Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Irak İstihbarat Servisi, Bush'a suikast düzenlemeyi ve Süveyş Kanalı'nı kapatmak için bir gemiyi havaya uçurmayı planlıyordu

Irak’ın ‘Baas’a bağlı’ İstihbarat Servisi’nin eski ABD masası şefi Salim el-Cumeyli, Irak istihbaratının eski defterlerini Şarku’l Avsat için açtı (3)

TT

Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Irak İstihbarat Servisi, Bush'a suikast düzenlemeyi ve Süveyş Kanalı'nı kapatmak için bir gemiyi havaya uçurmayı planlıyordu

Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Irak İstihbarat Servisi, Bush'a suikast düzenlemeyi ve Süveyş Kanalı'nı kapatmak için bir gemiyi havaya uçurmayı planlıyordu

İlk kez bir istihbarat görevlisiyle görüşmüyordum. Gölgelerin, gaddarlığın ve öldürücü darbelerin bu karanlık dünyasını bilirim. Irak İstihbarat Servisi, düşmanı olarak gördüğü kişilere karşı hiçbir zaman hoşgörülü davranmadı. Saddam Hüseyin rejiminin korkuttuğu ve yıldırdığı söylenebilir. Rejim hem içerideki hem de dışarıdaki düşmanlara seslenirken açıkça ve yankı uyandıran bir şiddet dili kullanırdı. Irak İstihbarat Servisi’nin eski ABD masası şefi Salim el-Cumeyli'nin açıklamalarının beni bir tür şaşkınlığa sürüklediğini ve etkilediğini söyleyebilirim. Nedenlerini açıklamayacağım, çünkü bunları Cumeyli’nin anlatmasını tercih ediyorum.

Irak İstihbarat Servisi’nin, 1980 öncesi İsrail'e teslim olma yolunu izleyen (Ebu Nidal olarak tanınan Filistinli Sabri el-Benna ile iş birliği yapan) Filistinli isimleri ve 17 Temmuz 1968 devrimine katılan başlıca taraflar arasında yer alan ve Saddam Hüseyin tarafından sınır dışı edilip Irak dışına yerleşen Iraklı kişileri hedef almak dışında özel operasyonlar düzenlemiyordu. Aynı şekilde 1978 yılında Irak’taki Arap Sosyalist Baas Partisi iktidarının düşmesinden sonra başbakan olan Dr. İyad Allavi'ye istibarat üyesi M.C. tarafından suikast girişiminde bulunuldu. Aslında bu bir suikast operasyonu değildi. Bizzat Saddam Hüseyin'in emriyle kafa kesme dediğimiz olaydı. Çünkü fail balta kullanmış, Irak istihbarının Londra şubesinde bulunmasına rağmen silah kullanmamıştı. Ne var ki fail, kariyeri boyunca bir kez dahi başarısızlığa uğramamış, görevlerini hassasiyetle yerine getirme cesaretine ve yeteneğine sahip biriydi. Kendisine bir görev verildiğinde kurbanın canını almadan oradan ayrıldığı görülmemişti. İstihbarat Servisi’nin özel operasyon çalışmalarındaki büyük değişim, Humeyni’nin 1979 yılında iktidara gelmesinin ardından İran ile yaşanan krizin patlak vermesiyle başladı. İstihbarat Servisi, önce özel operasyonlarla mücadele ve sabotaj alanında savunma yeteneklerini geliştirmeye çalıştı, sonra özel operasyon alanında, suikastlarda ve patlayıcıların ve zehirli maddelerin kullanımında büyük bir deneyim kazandı.

Saddam, İyad Allavi’nin kafasının ezmesi talimatı verdi ve bir infaz memuru baltayla suikast girişiminde bulundu (Getty)
Saddam, İyad Allavi’nin kafasının ezilmesi talimatı verdi ve bir infaz memuru baltayla suikast girişiminde bulundu (Getty)

Humeyni yönetimindeki İran, 1980 yılında ‘devrimi ihraç etme’ politikası izledi. Bu düşmanca tutumuna, Saddam Hüseyin rejimini baltalamak amacıyla Irak topraklarında ve sınırlarında çok sayıda terör saldırısı eşlik etti. İstihbarat Servisi, İran'dan gelen tehdidi sezerek, Özel Harekat Başkanlığı'na bağlı Patlayıcılar Birimi'nin yeteneklerini hızla geliştirmeye çalıştı. İstihbarat Servisi, Dr. Naim el-Azaz tarafından kurulan Teknik Araştırma Merkezi'nden yurt dışından saatli ve uzaktan kumandalı bombalar gibi patlayıcılar için teknik ekipman temin edilmesi konusunda çalışmasını istedi. İstihbarat Servisi ancak bu şekilde İran'a karşılık verebilecek hale gelmişti.

İstihbarat Servisi Şefi Barzan et-Tikriti’nin daveti üzerine düzenlenen toplantıda bir kişinin Mısır lehçesi konuşması, katılımcılar arasında şaşkınlığa yol açtı. Daha sonra bu kişinin kimyasal ve biyolojik araştırmalar alanında uzman olan Dr. Abdulmunim Mahmud Ahmed olduğunu ve Tikrit’in teknik danışmanı olarak görev yaptığını öğrendik. Bomba yapımı ekibinin başındaydı. Bunun yanı sıra toksik ve kimyasal maddeler de dahil olmak üzere çeşitli alanlarda araştırmalar yapmaktan sorumlu olduğunu anladık. İstihbarata katılmasının Mısır-Irak istihbarat iş birliği çerçevesinde olmadığı, daha ziyade, Savunma Bakanlığı’ndan bir heyetin ordunun kimyasal silahlar konusundaki yeteneklerini geliştirmek için Mısırlı uzmanlardan yardım istemek üzere Mısır'a yaptığı bir ziyaret sırasında adının geçtiği ortaya çıktı.

Mısırlılar, söz konusu görüşmeler sırasında Iraklı heyetin dikkatini Irak’taki üniversitelerde görev yapan ve uzmanlıklarından yararlanılabilecekleri Mısırlı bir grup üniversite profesörü olduğuna çektiler ve Dr. Abdulmunim’in adını andılar. Adam olağanüstü bir yeteneğe sahipti. Daha önce Mısır ordusunda çalışmış ve tümgeneral rütbesine ulaşmıştı. Ayrıca Mısır'da bir kimya fabrikasının müdürlüğünü yapmıştı.

Dr. Abdulmunim, İsviçre ve Alman şirketleriyle sözleşmeler yaparak, Salman Pak bölgesinde İstihbarat Servisi’nin laboratuvarlarını kurdu. Bunun yanında 1981 yılında Basra'nın doğusundaki çatışmaların çözümünde önemli rol oynayan Kriminal Araştırma Müdürlüğü'nü de kurdu. Çalışmaları, Başkan Saddam Hüseyin tarafından bir Mercedes otomobil ile ödüllendirildi.

Cumeyli

Dr. Abdulmunim gözetiminde ve Filistinli teknisyenlerin katılımıyla 1986 yılında patlayıcı madde üretme görevlerinin devredildiği ‘Gafiki Projesi’ hayata geçirildi. Dr. Abdulmunim, uzun yıllar İstihbarat Servisi bünyesinde çalıştı. ABD’nin Irak’ı işgalinin ardından, ABD güçleri tarafından tutuklandı ve konulduğu cezaevinde öldü. İstihbarat Servisi, dönemin Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat'ın onayıyla Filistinli teknisyenlerin yeteneklerinden yararlanmıştı.

Cumeyli’ye Irak istihbaratının 1993 yılında Kuveyt ziyareti sırasında eski ABD Başkanı George H. W. Bush'a suikast düzenlemeyi planladığına dair duyumların sorulması gerekiyordu ve ben de sordum. Cumeyli, böyle bir planının olduğunu doğrulayarak ayrıntıları anlattı. Bir arabaya yerleştirilen bombanın infilak etmesi ve ardından intihar bombacılarının saldırıya geçmesinin planlandığını söyleyen Cumeyli, sözlerinin şöyle sürdürdü:

İstihbarat Servisi, Bush'un Kuveyt ziyaretinin programını öğrendiğinde, İstihbarat Servisi Şefi, başkent Kuveyt’teki Bush’u öldürmeyi amaçlayan bir intihar saldırısının onaylaması için öneride bulundu. Operasyonun amacı, Bush’u, yönetimi sırasında ABD’nin Irak’a ve Irak ordusuna karşı yaptıklarından ötürü cezalandırmaktı.

Plan, tamamı canlı bomba yeleği giymiş dört kişiyle bir Land Cruiser'a patlayıcı yerleştirmeyi öngörüyordu. Üçü Özel Harekat Dairesi’ndendi. Birisi ise Kuveyt’te vatansız olarak ikamet eden biriydi. Görevi, çölde rehberlik yaparak arabayı ve failleri Kuveyt'e getirmekti.

Gafiki Projesi çerçevesinde araca 100 kilo patlayıcı yerleştirildi ve gizlendi. Patlayıcıların bulunamaması için araç Bağdat'ta birçok oto ekspertizine götürülüp incelenmesi istendi. Tüm ekspertizlerden aracın güvenli olduğu raporu verildi.

Kuveyt'te Başkan Bush'a suikast girişimi davasında yargılanan 14 sanık. Beşi Iraklı ve biri Kuveytli altı kişi 1993 yılında idama mahkum edildi (Getty)
Kuveyt'te Başkan Bush'a suikast girişimi davasında yargılanan 14 sanık. Beşi Iraklı ve biri Kuveytli altı kişi 1993 yılında idama mahkum edildi (Getty)

Aracın Körfez ülkelerinden birinden geçtikten sonra Kuveyt'e girmesi planlanıyordu. Araç Kuveyt’e ulaştı. Planda yer alanlardan birinin kafası karıştı ve Kuveytli yetkililere haber verdi. Bunun üzerine plana dahil olan herkes tutuklandı ve operasyon başarısız oldu. ABD, bu girişime 1993 yılının haziran ayında İstihbarat Servisi karargahına 22 uzun menzilli füzeyle saldırarak misillemede bulundu.

Cumeyli, İstihbarat Servisi’nin bir diğer özel operasyonu olan Süveyş Kanalı'nda seyrüseferin bozulması amacıyla bir geminin havaya uçurulmasını planını ise şöyle anlattı:

Süveyş Kanalı, Uluslararası Koalisyon güçlerinin Basra Körfezi bölgesine geçişindeki en önemli noktaydı. Bu yüzden ABD güçlerinin geçişini engellemek için Süveyş Kanalı'nın ortasında demir hurdası ve çimento yüklü bir gemiyi havaya uçurarak kanalın seyrüsefere kapatılması planı hazırlandı. Gemi, İstihbarat Teşkilatının Projeler Departmanı tarafından Bölüm Başkanı S.A.T’nin nezaretinde Hindistan'ın Mumbai limanından satın alındı. Gemiye Özel Harekat Dairesi'nden biri bombayı patlatmakla görevli 14 subaydan oluşan istihbarat ekibinin hazır bulunduğu Yemen'in Aden limanından çimento yüklenecekti. Plan, geminin kanalın ortasında anında batırmasını sağlayacak bir yere 100 kilo yüksek basınçlı patlayıcı yerleştirmekti. Aden limanında Saad Abdulaziz kod adlı istihbarat görevlisi H.K.H.'nin gözetiminde planın tüm aşamaları tamamlandı.

Irak, ABD kuvvetlerinin kullanmasını engellemek için Süveyş Kanalı'ndaki bir gemiyi havaya uçurmayı planladı (Reuters)
Irak, ABD kuvvetlerinin kullanmasını engellemek için Süveyş Kanalı'ndaki bir gemiyi havaya uçurmayı planladı (Reuters)

Bombayı patlatmakla görevli istihbarat üyesinin ölmesi durumunda eşi ve kızından oluşan ailesine teslim edilmek üzere bir vasiyet bıraktığı haberi verildi. Ancak İstihbarat Servisi Şefi ona, patlama anında kanalın sularına atlayıp Irak’ın Kahire Büyükelçiliğine gitmesini ve burada derhal Bağdat'a gönderilmesini istemesini söyledi. İstihbaratçının patlama anında güvenli bir şekilde denize atlamasını sağlayacak bir noktada durabileceği bir plan geliştirildi.

Yemen'de çimento yoktu ve gemiye büyük miktarlarda hurda demir yüklendi. Geminin zamanında hareket edememesinin nedenlerinden biri de buydu. Gemi Süveyş Kanalı'na gitmek üzere yola çıkmadan bir gün önce, Başkan Saddam Hüseyin operasyonun durdurulması talimatı verdi. Bağdat’tan yurtdışıyla temas kurulamaması nedeniyle istihbarat görevlilerinden H.Ş. Aden'deki operasyonun sorumlusuyla temas kurmak için Amman'a gitmek ve ondan geminin yola çıkması halinde gemiyi limana geri göndermesini istemek zorunda kaldı. Operasyonun durdurulmasının nedeni, BM Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) ateşkes kararı alması ve Irak'ın yurtdışındaki tüm düşmanca eylemleri durdurma sözü vermesiydi. Neyse ki gemi halen Aden limanındaydı ve yola çıkmamıştı. Operasyon gerçekleştirilseydi, Irak milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalacaktı.

Operasyonun durdurulması emrinin verilmesinin ardından en zor iş patlayıcıların gemiden sökülmesi ve denize atılması, yüklenen hurda demirin boşaltılması ve geminin adının değiştirilmesiydi. Bu ise yaklaşık altı ay sürdü. Geminin kaptanı bir Yunandı. Mürettebatı Hintlerden oluşuyordu ama gemide neler olduğundan haberleri yoktu.

İsrail'in nükleer ekipman sevkiyatının hedef alınması

İsrail Başbakanı Menahem Begin ve Genelkurmay Başkanı Rafael Eitan, 9 Haziran 1981 tarihinde Irak’ın Tammuz Nükleer Reaktörü’nün imha edildiğini duyurdular (Getty)
İsrail Başbakanı Menahem Begin ve Genelkurmay Başkanı Rafael Eitan, 9 Haziran 1981 tarihinde Irak’ın Tammuz Nükleer Reaktörü’nün imha edildiğini duyurdular (Getty)

İstihbarat Servisi’nin İran’daki Hamedan Hava Üssü’nde çalışan yüzbaşı rütbesinde İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-İ) lideri Abdurrahman Kasımlo grubundan İranlı bir Kürt ile güçlü bağları olan bir kaynağı vardı. İstihbarat Servisi’nin dosyalarındaki yüzbaşının takma adı Daryuş’tu. Daryuş, İsrail istihbarat teşkilatı Mossad ve İsrail Hava Kuvvetleri uzmanları ile İran Hava Kuvvetleri ve İran İstihbarat Bakanlığı (ETTELAAT) subayları arasında Fransa'da yapılan gizli toplantılar hakkında bize önemli bilgiler verdi. Mossad, İran’dan Bağdat’ın güneyinde bulunan Tammuz Nükleer Reaktörü’nün belirli açılarla havadan fotoğraflarını çekmesini ve reaktörü yok etmek için bir hava saldırısı planı geliştirmek amacıyla reaktörün etrafına konuşlu hava savunma sistemleriyle ilgili bilgi toplamasını istedi. Irak İstihbarat Servisi, istihbarat alanında iş birliğimiz olan dost bir istihbarat teşkilatından, İsrail'in Tammuz Nükleer Reaktörü’ne hava saldırısı düzenlemeyi planladığını doğrulayan bilgiler edindi.

Edinilen bilgilerle Tammuz Nükleer Reaktörü’nün korunması için Başkan’a reaktörün çevresine gelişmiş füzeler konuşlandırılması ve bir hava koruma kalkanı kurularak emniyetinin sağlanması öngörülen önlemlere ilişkin öneriler de sunuldu. Ancak İsrail, 7 Haziran 1981 tarihini seçerek zamanlamayı doğru yapmıştı. Irak'ın İran savaşıyla meşgul olduğu bir dönemdi ve hava savunması bu önlemleri alacak durumda değildi.

Londra limanında çalışan Lübnan kökenli bir İngiliz kaynaktan 1982 yılı sonlarında, Londra’daki şubemize, Londra limanındaki depolardan birinde İsrail'e gönderilmeyi bekleyen bir nükleer ekipman sevkiyatı olduğu bilgisi ulaştı. İstihbarat Servisi, İsrail’in Tammuz Nükleer Reaktörü’ne düzenlediği saldırının intikamını alma duygusunu dizginleyemiyordu. Hemen, İsrail’in nükleer ekipman sevkiyatının imha edilmesi için bir plan yapılması kararlaştırıldı ve iki istihbarat üyesi Londra'ya gönderildi. Biri bomba yapımında, diğeri ise iletişim alanında uzmandı. Uzaktan kumandalı yangın çıkarıcı cihaz üretilmişti. Operasyon ortaya çıkarılabileceğinden patlayıcı kullanılmamıştı.

Lübnanlı kaynağın yardımıyla gece limana sızan iki istihbarat üyesi, sevkiyatın bulunduğu yere giderek yangın çıkarıcı cihazı yerleştirdiler. Cihaz, uzaktan kumandayla çalıştırıldı. Çıkan yangında tüm sevkiyat ve bulunduğu depo kül oldu. İstihbarat üyelerini, içinde şoförüyle bir araba bekliyordu. Londra'dan ayrılmak için havaalanına gittiler, ancak ülkeden ayrılmalarına kısa bir süre kala tutuklanmanın şokunu yaşadılar. Aracın şoförünün bir hata yaptığı ortaya çıktı. Kör bir noktada duran aracı çalıştırdığında farları yanmış, bunu gören bekçi şüphelenip aracın plakasını almıştı. Bu da istihbarat üyelerinin yakalanmasını kolaylaştırdı ve üç yıl hapis cezasına çarptırıldılar.

Eski BM Genel Sekreteri Javier Perez de Cuellar’a suikast girişimi

Saddam, dönemin BM Genel Sekteri Perez de Cuellar'ın Irak’a karşı önyargılı olduğunu düşündüğünden tasfiye edilmesini emretti (Getty)
Saddam, dönemin BM Genel Sekteri Perez de Cuellar'ın Irak’a karşı önyargılı olduğunu düşündüğünden tasfiye edilmesini emretti (Getty)

Cumeyli, Irak İstihbarat Servisi’nin eski ABD masası şefi olarak göreve başladığında, masasının çekmecesinde üzerinde ‘çok gizli’ yazan büyük bir dosya buldu. Dosyaya bir göz atan Cumeyli, eski BM Genel Sekreteri Javier Perez de Cuellar’ın kaldığı yerle ilgili ayrıntılı bilgilerin olduğunu gördü.

Dosya’da Perez de Cuellar’ın evinin girişini ve eve giden yolları gösteren resimler, haritalar ve planların yanı sıra, evinin çevresi ve alınan güvenlik önlemleri yer alıyordu. Ayrıca günlük hayatı, arkadaşları, hareketleri, kutladığı olaylar ve sık sık ziyaret ettiği yerler hakkında ayrıntılı bilgileri de içeriyordu. Cumeyli, dosyayı kendinden önceki yöneticiye sorduğunda aldığı yanıtı şöyle aktardı:

Perez de Cuellar, Irak-İran savaşının patlak vermesinden Irak'ın sorumlu olduğunu ilan ederek çok kötü bir rol oynadı ve Irak'tan İran'a savaş tazminatı ödemesini talep etti. Ardından ABD’nin savaş uçaklarına silah ve teçhizat tedariğine uyguladığı ambargoyu kaldırması karşılığında Hizbullah’ın alıkoyduğu Batılı tutukluları serbest bırakması için Genel Sekreter Yardımcısı Giandomenico Picco başkanlığındaki bir heyet, İran'la bir müzakere anlaşması yaptı. Tutuklular serbest bırakıldı ve Perez de Cuellar, BMGK’nın çatışmaları durdurmaya yönelik 589 sayılı kararını ihlal ederek, Irak'ı savaşın sorumlusu olarak gösterdi. İmad Muğniye, Mustafa Bedreddin ve Haşimi Rafsancani ile anlaşmaya varıldı. Başkan Saddam Hüseyin, Perez de Cuellar'ın Irak’a karşı önyargısından o kadar rahatsız oldu ki, suikast emrini verdi. Bu bilgiler de Özel Harekat Dairesi’nin talebi üzerine toplandı. Talimat, 1994 yılında Başkan’ın özel operasyonları durdurma emrinin ardından geri çekildi. Bu tür talimatlar kağıt üzerinde kayıtlı olmadığından Başkan’ın Perez de Cuellar'a yönelik suikast emrine ilişkin herhangi bir yazılı kaynak yoktu ve Perez de Cuellar, yüz yaşını dahi gördü.

ABD uçak gemisi USS Nimitz (Getty)
ABD uçak gemisi USS Nimitz (Getty)

Irak ABD uçak gemisi USS Nimitz’e intihar saldırısı planladı

Irak İstihbarat Servisi, ABD’nin 2003 yılında Irak'ı işgalinden önce askeri istihbaratla koordinasyon kurarak Mikoyan-Gureviç MiG-25 model savaş uçağı ile Körfez sularında bulunan ABD uçak gemisi USS Nimitz'e intihar saldırısı düzenlemek için bir plan yaptı. ABD güçlerinin tüm hava üslerini devre dışı bırakabilecek yeteneğe sahip olmaları nedeniyle intihar uçağı üssün dışına taşındı. Uçak, Balad Hava Üssü yakınlarındaki araçlar için ayrılmış halka açık bir sokağa yerleştirildi. Uçağın yerden kalkabildiği teorik olarak doğrulandıysa da pilot kalkış yapmaya çalıştığında, yükselmeden iki saniye önce uçağın arka lastiği caddenin kenarına değdi ve bu da uçağın alev almasına neden oldu. Pilot öldü ve operasyon başarısızlıkla sonuçlandı.



Kays el-Hazali Irak'ta direniş elbisesini çıkarıyor mu?

Kays el-Hazali, Asaib Ehl el-Hak Hareketi'nin lideri (AFP)
Kays el-Hazali, Asaib Ehl el-Hak Hareketi'nin lideri (AFP)
TT

Kays el-Hazali Irak'ta direniş elbisesini çıkarıyor mu?

Kays el-Hazali, Asaib Ehl el-Hak Hareketi'nin lideri (AFP)
Kays el-Hazali, Asaib Ehl el-Hak Hareketi'nin lideri (AFP)

Temmuz 2025’te, Asaib Ehl el-Hak lideri Kays el-Hazali, Irak’taki silahlı grupların silahsızlandırılması çağrılarını sert bir dille eleştirerek alaycı bir ifadeyle, “Silahını teslim etmek isteyen bıyığını kesmeye hazır olsun” demişti.

Hazali’nin bu açıklaması, bir taziye meclisinde yaptığı konuşma sırasında gelmişti. Açıklamanın arka planında ise, yıllarca süren şiddet ve terör dalgasının ardından ülkede sağlanan güvenlik istikrarı sonrasında bazı yerel çevrelerin milis grupların dağıtılması ve silahlarının toplanması yönündeki talepleri bulunuyordu.

Ancak Hazali, yaklaşık bir yıl sonra, liderliğini yaptığı Asaib Ehl el-Hak’ın Halk Seferberlik Güçleri’nden (Haşdi Şabi) ayrılacağını ve silahların devlet tekelinde toplanması ilkesini kabul ettiğini açıkladı.

Her ne kadar örgüt, bu talebe uyulmasını dini merciiyetin yönlendirmelerine ve Başbakan Ali ez-Zeydi hükümetinin programına bağlasa da bu adım, İran’a yakın milislerin tasfiyesine yönelik devam eden Amerikan baskılarının yaşandığı daha geniş bir sürecin parçası olarak görülüyor.

Asaib Ehl el-Hak, hafta başında Haşdi Şabi ile bağlarını koparmak, silahları devletin kontrolüne bırakmak ve resmi askeri emir-komuta zincirine uymak amacıyla merkezi bir komite kurduğunu duyurdu. Örgüt ayrıca Başbakan Ali ez-Zeydi ile yapılan görüşmeler sonucunda kararın önümüzdeki iki gün içinde uygulanması konusunda anlaşmaya vardı.

Peki, bir dönem Mukteda es-Sadr’ın Mehdi Ordusu içindeki özel gruplardan birinin liderlerinden olan Hazali, nasıl oldu da siyasi sürece entegre olmuş ve adım adım “direniş kimliğinden” uzaklaşan bir hareketin liderine dönüştü?

Sadr’ın yardımcısı

1974 yılında Bağdat’ın doğusundaki Sadr Kent bölgesinde doğan Kays el-Hazali, üniversitede jeoloji eğitimi aldı. Daha sonra 1990’lı yıllarda Necef Havzası’nda dini eğitim görmeye başladı ve önce merhum dini merci Muhammed Sadık es-Sadr’ın, ardından da oğlu Mukteda es-Sadr’ın yakın çevresine katıldı.

frgthyujı
Sadrcı Hareket lideri Mukteda es-Sadr ile Kays el-Hazali (solda), ABD ordusunun Necef'e doğru ilerlediği Mart 2003'te (X)

Hazali, Mukteda es-Sadr’ın liderliğinde, Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden yaklaşık üç ay sonra, Temmuz 2003’te Mehdi Ordusu’nun kurulmasına katkı sağladı. Böylece Irak’taki ilk açık Şii milis gücü ortaya çıkmış oldu.

İzleyen yıllarda bugün bilinen birçok silahlı grup ve lider, Mehdi Ordusu’nun içinden çıktı. O dönemde yaşanan ayrışmalar, İran ve etkili Şii siyasi aktörlerin Mukteda es-Sadr’ı zayıflatma, aynı zamanda Tahran’ın çıkarları doğrultusunda ABD’ye karşı güç dengesi oluşturma stratejisinin bir parçası olarak değerlendiriliyordu.

Hazali’nin sahadaki faaliyetlerinin ilk dönemleri, Asaib Ehl el-Hak’ın kuruluş süreciyle aynı döneme denk geldi. Bu süreçte Lübnan Hizbullahı’nın saha komutanları Irak’a gelerek özel Şii grupların eğitimini üstlendi.

Yaygın kanaate göre Hazali, Hizbullah’ın Rıdvan Gücü komutanlarından İmad Muğniye ve Hüseyin Ali Dakduk ile yakın çalıştı. Her iki isim de Asaib Ehl el-Hak’a şehir savaşı ve Amerikan çıkarlarına yönelik operasyonların planlanması konusunda ileri düzey eğitim verilmesinde rol oynadı.

Kerbela operasyonu

Hazali’nin önce Mehdi Ordusu, ardından Asaib Ehl el-Hak bünyesinde Amerikan işgaline karşı yürüttüğü faaliyetler sonuçsuz kalmadı. İngiliz ve Amerikan güçleri, onu 2007 yılında Kerbela’da koalisyon güçlerine yönelik nitelikli saldırıları yönetmek suçlamasıyla yakaladı.

Hazali, Bağdat’ın güneybatısındaki Kerbela’daki Ortak Koordinasyon Merkezi’ne düzenlenen baskının planlayıcıları ve uygulayıcıları arasında yer alıyordu. Saldırıda beş Amerikan askeri öldürülmüş, operasyon Irak Savaşı’nın en karmaşık ve en cesur saldırılarından biri olarak değerlendirilmişti.

Saldırganlar Amerikan askeri üniforması giymiş, güvenlik şirketleri ve uluslararası güçlerin kullandığı araçlara benzeyen arazi araçları kullanarak kontrol noktalarını aşmış ve merkezin derinliklerine kadar ulaşabilmişti.

Hazali, 2010 yılı başında İngiliz rehine Peter Moore ile bazı askerlerin naaşlarının serbest bırakılması karşılığında gerçekleştirilen bir takas anlaşması kapsamında özgürlüğüne kavuştu.

Siyasete dönüş

Üç yılı aşkın süre boyunca silahlı gruplar sahnesinden uzak kalan Hazali, 2011 yılında yeniden ortaya çıkarak hareketinin siyasi kanadı olan Sadikun Bloğu’nu kurdu.

2014 parlamento seçimlerinde Sadikun’un siyasi ağırlığı sınırlı kaldı ve yalnızca bir milletvekilliği kazanabildi. Ancak 2018 seçimlerinde İran’a yakın birçok grup ve partiyi bünyesinde toplayan Fetih Koalisyonu içinde 15 sandalye elde ederek önemli bir çıkış yaptı.

2021 seçimlerinde Sadikun’un sandalye sayısı dokuzla sınırlı kaldı. Buna rağmen Hazali, bu dönemde Şii siyasi çevrelerde ve genel olarak Irak siyasetinde en etkili dini liderlerden biri haline geldi.

2029 hükümeti hedefi

Asaib Ehl el-Hak, devlet kurumlarında önemli pozisyonlar elde ederken, Hazali de Irak içinde geniş ekonomik ve güvenlik ağları kurmayı başardı. Buna İran’la olan yakın ilişkileri de eklendi.

Tüm bu gelişmeler, geçen yıl yapılan seçimlerde hareketinin 27 milletvekili çıkarmasının önünü açtı ve Hazali’yi Şii Koordinasyon Çerçevesi’nin en güçlü aktörlerinden biri haline getirdi.

Ancak son seçim başarısına rağmen, ABD’nin terör listesinde bulunan grupların hükümette yer almasına karşı çıktığı yönündeki değerlendirmeler nedeniyle Hazali istediği siyasi rahatlığı elde edemedi. Çünkü liderliğini yaptığı Asaib Ehl el-Hak da Washington tarafından terör örgütü olarak sınıflandırılan yapılar arasında bulunuyor.

Bu nedenle gözlemcilere göre Hazali’nin “direniş elbisesini çıkarması”, yıllar boyunca yaptığı siyasi yatırımı koruma ve Amerikan baskılarının yaratabileceği risklerden kaçınma arzusuyla bağlantılı.

Ayrıca Hazali’ye yakın isimlerin aktardığına göre Asaib Ehl el-Hak, 2029 seçimlerinin ardından kurulacak hükümette başbakanlık makamını hedefliyor. Bu da örgütün silahlı bir hareketten tam anlamıyla siyasi bir aktöre dönüşme sürecinin en önemli motivasyonlarından biri olarak görülüyor.


Muhbirler mi teknoloji mi? Kassam liderlerinin peşindeki İsrail’in Gazze’deki istihbarat ağı suikastları nasıl hızlandırdı?

Sağdan sola, İsrail'in ayrı operasyonlarda öldürdüğünü açıkladığı Kassam Tugayları komutanları: Muhammed Avde, Rafi Selame, Ebu Ubeyde ve Muhammed ed-Dayf (Fotoğraf: İsrail Ordusu tarafından yayımlandı)
Sağdan sola, İsrail'in ayrı operasyonlarda öldürdüğünü açıkladığı Kassam Tugayları komutanları: Muhammed Avde, Rafi Selame, Ebu Ubeyde ve Muhammed ed-Dayf (Fotoğraf: İsrail Ordusu tarafından yayımlandı)
TT

Muhbirler mi teknoloji mi? Kassam liderlerinin peşindeki İsrail’in Gazze’deki istihbarat ağı suikastları nasıl hızlandırdı?

Sağdan sola, İsrail'in ayrı operasyonlarda öldürdüğünü açıkladığı Kassam Tugayları komutanları: Muhammed Avde, Rafi Selame, Ebu Ubeyde ve Muhammed ed-Dayf (Fotoğraf: İsrail Ordusu tarafından yayımlandı)
Sağdan sola, İsrail'in ayrı operasyonlarda öldürdüğünü açıkladığı Kassam Tugayları komutanları: Muhammed Avde, Rafi Selame, Ebu Ubeyde ve Muhammed ed-Dayf (Fotoğraf: İsrail Ordusu tarafından yayımlandı)

İsrail’in Ekim 2023’te Gazze Şeridi’ne karşı başlattığı savaş boyunca ve iki yıl sonra Ekim 2025’te ilan edilen kırılgan ateşkese kadar İsrail’in Hamas liderlerini ve askeri kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın komutanlarını hedef alıp öldürmesi kolay ve hızlı bir süreç değildi.

Ancak son haftalarda suikastların yoğunluğu ve hızı dikkat çekici biçimde arttı. Bu süreç, yıllardır aranan Kassam lideri İzzeddin el-Haddad’ın 15 Mayıs’ta öldürülmesiyle zirveye ulaştı. İsrail, iki haftadan kısa bir sürede halefi Muhammed Avde’yi de öldürdü. Ayrıca Kassam’ın önde gelen komutanlarından İmad İslim de hedef alınırken, saldırıda Kuzey Tugayı komutanı da vuruldu ancak hayatta kaldı.

Suikastlar yalnızca üst düzey isimlerle sınırlı kalmadı. Özellikle 7 Ekim 2023 saldırısına katılan saha sorumluları ile askeri üretim alanında görev yapan isimler de hedef alındı.

vbfrgf
Filistinliler, 16 Mayıs 2026'da Gazze kentinde düzenlenen cenaze töreninde Hamas'ın askeri lideri İzzeddin el-Haddad'ın fotoğraflarını taşıyor (AFP)

Bu suikastların artması, Hamas içinde ve dışında birçok soruyu beraberinde getirdi. Bazı kaynaklar İsrail’in Gazze’deki istihbarat faaliyetlerinin güçlenmesine işaret ederken, diğerleri İsrail’in tünellere yönelik operasyonlarının Hamas’ın güvenlik yapısında oluşturduğu boşluğa dikkat çekiyor.

Hamas’tan saha kaynakları, yaşanan her suikastın ardından uzman ekipler tarafından soruşturma yürütüldüğünü ve olası güvenlik açıklarının araştırıldığını belirtti.

Tüneller ve onları terk etme kararı

Dört Hamas saha kaynağına göre, suikastların hızlanmasının başlıca nedenlerinden biri İsrail’in tünellere karşı yürüttüğü yoğun askeri kampanya oldu. Kaynaklar, savaş sırasında ve sonrasında çok sayıda tünelin imha edildiğini ifade ediyor.

Hamas, son yirmi yılda savunma, saldırı, komuta ve kontrol amaçlı yüzlerce, hatta bazı tahminlere göre binlerce tünel inşa etmişti. Bu tünellerin bir kısmı liderlerin savaş yönetim merkezleri olarak kullanılıyordu.

Kaynaklara göre İsrail, kara operasyonları ve hava saldırılarıyla çok sayıda tüneli yok etti. Bu saldırılar sırasında çok sayıda militan, bazı komutanlar ve hatta İsrailli rehineler hayatını kaybetti.

df76ju
İsrailli iki asker, İsrail'in Kassam Tugayları lideri Muhammed Sinvar'ın öldürüldüğüne inanılan bir tünelin bulunduğunu açıkladığı Han Yunus’taki Avrupa Hastanesi’nde, 8 Haziran 2025 (DPA)

Bir kaynak, yoğun saldırılar nedeniyle direniş liderliğinin tünelleri sürekli kullanmayı bırakma kararı aldığını söyledi. Amaç, liderlerin, savaşçıların ve gelecekte Filistinli tutuklularla takas edilmesi planlanan rehinelerin hayatını korumaktı.

Kaynakların aktardığına göre savaşın başlangıcında İsrail tünellere yoğun saldırılar düzenledi ancak tünellerin çokluğu nedeniyle yalnızca yüksek riskli bölgeler boşaltıldı. Mart 2024 sonlarında ise özellikle içinde savaşçılar ve İsrailli rehinelerin bulunduğu tünellere yönelik bombardımanların artması üzerine, onların yer üstüne taşınmasına ilişkin acil karar alındı.

Bir dönüm noktası

Kaynaklar, tünellerden çıkışın ardından yaşanan dönemin bir dönüm noktası olduğunu belirtiyor. Bundan sonra tüneller daha çok ulaşım ve belirli operasyonlar için kullanılmaya başlandı; liderlerin veya önde gelen saha sorumlularının uzun süreli saklanma mekânı olmaktan çıktı.

Buna rağmen bazı Hamas ve Kassam liderleri zaman zaman tünellere sığındı. Hamas Siyasi Büro üyeleri Ruhi Muşteha ve Samih es-Serac, Temmuz 2024’te Gazze kentinin güneyindeki Sanayi Bölgesi’nde bulunan bir tünelde Kassam komutanlarıyla birlikte öldürüldü.

Kassam’ın eski lideri Muhammed Sinvar ile komutan Muhammed Şebane de Mayıs 2025’te Han Yunus’taki Avrupa Hastanesi çevresindeki karmaşık tünel ağında öldürüldü.

Bir saha kaynağı, İsrail’in artan takibi nedeniyle siyasi ve askeri liderlerin zaman zaman tünellere sığınmak zorunda kaldığını belirterek, “Seçenekler giderek daralıyordu” dedi.

Aynı kaynak, İzzeddin el-Haddad’ın özellikle Gazze’nin kuzeyindeki yoğun operasyonlar sırasında tünelleri sık kullandığını, İsrail güçleri yer üstünde operasyon yürütürken kendisinin yer altındaki tünel ağlarını kullanarak bölgeden çıkabildiğini anlattı.

Bununla birlikte kaynak, Haddad ve diğer isimlerin tünelleri güvenli bir saklanma alanı olarak görmediklerini, savaş süresince ve ateşkes sonrasında çoğu zaman yer üstünde yaşadıklarını, farklı yöntemlerle gizlenerek ve güvenlik konvoyları kullanmadan hareket ettiklerini söyledi.

Üç Hamas saha kaynağına göre tünellere başvurma yöntemi, Muhammed Sinvar ve Ekim 2024’te Refah’ta bir İsrail birliğiyle yaşanan çatışmada öldürülen Yahya Sinvar dahil birçok lider tarafından kullanıldı.

Gözetim alanının daralması

Kaynaklar, tünellerin imha edilmesinin tek neden olmadığını vurguluyor.

İsrail’in, Gazze’nin yüzde 60 ila 70’ini kapsayan ve “Sarı Hat” olarak bilinen hattın doğusundaki kontrol alanını genişletmesi, nüfusun büyük bölümünü hattın batısına sıkıştırdı. Böylece Hamas ve diğer Filistinli örgütlerin liderleri için güvenli veya gözlerden uzak alanlar büyük ölçüde azaldı.

Kaynaklara göre örgüt liderleri ve mensupları artık yüz binlerce Gazze sakiniyle birlikte sınırlı bölgelerde yaşamaya mecbur kaldı. Evlerini kaybeden birçok kişi gibi onlar da ailelerinin yanında veya yakınında, çadırlarda ve geçici barınaklarda yaşamaya başladı. Bu durum ise İsrail’in gözetim ve takip faaliyetlerini kolaylaştırdı.

degthyj
ABD Başkanı Donald Trump'ın planına göre Gazze Şeridi'nden çekilme aşamalarının haritası (Beyaz Saray)

Ateşkes anlaşmasındaki ilk çekilme hattı olarak belirlenen Sarı Hat çevresindeki bölgeler her gün yoğun yıkım operasyonlarına maruz kalıyor. İsrail’in bu alanları genişletmesi, hem güvenlik kontrolünü artırma hem de operasyon bölgelerine yakın tünel güzergâhlarını yok etme amacı taşıyor.

Casusluk teknolojisi ve ses izi

Gazze’deki saha kaynakları, Hamas ve Kassam liderlerinin hızla tespit edilmesinde İsrail’in istihbarat teknolojilerinin önemli rol oynadığı görüşünde birleşiyor.

Kaynaklar; Gazze semalarında yoğun şekilde dolaşan keşif dronları, diğer teknik araçlar ve İsrail’le iş birliği yapan muhbirlerin yanı sıra İsrail destekli silahlı grupların da etkili olduğunu belirtiyor.

Bir kaynak, İsrail’in son yıllarda yapay zekâ destekli teknolojileri yoğun biçimde kullandığını öne sürerek, yeni nesil İsrail yapımı insansız hava araçlarının ses izi takibi ve bazı biyolojik işaretleri tespit etmeye yönelik gelişmiş siber sistemlere sahip olabileceğini söyledi.

Kaynağa göre bu dronlar, belirli iletişim ağlarını izleyerek sesleri ayrıştırabiliyor ve daha önce telefon kayıtlarından veya gözaltı süreçlerinden elde edilen ses örnekleriyle eşleştirme yapabiliyor.

Aynı kaynak, bazı muhbirlerin kamera ve ses kayıt cihazları içeren çeşitli casusluk ekipmanları yerleştirdiğini; bunların bir kısmının böcek büyüklüğünde olduğunu ve dronlarla bırakıldığını, bazılarının ise savaş sırasında bölgeye giren kara birlikleri tarafından yerleştirildiğini iddia etti.

Kaynaklar, insan istihbaratının da Hamas ve Kassam liderlerine ulaşılmasında etkili olduğunu inkâr etmiyor.

ty6u7ı8
İsrail'in, Hamas'ın askeri lideri İzzeddin el-Haddad'ı hedef aldığı saldırının ardından Gazze kentindeki Rimal Mahallesi'nde vurulan bir konut binasında yangın çıkıyor, 15 Mayıs 2026 gecesi (EPA)

Bir saha kaynağı, çok sayıda muhbirin yakalandığını ve infaz edildiğini, bunların küçük bir bölümünün Hamas veya Kassam içinden, çoğunluğunun ise örgüt dışından kişiler olduğunu söyledi.

Aynı kaynak, Haddad suikastıyla bağlantılı olduğu şüphesiyle Hamas dışından bir kişinin tutuklandığını açıkladı. Şüphelinin, suikastın gerçekleştiği bölgede ve Haddad’ın bulunduğu başka bir noktada da görüldüğü belirtildi.

İki kaynak, zanlının sorgulandığını doğrularken, bunlardan biri kişinin İsrailli bir istihbarat görevlisinin talimatlarıyla Haddad’ı takip ettiğini itiraf ettiğini söyledi. Kaynağa göre İsrailli görevli, Haddad’ın ailesinin bulunduğu yerlere ilişkin bilgiler veriyor ve bu durum başka muhbirlerin de olabileceğine işaret ediyor.

Kaynaklar ayrıca müzakere süreçleriyle ilgili mesajların iletilme yöntemlerinin de İsrail tarafından yakından takip edilen güvenlik açıklarından biri olduğunu, bu konunun halen araştırıldığını belirtti.

Gazze savaşının en yoğun dönemlerinde, Filistinli gruplar bazı kişileri İsrail saldırılarına bilgi sağladıkları suçlamasıyla gözaltına almış ve “devrim mahkemeleri” olarak adlandırılan süreçlerin ardından infaz etmişti. Bu kişiler arasında Hamas içinden ve dışından isimlerin bulunduğu, bazı zanlıların Temmuz 2024’te öldürülen Kassam lideri Muhammed ed-Dayf’a ulaşılmasına yardım etmekle suçlandığı ifade edilmişti.


Lübnan’ın güneyi Hizbullah'ın silahlarının ötesinde ejderhanın ağzında

Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)
TT

Lübnan’ın güneyi Hizbullah'ın silahlarının ötesinde ejderhanın ağzında

Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)

Elie el-Kuseyfi

Lübnan, pazartesi günü Hizbullah ile İsrail arasında ilan edilen muğlak ateşkesle ABD Başkanı Donald Trump'ın doğrudan ilgi alanına girmiş oldu. Bu gelişmenin başta güney halkı olmak üzere yurtlarından edilmiş Lübnanlıları iyimserliğe mi, karamsarlığa mı, yoksa belirsizliğe mi sürükleyeceği sorusu halen cevap bekliyor. Ancak Trump'ın Lübnan'a ilişkin sosyal medya paylaşımını okuduğumuzda akla önce “Lübnan dosyasına eğilmesi, tıpkı İran dosyasına dair attığı her tweette yaşandığı gibi, şifrelerini çözmek için ekstra çaba mı gerektirecek?” sorusu geliyor. Bu sürecin ipuçları zaten pazartesi günü, Lübnan paylaşımını yayımlar yayımlamaz geri almasıyla kendini gösterdi. Bununla birlikte ihtimaller arasında en ağır basanı, Lübnan'a duyduğu ilgi, İran’a duyduğunun gölgesinde kalacak ve zamanla o dosyadan da uzaklaşarak Latin Amerika, Batı ya da Doğu Avrupa ya da Güney Çin Denizi gibi dünyanın başka köşesindeki yeni bir gündem maddesine yönelecek olması bulunuyor.

Tarihi bir ironi olarak Trump'ın Lübnan ateşkesine ilişkin paylaşımının, ABD merkezli haber sitesi Axios'un pazartesi günü Lübnan'daki İsrail geriliminin arka planında gerçekleşen Trump-Netanyahu telefon görüşmesinin ayrıntılarını yayımlamasıyla, medya ve siyaset gündeminde geri plana düştüğünü belirtmek gerekiyor. Trump bu görüşmede Netanyahu için ‘tam bir deli’ ifadesini kullandı.

Bu durum, Ağustos 1982'de İsrail'in Batı Beyrut'u yoğun bombardıman altına aldığı günlerde yaşanan bir telefon görüşmesini hatırlattı. Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan, dönemin İsrail Başbakanı Menahem Begin'i arayarak, “Menahem, bu bir soykırım” demişti. Begin ise alaycı bir tonla ‘Holokost’ sözcüğünün anlamını iyi bildiğini belirtmiş, ancak kısa süre sonra bombardımanı durdurma emrini vermişti.

Hizbullah'ın ya da İran'ın zafer ya da zafer vaadi gibi sunmaya çalıştığı denklemler, bu felaketin boyutlarının çok gerisinde kalan kırılgan hesaplardır

Bu çerçevede, Lübnan'daki ateşkesle ilgili temel soru, ateşkesin sağlanmasında hangi tarafların ne ölçüde rol oynadığı; bu rollerin Lübnan, Arap ülkeleri, İran ve ABD arasında ya da Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile Meclis Başkanı Nebih Berri arasında nasıl paylaştırılacağı değildir. Asıl soru, ateşkesin Güney Lübnan'ı da kapsayıp kapsamayacağıdır. Bir diğer ifadeyle, ateşkes yalnızca Beyrut ve güney banliyölerini hedef alan saldırıların durdurulmasına mı dayanacak, yani "güney banliyöler karşılığında kuzey yerleşimleri" denklemine mi geri dönülecek? Bu durum, Hizbullah'ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın ortaya koyduğu ve "Beyrut'a karşılık Tel Aviv" şeklinde özetlenen denklemden dramatik bir geri adım anlamına gelecektir.

Ancak bugün, savaşın yol açtığı yıkımın büyüklüğü karşısında bu tartışma artık eski ya da anlamını yitirmiş görünebilir. Çünkü savaşın Güney Lübnan'ın tamamında her gün, her saat ve her dakika sebep olduğu yıkım, can kayıpları ve zorunlu göç, felaketin boyutlarını sürekli artırmaktadır.

Böylesine büyük bir insani ve maddi yıkım karşısında, Hizbullah'ın veya İran'ın zafer ya da zafer vaadi olarak sunmaya çalıştığı denklemler, felaketin büyüklüğü yanında son derece kırılgan ve yetersiz kalmaktadır.

eergthy
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kenti yakınlarında düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar, 27 Mayıs 2026 (AFP)

Gerçek şu ki, Lübnan’ın güneyi bu yeni-eski denklemin dışında kaldığı sürece Lübnan'da gerçek bir ateşkesten söz etmek mümkün değil. Bu denklem, İran'ın Hatemu'l-Enbiya Karargâhı aracılığıyla pazartesi günü pekiştirdiği bir formül. Söz konusu yapı, güney banliyösüne yönelik herhangi bir saldırı halinde İsrail'in kuzeyini hedef alacağı tehdidinde bulundu. Ancak bu denklem Beyrut'u çatışmanın dışında tutsa da güneyi İsrail'in öldürme makinesi karşısında çok daha savunmasız kılıyor. Öte yandan Lübnan'ı kapsayan bir ABD anlaşması olmaz formülünü yeniden üretmeye çalışan İran'ın tutumunu da gözler önüne seriyor. Bununla birlikte bu formülün geçtiğimiz nisan ayı başlarında İran ile yapılan ateşkesle birlikte gündeme geldiği andan bu yana İsrail, Güney Lübnan'da onlarca kilometre ilerleyerek 68 kent ve köyü yerle bir etti, binlerce Lübnanlıyı öldürdü ve yaraladı. İsrail şimdi de güneye yönelik bombardımanını sürdürürken, İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee, Nebatiye halkına kenti terk etmeleri uyarısında bulundu.

ABD Başkanı, gerçek bir ateşkesi sağlayabilecek ve İsrail'i buna uymaya zorlayabilecek tek kişi

Hizbullah'ı savaşın tüm dehşetinden tek başına sorumlu tutmak elbette mümkün değil. Sanki İsrail, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney suikastının intikamını almak için fırlattığı altı rokete orantılı ve sınırlı bir karşılık vermekle yetinmiş gibi davranamayız. Öte yandan güney felaketi, Hizbullah'ın silahının ve kendi tarzındaki direniş anlayışının ne işe yaradığı sorusunun önünü ardına kadar açtı. Üstelik güney tarihinde, 1982 istilası döneminde bile görülmemiş bu emsalsiz felaketin boyutları karşısında hiç kapanmayacak. Hizbullah'ın milletvekilleri ya da politikacılarından herhangi birini dinlemek yeterli; Lübnan'ın alışıldık tartışmalarına ve dil oyunlarına alışmış bu isimler felaket karşısında ne denli yetersiz kaldıklarını ne denli eski bir dile ve söyleme hapsolduklarını ortaya koyuyor. Bu, argümanın çözülmeye başladığının işaretidir. Nebatiye ve Sur sakinlerinin iki ayrı bildirgede Lübnan ordusunun bölgeye girmesini ve Hizbullah militanlarının çekilmesini talep ederek, kentlerinin çatışmadan muaf tutulması çağrısında bulunması da tam bunu açıklıyor. Bu, güney Lübnanlıların Hizbullah'la ilişkisinde belirleyici bir kırılmaydı ve Hizbullah'ın bunu görmezden gelmesi mümkün değil. Lübnan’daki diğer siyasi güçler ise bu felaketteki sorumluluğu daha sınırlı olsa da söylemleri yine de durumun gerisinde kaldı. Bu durum, Lübnan'ın siyasi ve ulusal krizinin gerçek yüzünü gözler önüne seriyor.

vbth
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yerinden edilmiş kişiler araçlarıyla Hizbullah liderlerinin resminin bulunduğu duvarın önünden geçiyor, 18 Nisan 2026 (AFP)

Meclis Başkanı Nebih Berri, tüm bu ağır felaketin yanıtının özünü dile getirerek, gerçek bir ateşkesi sağlayabilecek ve İsrail'i buna bağlayabilecek tek ismin ABD Başkanı olduğunu söyledi.

Mevcut ihtiyacın bir ateşkes sağlamak olduğunu, bunun İran'la bağlantılı ya da ayrı bir anlaşma olup olmadığından bağımsız olarak geçerli olduğunu vurgulayan Berri, Tel Aviv'in bombalamayı sürdürürken müzakere etmek istediğini, bu durumun Lübnan'a ağır bir bedel ödettirdiğini kaydetti. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Berri'nin açıklamaları, üstü kapalı olarak bir felaket itirafı niteliği taşımasından dolayı büyük önem taşıyor. Trump'a çağrıda bulunmak zorunda kalması ve daha da önemlisi anlaşmanın İran'la ilişkili olup olmadığının artık önem taşımadığını, asıl olanın savaşı durdurmak olduğunu söylemesi de her türlü siyasi hesabı bir kenara bıraktığını gösteriyor.

Keşke savaşın kalıcı olarak durması mümkün olsaydı. Oysa şu an için ulaşılabilir hedef, savaşın derinleşmemesi ve yoğunlaşmamasıdır; Beyrut ve Dahiye'yi vuracak boyuta gelmemesidir. Ne var ki 8 Nisan’da İsrail, yalnızca on dakika içinde 100 hedefi bombaladı. Bu saldırıda yüzlerce kişi hayatını kaybetti ya da yaralandı. Bu, açık bir savaş suçuydu.

Berri'nin konuşmasındaki kilit nokta, Lübnan'ın savaş nedeniyle ödediği ağır bedel oldu. Bu da Hizbullah'ın güney felaketi ortasında oluşturmaya çalıştığı denklemlerin kırılganlığının dolaylı bir kabulü niteliği taşıyor.

İsrail ordusu kayıp verse de yıpratma savaşından çekinse de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu önümüzdeki Ekim'de en zorlu siyasi sınavlarına hazırlanıyor olsa da bunların hiçbiri Lübnan güneyinin ödediği ağır bedele denk düşmez. Nebatiye ve Sur'dan yükselen ses de bunu açıkça ortaya koydu: Lübnan'ın uğradığı kayıpları göz ardı eden bu tür denklemleri üretmek artık kabul edilemez.

İsrail'in Lübnan güneyini yeniden işgal etmesi -ve bunun muhtemelen 2000 öncesini de aşan bir boyuta ulaşması- Hizbullah'ın, İsrail'in Lübnan topraklarındaki herhangi bir askeri ilerlemeyi caydırma ve durdurma kapasitesine ilişkin soruyu fiilen yanıtlamış oldu.

Ancak şunu da belirtmek gerekir: Yaşanan gelişmeler bizzat Hizbullah'ın öngördüklerini de aştı. Örgütün kendisi de İsrail'in bu denli ileri gideceğini hesaplamamıştı; sanki daha sınırlı bir sızma için hazırlanmış, daha küçük çaplı bir senaryoya göre konumlanmıştı. İsrail'in ilerleyişi bu ‘sınırları’ aşıp Şakif Kalesi'ni (Beaufort Kalesi) yeniden işgal ettiği anda Hizbullah, hem kendi öz algısında hem de tabanına ve kamuoyuna sunduğu imgede, silahının ve direniş kimliğinin meşruiyet zeminini tümüyle yitirdi. Her halükârda İsrail'in ilerlediği boyut, şu soruyu yeniden gündeme taşıyor. “Hizbullah geçtiğimiz yıl mart ayı başlarında o roketleri fırlatmasaydı ve 2024 Kasım’ında ateşkes anlaşmasının öngördüğü biçimde -ki Hizbullah bu anlaşmayı kendisi kabul etmişti- silahlarını Lübnan devletine teslim etmiş olsaydı, İsrail yine de Lübnan güneyine saldırır mıydı?” sorusunun kesin bir yanıtı yok. Özellikle İsrail’in Lübnan’daki askeri operasyonunun Suriye, Gazze ve Batı Şeria'daki operasyonlarla eş zamanlı yürütüldüğü düşünüldüğünde Tel Aviv'in öne sürdüğü güvenlik gerekçelerini genişlemeci emellerinden ayırt etmek giderek güçleşiyor.

jı78k
İsrail’in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentine düzenlediği hava saldırısı sonrasında bir binadan yükselen devasa alev, 28 Mayıs 2026 (AFP)

Ancak bu soruya yeterli bir yanıt bulunamasa bile, artık bu sorunun sorulması gerekiyor. Daha da önemlisi, Hizbullah bu sorunun sorulmasını artık engelleyecek konumda değil. Ne var ki Hizbullah'ın İsrail meselesindeki tekeline son vermek, bu dosyanın tüm Lübnan'a ait bir meseleye dönüştürülmesini gerektiriyor. Yalnızca güneyin ya da Şiilerin sorunu olmaktan çıkıp ulusal bir mesele hâline gelmesi şart. Zira Lübnan'ın olumlu, ilerici değerler taşıyan bir siyasi gelecek inşa etmesini düşünmek; her sokakta, her üniversitede yankı bulan, dünya genelinde değer skalasını yeniden biçimlendiren İsrail meselesini Lübnan'ın ulusal gündemine taşımadan nasıl mümkün olabilir? Üstelik Lübnan güneyi İsrail işgali altındayken ve ülke, şiddeti yücelten, neredeyse bunu bir amaç olarak ilan eden aşırı sağa doğru korkunç bir kayış yaşayan İsrail ile doğrudan komşuyken... Tüm bunlar, bilhassa bu sürecin, Lübnan'ın iç siyasi dinamikleriyle eş zamanlı yürütüldüğü ve hem devlet hem toplum düzeyinde Lübnan'ın siyasi ve ulusal krizini derinleştirdiği göz önüne alındığında, Hizbullah'ın İsrail karşısında inşa ettiği bütün sürecin yeniden sorgulanması gerektiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Hizbullah'ın tüm sürecinin yeniden değerlendirilmesi, belki de İsrail'in 2000 yılında güneyden çekildiği andan başlamalıdır. O çekilme gerçekleştiğinde Hizbullah, bunu yalnızca İsrail ordusunun aldığı ağır darbeler ve güneyde tutunamaz hâle gelmesi sonucunda yaşanmış bir geri çekilme olarak sundu. Oysa İsrail'in iç siyasi dinamikleri bu çekilme tercihini güçlendiren asıl etkenlerdi. Bu durum Şam'ı öfkelendirdi ve şaşkına çevirdi. Çünkü İsrail, Suriye'nin elindeki önemli pazarlık kozu olan kartı almış oluyordu. Bunun üzerine Suriye, Hizbullah'ın silahına meşruiyet zemini sağlamak ve Lübnan güneyini bölgesel nüfuz mücadelesinin alanı olarak canlı tutmak amacıyla Şeba Çiftlikleri bahanesini devreye soktu.

Bugün ise İsrail'in Lübnan güneyini yeniden işgal etmesi -ve bunun muhtemelen 2000 öncesini de aşan bir boyuta ulaşması- Hizbullah'ın İsrail'in Lübnan topraklarındaki herhangi bir askeri ilerlemeyi caydırma ve durdurma kapasitesine dair soruyu fiilen yanıtlamış oldu. Bu aynı zamanda Hizbullah'ın geçmişteki zafer iddialarının geniş çaplı bir değerlendirmeye tabi tutulmasını zorunlu kılıyor. Bu iddialar gerçek bir stratejik başarıyı mı yansıtıyordu, yoksa kesin askeri sonuçlardan ziyade güvenlik vesayeti altında şekillenmiş siyasi söylem hâkimiyetinin bir ürünü müydü? Bunun ötesinde, güney halkının ödediği bedeller pahasına zafer denklemleri kurmanın artık mümkün olmaması gerekiyor.

İsrail'in Lübnan güneyindeki ilerleyişini, Suriye'nin güneyindeki harekâtından ya da Gazze savaşından bağımsız değerlendirmek, tabloyu eksik okumaya yol açar.

Olayların Hizbullah'ı da aştığı meselesine dönecek olursak: İsrail ordusunun Şakif Kalesi'ni işgal etmesinin, taşıdığı sembolik ve askeri-stratejik ağırlıkla birlikte, Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşta ‘belirleyici bir dönüm noktası’ oluşturduğu doğruysa -ki Netanyahu bunu böyle tanımladı- şunu da belirtmek gerekiyor. Bu ‘belirleyici dönüm noktası’ yalnızca İsrail'in güneydeki işgalini genişletme kapasitesiyle değil, bu işgale verilen tepkilerle de ölçülmeli.

Bu bağlamda Tel Aviv'in Lübnan’ın güneyindeki işgalini genişletmesine karşı Arap dünyası ve uluslararası toplumdan toplu kınama açıklamaları gelmesi dikkati çekti. Bu noktada Suudi Arabistan’ın savaşın başından bu yana bir ilk olma özelliği taşıyan tutumu öne çıktı. Bu gelişme, Lübnan'daki savaşın bölgesel bir meseleye dönüştüğüne ve İsrail'in bölgesel yayılmacı politikalarıyla doğrudan bağlantılı olduğuna işaret ediyor.

Netanyahu'nun Suriye, Lübnan ve Gazze cephelerinde eş zamanlı operasyon yürüttüklerinden söz ettiği son konuşması, İsrail'in bu sahaları tek bir bölgesel savaşın parçası olarak gördüğü stratejik bir vizyonu yansıtıyor. Hizbullah'ı zayıflatmak ya da askeri kapasitesini tasfiye etmek İsrail'in birincil hedefi olmakla birlikte, bu hedef İsrail’in; birincisi, İran'ın bölgesel nüfuzunu kısmak, ikincisi, bölgedeki nüfuz alanlarını yeniden biçimlendirerek İsrail'e yeni bölgesel düzende ağırlıklı bir konum kazandırmak olmak üzere iki temel eksen üzerine kurulu daha büyük bir stratejisinin parçası.

Dolayısıyla İsrail'in Lübnan güneyindeki ilerleyişini, Suriye'nin güneyindeki harekâtından ya da Gazze savaşından bağımsız değerlendirmek tabloyu eksik okumaya yol açar. Bu süreçte İsrail, başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere önde gelen Arap ülkeleri ve Türkiye için İran kadar önemli bir bölgesel soruna dönüşüyor. Dahası, İsrail meselesi İran meselesini gölgede bırakmaya başladı. İran şu an nasıl bir özalgı içinde olursa olsun, görece de olsa bir çevreleme sürecine girmiş durumda. İsrail meselesi ise yayılmacılığının zirvesinde.

Lübnan ve özellikle güneyi, bu iki kutup arasında ejderin ağzına düşmüş hâlde. Büyük sorun yalnızca insan ve maddi kayıplardan ibaret değil. Güneyin yaşadığı emsalsiz yerinden edilmenin Lübnan'ın demografik yapısına siyasi ve ekonomik boyutlarıyla yansımalarında gizli. İsrail'in imha dinamikleri geniş çaplı nüfus göçünü de kapsıyor. Gazze'de de tam olarak bu yaşanıyor. Netanyahu'nun Gazze'nin yüzde yetmişini işgal tehdidinin, bölge halkını sürgüne zorlamayı amaçladığına dair tahminler mevcut. Daha dar ölçekte, Suriye’nin güneyinde de benzer bir tablo söz konusu. Demografik ve coğrafi kartların yeniden karılması, yaklaşan dönemin işaretlerini taşıyor.

 *Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.