Stalin neden özerk bir Yahudi eyaleti kurdu?

ABD'nin Yahudiler için ulusal bir vatan olarak Filistin yerine Kırım Yarımadası'nı satın alma planları…

Amerikan Yahudi Komitesi, Yahudilerin Kırım'a yerleştirilmesi fikrini canlandırmak için İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden faydalandı (AFP)
Amerikan Yahudi Komitesi, Yahudilerin Kırım'a yerleştirilmesi fikrini canlandırmak için İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden faydalandı (AFP)
TT

Stalin neden özerk bir Yahudi eyaleti kurdu?

Amerikan Yahudi Komitesi, Yahudilerin Kırım'a yerleştirilmesi fikrini canlandırmak için İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden faydalandı (AFP)
Amerikan Yahudi Komitesi, Yahudilerin Kırım'a yerleştirilmesi fikrini canlandırmak için İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden faydalandı (AFP)

Sami İmare 

20'nci yüzyılın başlarında ABD'nin Kırım Yarımadası'nı satın alarak burayı Yahudiler için ulusal bir vatan haline getirme yönündeki ilk teşebbüslerine tanık olundu.

Bu vatan, Rusya'yı Karadeniz'den uzaklaştırmayı sağlayacak şekilde genişletilebilirdi. 

Tarihî belgelere göre sosyalist Ekim Devrimi'nin lideri Vladimir Lenin, 1920'lerde 20 milyon dolarlık borcu karşılığında bu yarımadayı rehin vermek suretiyle bu planın ağına düştü.

Onun bu yaptığı, 19'uncu yüzyılın ortalarında İmparator II. Aleksandr'ın Alaska Yarımadası'nı 7 milyon dolara ABD'ye satmasına çok benziyor. 

"Kırım Kaliforniya'sı"

Stalin de Filistin yerine Kırım'ın Yahudiler için ulusal bir vatan olmasını kabul ederek aynı yolu takip etti.

Bu esnada eski ABD Başkanı Harry Truman da Karadeniz donanmasını Kırım'dan tahliye etmek için bir plan yapıyordu.

Daha sonra Stalin, eylemini gözden geçirerek 1934 yılında Uzak Doğu'da "özerk bir Yahudi eyaleti" kurmak için harekete geçti. 

Pek çok bölümü olan bu hikaye, 20'nci yüzyılın ikinci on yılında gerçekleşen Bolşevik Devrimi'nin ilk yıllarıyla başlıyor.

Yahudiler, Ekim 1917 Devrimi'nin ardından patlak veren iç savaş yıllarında yıkılan ülkeyi yeniden inşa etme zorunluluğuyla karşı karşıya kalan lider Vladimir Lenin'i ve Sovyet iktidarını sıkıntıya sokan mali krizin ciddiyetinin farkındaydı. 

1914 yılında Doğu Avrupa Yahudilerine destek olmak için kurulan Yahudi-Amerikan Komitesi (American Jewish Joint Distribution Committe/JDC), 1922 yılında Lenin'i 20 milyon dolar değerindeki çekleri satın almanın faydalı olacağına ikna etmeyi başardı.

Buna göre yılda 1,5 milyon dolar ödenecek ve ödeme vadesi 1945'e kadar uzatılacaktı.

Sovyet Sosyalist Yahudi Cumhuriyeti'nin kurulması karşılığında Kırım'ın en iyi arazilerinden 375 bin hektarlık alan da 10 yıl boyunca garanti altına alınacaktı. 

Lenin, bu şartları kabul etti. Halefi Stalin de 1929 yılında Yahudi temsilciliğiyle "Kırım Kaliforniya'sı" adlı yapının kurulması için imzaladığı anlaşmaya dayalı olarak bu şartlara uymuştu.

Yahudi-Amerikan Komitesi, diğer birçok teklifin yanı sıra, yarımadaya en yeni Amerikan tarım ekipmanlarının sağlanması yönünde bir anlaşma sundu.

Hatta Kırım'a göndereceklerini söyledikleri bu ekipmanları Moskova'da sergilediler. Lenin, kendisine yönelik suikast girişiminin ardından geçirdiği hastalığa rağmen bu sergiyi inceledi. Yahudilerin Kırım'a yerleşmesini onaylama kararını da bundan sonra verdi. 

Yahudiler, Kırım'a akın ettikten sonra 186 çiftliği kapsayan kolektif tarımcılık (kolhoz) ortaya çıktı. Bununla beraber ilk mali krediler de verilmeye başladı.

Bu kredilerin geri ödenmemesi, senetleri elinde tutan 200 Amerikalı Yahudi'nin Kırım topraklarının mülkiyetine hak kazanması demekti.  

Senet sahibi olan Amerikalı Yahudiler arasında Başkan Roosevelt ve eşi Eleanor, milyoner Rockefeller ve İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Avrupa'nın yeniden inşasına yönelik ekonomi projesinin sahibi meşhur ekonomist George Marshall da vardı. 

İlginç bir şekilde bu krediler, Sovyet devletinin federal bütçesinin gözetimi olmadan direkt Kırım Yahudilerine gidiyordu.

Ta ki Kırım Tatarları, bir ayaklanma başlatıp Sovyet otoritesine meydan okudular ve Yahudileri bölgenin başkenti Simferopol'e (Akmescit) taşıyan trenlere baskın düzenleyerek bu trenleri hiçbir yolcusu Kırım topraklarına inmeden geri dönmeye zorladılar. 

Özerk Yahudi eyaleti

Bu noktada Stalin, durumun ciddiyetini anladı ve 1934 yılında Kırım'dan uzakta Uzak Doğu'da özerk bir Yahudi eyaleti (Yahudi Özerk Oblastı) kurmaya karar vererek herkesi şaşırttı.

O dönemin Yahudileri, buraya göç etme konusunda tereddüt yaşamış olsa da bu eyalet, halen varlığını sürdürüyor.

Stalin ayrıca, Kırım'da Yahudiler için ulusal vatan inşası fikrini hayata geçirmekten vazgeçti ve özellikle Kırım'ın Tatar, Yunan, Alman ve Bulgar sakinlerinin sürekli ayaklanmalarından sonra bu kararda ısrarcı olmanın Sovyetler Birliği'nde çeşitli milletlerin bir arada yaşaması düzeyinde sağlanan istikrarı bozabileceğini vurguladı. 

Ancak bu mesele birtakım zorlukları beraberinde getirdi. Şöyle ki Yahudi eyaleti, 1915 yılında kurulan Tikhonkaya adlı küçük bir tren istasyonunun bulunduğu yerde kurulmuştu.

Üstelik eyalet, oldukça düşük bir nüfus yoğunluğuna sahipti ve o dönemde Yahudiler, eyalet nüfusunun yüzde ikisinden azını oluşturuyordu.

2023 yılı istatistiklerine göre de eyaletin ortaya çıktığı tarihten yaklaşık 100 yıl sonra eyalet sakinlerinin sayısı, 147 binin üstüne çıkmadı.

Bugün Yahudiler, nüfusun yüzde birinden azını oluşturuyor ki bu sayı, düşürülebilir. Buna karşılık Rus uyruklu nüfusun oranı, yüzde 92'nin üzerinde. 

İstatistiklere göre eyaletin nüfusu, sürekli azalıyor. Bu eyaletin coğrafi konumunun Yahudiler ya da diğerleri için uygun bir nüfus artışının habercisi olmadığını gösteren işaretler mevcut.

Yahudiler için Çin sınırına komşu bir konumda doğuda Habarovsk eyaleti, batıda Amur eyaleti ve güneyde de Rusya ile Çin topraklarını birbirinden ayıran Amur Nehri ile çevrelenen, 170 kilometrekareden az bir alana sahip ve neredeyse kimsenin yaşamadığı bir yer seçilmişti.

Belgelere göre Sovyet yetkililer, 1929'dan itibaren Ukrayna'dan, Belarus'tan, Gürcistan'dan, Azerbaycan'dan ve Rusya'nın Sibirya ve Uzak Doğu dahil olmak üzere farklı bölgelerinden 900 Yahudi'yi bu bölgeye yerleşmek için ikna etmeyi başardı.

Ancak bu vatandaşların çoğu, kısa süre sonra yetkililerin oyununu fark ederek, eski yerleşim yerlerine döndüler. 

Sovyet ve onlardan sonra da Rus yetkililerin bu eyaletteki hayata medeniyet ve kent havası katmak için sarf ettikleri çabalara rağmen burası halen Rusya'nın en düşük nüfus yoğunluğuna sahip eyaleti olma özelliğini sürdürüyor.

Yahudiler de nüfusunun oranı Rusya'nın farklı cumhuriyetlerindeki ve eyaletlerindeki en küçük köylerin nüfusundan daha az olan bu eyaletin toplam nüfusunun yüzde ikisinden azını oluşturuyor.

Yahudi milletinden olan insanların kârlı meslekleri ve uzmanlık alanlarını tercih ettiklerine dair bilinenler, onların müreffeh yaşam koşullarından mahrum uzak bölgelerde yaşamayı kabul etmelerinin neden zor olduğunu anlaşılır kılabilir.

Sovyet yetkililerin bu yeri, Japonya ve Çin ile sınır bölgelerinin güvenliğini artırmanın yanı sıra, Avrupa ve Amerika'daki Yahudi kökenli uluslararası sosyal çevrelerle iyi ilişkiler kurmak adına uygun bir fırsat elde etmek için de tercih ettiğine dair işaretler var. 

Bu projenin yaklaşık 100 yıllık bir tarihi olmasına rağmen Yahudilerin gösterdiği rağbete ve gelişmelere baktığımızda projenin o zaman hedeflenmiş olan ve halen hedeflenen sonuca ulaşmadığını görürüz. 

Adını Bira ve Bidzhan nehirleri arasındaki coğrafi konumdan alan başkent Birobican'ın (Birobidzhan) nüfusu bugün 70 binden az. 

Başkent kurulduğundan beri Yahudi nüfusun oranı yüzde 2'yi aşmamış olsa da Sovyet yetkililer, o zamandan beri sayıları az olsa da şehrin nüfusuyla orantılı görünen tiyatrolar ve müzeler açmak ve Pasifik Okyanusu kıyısında yer alan Vladivostok gibi yakınlardaki büyük şehirlerle iletişim kanalları sağlamak gibi hizmetlerin yanı sıra, dinî bayramlar düzenlemek ve Yahudi yemekleri servis etmek suretiyle şehre Yahudi karakteri kazandırmak için çabaladı.

Ancak bu makalenin hazırlık aşamasında özerk Yahudi eyaleti ve başkenti Birobican hakkında okumalar yaparken, ziyaretçilerin yoğun olduğu mekânlarda dikkatli olunması gerektiğine dair bir uyarıya rast gelmek ilginçti.

Gezi yazıları ve yayınları, özellikle üç caddesi Dzerzhinsky, Gorki ve Ekim'de hırsızlık vakalarının yaygın olduğuna dikkat çekiyor.

Bu üç caddenin isimleri KGB'nin kurucusu Dzerzhinksy'den, meşhur edebiyatçı Maksim Gorki'den ve 25 Ekim 1917'de yapılan Bolşevik Devrimi'nin tarihi olan ekim ayından geliyor. 

Stalin'in geri adım atması

Stalin, özerk Yahudi eyaletini kurarak Kırım'da Yahudiler için ulusal vatan inşası fikrinin hayata geçirilmesinden vazgeçme kararı alabilmişti.

Ancak Yahudi-Amerikan Komitesi ve ABD'deki Yahudi lobisinin önde gelen temsilcileri, kısa süre sonra İkinci Dünya Savaşı'nın çıkmasını fırsat bilerek Yahudileri Kırım'a yerleştirme fikrini yeniden gündeme getirdi.

Bu çerçevede ABD liderliği, Yahudi Anti-Faşist Komitesi tarafından sunulan ve daha önce üzerinde anlaşmaya varılan fikrin uygulaması için Stalin'e baskı yapmaya başladı. 

Rusya'nın ilk Enformasyon Bakanı Poltoranin, 1990'ların başında haftalık Rus gazetesi Argumenty i Fakty'ye (Gerçekler ve Kanıtlar) verdiği röportajda bazı belgelerden bahsetti.

Bu belgelere göre Stalin, yardımcısı Milovan Dgilas'ın şahitliğinde Yugoslavya lideri Yusuf Broz Tito'yla görüştü.

Bu görüşmede Stalin, Tito'ya, ABD Başkanı Roosevelt'in 1943'teki Tahran Konferansı'nda kendisiyle konuştuğunu ve 'Kırım Kaliforniya'sı' adlı proje çerçevesinde Yahudileri Kırım'a yerleştirme işinin devam etmesi konusunda daha önce varılan anlaşmaya uymanın gerekliliğinden bahsettiğini açıkladı.

Roosevelt, Yahudi mali lobisinin bu konuda kendisine baskı yapmaya devam ettiğini gerekçe göstermiş. Dahası İkinci Dünya Savaşı'nda ABD'nin müttefiklerine askerî destek, gıda, hammadde ve enerji malzemeleri sağlamak amacıyla Mart 1941'de Kongre tarafından onaylanan Amerikan programı Lend Lease Act'ı durdurma tehdidinde bulunmuş.

Ayrıca ABD'nin, Almanların Sovyet güçlerine yönelik saldırılarının yükünü hafifletmek için Nazi Almanya'sına karşı 'ikinci cepheyi' açmama ihtimaliyle de tehdit etmiş ve ondan, Tatarların Kırım Yarımadası'ndan göç ettirilmesi sürecinin başlatılmasını istemiş. 

Amerikalılar, Stalin'den, mali senetlerin bedelini ödemesini talep etmeye başlayacakken Stalin, onlara Yahudiler için ulusal bir vatan inşasına ilişkin taahhütlerini Kırım Yarımadası'nda değil de Filistin'de yerine getirmeye hazır olduğunu açıkladı.

Stalin, Sovyetler Birliği'nin Yahudi-Amerikan Komitesi'nden aldığı borçlardan düşmek üzere, olabildiğince çok sayıda Yahudi'yi Filistin'e nakletmeyi ve onları Almanlardan ele geçirdiği ve Filistin Yahudilerine teslim edilecek silahlarla silahlandırmayı kabul ettiğini duyurdu.

Hatta Çekoslovakya'ya ve Bulgaristan'a, Filistin'deki Yahudilere, oradaki Araplarla savaşlarında ihtiyaç duydukları tüm silahları tedarik etmeleri yönünde talimat bile verdi. 

Bununla birlikte Stalin, ABD'nin ve Yahudi lobisinin baskıya devam etmesinden ve Sovyetler Birliği'ni Kırım'ın teslimi konusunda daha önce verdiği sözleri yerine getirmeye zorlamak için uluslararası mahkemelere başvurmasından korkuyordu.

Onlar, Kırım'ın yanı sıra, Karadeniz kıyısı boyunca Soçi'yi ve batıda Türkiye sınırına komşu Abhazya sınırına kadar olan civar şehirleri içine alan Krasnodar eyaletlerini ve ayrıca doğuda Ukrayna'nın Odessa ve Herson eyaletlerinin topraklarını ilhak etmeyi planlıyorlardı.

Bu da pratikte Sovyetler Birliği'nin Karadeniz'den uzaklaştırılması ve Kırım'ın güneyinde Sivastopol'de, Karadeniz'deki en büyük deniz üssünden mahrum bırakılması anlamına geliyordu. Bu bölgeler, bugün Rusya ile Ukrayna arasında çatışmaya konu olan bölgelerdir. 

Independent Arabia - Independent Türkçe



Hamaney'in danışmanı: Trump diplomasiye üçüncü kez ihanet etti

 ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (Reuters)
TT

Hamaney'in danışmanı: Trump diplomasiye üçüncü kez ihanet etti

 ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığına göre İran lideri Ayetullah Ali Hamaney’in danışmanlarından Muhsin Rızai, bugün yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik deniz ablukasını sürdürerek ve müzakerelerde aşırı taleplerde bulunarak “diplomasiyi üçüncü kez sabote ettiğini” söyledi.

Öte yandan ABD bugün yaptığı açıklamada, İran’a karşı savaşın yeniden başlatılması için gerekli imkânlara sahip olduğunu vurguladı. Beyaz Saray, Başkan Trump’ın bütün şartları yerine getirilmedikçe Tahran ile herhangi bir anlaşma imzalamayacağını duyurdu.

Bu açıklamalar, üç ay önce Ortadoğu’ya yayılan ve küresel ekonomide sarsıntılara yol açan çatışmaların ardından geldi.

Beyaz Saray daha önce Trump’ın İran’la olası bir anlaşma konusunda karar aşamasına yaklaştığını bildirmişti. Pakistan’ın arabuluculuğunda yürütülen görüşmelere son dönemde Katar’ın da dahil olmasıyla birlikte, müzakerelere ilişkin haftalardır çelişkili açıklamalar ve haberler gündemdeydi.

Ancak Trump, dün Beyaz Saray’daki Durum Odası’nda yardımcılarıyla yaklaşık iki saat süren toplantının ardından henüz nihai bir karar vermedi.

ABD: Gerekirse operasyonlara yeniden başlarız

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ise bugün erken saatlerde yaptığı açıklamada, Washington’un İran’a karşı askerî operasyonları yeniden başlatabilecek kapasiteye sahip olduğunu belirtti.

Savunma alanındaki Shangri-La Dialogue kapsamında bulunduğu Singapur’da konuşan Hegseth, “Gerekmesi halinde operasyonlara yeniden başlamak için tamamen hazırız” dedi.

ABD’li Bakan, ülkesinin mühimmat stoklarının bu tür bir senaryo için yeterli olduğunu belirterek, “Yüksek teknoloji ürünü mühimmatlarla daha büyük miktarlarda üretilen diğer mühimmatlar arasında kurduğumuz denge sayesinde hem ülke içinde hem de dünyanın diğer bölgelerinde yeterli kapasiteye sahibiz” ifadelerini kullandı.

Aynı çerçevede, ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) da X platformu üzerinden yaptığı açıklamada, ABD güçlerinin “bölge genelinde varlığını sürdürdüğünü ve yüksek teyakkuz halinde olduğunu” duyurdu.


Başkanlık doktoru: Trump'ın sağlık durumu "mükemmel"

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta Beyaz Saray'da düzenlenen kabine toplantısında, (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta Beyaz Saray'da düzenlenen kabine toplantısında, (AP)
TT

Başkanlık doktoru: Trump'ın sağlık durumu "mükemmel"

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta Beyaz Saray'da düzenlenen kabine toplantısında, (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta Beyaz Saray'da düzenlenen kabine toplantısında, (AP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın doktoru, dün akşam yayımlanan sağlık raporunda, 79 yaşındaki başkanın "mükemmel sağlık durumuna" sahip olduğunu açıkladı. Trump, hafta başında rutin sağlık kontrolünden geçmişti.

ABD Donanması'nda görevli Doktor Kaptan Sean Barbabella tarafından hazırlanan raporda, "Başkan Trump, mükemmel sağlık durumunu korumaktadır. Kalp, akciğer, sinir sistemi ve genel fiziksel fonksiyonlarında güçlü bir performans sergilemektedir" ifadelerine yer verildi.

Barbabella ayrıca, Trump'ın "başkomutan ve devlet başkanı olarak tüm görevlerini yerine getirmeye tamamen uygun" olduğunu belirtti.

Raporda, Trump'a beslenme düzenine ilişkin tavsiyeler verildiği, düşük doz aspirin kullanmasının önerildiği, fiziksel aktivitesini artırmasının ve kilo vermeye devam etmesinin tavsiye edildiği kaydedildi.

Üç sayfalık rapor, Trump'ın salı günü Washington yakınlarındaki Walter Reed Ulusal Askerî Tıp Merkezi'nde geçirdiği fiziksel muayene ve tanısal testlerin sonuçlarını özetliyor.

Gelecek ay 80 yaşına girecek olan Trump'ın, kolesterol kontrolü için iki ilaç ve kalp hastalıklarına karşı koruyucu amaçla aspirin kullandığı belirtildi.

Boyu 191 santimetre olan Trump'ın kilosunun, geçen yıl nisan ayında yapılan son yıllık sağlık kontrolünde101,6 kilogram iken 108 kilograma ulaştığı bildirildi.

Bu sağlık kontrolü, Trump'ın geçen yıl yeniden göreve dönmesinden beri geçirdiği üçüncü muayene oldu. Kontrol, özellikle ellerinde görülen morlukların ardından sağlık durumuna ilişkin artan spekülasyonların gölgesinde gerçekleştirildi.

Raporda, söz konusu morlukların "kalp ve damar hastalıklarına karşı koruyucu amaçla aspirin kullanımı sırasında sık el sıkışmaya bağlı gelişen hafif yumuşak doku hassasiyetiyle uyumlu olduğu" ifade edildi.

Beyaz Saray daha önce de bu morlukların kan sulandırıcı ilaç kullanımından kaynaklandığını açıklamıştı.


Netanyahu'ya yakın bir düşünür: "Hizbullah, İsrail'i yıpratma savaşına sürükledi"

İsrailli iki asker, perşembe günü Lübnan'ın güneyinde öldürülen meslektaşları için gözyaşı döküyor (Arşiv-AFP)
İsrailli iki asker, perşembe günü Lübnan'ın güneyinde öldürülen meslektaşları için gözyaşı döküyor (Arşiv-AFP)
TT

Netanyahu'ya yakın bir düşünür: "Hizbullah, İsrail'i yıpratma savaşına sürükledi"

İsrailli iki asker, perşembe günü Lübnan'ın güneyinde öldürülen meslektaşları için gözyaşı döküyor (Arşiv-AFP)
İsrailli iki asker, perşembe günü Lübnan'ın güneyinde öldürülen meslektaşları için gözyaşı döküyor (Arşiv-AFP)

İsrail ordusunun Lübnan’da daha kapsamlı askerî gerilim için hareket serbestisi talep ettiği bir dönemde, bugün sağ kanadın önde gelen isimlerinden biri olarak görülen Prof. Eyal Zisser, bu yaklaşımın karşısında duran dikkat çekici bir siyasi çıkış yaptı. Zisser, Lübnan’daki askerî operasyonların artık İsrail’in çıkarlarına ciddi zarar veren stratejik hata hâline geldiğini ve savaş yönetiminde ciddi bir başarısızlığı ortaya koyduğunu söyledi.

Bir İsrail radyosuna verdiği röportajda Zisser, ağırlıklı olarak Lübnan’daki Şii çevreleri hedef alan bu operasyonların İsrail’e herhangi bir olumlu sonuç getirmeyeceğini belirtti. Ona göre, Gazze Şeridi’ndeki sivillere yönelik baskılar nasıl Hamas liderliğini etkilemediyse, Lübnan’daki saldırılar da Hizbullah yönetimi üzerinde benzer bir etki yaratmıyor. Aksine, her iki durumda da ilgili örgütlerin “mağduriyet” algısını güçlendirdiğini ifade eden Zisser, bunun Hizbullah etrafında toplumsal kenetlenmeye yol açtığını ve ağır darbeler alan örgütün yeniden toparlanmasına katkı sunduğunu belirtti.

Zisser ayrıca Hizbullah’ın, İsrail’i askerlerini hedef alabileceği yıpratıcı savaşın içine çekerek, önemli bir başarı elde ettiğini savundu. Lübnan topraklarının işgalinin İsrail’e ağır bir bedel yüklediğini dile getiren Zisser, bunun asker kayıplarına neden olduğunu ve ülkeyi kendi çıkarlarının dışında kalan alanlara sürüklediğini kaydetti.

İran cephesine yönelik eleştiriler

Zisser, İran cephesindeki Amerikan ve İsrail politikalarını da eleştirdi. Her iki tarafın da İran rejiminin ideolojik ve siyasal dinamiklerini yeterince dikkate almadığını söyleyen Zisser, savaşın temel hedeflerinden birinin rejimi devirmek olarak belirlendiğini hatırlattı. Ancak çatışmaların rejimin yıkılmadan sona ermesi hâlinde, Tahran yönetiminin halkına karşı “direndiği” mesajını verebileceği değerlendirmesinde bulundu.

Zisser’e göre bu durum başlı başına tehlikeli; çünkü rejim, uğradığı suikastlar ve maruz kaldığı yıkıma rağmen özgüvenini yeniden kazanabilir.

Bu açıklamalar, İsrail ordusunun tutumuyla açık bir çelişki oluşturması bakımından ayrıca önem taşıyor. Ordu, hükümeti operasyonlarını kısıtlamakla suçlarken, görevlerini tamamlayabilmek için daha geniş hareket alanı talep ediyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre askerî yetkililer, operasyonların yalnızca hedefli suikastlarla sınırlı kalmaması ve Beyrut’a yönelik yoğun bombardıman seçeneğinin de değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Ordunun bu yaklaşımı, İsrail kamuoyunda yükselen sert eleştirilerden de besleniyor. Güvenlik güçleri, kuzey bölgelerinde yaşayan vatandaşların güvenliğini sağlamada başarısız olmakla suçlanıyor.

 ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida, Palm Beach'teki Mar-a-Lago'da (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida, Palm Beach'teki Mar-a-Lago'da (Reuters)

Trump’ın yaklaşımına bağlılık

Bu tablo, Başbakan Binyamin Netanyahu’yu rahatsız ediyor. Çünkü Netanyahu, daha geniş çaplı bir askerî gerilime karşı çıkıyor; ancak bunu kendi tercihinden çok ABD Başkanı Donald Trump’ın tutumuna bağlı olarak yapıyor. Netanyahu, Trump’ı İsrail’in şimdiye kadar sahip olduğu en güçlü destekçilerden biri olarak görüyor ve özellikle yolsuzluk davası nedeniyle yürüttüğü siyasi varlık mücadelesinde Washington’un desteğine ihtiyaç duyuyor.

Prof. Zisser’in ordu planlarına yönelik sert çıkışı, Netanyahu’nun savaşın sona erdirilmesine yönelik bir zemin hazırlamaya başladığı şeklinde yorumlanıyor. Bu, Netanyahu’nun savaşı bitirmek istemesinden değil; aksine savaşın sürmesini en çok isteyen isimlerden biri olmasına rağmen, ABD yönetiminin en azından mevcut aşamada çatışmaları durdurma yönünde karar verdiğine inanmasından kaynaklanıyor.

Bu değerlendirmeye göre Netanyahu, Dünya Kupası’nın başlaması ve temmuz ayında ABD’nin kuruluşunun 250. yıl dönümü kutlamalarının yaklaşması nedeniyle Başkan Trump’ı zor durumda bırakmak istemiyor. Trump’ın Amerikan kamuoyunda, Netanyahu’nun etkisiyle savaşa sürüklendiği yönündeki eleştirilerle karşı karşıya kaldığını düşünen Netanyahu’nun, şimdilik Washington’un tercihleri doğrultusunda hareket etmeyi planladığı ifade ediliyor.

Netanyahu’nun çevresine göre İran yönetiminin “kibirli tutumu” olası bir anlaşmayı bozabilir ve böyle bir durumda savaş yeniden başlayabilir. Bu senaryoda çatışmaların yeniden patlak vermesinin sorumluluğu İsrail’e değil, İran’a yüklenmiş olacaktır.

Bu süreçte Netanyahu, “şüphe doktrini” olarak adlandırdığı yaklaşımına geri dönerek orduyu ve “derin devlet” olarak nitelendirdiği çevreleri kendisine karşı komplo kurmakla suçlamaya başladı. Yaklaşan ve ekim ayında yapılması planlanan seçimler öncesinde, bu çevrelerin kendisini iktidardan uzaklaştırmaya çalıştığını öne sürüyor.

Netanyahu, bu dönemde savaşın farklı cephelerinde elde edilen kazanımların öne çıkarılması gerektiğini savunuyor ve yeni askerî maceralara girişilmesine karşı çıkıyor. Netanyahu dikkat çekici biçimde, normalde daha çok sol çevrelerin kullandığı bazı ifadeleri de dile getirmeye başladı. Bunlar arasında “savaşın genişletilmesinin İsrail’i bir yıpratma savaşına sürüklediği” ve “savaş hedeflerine hizmet etmediği” yönündeki değerlendirmeler yer alıyor.

İsrail’in uzun soluklu bir mücadeleye hazırlıklı olması gerektiğini vurgulayan Netanyahu, savaşın tek bir darbeyle sonuçlanamayacağını savunuyor. Bu açıklamalar, onun alışılmış siyasi söyleminden farklı bir çizgiye işaret ediyor.