızca Tahran'ın anlaşmaya uyup uymadığı olmadığını, Husileri kimin silahlandırdığı, eğittiği ve operasyonlarını yönlendirdiğinin de sorgulanması gerektiğini belirtti.

“Tehditler kamuoyu önünde Husilerden geliyor gibi görünse de meselenin özünde İran var” diyen Salha, Yemen, Irak ve Lübnan'daki vekil güçlerin harekete geçirilmesinin Riyad ile ilişkilerin yeniden kurulmasına rağmen İran'ın değişmeyen önceliklerine işaret ettiğini savundu.

Salha'nın değerlendirmesine göre Suudi Arabistan seçeneklerini yalnızca Çin'in harekete geçmesini bekleyerek şekillendirmeyecek. Riyad, diplomatik kanalı açık tutarken güvenliğini garanti altına alacak stratejik alternatifler aramayı sürdürecek. Salha, bunun son aylarda zaten atılmaya başlanan adımlardan biri olduğunu belirtti.

Pekin... Yolu açmak yetmez!

Analistler, Çin'in İran üzerindeki ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerinden kaynaklanan geniş etki araçlarına sahip olduğu konusunda hemfikir. Ancak Pekin'in anlaşmanın sembolik hamisi konumundan çıkarak uygulanmasını daha etkin biçimde denetleyen bir role geçmesi gerektiğini belirtiyorlar.

Bin Sakr, Pekin'in “anlaşmaya aykırı İran davranışlarını tespit edebilecek kapasiteye sahip olduğunu” söyledi. Ancak Çin'in, krizlerin kendi ulusal güvenliğini doğrudan etkilemediği durumlarda belirsiz ve kararsız bir tutum sergilemeye eğilimli olduğunu belirten Bin Sakr, bugün ihtiyaç duyulanın Tahran'ın taahhütlerine uyup uymadığını doğrulayacak ve vekil güçlerini sınırlandıracak açık bir mekanizma olduğunu ifade etti.

Salha ise Çin'in İran'la ilişkilerini korumakla Körfez ülkeleriyle daha geniş çıkarlarını ve Kızıldeniz üzerinden geçen ticaret yollarını savunmak arasında hassas bir tercih yapmak durumunda olduğunu belirtti.

“Bu öncelikle İran için bir sınav, ikinci derecede ise Pekin için bir sınav” diyen Salha, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Pekin zor, hassas ve kritik bir durumla karşı karşıya. Son dönemde Çin'in tutumlarında ve İran'a yönelik siyasi mesajlarında olumlu göstergeler var. Ancak Tahran'ın Pekin'in söylediklerini kabul edeceğine ve bunlara kulak vereceğine güvenmek zor.”

Dr. Salha, “Pekin, Suudi Arabistan ile İran ilişkilerinde yeni bir sınamanın önünü açmayı başardı. Ancak Çin çıkarlarını ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini korumak istiyorsa bugün bunun ötesine geçmek zorunda” dedi.

Eş-Şabani ise Pekin'in diplomasiye ve doğrudan müdahaleden kaçınmaya daha fazla ağırlık verdiğini ve herhangi bir tarafa kesin biçimde destek vermesinin beklenmediğini belirtti.

Eş-Şabani, anlaşmanın geleceğinin Çin'in diyaloğu açık tutma ve krizleri kontrol altına alma kapasitesine bağlı olduğunu, Suudi Arabistan'ın ise kendi güvenliğini ve çıkarlarını korumak için sahip olduğu imkânları ve bölgesel ortaklıklarını kullanma hakkını elinde tuttuğunu ifade etti.


Umman ve İran, Hürmüz'de geçici koridor konusunda anlaştı

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
TT

Umman ve İran, Hürmüz'de geçici koridor konusunda anlaştı

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)

Umman ve İran, salı günü, Hürmüz Boğazı üzerinden güvenli deniz ulaşımının yeniden başlatılması için geçici bir çerçeve üzerinde anlaşmaya vardı. Anlaşma, ortak bir geçici denizcilik koridorunun oluşturulmasını ve boğazın mayınlardan temizlenmesine yönelik ortak bir projenin hayata geçirilmesini öngörüyor. İki ülke ayrıca kalıcı bir geçiş koridoru ve gelecekte gemi trafiğinin yönetimine ilişkin düzenlemeler konusunda müzakereleri sürdürme kararı aldı.

Anlaşma, Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi'nin Tahran'a gerçekleştirdiği çalışma ziyareti sırasında sağlandı. Busaidi, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile görüştü. Görüşme, iki ülke arasında boğazdaki deniz ulaşımının yeniden düzenlenmesine ilişkin haftalardır sürdürülen teknik müzakerelerin ardından gerçekleşti.

Umman Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak açıklamada, görüşmelerde iki ülkenin egemenliklerini ve egemenlik haklarını koruyacak şekilde Hürmüz Boğazı üzerinden güvenli deniz ulaşımının yeniden başlatılmasına verdiği önemin ele alındığı belirtildi.

Açıklamada, mevcut koşullar ve son savaşın boğaz üzerindeki etkileri dikkate alınarak, "uygulanabilir ve hayata geçirilebilir bir temel" oluşturacak "aşamalı bir çerçeve" üzerinde görüş alışverişinde bulunulduğu kaydedildi.

Önerilen çerçeve, Hürmüz Boğazı'ndan ortak bir geçici denizcilik koridoru oluşturulmasını ve boğazın mayınlardan temizlenmesine yönelik ortak bir projenin uygulanmasını içeriyor.

srgthy
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi ile görüşmeler gerçekleştirirken (İran Dışişleri Bakanlığı)

Taraflar ayrıca kalıcı bir denizcilik koridoru ile boğazın gelecekteki yönetimine ilişkin düzenlemeler konusunda anlaşmaya varılması amacıyla teknik müzakerelerin sürdürülmesi üzerinde mutabık kaldı. Bunun yanı sıra, bilgi paylaşımı, deniz trafiğinin yönetimi ve ilgili denizcilik ile güvenlik hizmetlerinin sağlanmasına yönelik bir mekanizma kurulması kararlaştırıldı.

Maskat ve Tahran, Körfez'in sularına kıyısı bulunan bölge ülkeleriyle ortak görüşmeler yapılmasının önemini de vurguladı. İki taraf, uluslararası hukuk hükümlerine uyulması ve kıyı devletlerinin egemenlik haklarına saygı gösterilmesi gerektiğinin altını çizdi.

Haftalar süren müzakereler

İran Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan görüntülere göre Arakçi, Busaidi'yi bakanlık binasına gelişinde karşıladı. Ardından iki bakan görüşmelere başladı.

İran devlet haber ajansı İSNA, görüşmelerin ana gündem maddesinin Tahran ile Maskat arasında Hürmüz Boğazı'nda gemilerin güvenli geçişi için bir su koridorunun belirlenmesine ilişkin anlaşma ve bu konudaki son mutabakatların gözden geçirilmesi olduğunu bildirdi. Busaidi'nin ziyareti sırasında başka üst düzey İranlı yetkililerle de görüşmesi bekleniyor.

Ortak açıklama, tarafların üzerinde uzlaştığı unsurları açık biçimde ortaya koyan ilk resmi açıklama oldu. İran tarafından son haftalarda yapılan açıklamalar ise teknik müzakerelerde ilerleme sağlandığı ve deniz ulaşım güzergâhlarına ilişkin bir harita üzerinde anlaşmaya varıldığı yönündeki ifadelerle sınırlı kalmıştı.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi pazartesi günü, Umman ile görüşmelerin "devam ettiğini" ve iki tarafın bir mutabakat zaptını kesinleştirmek ve nihai bir formüle ulaşmak için "son rötuşları" yaptığını söylemişti.

Bekayi, 15 Ağustos'ta yaptığı açıklamada ise iki ülkenin gemilerin geçiş güzergâhına ilişkin bir harita üzerinde anlaşmaya vardığını ve ulaşılan düzenlemelere ilişkin ortak bir açıklama hazırladığını duyurmuştu.

dfvgthyj
Gemiler, 25 Ağustos 2026 Salı günü İran'ın güneyindeki Bender Abbas kıyıları açıklarında Hürmüz Boğazı'nda (Reuters

Salı günkü görüşme öncesinde Busaidi ile Arakçi arasında cuma günü bir telefon görüşmesi gerçekleştirilmişti. Umman Haber Ajansı, iki bakanın "diyalog ve müzakerelerin yeniden başlaması için uygun koşulların hazırlanmasının yolları ile Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşımındaki gelişmeleri" ele aldığını bildirmişti.

Ajansa göre taraflar, deniz ulaşımının özgürce ve kesintisiz şekilde yeniden başlamasını, bölgenin güvenliği ve istikrarını destekleyecek "pratik mutabakatlara ulaşmak için görüşmelerin sürdürülmesinin önemini" vurguladı.

Geçici koridordan kalıcı güzergâha

Arakçi daha önce boğaza ilişkin müzakerelerin, ABD ile savaşın sona erdirilmesine yönelik temaslardan ayrı teknik bir süreç olduğunu belirtmişti. Arakçi, İran Silahlı Kuvvetlerinin de katılımıyla iki ülkenin uzmanlarının yeni deniz koridorlarına ilişkin düzenlemeler üzerinde çalıştığını söylemişti.

Tahran, önceki müzakerelerde, onlarca yıldır uygulanan deniz ulaşım sisteminin aşamalı olarak değiştirilmesini ve gemi trafiğinin yönetiminde İran'a daha büyük bir rol verilmesini öngören bir yaklaşım ortaya koymuştu.

Ortak açıklama öncesinde İranlı yetkililer tarafından aktarılan ayrıntılara göre geçiş aşamasında gemilerin İran kıyıları ile Lark Adası yakınlarındaki kuzey koridorundan Basra Körfezi'ne girmesi, Umman kıyılarına yakın güney koridorundan çıkması planlanıyordu.

Tahran, bu aşamanın iki ila dört ay veya daha uzun süre devam edebileceğini, ardından kalıcı bir düzenleme kapsamında "orta güzergâha" geçilebileceğini belirtmişti.

Ancak Umman-İran ortak açıklamasında salı günü geçici koridorun yeri veya coğrafi güzergâhı belirtilmedi. Açıklamada ayrıca Tahran'ın daha önce ortaya koyduğu, giriş ve çıkış sorumluluklarının nasıl paylaşılacağına ilişkin ayrıntılar da açıkça benimsenmedi.

Buna karşılık açıklamada, gelecekte boğazın yönetimine ilişkin düzenlemeler ile kalıcı denizcilik koridorunun bundan sonraki müzakerelerin açık gündem maddeleri olacağı ilk kez resmen kabul edildi.

Bu yaklaşım, gemi trafiğinin koordinasyonu ve tankerler ile ticari gemilere ilişkin bilgilerin paylaşılması amacıyla İran-Umman ortak bir merkez kurulmasına yönelik daha önceki İran önerisiyle de örtüşüyor.

Yeni açıklama ise bunun ötesine geçerek bilgi paylaşımı, deniz trafiğinin yönetimi ve buna bağlı denizcilik ile güvenlik hizmetlerinin sağlanmasına yönelik bir mekanizma kurulmasını öngörüyor.

Yeniden açılma ve ücretler

Ortak açıklamada, İran'ın daha önce Hürmüz Boğazı'nın tamamen yeniden açılması için ortaya koyduğu şartlara açıkça yer verilmedi. Açıklamada ayrıca müzakerelerin önceki aşamalarında gündeme gelen geçiş ücretlerine ilişkin herhangi bir rakam da belirtilmedi.

Arakçi, Maskat ile yürütülen müzakereler sırasında deniz ulaşımının düzenlenmesi ve yeni geçiş koridorlarının belirlenmesine ilişkin teknik mutabakatların Hürmüz Boğazı'nın tamamen yeniden açılması anlamına gelmediğini vurgulamıştı.

Tahran, boğazın yeniden açılmasını askeri operasyonların durdurulması, ABD'nin İran limanlarına yönelik ablukasının kaldırılması ve İran petrol ihracatının yeniden başlamasına izin verilmesi şartlarına bağlamıştı.

İran daha önce yapılan görüşmelerin bazı aşamalarında, boğazdan geçen yüklerin değerinin yüzde 5 ila 7'si arasında değişen ücretleri gündeme getirmişti. Umman tarafında ise daha geniş bir uzlaşmanın parçası olarak yaklaşık yüzde 3'lük bir formül önerilmişti.

Ancak İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu pazar günü farklı bir düzenlemeyi kabul etti. Buna göre, geçişine izin verilen ülkelerin gemilerinden; seyir, sigorta, güvenlik, çevre hizmetleri ve özel koşullarda yakıt ikmali gibi hizmetler karşılığında ücret alınmasına izin veriliyor.

Parlamento metninde yük değerinin belirli bir yüzdesi şeklinde bir oran öngörülmüyor ve yalnızca geçiş yapılması karşılığında ücret alınması şartı getirilmiyor. Ücretlendirme, sağlanan hizmetlere bağlanırken ödemelerin İran riyaliyle veya Tahran'ın belirleyeceği herhangi bir para birimiyle yapılması öngörülüyor.

ABD ise İran'a Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşımı üzerinde tek taraflı yetki verilmesine veya geçiş karşılığında zorunlu ücret uygulanmasına karşı çıkıyor ve boğazda seyrüsefer özgürlüğünde ısrar ediyor.

ABD Başkanı Donald Trump da Hürmüz Boğazı'na ilişkin herhangi bir düzenlemenin ABD planının "önünde durması" halinde buna karşı mücadele edecekleri uyarısında bulunmuştu. Trump'ın açıklaması, Umman'ın İran ile yürüttüğü söz konusu mutabakat görüşmelerine işaret ediyordu.