Nijer… Sınırlı seçenekler ve alınan dersler

Nijer’deki darbe ülke içinde ve uluslararası alanda birbirinden farklı tepkilere neden oldu. (AFP)
Nijer’deki darbe ülke içinde ve uluslararası alanda birbirinden farklı tepkilere neden oldu. (AFP)
TT

Nijer… Sınırlı seçenekler ve alınan dersler

Nijer’deki darbe ülke içinde ve uluslararası alanda birbirinden farklı tepkilere neden oldu. (AFP)
Nijer’deki darbe ülke içinde ve uluslararası alanda birbirinden farklı tepkilere neden oldu. (AFP)

Halid Hamade

Nijer, Afrika’nın Sahil bölgesinde Batı’nın güvenlik yapısı için önemli bir rol oynamış ve hem Fransa hem de ABD için her zaman ortak bir ilgi odağı olmuştur. Bu iki ülkenin askerî üslerine ev sahipliği yapan Nijer, son yıllarda hem AB’den (2021 yılında 500 milyon euro) hem de Fransa’dan (2022’de 120 milyon euro) önemli bir uluslararası destek gördü. Bunun yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın Mart 2023’te gerçekleştirdiği Niamey ziyareti esnasında duyurduğu 150 milyon dolarlık doğrudan bir yardım da var.

2021’den sonra tüm ECOWAS ülkelerinde ‘terörist saldırıların’ kurbanları artmasına rağmen Nijer, nispeten güvenli bir ortama sahipti. Nitekim sivil kayıpları, 2022 yılında yüzde 80 azaldı. ECOWAS Komisyonu Başkanı Omar Touray’ın Güvenlik Konseyi’ne sunduğu rapora göre 2023 yılının ilk altı ayında da terör saldırılarında toplam 4 bin 593 kişi arasından 77 sivil ölümü kaydedildi. Bununla beraber son üç yılda Mali’de (2020-2021), Gine’de (2021), Burkina Faso’da (2022) ve son olarak da Nijer’de (2023) görülen askerî darbeler hem ABD’nin hem de Fransa’nın bölgedeki geniş çaplı askerî müdahalesinin arkasında yatan stratejiye ilişkin soruları gündeme getirdi.

Hiç şüphe yok ki söz konusu askerî konuşlandırma, Afrika sahilinde Batı düşmanlığının pekişmesine katkı sağladığı gibi, Batı’nın stratejik rakipleri Rusya ile Çin’in nüfuzunun genişlemesine de olanak tanıdı. Diğer yandan ister devlet gözetimindeki sivil birlikler ister Mağrip El-Kaidesi, Cemaat-i Nusretü’l-İslam ve’l-Müslimin (Jama’at Nusrat al-Islam wal-Muslimin/JNIM) ve Büyük Sahra’daki İslam Devleti (Islamic State in the Greater Sahara/ISGS) gibi milisler ve örgütler olsun, gayri resmi silahlı gruplar (non-state armed groups) kendi nüfuzlarını pekiştirmeyi başardı. Batı yayılması ışığında bu örgütler, kontrol ettikleri bölgelerde fiili egemen otoriteye ya da proto-devletlere dönüştü.

Fransa ve ABD’nin yaklaşımları

Son üç yılda Afrika Kıtası’nda Batı karşıtlığına odaklanan ve Sahil ülkelerindeki askerî ve siyasi seçkin grupları harekete geçirmeyi başaran bir yönelime tanık olundu. Fransız karşıtı duygular, iktidarı ele geçirme girişimlerine gerekli meşruiyeti kazandırdı. Aynı şekilde Fransa’nın gerekli araçlara sahip olmasına rağmen aşırılık yanlısı silahlı gruplarla mücadele edememesi de Fransa ile yakın bağları olan liderlerin devrilmesine gerekçe sundu.

Fotoğraf Altı: 20 Ağustos’ta bir araya gelen göstericiler, Niamey’deki askerî darbe sebebiyle Nijer’e uygulanan yaptırımları protesto etti. (AFP)
20 Ağustos’ta bir araya gelen göstericiler, Niamey’deki askerî darbe sebebiyle Nijer’e uygulanan yaptırımları protesto etti. (AFP)

Etnik, sosyal ve ekonomik bağların kendilerine sunduğu başarı unsurlarını hesaba katmaksızın, askerî yeteneklerine bakıldığında Fransız güçleri, Sahil bölgesindeki silahlı gruplarla her zaman mücadele etti. Bu etkenler, aşırılık yanlısı gruplara koşullara uyum sağlama ve yerel halkla özdeşleşme yeteneği kazandırdı ve bu da onların, bölgesel ve uluslararası etkin odakların katıldığı askerî operasyonlara rağmen varlıklarını sürdürmeleri ve yeteneklerini geliştirmeleri için imkân sağladı.

2021’den sonra tüm ECOWAS ülkelerinde ‘terörist saldırıların’ kurbanları artmasına rağmen Nijer, nispeten güvenli bir ortama sahipti. Nitekim sivil kayıpları, 2022 yılında yüzde 80 azaldı.

Washington’ın Nijer’deki askerî darbeye karşı kendine özgü bir yaklaşımı vardı. Şöyle ki Biden yönetimi resmî olarak, iktidarın askerler tarafından ele geçirilmesini bir darbe olarak tanımlamadı ve bunun yerine askerî seçeneği dışladığını, krizin diplomasi yoluyla ele alınması gerektiğini dile getirdi. Washington, Agadez Üssü’nün insansız hava araçları için yürüttüğü keşif ve bilgi toplama görevlerinin sürdürülebilirliğini temin etmek için sakin bir yol bulmaya çalışırken Fransa’nın Nijer’de yaşananlara yaklaşımı kolaylıkla aşılamayacak kritik etkenlere dayanıyor.

Enerji üretim tesislerinin ihtiyaçlarını karşılamak için Nijer’deki uranyum kaynaklarına güvenli erişim, Fransa’nın stratejik çıkarlarından biri. Köklü sömürgeci egemenliği sürdürme sorunu da Fransa’nın tutumunun şekillenmesinde rol oynuyor.

Buna karşılık Nijer de iki ülkeye farklı muamelelerde bulundu. Şöyle ki askerî konsey, Cumhurbaşkanı Muhammed Bazoum’un devrilmesinin ardından Fransa ile askerî iş birliği anlaşmalarını iptal etti ve Fransa’ya güçlerini çekmesi çağrısı yaptı. Washington ise şu ana kadar güçlerini geri çekme çağrısı almadı; bunu yapmak zorunda kalacağına dair herhangi bir işaret de yok. Aksine insansız hava araçları da dahil olmak üzere ABD’nin askerî uçuşları darbeciler tarafından onaylandı.

Muhtemel senaryolar

Fransa ve ABD’nin Nijer’deki askerî darbeye yaklaşım konusundaki tutum farklılığı, Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu’na (ECOWAS) da yansıdı. Nitekim devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Bazoum’un yeniden iktidara getirilmesi için gösterilen diplomatik çabaların başarısız olması halinde askerî çözüme işaret etse de ECOWAS, görünüşe bakılırsa darbenin bölge ülkelerinde sebep olduğu büyük ayrışma ve gerginlikler nedeniyle ortak bir karar alamayacak. Askerî konseyin artan desteği ve herhangi bir askerî müdahaleyle karşılaşma ihtimali, darbeyi planlayanları iktidara tutunma konusunda cesaretlendirdi. ECOWAS üyeleri, kapsamlı bir savaşın bölgenin kırılganlığını artıracağının farkında. Askerî seçeneğin ortaya atılması bile tek başına Batı Afrika ve Sahil bölgesi ülkelerini bölmek için yeterli oldu. Buna ek olarak, halihazırda ECOWAS’ın dönem başkanlığını üstlenen Nijerya gibi üye ülkeler, iç baskılara maruz kalıyor. Bu baskılar, Nijerya’nın kuzeyindeki en büyük şehir Kano’nun sokaklarında Nijer’e yönelik olası bir işgali protesto etmek için yapılan yoğun gösteriler üzerinden ifade edildi.

Fotoğraf Altı: Binlerce darbe destekçisi, 20 Ağustos’ta Niamey’de gösteri yaptı. (AFP)
Binlerce darbe destekçisi, 20 Ağustos’ta Niamey’de gösteri yaptı. (AFP)

AP’nin haberine göre ECOWAS’ın, Nijer’i işgal etmek ve demokratik olarak seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Bazoum’u göreve geri getirmek için ‘Afrika İhtiyat Gücü’nü harekete geçirdiğini duyurmasından yalnızca birkaç gün sonra darbe destekçileri, olası bir askerî müdahaleye karşı savaşmak için gönüllü olarak seferber olmaya başladı.

Görünüşe göre ECOWAS’ın, Fransa ve ABD desteği olmadan tehditlerini yerine getirmesi giderek zorlaşıyor. Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre askerî herhangi bir müdahaleyi yönetecek olan Nijerya’nın karşı karşıya kaldığı iç güvenlik sıkıntılarının yanı sıra, Burkina Faso ve Mali de bloğun ülkeyi işgal etmek için harekete geçirilmesi halinde Nijer’de darbecilerin yanında savaşacakları tehdidinde bulundu. Fransız Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden (IFRI) Elie Tenenbaum, “Esasında Afrika İhtiyat Gücü, darbenin gerçekleştiği bir ülkede anayasal düzeni geri getirmek için tasarlanmadı” diyor. Fransa, Nijer’e askerî olarak müdahale etmek için harekete geçer mi? Peki, ABD; Afganistan ve Irak’taki uzun savaş tecrübelerinden sonra dış politikasında hiçbir önceliği olmayan bir yere müdahale eder mi?

Askerî seçeneğe doğru gidişin yansımaları

ECOWAS’ın askerî seçeneğe yönelmesi, Burkina Faso ile Mali ordularının darbeyi savunmak için Nijer’deki muadillerine katılmasına yol açacak. Bu da Cumhurbaşkanı Bazoum’un göreve geri getirilmesi krizini Sahil bölgesinde kapsamlı bir çatışmaya dönüştürecek. Bu bağlamda Çin ve Rusya destekli yabancı güçler ve güvenlik örgütleri, bölgedeki Fransız ve Amerikan çıkarlarına karşı çıkma adı altında savaşı uzatmak için silah ve para desteği sunmakta tereddüt etmeyecektir. Hiç şüphesiz askerî seçeneğe başvurmanın sonuçları ve yansımaları, bir bütün olarak Afrika’nın güvenliğine gölge düşürecek ve hatta mevcut krizleri daha da karmaşık hale getirecek:

Öncelikle, ilk olumsuz yansıma, teröre karşı bölgesel savaşa katılan ülkeler üzerinde olacaktır. Zira halihazırda bu savaşın sorumluluğunu üstlenen ülkeler, ordu ve kaynaklarının yönünü yeni önceliklere doğru çevirecek. Nijeryalı askerler şu an G5-Sahel Grubu ve Çok Uluslu Ortak Görev Gücü üzerinden Çad Gölü havzası ve ülkenin diğer bölgelerinde Boko Haram’a, Batı Afrika Eyaleti İslam Devleti’ne (ISWAP) ve diğer terörist gruplara karşı savaşıyor. ECOWAS’ın Nijer’e karşı yürüteceği herhangi bir saldırı, öncelikleri askerî konsey ile geçiş hükümetinin korunması yönünde yeniden düzenleyecek ve yeni savaşın sebep olduğu zayıflıklardan yararlanarak faaliyetlerini artıracak olan terörist gruplara karşı savaşa katılmaktan uzaklaştıracaktır.

ECOWAS’ın, Fransa ve ABD desteği olmadan tehditlerini yerine getirmesi giderek zorlaşıyor. Askerî herhangi bir müdahaleyi yönetecek olan Nijerya’nın karşı karşıya kaldığı iç güvenlik sıkıntılarının yanı sıra, Burkina Faso ve Mali de Nijer’de darbecilerin yanında savaşacakları tehdidinde bulundu.

İkinci olarak; silahlı çatışma Nijer’e sınırı olan yedi ülkeye büyük bir mülteci akınına yol açacak ki çok sayıda mültecinin Avrupa’ya gitmeye çalıştığı bir durumda bu, mevcut krizi daha da şiddetlendirecektir.

Üçüncü olarak; Nijer’le müttefik olan ülkeler ECOWAS’ın, Fransa ve onun müttefiklerinin çıkarlarını korumak için askerî bir operasyon yürüttüğünü düşünecek. Bu ise askerî müdahale uyarısında bulunan Rusya’ya yönelmek için bir teşvik olacaktır. Rusya, darbeye karşı çıkan Güney Afrika ve Namibya gibi Afrikalı müttefiklerini kızdırmamak için darbecilere destek vermemeye özen gösterdi göstermesine ama geniş çaplı bir askerî müdahale Moskova’ya, buna katılma ve komşu Mali’de aktif olarak bulunan Wagner örgütünü dahil ederek yeni müttefikler kazanma fırsatı sağlayacaktır.

Alınan dersler, Batı Afrika ülkelerine Batılı bakış açısını değiştiriyor mu?

Nijer’de ve onun öncesinde Batı Afrika’daki askerî darbeye karşı ortaya koyduğu tutumlara bakılırsa ABD, Batı demokrasisini güç yoluyla dayatmaya ilişkin bir güvenlik gücü olarak hareket etmeyecek gibi görünüyor. Aksine ABD’nin, Afrika’nın terörle mücadeleye katılımını teyit etme ve mevcut otoriteyle çatışmadan askerî üslerini sessizce konuşlandırmayı sağlama yönünde bir arzusu var. Gerçekleşirse şayet askerî çatışma, ABD’yi şu iki seçenekten birine itebilir:

Birincisi; ilgi odağının Gana ve Senegal gibi daha demokratik ve ekonomik açıdan daha ileri Batı Afrika ülkelerine kaydırılmasından sonra doğrudan çatışma dairesinden çıkmak ve yapıcı kaos teorisini tekrar etmek. Faaliyetlerin keşif ve uzaktan bilgi toplama operasyonlarıyla sınırlandırılması ve destek sunulması, geçiş seçeneğini Washington için mantıklı kılıyor.

İkincisi; Batı’nın, Batı Afrika’da güvenliğin istikrarını sağlama ve devletin yeteneklerini geliştirme adına yeni bir yaklaşıma yönelmesine öncülük etmek. Brown Üniversitesi’nde Savaşın Maliyetleri Projesi’nin eş direktörü Stephanie Saville şu değerlendirmede bulundu:

Şu an ABD’de gerçekten yapmamız gereken şey, olup bitenlere farklı bir yaklaşımın gerekli olduğuna dair bir uyandırma çağrısı olarak bakmaktır… Gelin, şu ana kadar yaptıklarımızın başarısız olduğunu söyleyecek kadar cesur olalım.

Afrika Sahil ülkelerindeki rejimlerin askerî bir karaktere büründürülmesi eğilimi, demokratik olarak seçilen ve Batı hegemonyasının bir uzantısı olmaktan öteye geçmedikleri için devrilmesi şart olan yetkililerden kurtulmanın alternatif modeli haline geldi. Batı; Mali ve Burkina Faso’dan sonra Nijer’den alınan dersleri okur mu?

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Majalla’dan çevrildi.



Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
TT

Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD’li müzakerecilerle gerçekleştirdiği görüşmelerin ilk turunun sonuçları hakkında meclis üyelerini bilgilendirdi. Diğer yandan Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, Tahran ile Washington arasında nükleer müzakerelerde arabuluculuk rolü üstlenen Umman’a yarın bir heyetin başında gitmeyi planladığını açıkladı.

Laricani’nin ziyareti, geçen hafta sonu Umman’da yaklaşık dokuz aylık aranın ardından yapılan dolaylı görüşmelerin ilk turunu izleyen ve İran-ABD hattında ikinci bir müzakere turuna ilişkin beklentilerin arttığı bir döneme denk geliyor.

Söz konusu görüşmeler, ABD’nin İran yakınlarında deniz kuvvetlerini artırdığı ve Tahran’ın olası bir saldırıya sert karşılık vereceğini duyurduğu bir ortamda, diplomasiye yeni bir fırsat açmayı amaçlıyor.

Laricani, Telegram hesabından yaptığı açıklamada, Umman’da üst düzey yetkililerle bir araya gelerek son bölgesel ve uluslararası gelişmeleri ele alacağını, bunun yanı sıra ikili iş birliğini farklı düzeylerde değerlendireceğini belirtti.

Müzakerelerin bir sonraki turunun tarih ve yerinin ise henüz açıklanmadığı kaydedildi. Nükleer görüşmelere, İran’da Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin nezaret ettiği ve nihai kararların, Dini Lider Ali Hamaney’in onayının ardından alındığı ifade edildi.

scdvfgth
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, 18 Ocak’ta Tahran’da Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin için düzenlenen resepsiyonun ardından ofisinden ayrılırken görülüyor. (Laricani’nin internet sitesi)

Laricani’nin Umman’a yapacağı ziyaretin duyurulması, Arakçi’nin bugün parlamentoyu, kapalı kapılar ardında yapılan bir oturumda görüşmelerin sonuçları hakkında bilgilendirmesiyle eş zamanlı gerçekleşti.

Parlamentonun Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkan Yardımcısı Abbas Muktedayi, oturumun yapıldığını doğrulayarak, İran Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin de Arakçi ile birlikte toplantıya katıldığını bildirdi.

Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ise “İran sıfır zenginleştirmeyi kabul etmeyecektir” diyerek, ‘ülkenin ulusal gücünün unsurlarından biri olan füze kapasitesinin hiçbir şekilde müzakere konusu yapılamayacağını’ vurguladı.

Parlamento Başkanlık Divanı Sözcüsü Abbas Guderzi de Dışişleri Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’nın toplantı sırasında İran’ın uranyum zenginleştirmeden vazgeçmesine karşı olduklarını açıkça ifade ettiklerini söyledi.

Guderzi, ‘müzakerelerin yeri ve çerçevesinin tamamen İslam Cumhuriyeti tarafından belirlendiğinin’ teyit edildiğini belirterek, bunun ‘İran’ın diplomasi sahasındaki gücünü yansıttığını’ dile getirdi. Ancak bu tutumun hangi tarafça ilan edildiğine dair ayrıntı vermedi.

Öte yandan Arakçi dün düzenlediği basın toplantısında, ABD’nin ‘gerçek müzakereler yürütme’ konusundaki ciddiyetine dair şüphelerini dile getirdi. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Arakçi, İran’ın ‘tüm işaretleri değerlendirdikten sonra müzakerelere devam edip etmeme konusunda karar vereceğini’ söyledi ve bu kapsamda Çin ve Rusya ile istişareler yürütüldüğünü ifade etti.

frvfr
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte uçak gemisi “Abraham Lincoln” üzerinde (ABD Donanması – AFP).

İran, kırmızı çizgileri olarak gördüğü tutumunda ısrarcı davranıyor. Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer programıyla sınırlı kalmasını kabul ediyor ve barışçıl bir nükleer programa sahip olma hakkını vurguluyor. Buna karşılık, Körfez’de geniş bir deniz gücü konuşlandıran ve bölgedeki üslerde askeri varlığını artıran ABD, iki ek başlığı da içeren daha kapsamlı bir anlaşma talep ediyor. Washington’un gündemindeki bu başlıklar, İran’ın füze kapasitesinin sınırlandırılması ve Tahran’ın İsrail’e düşman silahlı gruplara verdiği desteğin sona erdirilmesi olarak öne çıkıyor.

İsrail ise bu iki başlıkta herhangi bir taviz verilmemesi gerektiğini savunuyor. Bu çerçevede İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun çarşamba günü Washington’a gitmesi bekleniyor.


Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
TT

Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)

Amerikalı, Hint kökenli ruhani öğretmen ve çok satan sağlık kitaplarının yazarı Deepak Chopra, İsrail’e övgüler yağdırırken, Jeffrey Epstein’ın kendisine Tel Aviv’de katılması fikrine de büyük bir heyecan duyuyordu.

İngiliz The Times gazetesinin haberine göre, 2019’daki tutuklanmasından iki yıl önce Epstein, Chopra’nın Tel Aviv’deki Menora Salonu’nda vereceği konferans sırasında onunla görüşmeye davet edildi. Epstein dosyaları kapsamında yayımlanan milyonlarca belgeden birinde Chopra’nın şu ifadeleri yer aldı:
“Bizimle İsrail’e gel. Rahatla, ilginç insanlarla vakit geçir. İstersen takma isim kullan. Kızlarını da getir. Burada olman çok eğlenceli olur. Sevgiler.”

Ancak Epstein bu davete mesafeli yaklaştı ve şu yanıtı verdi:
“Başka bir yer. İsrail’i hiç sevmiyorum.”

Epstein’ın Mart 2017’de daveti reddetmesinin nedenleri, ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı dosyalardaki gizemlerden biri olmayı sürdürüyor. Belgeler, Epstein’ın özellikle İsrail ve eski Başbakan Ehud Barak ile ilişkisine dair çelişkili ve kafa karıştırıcı bir tablo ortaya koyuyor.

“Epstein casusluk eğitimi aldı” iddiası

ABD’de, Epstein’ın yabancı bir istihbarat servisi adına çalışmış olabileceğine dair iddialar yeniden gündeme geldi. Bu iddialar özellikle sağcı yorumcu Tucker Carlson ve benzer isimler tarafından dillendirildi. Dosyalar arasında, FBI’a bilgi veren gizli bir kaynağın, Epstein’ın gerçekte İsrail istihbarat servisi Mossad için çalıştığını öne sürdüğü iddialar da yer aldı.

FBI’ın Los Angeles ofisinin Ekim 2020 tarihli bir raporunda, söz konusu kaynağın “Epstein’ın Mossad tarafından devşirilmiş bir ajan olduğuna ikna olduğu” ifade edildi. Raporda ayrıca Epstein’ın Mossad adına “casusluk eğitimi aldığı”, uzun yıllar kişisel avukatlığını yapan Harvard Hukuk Fakültesi profesörü Alan Dershowitz aracılığıyla Amerikan ve müttefik istihbarat operasyonlarıyla bağlantılar kurduğu iddia edildi. Raporda, Jared Kushner ile kardeşi Josh Kushner’ın da Dershowitz’in öğrencileri arasında olduğu ifade edildi.

Ancak Dershowitz bu iddiaları alaya alarak, “Herhangi bir istihbarat servisinin ona gerçekten güveneceğini sanmıyorum. Ayrıca böyle bir şeyi benden saklayamazdı” dedi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise hafta sonunda yaptığı açıklamada, Epstein’ın Ehud Barak ile olan yakın ilişkisinin onun İsrail adına casusluk yapmadığının kanıtı olduğunu savundu. Netanyahu, X platformunda, “Jeffrey Epstein ile Ehud Barak arasında alışılmadık derecedeki yakın ilişki, onun İsrail için çalıştığını değil, tam tersini gösteriyor” ifadelerini kullandı.

Belgeler, Barak ve eşi Nili’nin defalarca Epstein’ın New York’taki dairesinde kaldığını ve Epstein’ın 2019’daki son tutuklanmasından kısa süre önce yeniden ziyaret planladıklarını ortaya koyuyor. Epstein’ın, 2006’da çocuk istismarı ve insan ticareti suçlamalarıyla ilk kez tutuklanmasından sonra da ilişkilerinin devam ettiği görülüyor. Barak daha sonra Epstein ile ilişkisi nedeniyle pişmanlık duyduğunu söyledi.

2018’de Epstein, Barak’tan bir e-postada “Mossad için çalışmadığımı netleştirmesini” istedi. Bir yıl önce ise Barak’a, kendisinden “eski Mossad ajanlarını kirli soruşturmalar için bulmasının istenip istenmediğini” sormuştu.

Belgelere göre Epstein, “Carbyne” adlı (eski adıyla Reporty Homeland Security) İsrailli bir girişime 1,5 milyon dolarlık yatırım yapılmasına katkıda bulundu. Barak, “Vergiden kaçınmak için Kıbrıs’ı kullanma yönündeki İsrail numarası eski ve tehlikelidir” uyarısında bulunurken, iş insanı Nicole Junkermann, Kıbrıs yerine Lüksemburg’un tercih edilmesini önerdi.

“Kesin kanıt yok”

Epstein’ın servetinin kaynağı da uzun süredir soru işaretleri yaratıyor. Eski İngiliz askeri istihbarat subayı Lynette Nusbacher, teorik olarak Epstein’ın bir istihbarat varlığı olmasının mümkün olduğunu, ancak “suçlarıyla mahkûm olmuş biri olmanın ötesine geçtiğini kanıtlayan hiçbir delil bulunmadığını” ifade etti.

2003 yılında Epstein, partneri Ghislaine Maxwell için “çelişkili vize damgalarından kaçınmak” gerekçesiyle ikinci bir pasaport başvurusunda bulundu. Başvuruda Maxwell’in İsrail, Ürdün ve Suudi Arabistan’a seyahat etmeyi planladığı belirtiliyordu. Maxwell’in babası, eski medya patronu Robert Maxwell’in Mossad ile bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyordu.

Epstein, Yahudi bir ailede dünyaya geldi ve New York’ta, çoğunluğu Yahudilerden oluşan Sea Gate adlı kapalı sitede büyüdü. 1985 yılında ailesiyle birlikte İsrail’i ziyaret etti, Tel Aviv’de Plaza Oteli’nde ve Kudüs’te King David Oteli’nde kaldı. Ailesini gezdirmek için limuzin kiraladığı da aktarılan bilgiler arasında.

Resmî kayıtlara geçmeyen başka ziyaretler de söz konusu. 20 Mayıs 2012 tarihli bir e-postada sekreterinden Paris’ten Tel Aviv’e, oradan New York’a ya da Tel Aviv’den Yalta’ya uçuşlar araştırmasını istedi. Bir gün sonra ise “24’ünde Tel Aviv, 27’sinde New York’a birinci sınıf” diye yazdı.

Epstein ayrıca, İsrail’deki en lüks mülklerin açık artırmalarını takip eden pahalı bir emlak sitesine üyeydi.

2017 itibarıyla İsrail’e seyahat etmeye hevesli görünmese de İsrailli kadınlara ilgisini gizlemedi. Chopra’dan “çekici sarışın bir İsrailli… zihin maddenin üstündedir” diye bir istekte bulundu. Chopra ise İsrailli kadınların “savaşçı, agresif ve son derece çekici” olduğu uyarısında bulundu.

Chopra geçen hafta yaptığı açıklamada, “Hiçbir zaman suç teşkil eden ya da sömürücü bir davranışın parçası olmadım. İstismar ve suistimalin her türlüsünü kesin bir dille kınıyorum” ifadesini kullandı.

Epstein ile halen çocuklara yönelik cinsel insan ticareti ağındaki rolü nedeniyle 20 yıl hapis cezası çeken Ghislaine Maxwell arasındaki derin ve uzun süreli ilişki de Epstein’ın İsrail ile bağlantılı olduğu yönündeki komplo teorilerini destekliyor.

Maxwell’in babası Robert Maxwell’in İsrail istihbaratıyla bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyor. Maxwell’in İsrail ekonomisine milyonlar aktardığı ve dönemin Başbakanı Yitzhak Shamir’e “en az 250 milyon dolar yatırım” sözü verdiği biliniyor.

Robert Maxwell, 1991 yılında “Lady Ghislaine” adlı yatından düşerek Kanarya Adaları açıklarında ölü bulundu. Cenazesi İsrail’e götürülerek, Kudüs’te devlet elitlerine ayrılan Zeytin Dağı Mezarlığı’na defnedildi.

“Mossad mı öldürdü?”

Epstein’ın bazı e-postalarında, Robert Maxwell’in Mossad tarafından öldürüldüğüne inandığına dair ifadeler yer aldı. 15 Mart 2018 tarihli bir e-postada Epstein, başlığı “İş bitirildi” olan mesajında Maxwell’in kaderine dair spekülasyonlarda bulundu.

Bu iddialar, Gordon Thomas ve Martin Dillon’un yazdığı “Robert Maxwell’in Suikastı: İsrail’in Süper Casusu” adlı kitapta ortaya atılan teoriyle örtüşüyor. Kitapta, Maxwell’in Mossad için çalıştığı, ancak 3 milyar doları aşan borçlarının faizi olarak talep ettiği 600 milyon dolar ödenmezse her şeyi ifşa etmekle tehdit ettiği ve bunun üzerine öldürüldüğü öne sürülüyor.

The Times’ın görüştüğü pek çok uzman, Maxwell’in Mossad ile bağlantılarını ya da Epstein’ın İsrail istihbaratıyla ilişkisini doğrulayan somut bir bilgiye rastlamadıklarını belirtiyor. Ancak İsrail istihbaratıyla bağlantıları olan ve isminin açıklanmasını istemeyen bir İsrailli yazar, “Mossad’ın kimi işe alacağını asla bilemezsiniz. Herkes ajan olabilir” değerlendirmesinde bulundu.


İsrail Cumhurbaşkanı, Avustralya'daki Bondi saldırısının yaşandığı yeri ziyaret etti

Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
TT

İsrail Cumhurbaşkanı, Avustralya'daki Bondi saldırısının yaşandığı yeri ziyaret etti

Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, dün yaptığı açıklamada, Yahudilerin "bu kötülüğün üstesinden geleceğini" belirterek, Sidney'deki Bondi Plajı'nda Yahudi bayramını kutlayan 15 kişinin ölümüne yol açan silahlı saldırının kurbanlarına başsağlığı diledi.

Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşan Herzog, "Terör, şiddet ve nefret karşısında, tüm inançlardan ve tüm milletlerden iyi insanlar arasındaki bağlar güçlü kalacaktır" dedi.

Bu arada, Filistin yanlısı göstericiler, İsrail Cumhurbaşkanı'nın ziyaretini protesto etmek için Sidney'de toplanmayı planlıyordu. Yetkililer ziyareti büyük bir olay olarak nitelendirmiş ve kalabalığı kontrol etmek için binlerce polis memuru görevlendirmişti. Polis, kamu güvenliği gerekçesiyle göstericileri Sidney'in merkezindeki bir parkta toplanmaya çağırmıştı, ancak protesto organizatörleri bunun yerine şehrin tarihi Belediye Binası'nda toplanmayı planladıklarını söylemişti.

Yetkililer, ziyaret sırasında polise nadiren kullanılan yetkiler verdi; bunlar arasında kalabalıkları dağıtma ve yer değiştirme, belirli alanlara erişimi kısıtlama, insanları ayrılmaya yönlendirme ve araçları arama yetkisi de bulunuyordu.

Yeni Güney Galler Emniyet Müdür Yardımcısı Peter McKenna, Channel Nine News'e yaptığı açıklamada, "Protesto organizatörleriyle yakın temas halinde olduğumuz için bu yetkilerden herhangi birini kullanmak zorunda kalmayacağımızı umuyoruz" dedi. "Genel olarak, tüm toplumu güvende tutmak istiyoruz... Toplum güvenliğini sağlamak için ancak bu amaçla, büyük sayıda polis memuru görevlendireceğiz" dedi. Avustralya'nın en büyük şehri olan Sidney'de yaklaşık 3 bin polis memuru görevlendirilecek.

Herzog, Bondi Plajı'ndaki ölümcül silahlı saldırının ardından Avustralya Başbakanı Anthony Albanese'nin daveti üzerine Avustralya'yı ziyaret ediyor.

Herzog'un ziyareti, Filistin yanlısı grupların muhalefetiyle karşılandı ve Avustralya'nın büyük şehirlerinde protestolar planlandı. Filistin Eylem Grubu da beklenen protestolara getirilen kısıtlamalara karşı Sidney'deki bir mahkemede dava açtı.

Filistin Eylem Grubu yaptığı açıklamada, "BM Soruşturma Komisyonu'nun Gazze'de soykırımı kışkırttığı sonucuna varmasının ardından, bugün Isaac Herzog'un tutuklanmasını ve soruşturulmasını talep etmek için ulusal bir protesto günü olacak" ifadeleri yer aldı.

İsrail hükümetinin sert eleştirmeni olan Avustralya Yahudi Konseyi, pazartesi günü 1000'den fazla önde gelen Avustralyalı Yahudi akademisyen ve toplum figürünün imzaladığı açık bir mektup yayınlayarak Albanese'yi Herzog'a yaptığı daveti geri çekmeye çağırdı.