Rakamlarla Suriye’deki deprem felaketinin yansımaları

Deprem’de Suriye'de 6 bin 392 ve Türkiye'de ikamet eden 4 bin 267 Suriyeli hayatını kaybetti. Deprem ekonomiye 5,85 milyar dolarlık zarar verdi.

Rakamlarla Suriye’deki deprem felaketinin yansımaları
TT

Rakamlarla Suriye’deki deprem felaketinin yansımaları

Rakamlarla Suriye’deki deprem felaketinin yansımaları

Rebii Nasır

Türkiye’nin güneyi ve Suriye’nin kuzeybatısını vuran deprem felaketinin üzerinden yedi ay geçerken felaketin Suriyeliler üzerindeki etkileri daha da netleşti. Depremde binlerce kişi öldü, on binlerce kişi yaralandı. Altyapı, evler ve tesisler ya yıkıldı ya da ağır hasar gördü. Ancak tüm bunlar yaşanan acıların ve depremin yansımaları nedeniyle Suriyelilerin önümüzdeki yıllarda göreceği zararların yalnızca görünen kısmı. Çünkü onlara hegemonyayı ve sömürüyü pekiştirmek adına insanı, toplumu, iktidarı, ekonomiyi ve çevreyi bozan bir rejimin ve güçlerin doğmasına uygun zemin hazırlayan yıkıcı bir savaşın mirası kaldı. Bu rejim, deprem felaketinden yararlanarak diktatörlük ve parçalanma dinamiklerini, şiddet unsurlarını, hak ve özgürlük ihlallerini daha da artırdı.

Suriye Politika Araştırma Merkezi (SCPR), aylar süren çalışmalar sonunda, ‘Suriye’deki Depremin Etkileri ve Çatışmaların Gölgesinde Yetersiz Kalan Kalkınma Yaklaşımı’ başlıklı, kapsamlı ve belgelere dayalı, tablolar ve grafiklerle desteklenen 60 sayfalık bir rapor yayımladı. Raporda deprem felaketinin sonuçları, doğrudan ve dolaylı etkileri, ülkedeki çatışmaların gölgesinde kayıplara ilişkin tahminler, yerel ve uluslararası aktörlerin felakete verdiği birbiriyle çelişen tepkiler değerlendirildi.

Deprem, savaşın başlamasından önce ötekileştirme politikalarından en çok zarar gören bölge olan Suriye’nin kuzeybatısını vurdu. Bölge aynı zamanda savaş sırasında sivilleri, ekonomik ve sosyal varlıkları hedef almak için ağır ve uluslararası yasaklı silahların kullanıldığı kanlı çatışmalardan da büyük zarar görmüştü. Bölge abluka, yerinden etme, keyfi gözaltı, işkence, zorla kaybetme ve cinsel saldırı gibi toplu cezalara maruz kaldı. Bölgesel, etnik ve dini kimliklerin siyasileştirilmesiyle bölge halkı arasına nifak tohumları ekilerek bölünme yaratıldı.

Aynı zamanda yağma ve vergi dayatmaları gibi ihlaller yüzünden bölgenin ekonomisi de telafisi güç hasar aldı. Sonuç olarak Suriye’nin kuzeybatısı, güvenliğin olmadığı, yokluğun, yoksulluğun ve yerinden edilmenin acısını çeken, üç ayrı siyasi rejime bağlı, felaketle dolu bir bölgeye dönüştü. Söz konusu siyasi rejimlerin başında, ihlallerin çoğunun da başlıca sorumlusu olan, toplumu hegemonyası altına almak için şiddet stratejisini benimseyen, Rusya ve İran'ın desteğiyle ayakta kalan Suriye rejimi geliyor.

Deprem felaketi, Suriye içinde 6 bin 392, Türkiye'de ikamet eden yaklaşık 4 bin 267 Suriyelinin hayatını kaybetmesine neden olurken Suriye'de yaşayan Suriyeliler ve komşu ülkelere sığınan Suriyeli mültecilerin acısını ikiye katladı. Deprem en çok Suriye'nin kuzeybatı bölgelerinde etkili olurken, özellikle de İdlib’de ölü sayısı 2 bin 985'e ulaştı. Deprem nedeniyle mart ayının ilk haftasına kadar 170 binden fazla insan bölgeyi terk etti.

Depremde yerinden edilenlerin büyük kısmı, mevcut barınma kamplarına katıldı ve yeni yerlerinden edilen çok sayıda insanı barındıracak yeni kamplar kuruldu. Suriye genelinde depremde tamamen ya da kısmen hasar gören bina sayısı 12 bin 796’ya ulaşırken, bunlardan 2 bin 691'i tamamen yıkıldı. İdlib, aynı zamanda en fazla hasarlı binanın olduğu bölge olurken binaların yaklaşık yüzde 46,6’sı depremde zarar gördü. Onu hemen ardından binalarının yaklaşık yüzde 34’ü depremde zarar gören Halep kırsalı izledi.

Halihazırda bitik haldeki sağlık sektörü, çeşitli bölgelerde yaralılara müdahalede ihtiyacı karşılayamadı. Onlarca sağlık tesisi ya tamamen ya da kısmen yıkıldı. Depremden etkilenen bölgelerde çok sayıda okulun yıkılması, maddi hasar görmesi ya da depremden etkilenen insanlar için barınak haline gelmesi sonucunda eğitim-öğretim süreci de olumsuz etkilendi.

“Rejim, deprem felaketinden yararlanarak diktatörlük ve parçalanma dinamiklerini, şiddet unsurlarını, hak ve özgürlük ihlallerini daha da artırdı.

SCPR’nin raporuna göre depremin ekonomiye verdiği zarar yaklaşık 5,85 milyar doları bulurken etkileri de orta vadede devam ediyor. Bu miktarın içinde yaklaşık 3,62 milyar dolarlık gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) uğradığı zarar ve yaklaşık 2,23 milyar dolarlık kümülatif sermaye kaybı yer alıyor. Bu kayıpların 2022 yılında Suriye'nin GSYİH’sının yaklaşık üçte birine denk geldiği tahmin ediliyor. Ancak ekonomik kayıpların özellikle Suriye'nin kuzeybatısında yoğunlaşması, depremden etkilenen bölgelerle geri kalan bölgeler arasındaki eşitsizliği daha da artırdığı anlamına geliyor. Deprem nedeniyle 2023 yılında genel olarak Suriye’nin GSYİH'sının yüzde 2,2 civarında, özelde ise İdlib’in GSYH’sının yaklaşık yüzde 16, Afrin’in ise yüzde 24 oranında gerileyeceği tahmin ediliyor. Deprem 90 binden fazla iş fırsatının kaybolmasına neden olurken, İdlib'de işsizlik oranlarının yaklaşık yüzde 14 artışla yüzde 59'a yükselmesine neden oldu. Halep'te ise işsizlik oranları yaklaşık 1,9 artarak yüzde 47'ye ulaştı.

def
Cenderes’te çöken bir binanın enkazı üzerinde ağlayan bir Suriyeli, 7 Şubat 2023 (AFP)

Aylık enflasyon oranları ise depremin etkisiyle İdlib’de yüzde 4,2, Halep kırsalında ise yüzde 2,2 arttı. Deprem, hane halkı gelir düzeyinde yeni bir düşüşe neden oldu. Aşırı yoksulluk oranları ise İdlib’de yüzde 10,5, Halep’te yüzde 3,8, Hama’da yüzde 0,4 ve Lazkiye'de yüzde 0,1 arttı. Yoksul hanelerin ortalama harcama oranları gerilerken yoksulluk sınırı oranı daha da büyüdü.

Depremin gölgesinde çatışma

Felaketler, kuraklık ve koronavirüs (Kovid-19) salgınıyla başlayıp depremle sona ermedi. Mevcut hasarın boyutu siyasi, sosyal ve ekonomik sistemlerin yapısına ve bunların müdahale stratejilerine bağlı olarak arttı. Suriye örneğinde, şiddetin ve ötekileştirmenin kurumsallaşmasına dayalı çatışma mekanizmalarının bir sonucu olarak söz konusu kayıplar daha da ağırlaştı. SCPR ise raporunda, Suriye çatışması, aktörlerin rolleri ve mevcut siyasi ve ekonomik rejimlerin doğası bağlamında deprem felaketiyle ilgili bir değerlendirme sundu.

Raporda, yerel siyasi güçlerin deprem felaketine etkili bir şekilde müdahale edemediği, hatta depremi kendi dar siyasi çıkarları uğruna istismar ettiği vurgulandı. Suriye hükümeti, deprem karşısında ayrımcılık, siyasileştirme, sorumluluktan kaçma ve etkili olamama dışında hiçbir tepki veremedi. Rejim, kontrolü dışındaki bölgelere doğrudan müdahale edilmesi ve bu bölgelere uluslararası yardımların götürülmesi için gerekli mekanizmaların etkinleştirilmesi taleplerini göz ardı etti. Suriye Kurtuluş Hükumeti ve Suriye Geçici Hükümeti de görevlerini yerine getiremeyerek deprem felaketi karşısında açık bir strateji ortaya koyamadı. Çalışmaların koordine edilmesi ve harekete geçme konusunda zayıflık gösterildi. Bu durum tüm yükün sivil toplumun ve uluslararası kuruluşların omuzlarına yüklenmesine neden oldu. Deprem, bölgeler arasındaki bölünmeyi derinleştirmek için istismar edildi.

Depremin neden olduğu ekonomik hasarın Suriye'nin 2022 yılı GSYİH'sının yaklaşık üçte birine tekabül edeceği tahmin edilirken ekonomik kayıplar özellikle Suriye'nin kuzeybatısında daha yoğun gerçekleşti. Dolayısıyla deprem, depremden etkilenen bölgelerle geri kalan bölgeler arasındaki eşitsizliği daha da artırdı.

Uluslararası toplumun deprem karşısında verdiği tepkiye gelince, Birleşmiş Milletler'in (BM) ve bağışçı ülkelerin, Türkiye ile Suriye’nin kuzeybatı bölgeleri ile rejim kontrolündeki iç kesimler arasında açıkça ayrım yaparak yardımda bulunması, ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. BM, depremden etkilenen bölgelere doğrudan müdahalede bulunmazken sınır kapılarının kapalı olduğu bahanesiyle ekipman ve kurtarma ekibi göndermedi. BM’nin Suriye’ye gönderdiği ilk yardım konvoyu, depremin üzerinden bir haftayı aşkın bir süre geçtikten sonra ulaştı.

Suriye’nin kuzeybatısındaki bölgeler ile Suriye hükümetinin kontrolü altındaki bölgeler arasında yardım akışı konusunda bariz bir tutarsızlık olduğu görüldü. Böylelikle siyasi parçalanmanın ve dikey bölünmenin en kötü tezahürlerinden biri de ortaya çıkmış oldu. Uluslararası insani yardım kuruluşları, kalkınma alanında herhangi bir müdahalede bulunmadan insani yardıma dayalı, yönetici kurumların geliştirilmesine, toplumsal dayanışmaya ve sürdürülebilir kalkınmaya odaklanan yaklaşımını sürdürmeye devam ediyor.

grb
Geçtiğimiz şubat ayında yerinden edilen vatandaşlar için kurulan geçici çadırlardan birinde kalan Suriyeli bir kız (AFP)

Öte yandan en etkili ve hayati tepkiyi veren sivil toplum oldu. Özellikle Suriye'nin kuzeybatısındaki sivil toplum kuruluşları ve girişimler, ciddi kaynak ve ekipman eksikliğine rağmen gönüllülerin harekete geçirilmesiyle binlerce hayatın kurtarılmasına katkıda bulundu. Sivil toplum kuruluşları, çeşitli güçler tarafından sınırlandırılan, keyfi politikalar ve bürokratik prosedürlerin uygulandığı çok dar bir alanda, siyasi gündemler doğrultusunda ve sıkı güvenlik kontrolleri altında faaliyetlerini sürdürdü. Hem sivil toplum kuruluşları hem de sivil girişimler, zorluklar karşısında toplumsal dayanışma kültürünü yansıtan ve otoriter güçlerin sömürdüğü siyasi, coğrafi ve kültürel kutuplaşmanın ötesine geçen örnek bir tepki verdi. Bu dayanışma ruhu, ülkede savaşın başlamasından bu yana Suriyelilerin yaşadığı toplumsal bölünmenin aşılmasında önemli bir faktör oldu.

Dayanışma ruhu ve alternatif yaklaşım

Depremin yansımaları, depremin yol açtığı zararla başa çıkmak için Suriye’nin toplumsal güçlerinin merkezi bir rol üstleneceği, adil ve kalıcı bir siyasi çözüm için baskı yapmaya dayalı alternatif bir kalkınma yaklaşımı benimsemenin önemini de ortaya koydu. Alternatif yaklaşım, toplumsal güçlerin, savaşın ve depremin izlerini silebilmeleri için siyasi, sosyal ve ekonomik alanlarda ortak eylem oluşturulmasını gerektiriyor. Bu yaklaşım, daha geniş fikir birliği oluşturulması, savaşan taraflara doğrudan ya da dolaylı olarak kalkınma çalışmalarına yönelmeleri için baskı yapma amacıyla toplumsal güçler arasındaki ortak eylem alanının genişletilmesini de gerektiriyor.

BM’nin ve bağışçı ülkelerin, Türkiye ile Suriye’nin kuzeybatısı bölgeleri ve rejimin kontrolündeki Suriye’nin iç kesimleri arasında açıkça ayrım yaparak yardımda bulunması ciddi bir hayal kırıklığı yarattı.

Alternatif yaklaşım, yerel sivil toplum kuruluşlarıyla çalışmanın bölgeler arası çalışmalardan ayrı tutulmaması, aidiyet meselesine takılmadan paylaşmayı temel alıyor. Böyle bir ortak çalışma, bölünme ve parçalanmayı azaltma konusunda da cesaret verici olacaktır. İnsani yardım, sivil kuruluşların verimlilik ve eşitlik temelinde yeniden inşasına, sosyal ilişkilerin sağlamlaştırılmasına çalışılması halinde sürdürülebilir kalkınma için itici bir güç haline gelebilir.

Bunun için otoriter güçlerin kontrolündeki mevcut insani yardım sisteminin birçok açıdan değiştirilmesi gerekir. Yardıma odaklanarak ve aracı kuruluşlardan, uluslararası insani kuruluşlarından ve insani yardım alanında çalışan özel şirketlerden gelen yardımlarla kalkınma konusunda bir nebze iyileştirme sağlanabilir.

Yaklaşım, aynı zamanda sosyal dayanışmanın güçlendirilmesine, yurtiçi ve yurtdışında Suriye toplumuna saygınlığının geri kazandırılmasına, sivil toplumun hizmet rolünden aktif bir siyasi ve kalkınmacı role geçmeyi öneriyor. Ayrıca, savaşın siyasi ve askeri taraflarının sorumlu tutulmasına, savaşa ve otoriter yönetim çerçevelerinin oluşturulması karşıtı sivil kuruluşların ve girişimlerin rolünün geliştirilmesine yatırım yapılması gerektiğini vurguluyor. Deprem felaketinin yansımalarının üstesinden gelmekle çatışmaya neden olan unsurların üstesinden gelmek birinden ayrı tutulamaz.



SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
TT

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye devlet kurumları arasındaki entegrasyon sorunsuz şekilde hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak? SDG, on yılı aşkın süredir sahip olduğu askerî ve bazı bölgelerdeki sivil nüfuzdan gerçekten vazgeçecek mi? Washington ve Erbil’in himayesinde 30 Ocak’ta varılan anlaşma tüm boyutlarıyla uygulanabilecek mi, yoksa yalnızca belirli başlıklarla mı sınırlı kalacak?

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü isimlerin bir kısmı, metinden uygulamaya geçildiğinde başarı şansının sınırlı olduğunu savunurken; diğer bir kesim ise entegrasyon sürecinin bölgesel ve uluslararası destek altında yürütüldüğü sürece başarısızlık için gerçekçi bir neden bulunmadığı görüşünde.

sdvdfv
Suriye'nin Kamışlı kentinde, ABD askeri araçları, DEAŞ tutuklularını Suriye'den Irak'a taşıyan otobüslere eşlik etti (Reuters)

Sürecin başlangıcı, Kamışlı Uluslararası Havalimanı ile Rümeylan petrol sahasının devlete devredilmesiyle olumlu bir tablo çiziyor. Bu adımda bayrak indirme ya da personel gözaltıları gibi sembolik uygulamalara başvurulmaması, tarafların prensipte sürecin başarıya ulaşmasını istediğini gösteriyor. Suriyeliler, ülkenin yeniden birleşmesini, istikrarın sağlanmasını ve ekonomik canlanmayı umut ederken; geriye kalan ayrıntılar hâlâ soru işaretleri barındırıyor ve yanıtların uygulama aşamasında netleşmesi bekleniyor.

Karşılıklı çıkar

Hurşid Deli – Suriyeli Kürt siyaset analisti

Anlaşmanın sahada uygulanmaya başladığı açıkça görülüyor. Bunun başlıca nedeni, net bir yol haritası ve aşamalı adımlar içermesi. En önemlisi ise hem Suriye hükümeti hem de SDG açısından karşılıklı çıkarların söz konusu olması. Şam yönetimi için temel hedef Suriye’nin yeniden birleşmesi iken, SDG açısından çıkar; güçlerinin yerel bir yapı olarak varlığını sürdürmesi ve kontrol ettiği bölgelerin yönetiminde rol almaya devam etmesi. Bu durum, Kürtlerin gelecek dönemde Suriye siyasal yaşamına katılımını da güvence altına alıyor.

Deli’ye göre anlaşma yalnızca Şam ve SDG’nin çıkarlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası, bölgesel ve Arap desteğine de sahip. Anlaşma, Washington, Paris ve Erbil’in yoğun diplomatik çabaları sonucunda ortaya çıktı ve bu durum sürece bir tür uluslararası koruma ve garanti sağlıyor.

Bu çerçevede, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonunun başarısız olacağına dair somut bir gerekçe bulunmadığı görüşü öne çıkıyor. Elbette bazı teknik ve idari zorluklar ortaya çıkabilir; ancak mevcut siyasi ve sahadaki koşullar, bu engellerin aşılmasına imkân tanıyor.

dsvfr
12 Ocak 2026'da Halep'in Şeyh Maksud mahallesinde SDG ile yaşanan çatışmaların ardından (AP)

Deli, anlaşmanın SDG ve Asayiş’in nüfuzundan tamamen vazgeçmesini öngörmediğini, aksine bu nüfuzun Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesinde yeniden yapılandırıldığını belirtiyor. Asayiş güçlerine önümüzdeki dönemde temel bir rol verilirken, SDG’nin askerî yapısı Haseke’de üç tugaydan oluşan bir tümen ve Kobani’de Halep güvenlik komutanlığına bağlı bir tugay şeklinde organize edilecek. SDG ve Suriye ordusu birlikleri, şehir merkezlerinden Şeddadi ve Cebel’de belirlenecek noktalara çekilecek.

Bu yeniden yapılanmanın hedeflerinden biri de DEAŞ’la mücadelede yeni ve etkin bir mekanizma oluşturmak. SDG’nin bu alandaki uzun tecrübesi ve uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği, entegrasyonu askerî açıdan da anlamlı kılıyor.

Ayrıca SDG ve Asayiş’in  isimleri değişse dahi varlığını sürdürmesi, Kürt bölgelerindeki halk için önemli bir güven unsuru olarak görülüyor. Bu durum, Kürt bileşenin dışlanmadığı bir Suriye vizyonunu destekliyor. Cumhurbaşkanı Şara’nın Kürt meselesine yönelik kapsayıcı yaklaşımı ve bu konuda yayımlanan 13 sayılı kararname de süreci güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.

Uygulamada engeller

Samer el-Ahmed – Doğu Suriye uzmanı gazeteci ve araştırmacı

SDG ile varılan anlaşma iki temel faktörün sonucu. İlki, Suriye ordusunun halk desteğiyle birlikte Cezire bölgesinde sahada güç kazanması ve SDG’ye yönelik birikmiş toplumsal tepki. İkincisi ise özellikle ABD’nin tutumundaki değişim ve SDG’ye verilen siyasî-askerî desteğin azalmasıyla birlikte Şam’ın uluslararası koalisyonla yeniden temas kurması.

Teorik olarak anlaşma, SDG için devlet dışı bir askerî yapıdan ulusal bir çerçeveye geçiş açısından tarihî bir fırsat sunuyor. Aynı zamanda Kürtlerin haklarını Suriye devleti içinde elde etmesinin de önünü açıyor.

Ancak uygulamaya geçildiğinde başarı ihtimali sınırlı görünüyor. Zira SDG’nin fiilî yapısı hâlâ büyük ölçüde PKK’nın etkisi altında. Entegrasyon, PKK açısından bölgesel nüfuz, finansman ve stratejik alan kaybı anlamına geliyor ve bu durum örgütün anlaşmayı isteksizce uygulamasına yol açıyor.

Temel sorun, SDG içindeki Suriyeli bazı liderlerin niyetinden ziyade, karar alma yetkisine sahip olmamaları. Ağır silahların devri, Semalka Sınır Kapısı’nın kontrolü, yabancı unsurların bölgeden çıkarılması ve şehirlerden çekilme gibi kritik dosyalar hâlâ çözümsüz.

Bu nedenle süreç, Şeyh Maksud ve 10 Mart anlaşmalarında olduğu gibi zaman kazanmaya dayalı bir modele dönüşebilir. Kısa vadede askerî çatışma ihtimali düşük olsa da, anlaşmanın uygulanmasını zorlamak için baskı unsuru olarak gündeme gelebilir.

Şam yönetimi ise Haseke üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis etme konusunda kararlı. Bu hedefin, barışçıl yollarla ya da gerekirse askerî seçenekle hayata geçirilmesi planlanıyor. Sahadaki ve siyasetteki göstergeler, bu yaklaşımın hem halk desteğine hem de bazı uluslararası aktörlerin örtük onayına sahip olduğunu gösteriyor.

Sivil ortak arayışı

Hüseyin Çelebi – Gazeteci yazar

PKK ve Suriye uzantılarının, sahip oldukları nüfuz ve ayrıcalıklardan kolayca vazgeçmesi gerçekçi değil. Özerk yönetim deneyimi, örgütün yarım yüzyıllık mücadelesinin tek somut kazanımı olarak görülüyor. Bu yapı, Esad yönetiminin devrim sürecinde zorunlu olarak verdiği bir alanın ürünüydü.

Çelebi’ye göre entegrasyon büyük ölçüde şekli kalacak. PKK, idari ve güvenlik yapılarını yeraltına taşıyarak “gölge yönetim” yoluyla etkisini sürdürmeye çalışacak. Tehdit, kadrolaşma ve mali baskılar bu stratejinin araçları olmaya devam edecek.

sdervr
Suriye hükümeti heyetinin Pazar günü Kamışlı Uluslararası Havalimanı'nı yeniden açmak için yaptığı ziyaret sırasında Kürt iç güvenlik güçlerine mensup kişiler havalimanı dışında nöbet tutuyor (Reuters)

Bu nedenle entegrasyonun başarısı, Şam’ın yaklaşımına bağlı. PKK’nın geçmişte imzaladığı anlaşmalara uymadığı biliniyor. Hükümetin yalnızca silahlı güç olduğu için SDG’yi ödüllendirmemesi, buna karşılık Kürt toplumundan sivil ortaklar bularak onları desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.

Entegrasyonun önündeki 3 temel engel

El-Mu‘tasım Keylani – Hukuk ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı

Haseke’deki entegrasyon süreci, yalnızca idari değil; Suriye krizinin özüne dokunan çok katmanlı bir sınav niteliği taşıyor.

Birinci engel, derinleşmiş güven krizidir. Yıllar süren çatışmalar ve fiilî özerk yönetim deneyimi, hem Kürt toplumunda hem de merkezî otorite çevrelerinde karşılıklı kaygılar yarattı. Bu kriz, yalnızca söylemlerle değil; somut garantiler ve şeffaf mekanizmalarla aşılabilir.

İkinci engel, egemenlik ve güvenlik boyutudur. Çoklu askerî otoriteler ve sınır aşan bağlantılar, ulusal entegrasyonu zayıflatıyor. Silahlı yapılar arasındaki sadakat çatışması sona ermeden kalıcı istikrar mümkün değil.

Üçüncü engel ise ekonomik ve hizmet alanındaki zorluklar. Haseke halkı entegrasyonu, günlük yaşamındaki iyileşmelere göre değerlendirecek. Hizmetlerde ve gelir dağılımında yaşanacak başarısızlıklar, sürecin meşruiyetini hızla aşındırabilir. Ayrıca yerel yönetimden devlet yapısına geçişte net bir ademimerkeziyetçilik vizyonunun olmaması, entegrasyonu biçimsel bir adıma dönüştürme riski taşıyor.

Sonuç olarak Haseke’deki entegrasyon; güven, egemenlik, ekonomi ve yönetişim başlıklarında eş zamanlı sınavlarla karşı karşıya. Bu engellerin aşılması, geçici denge politikalarıyla değil; hukuka dayalı, kapsayıcı ve ulusal bir projeyle mümkün olabilir.


Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Gazze’de barış planının hayata geçirilmesinin önemini, ateşkesin kalıcı biçimde sürdürülmesini, yeniden imar sürecinin başlatılmasını ve bölge halkına insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasını ele aldı.

Türk kaynaklara göre, Erdoğan ile Kral II. Abdullah, cumartesi günü İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde gerçekleştirdikleri görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkiler ile bunların farklı alanlarda geliştirilme yollarını değerlendirdi; bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdı.

Ürdün Kralı’nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye yaptığı kısa ziyaret kapsamında, iki lider önce baş başa bir görüşme gerçekleştirdi, ardından iki ülke heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı yapıldı.

Görüşmelerde Gazze’deki son durum ve barış planının ikinci aşamasının uygulanması ayrıntılı biçimde ele alındı. Taraflar, ateşkesin sürdürülmesi gerektiğini vurgularken, devam eden İsrail ihlallerini kınadı; insani yardımların sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının önemine ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Toplantılarda ayrıca Suriye’deki gelişmeler de ele alındı. Erdoğan ve Kral II. Abdullah, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasının, ülkenin istikrarını sarsmaya yönelik girişimlerin reddedilmesinin ve Suriyelilerin ülkelerine gönüllü ve güvenli şekilde dönüşlerinin sağlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Kaynaklara göre, ikili ve genişletilmiş görüşmelerde bölgedeki diğer gelişmeler de değerlendirildi; taraflar, bölgesel istikrarın sağlanması için iş birliği ve ortak çalışma iradesini teyit etti.

efrgt87kı8
Erdoğan ile Ürdün Kralı’nın, iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Görüşmelere Türkiye tarafında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç katılırken, Ürdün tarafından da muhatap isimler yer aldı.

Ürdün Kralı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye ile Suriye arasındaki Cilvegözü (Bab el-Hava) sınır kapısı üzerinden Türkiye ve Yunanistan’a yönelik kara taşımacılığının 15 yıl aradan sonra yeniden başlatılmasının hemen ardından gerçekleşti.

Ulaştırma bakanlıkları arasında yürütülen ortak koordinasyon ve çabalar sonucunda gümrük ve idari engellerin kaldırılmasıyla hayata geçirilen uygulama kapsamında, cuma günü üç tır deneme amaçlı olarak Türkiye topraklarına giriş yaptı.

Söz konusu adımın, bölgesel kara taşımacılığı haritasında nitelikli bir sıçrama yaratması ve Ürdün’ü, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa kıtasına bağlayan önemli bir ticaret hattını yeniden canlandırması bekleniyor. Bu hat, Cilvegözü (Bab el-Hava) ve Öncüpınar (Bab es-Selame) sınır kapıları üzerinden işleyecek.


Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanları, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail egemenliğini dayatmayı, yerleşimleri pekiştirmeyi ve yeni bir hukuki ve idari fiili durum oluşturmayı hedefleyen karar ve uygulamalarını en sert ifadelerle kınadı. Söz konusu adımların, Batı Şeria’nın yasa dışı ilhakına yönelik girişimleri hızlandırdığı ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yol açtığı vurgulandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak bildiride, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde herhangi bir egemenliğinin bulunmadığı bir kez daha yinelendi. Bakanlar, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü yayılmacı politikalar ve hukuka aykırı uygulamaların bölgede şiddeti ve çatışmayı körüklediği uyarısında bulundu.

fevfev
İsrail ordusuna ait buldozerler, Batı Şeria’nın Ramallah kentinin batısındaki Şukba köyünde Filistinlilere ait üç evi yıktı. (AFP)

Bakanlar, bu hukuka aykırı uygulamaları kesin bir dille reddettiklerini belirterek, söz konusu adımların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, iki devletli çözümü baltaladığını ve Filistin halkının 4 Haziran 1967 sınırları içinde, başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir devlet kurma yönündeki devredilemez hakkına saldırı niteliği taşıdığını vurguladı. Açıklamada, bu uygulamaların bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik devam eden çabaları da sekteye uğrattığı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca, işgal altındaki Batı Şeria’da hayata geçirilen bu yasa dışı uygulamaların hükümsüz ve geçersiz olduğunu, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin özellikle 1967’den bu yana, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm İsrail uygulamalarını kınayan 2334 sayılı kararı başta olmak üzere BM kararlarının açık ihlali anlamına geldiğini kaydetti. Açıklamada, 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından yayımlanan danışma görüşüne de atıf yapılarak, İsrail’in işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının ve bu topraklardaki varlığının hukuka aykırı olduğu hatırlatıldı.

sdfrg
İsrailli askerler, işgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde yerleşimcilerin yaptığı bir tur sırasında nöbet tutuyor. (Reuters)

Bakanlar, uluslararası topluma yasal ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmesi çağrısını yineleyerek, İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da tehlikeli tırmanışı ve yetkililerinin kışkırtıcı açıklamalarını durdurmaya zorlaması gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve iki devletli çözüm temelinde, uluslararası meşruiyet kararları ile Arap Barış Girişimi doğrultusunda devletini kurma yönündeki meşru taleplerinin karşılanmasının, bölgede güvenlik ve istikrarı garanti altına alacak adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek yolu olduğu ifade edildi.