Osmanlı’dan günümüze… Şam Üniversitesi 100 yaşında!

Şam Üniversitesi, 1970'lerin başından bu yana Devlet Başkanı tarafından atanan rektörlerle devlet tarafından yönetilen bir üniversite olmuştur.

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon
TT

Osmanlı’dan günümüze… Şam Üniversitesi 100 yaşında!

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon

Sami Moubayed

Saddam Hüseyin, Irak Cumhurbaşkanlığı görevini üstlenmeden yirmi yıl önce, yani 1959 yılında Irak Başbakanı Abdulkerim Kasım'a suikast girişiminde bulundu. Girişim başarısız olunca komşu ülke Suriye'ye kaçtı ve Şam Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kaydolmayı denedi. Sorbonne'da eğitim görmüş üniversite rektörü Dr. Ahmed es-Samman, Saddam'ın zayıf akademik siciline baktı ve yüksek öğrenim için başka bir yere başvurmasını tavsiye ederek onun isteğini nazikçe geri çevirdi. Saddam öfkeyle bağırdı: “Ama ben Başkan Cemal Abdunnasır'a sadık biriyim.” (O zamanlar Suriye, Birleşik Arap Cumhuriyeti olarak bilinen ve Cemal Abdunnasır’ın Devlet Başkanlığını yürüttüğü kısa ömürlü Suriye-Mısır birliğinin bir parçasıydı.) Es-Samman kibarca gülümseyerek Saddam’a şu cevabı verdi: “O halde isterse sizi Kahire Üniversitesi'ne kaydettirsin. Burası Şam Üniversitesi ve geçmişimiz, standartlarımıza uymayan birini kabul etmemizi engelliyor.”

O zamanlar üniversite sadece 37 yaşındaydı. Ancak Ahmed es-Samman buranın Ortadoğu'daki en iyi Arapça eğitim veren yüksek öğretim kurumu olduğunu biliyordu. Bugün 100’üncü yaşına basan Şam Üniversitesi, ilk olarak 1903 yılında Sultan II. Abdulhamid döneminde Tıp Fakültesi olarak kurulmuştu. Yani aslında bilinen kuruluş tarihinden 20 yıl daha eskiye dayanıyordu.

Şam Tıp Fakültesi

Padişahın Şam'da birinci sınıf bir tıp fakültesi kurma kararı, Osmanlıların Şam-ı Şerif adını verdiği şehre olan hayranlığının doğrudan bir sonucuydu. Ancak daha da önemlisi, padişahın İstanbul'daki tıp fakültesine acilen destek verilmesi gerektiğinin farkında olmasıydı. Ayrıca Beyrut'taki iki özel üniversiteye meydan okumak için bu adımı atmıştı. Bu üniversitelerden ilki Cizvit Üniversitesi, ikincisiyse Amerikalılar tarafından yönetilen en prestijli misyoner okulu Suriye Protestan Koleji’ydi. (Daha sonra Beyrut Amerikan Üniversitesi olarak bilinecekti.)

Bu üniversitelerden herhangi birinde okumak, Suriyeliler için maliyetliydi ve Hıristiyan din adamlarından ders almayı içerleyen muhafazakâr Müslümanlar için pek çekici değildi. Diğer yandan Şamlı öğrenciler Beyrut'ta ya da İstanbul'da kaldıkları süre boyunca yurtlarda kalmak zorundaydılar. Bu nedenle Şam'da bir enstitü kurulması fikri, Suriyelileri yol zahmetinden ve masrafından kurtaracağı için çok yerinde bir karardı.

Bugün 100’üncü yaşına basan Şam Üniversitesi, ilk olarak 1903 yılında Sultan II. Abdulhamid döneminde Tıp Fakültesi olarak kuruldu.

1876 yılında saltanatın dizginlerini devralan padişah, imparatorluğunu içeriden havaya uçurmak istediğine inandığı, memleketin dört bir yanına dağılmış Avrupalı ​​diplomatların gizli faaliyetlerine dair büyük bir şüphe durumuyla boğuşuyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısında imparatorluğa yayılan yabancı okullardan nefret ediyordu. Örneğin Suriye vilayetinde 8 papalık okulu, 12 İngiliz okulu ve 7 Hollanda okulu vardı. Bunlara ek olarak, 20 ABD, 40 Rus okulu imparatorluk topraklarında faaliyet gösteriyordu.

II. Abdulhamid için bu okullar casusluk ve ‘tehlikeli’ yabancı fikirlerin kontrolsüz akışı için bir üreme alanıydı. O, bu okulların nüfuzlarını kontrol etmenin bir yolunun Şam'da imparatorluğun dört bir yanına dağılmış tüm yabancı misyoner okullarına meydan okuyabilecek ve bir gün onları aşabilecek bir Osmanlı okulu kurmak olduğunu düşündü.

Sultan Abdulhamid, 27 Eylül 1901 tarihinde Şam'da bir tıp enstitüsü kurulmasına karar verdi. Enstitü, Osmanlı tebaası olan tüm öğrencilere ücretsiz olarak biyoloji ve eczacılık alanlarında iki derece eğitim verecekti. Eğitim dili Türkçe olacaktı ama tıp dili olduğu için Fransızcaya iyi derecede hâkim olmak şarttı.

Farmakoloji üç yıllık bir akademik program olurken, tıp eğitimi altı yıla kadar sürecekti. Enstitünün bütçesi, 230 bin Fransız frangı eşdeğeri olan bin Mısır cüneyhi olarak belirlendi. Ancak Osmanlı Maliye Nezareti'ndeki yetkililer, böyle bir çaba için yeterli paraları olmadığı konusunda uyarıda bulunarak bunun merkezi hükümetin kasasını tamamen boşaltacağını söylediler.

Yılmayan padişah, Şam projesi için para toplamak amacıyla imparatorluk genelindeki mezbahalara vergi koydu. Enstitü, Şam'ın Baramkeh semtinde, efsanevi Barada Nehri yakınında, büyük bir hastanenin güney bölümünde açıldı. Adını Osmanlı padişahının adından alan Hamidiye Hastanesi, 15. yüzyılın ortalarında Kanuni Sultan Süleyman'ın yaptırdığı görkemli bir camiye yukarıdan bakacak şekilde inşa edilmişti. Sonunda Suriye Üniversite Hastanesi oldu ve burası tıp öğrencilerinin eğitim aldığı ve çalıştığı yerdi.

Yeni enstitünün, padişahın tahta çıkışının 27. yıldönümü olan 1 Eylül 1903'te açılması planlanıyordu. İnşası devam eden binalar, enstitü yönetimini, Şam’ın ileri gelen ailelerinden olan Azem ailesinin bir üyesine ait Salhia'da geniş beyaz bir konakta geçici olarak ikamet etmeye zorladı. Geçici olarak yerleşilen konakta 10 yıl kalınması artık orayı geçici olmaktan çıkarmıştı. Şam'a elektrik Şubat 1907'de geldi. İlk aydınlatılan bina Emevî Camii, ardından Büyük Saray ve Mekteb-i Tıbbiye oldu. Kentte hizmet vermeye başlayan elektrikli otobüsün Tıp Fakültesi yakınında durması öğrencilerin ulaşımını kolaylaştırdı.

Osmanlı Türkçesi’nden Arapça’ya

Temmuz 1908'de İstanbul'da bir darbe gerçekleşti ve padişahın yetkileri büyük ölçüde kısıtlandı. Ardından Nisan 1909'da tamamen devrildi. Haftalar içinde, Tıp Fakültesi'nde çalışan Osmanlı doktorlarının çoğu İstanbul'a geri çağrıldı ve Osmanlılar, onların yerine öğretmenlik yapmaları için bölgede yaşayan Suriyelileri işe almak zorunda kaldı. Bundan dolayı müfredatlar Arapça olarak öğretilmeye başlandı.

1903'ten 1918'e kadar 15 yıl süreyle faaliyet gösteren Osmanlı Tıp Enstitüsü, Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle geçici bir süreliğine kapandı ve ardından 26 Eylül 1918'de Osmanlı kuvvetlerinin şehri terk etmesiyle tekrar kapandı. Bu süre zarfında, zaman içinde ve karşılaştığı tüm zorluklara rağmen enstitü toplam 240 doktor ve 289 eczacıyı mezun etti.

Eğitim dili Türkçe idi, ancak tıp dili olduğu için Fransızcaya iyi derecede hâkim olmak şarttı.

Enstitü 1913 yılında Baramkeh'de şu anki yerine taşındı ve buraya ilk olarak Beyrut'ta kurulan bir hukuk fakültesi eklendi. İki okul, 10 yıl sonra kurulan Suriye Üniversitesi'nin çekirdeğini oluşturdu. Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesi, Beyrut'ta Hukuk Mektebi'ne kaydolan öğrenci sayısında önemli bir düşüşe yol açtı, öyle ki bir yıl içinde Hukuk Fakültesi'ne sadece üç öğrenci kaydoldu ve bu da Osmanlı yetkililerini 1914 yılında Beyrut'tan Şam'a nakil yapmaya sevk etti. Şam’daki Tıp Fakültesi'ne çok da uzak olmayan Barada Nehri kıyısında bulunan eski öğretmenler merkezinin binasında Hukuk Fakültesi’ne geçici bir bina verildi.

Her iki okul da Birinci Dünya Savaşı'nın son aylarında kapatıldı. Osmanlı yönetimi 1918'de sona erdiğinde, Suriyeli öğrenciler Suriye'nin yeni hükümdarı Prens Faysal bin el-Hüseyin'e dilekçe vererek her iki okulun da yeniden açılmasını istedi. Eylül 1918'de Osmanlı'nın şehri tahliyesiyle okullar kapandığında 80 öğrenci mezun olmak üzereydi. Nitekim Tıp Fakültesi 23 Ocak 1919 tarihinde yeniden açılırken, Hukuk Fakültesi 25 Eylül 1919'a kadar yeniden eğitime başlamadı. Prens Faysal, iki kurumu yeniden açmak için altı kişilik bir komite atadı ve okulların adlarını Arap Tıp Enstitüsü ve Arap Hukuk Enstitüsü olarak değiştirdi. Komite ayrıca müfredatı Araplaştırmak ve her şeyi Osmanlı Türkçesi’nden Arapça’ya çevirmekle görevlendirildi.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Hamidiye Hastanesi'nin başında bulunan göz doktoru Rıza Said, Arap Tıp Fakültesi'ne dekan olarak atandı ve sonunda 1923 yılında Suriye Üniversitesi'nin kurucu rektörü oldu. Onun rektörlüğü döneminde (1923-1936), üniversite büyük bir konferans salonu ve kütüphanenin yanı sıra akademik kitaplar ve bir tıp fakültesi dergisi (el-Mecelletu’t-Tıbbiyye) yayınlayan bir matbaa satın alındı.

Enstitü 1913 yılında Baramkeh'de şu anki yerine taşındı ve buraya ilk olarak Beyrut'ta kurulan bir hukuk fakültesi eklendi. İki okul, on yıl sonra kurulan Suriye Üniversitesi'nin çekirdeğini oluşturdu.

1930-1931 eğitim-öğretim yılında Suriye Üniversitesi'ne yedisi kız olmak üzere toplam 81 öğrenci kaydolmuştur. Bunlardan biri de Haziran 1930'da tıp fakültesinden mezun olan ilk kadın Laurice Maher'di. Siyah takım elbiseli, renkli madalyalı ve kırmızı Osmanlı fesli erkeklerin yanında arka sırada üniversite diplomasını elinde tutarak durduğu mezuniyet fotoğrafı onu ölümsüzleştirdi. Maher, sınıfa başörtüsü olmadan girmiş ve cinsiyet ayrımı yapılmadan erkek öğrencilerin arasına karışmıştı.

İki okul, 15 Haziran 1923'te dönemin Cumhurbaşkanı Suphi Bereket'in emriyle Suriye Üniversitesi bünyesinde birleştirildi ve kısa ömürlü Suriye-Mısır birliği döneminde (1958-1961) adı Şam Üniversitesi olarak değiştirildi. 1928 yılında üniversite bağımsızlığını kaybederek doğrudan Maarif Nezareti'ne bağlı hale gelmiş, yetmişli yılların başında Yükseköğretim Bakanlığı'na devredilmiştir. O zamandan beri, Devlet Başkanı tarafından atanan rektörlerle devlet tarafından yönetilen bir üniversite olmuştur.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.


Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
TT

Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)

Libya Yüksek Yargı Konseyi, Trablus'taki Yüksek Mahkeme Anayasa Dairesi'nin kararlarına karşı tavrını katılaştırarak, ‘yargıyı siyasallaştırma girişimlerine’ karşı sert bir uyarıda bulundu. Konsey, ‘bu hassas aşamada yargıya müdahale etme’ konusunda sert bir uyarıda bulundu. Ülke, yargıya da neredeyse ulaşan kronik siyasi ve askeri bölünmelerden mustarip durumda.

Yüksek Yargı Konseyi’nin bu tutumu, Anayasa Mahkemesi'nin Temsilciler Meclisi tarafından çıkarılan ve Yargı Sistemi Kanunu'nda değişiklikler içeren iki kanunu geçersiz kılma kararının ardından daha da belirginleşti. Bu durum, mevcut Yargı Yüksek Konseyi’nin kurulduğu anayasal dayanağın ortadan kalktığı ve bu kanundan kaynaklanan statüsünü kaybettiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, önceki hükümlere uygun olarak yeniden oluşturulması gerekiyor.

Yüksek Yargı Konseyi tarafından cuma akşamı yapılan açıklamada ‘anayasal çevreden’ doğrudan bahsedilmeden yargı alanında yaşananlara, özellikle de bazılarının, kurumu zararlı bir kurum ile değiştirmek için anayasal olarak ilgili olduğunu düşündükleri araçları kullanarak yargının birliğini ve bağımsızlığını zayıflatma girişimlerine ilişkin duyulan üzüntü ifade edildi.

Konsey, bu kişilerin amacının, diğer tüm yetkileri elinden almak suretiyle, yalnızca siyasi ve dar bir kişisel çıkar olarak nitelendirilebilecek hedefleri gerçekleştirmek olduğunu değerlendirdi.

Yargının birliğini korumak, sorumlu davranmak ve ülkenin yararına hizmet etmek için, sonuçsuz kalacak bir fiili durum dayatmaya çalışanların devam eden uzlaşmaz tavırları karşısında bir süre en yüksek disiplin seviyesini uyguladığını da ekleyen Konsey, ülkenin tarihinde hassas ve tehlikeli bir dönemde, birliğin her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir zamanda yargıya müdahale etme girişimlerine işaret etti.

fdbfb
Libya Temsilciler Meclisi'nin önceki bir oturumundan bir kare (Libya Temsilciler Meclisi)

Bu gerginlik, Temsilciler Meclisi ile (yargı otoritesini oluşturan üç sütundan biri olan) Devlet Konseyi arasındaki hukuki ve siyasi çatışmanın bir parçası olarak görülüyor. Bu çatışma, siyaset koridorlarından yargının kalbine taşınırken Temsilciler Meclisi, bazı yasal değişikliklerle Yüksek Yargı Konseyi'ni yeniden yapılandırarak yargı üzerinde daha fazla etki sahibi olmaya çalışıyor. Devlet Konseyi bu hamleyi yargının ‘siyasileştirilmesi’ olarak değerlendirdi.

Bu turda, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi ve Libya'daki BM Destek Misyonu (UNSMIL) Başkanı Hanna Serwaa Tetteh, bu diyaloğun yeni bir hükümet seçmek için bir organ olmaktan ziyade, Libyalıların kendi ülkelerinin geleceği için kendileri tarafından formüle edilen pratik çözümler geliştirmek amacıyla yürütülen bir ‘Libyalılar arası’ süreç olduğunu teyit etti.

Seçim çerçevesine ilişkin görüşmeler de “6+6” komitesinin kuralları ve danışma komitesinin tavsiyeleri temelinde, mevcut farklılıkların altında yatan garantileri ve siyasi endişeleri anlamaya odaklanarak yürütüldü.

Katılımcı üyeler ise, görüşmelerin genel ilkelerden usul ayrıntılarına doğru ilerlediğini belirttiler. Komisyon Yönetim Kurulu'ndaki boş koltuk krizinin çözülmesinin, gelecekteki seçimlere olan güveni güçlendirmek ve seçimlerin itiraz edilmesini veya kesintiye uğramasını önlemek için temel bir unsur olduğunu vurguladılar.

ert6y
Önceki belediye seçim kampanyasından (Komisyon Yönetim Kurulu)

Turun sonunda üyeler, Berlin Süreci Siyasi Çalışma Grubu'nun büyükelçilerine ve temsilcilerine ana önerilerini sundular. Büyükelçiler ve temsilciler, sürecin mart ayında yeniden başlaması ve uzun vadeli istikrarı sağlayacak ulusal bir vizyon etrafında uzlaşma sağlanmaya devam edilmesi koşuluyla, UNSMIL tarafından kolaylaştırılan yol haritasına destek verdiklerini teyit ettiler.

Yapılandırılmış diyalogun yeni hükümetin seçimi konusunda kararlar alan bir organ olmadığını yineleyen USNMIL, devlet kurumlarını güçlendirmek amacıyla, seçimlere elverişli bir ortam yaratmak ve yönetişim, ekonomi ve güvenlik alanlarındaki en acil sorunları ele almak için pratik önerileri incelemekle ilgilendiğini belirtti. UNSMIL, bunun uzun vadeli çatışmanın nedenlerini ele almak için politika ve yasama önerilerini inceleyerek ve geliştirerek başarılacağının altını çizdi. Ayrıca, yapılandırılmış diyalogun istikrarın önünü açacak ulusal bir vizyon üzerinde uzlaşma sağlamayı amaçlayacağına da dikkati çekti.

Bu gelişme, cumartesi günü Tacura, Sayad ve el-Hashan belediyelerinde ve Tobruk'taki bir oy verme merkezinde, düzenli ve sakin bir atmosferde belediye meclisi seçimleri için oy kullanma işleminin başlamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Komisyon Yönetim Kurulu’nun ana operasyon odası, oy verme sürecinin disiplinli ve organize bir ortamda, önemli bir engel olmadan plana göre ilerlediğini belirtti.

Komisyon, 93 sandık merkezinden oluşan 43 merkezin tamamının açık olduğunu doğruladı. Bu tur, şeffaflığı artırmak ve her türlü sahtekarlık girişimini önlemek amacıyla Tacura belediyesinde elektronik doğrulama teknolojisi (parmak izi) kullanıldı.

u78ı9o
Huri, cumartesi günü belediye seçimlerinde bir oy verme merkezini ziyaret ederken (UNSMIL)

Öte yandan UNSMIL, sorumlu yerel yönetimin kurulmasına katkıda bulunmak için tüm kayıtlı seçmenleri oy kullanmaya çağırırken, misyonun başkan yardımcısı Stephanie Huri, Tacura'daki oy verme merkezlerini ziyaret ederek oy verme sürecini ve elektronik seçmen doğrulama sisteminin kullanımını yerinde gözlemledi.

Bu seçimler, oy vermeyi geciktiren bazı teknik ve hukuki engellerin aşılmasının ardından, Komisyonun ülke çapında belediye meclislerini seçme planını çerçevesinde gerçekleşirken söz konusu plan, son iki yılda uygulanan ve nihai sonuçların kabul edilmesi ve seçilmiş meclislerin oluşturulmasıyla sonuçlanan önceki aşamaların başarısının bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.


Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
TT

Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, örgütün idari kurumları üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya çalışıyor. Bu yüzden söz konusu kurumlara, eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın liderliği döneminde marjinalleştirilen yakın arkadaşları ve din adamı olmayan politikacıları getirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre yapılan en önemli değişiklikler arasında, eski bakan ve milletvekili Muhammed Fneyş’in Hizbullah’ın ‘hükümeti’ olarak kabul edilen yürütme organının başına geçmesi, milletvekili ve parlamento grubu başkanı Muhammed Raad'ın ise genel sekreter yardımcılığına atanmasının bekleniyor.

Kaynaklar, Kasım'ın, daha önce partinin yürütme organının sorumluluğunda olan ayrıntılara girmeden liderliği elinde tutan genel sekreterlik ile örgütün tüm kurumlarını birbirine bağlayarak Hizbullah’ı kontrol etmeye çalıştığına işaret etti.

Öte yandan, Başbakan Nevaf Selam, çok sayıda kişinin İsrail'in tekrarlanan saldırılarının ardından halen yeniden inşa edilmesini beklediği güney bölgesine tarihi bir ziyaret başlattı. Başbakan Selam'ın, Hizbullah tarafından kendisine karşı başlatılan ihanet kampanyasına rağmen tüm köylerde sıcak bir şekilde karşılanması dikkati çekti.