Michael Horowitz
İki devletli çözümü ‘ölü’ olarak tanımlamak günümüzde yaygınlaştı ve geniş çapta kabul gördü. Bir Filistin devleti ile İsrail devletinin yan yana var olabileceği fikri ve gelecekte bir Filistin devleti kurma ihtimalinin düşünülmesi, yıllar süren oldu bitti, umutsuzluk ve şiddet nedeniyle inandırıcılığını yitirdi. İsrail-Filistin çatışmasının en kabul edilebilir çaresi olmayı sürdüren bu çözümü gömmek için çeşitli aktörlerin aktif olarak çalıştıklarından bahsetmiyorum bile. Hamas'ın 7 Ekim saldırısından ve ardından İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarından önce de durum böyleydi.

Ancak İsrail'de satır aralarını okuduğunuzda, uzun süredir uykuda olan iki devletli çözüm meselesinin yeniden gün yüzüne çıkmaya başladığı anlaşılıyor. İki devletli çözüme ilişkin pozisyonlarını belirlemeye başlayan veya bu konuda aktif olan birçok aktör de var.
Yerleşimciler için ‘tarihi fırsat’
Batı Şeria'da İsrailli yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik şiddeti, eşi benzeri görülmemiş boyutlara ulaştı. İsrail yerleşimci hareketinin en aşırı kanadının 7 Ekim saldırılarını Filistinliler üzerinde baskı kurmak ve iki devletli çözümün kesin olarak sona ermesini sağlamak için tarihi bir fırsat olarak gördüğü açık. Onlara göre iki devletli çözüm “yeterince ölü” değil. Geçtiğimiz kasım ayında yayınlanan en son raporda Birleşmiş Milletler (BM), saldırı sıklığının (küçük olaylardan daha ciddi saldırılara kadar) 7 Ekim'den önceki günkü üç olaydan bu tarihten sonraki gün yedi olayla iki katına çıktığını belirtti. O zamandan bu yana bu artış yatay bir seyir izledi, ancak hâlâ önceki ortalamaların üzerinde.
İki devletli çözümün, defalarca ölebilecek olsa da tamamen olasılıklar alanından çıkarılması, Batı Şeria'daki gerçekleri değiştirme konusunda daha ciddi bir çabayı ve daha büyük bir iradeyi gerektiriyor.
Çoğu saldırı kayıt altına alınamayacağı için bu sadece buzdağının görünen kısmı olabilir. Yerleşimci saldırılarının çoğunluğu sanıldığı kadar ‘şiddetli’ ya da yoğun değil. Zira İsrailli yerleşimcilerin asıl amacı Filistinlileri öldürmek değil, korkutmak ve sınır dışı etmek. Onlar, küçük Filistinli toplulukları Batı Şeria'nın ana bölgelerinden uzaklaştırmak için şiddet yöntemini kurnazca kullanıyor.
Bölgeden binlerce kilometre uzakta oturan pek çok akademisyenin hararetle iddia ettiği gibi, eğer iki devletli çözüm ölmüş olsaydı şiddet olaylarındaki bu artışın hiçbir anlamı olmayacaktı. Aşırı sağcı yerleşimci hareketi gerçeğin farkında: İki devletli çözümün, defalarca ölebilecek olsa da tamamen olasılıklar alanından çıkarılması, Batı Şeria'daki gerçekleri değiştirme konusunda daha ciddi bir çabayı ve daha büyük bir iradeyi gerektiriyor.
Bu aşırı sağ figürlerin en öne çıkanı, geçen yılki seçimlerin ardından silahlı yandaşı Itamar Ben-Gvir ile birlikte iktidara gelen İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich'ten başkası değil. Ben-Gvir'in sert konuşmaları onu medyanın ön sayfasında yer alan kolay bir adama dönüştürürken, Smotrich düşünen kafa rolünde. Koalisyon görüşmelerinin bir parçası olarak Smotrich, İsrail hükümetinin işlevlerini ‘manipüle etmek’ için Netanyahu ile pazarlık yapmıştı. Maliye Bakanı olarak bilinse de kendisine İsrail'in Batı Şeria'daki ‘sivil faaliyetlerinin’ fiili sorumluluğu da verildi. Ana önerilerinden biri, onlarca yerleşim karakolunun, yani İsrail yasalarına göre bile yasa dışı olan küçük yerleşim yerlerinin yasallaştırılması için baskı yapmayı amaçlıyor.
Filistin devletinin gerçek katili
Bu bir tesadüf değil. Smotrich'in bildiği gibi bu ‘yerleşim karakolları’ iki devletli çözümün gerçek katilidir. Batı Şeria'daki yerleşim birimleri ve yerleşimci hareketi genellikle yekpare bir yapı olarak görülüyor ancak durum böyle değil. Yerleşim yerleri, demografik bileşimlerine ve coğrafi dağılımlarına bağlı olarak genellikle iki kısma ayrılabilir: Büyük yerleşim blokları ve genellikle büyük Filistin şehirlerinin yakınında bulunan daha uzak yerleşim yerleri. Bu coğrafi ayrım çoğu zaman ideolojik bir ayrımdır. Gush Etzion gibi büyük yerleşim bloklarında veya Kudüs'ün ‘banliyölerinde’ (Pisgat Zeev veya Maale Adumim) yaşayan İsrailliler daha az ideolojik olma eğilimindedir. Öyle ki onlar, çoğu dış gözlemcinin ‘yerleşimci hareketi’ olarak gördüğü dinsel ideolojiden ziyade, Yeşil Hat'ı geçtiklerinde düşük fiyatlarla ilgileniyorlar. Yeşil Hat yakınında yaşıyorlar ve çoğunlukla Kudüs ve hatta Tel Aviv dahil büyük İsrail şehirlerinde çalışıyorlar. Sonuçta burası küçük bir ülke.

Burada önemli olan husus, İsrailli yerleşimcilerin sayısı son on yılda önemli ölçüde artmış olsa da Batı Şeria'da yaşayanların çoğunluğunun hâlâ Yeşil Hat'a çok yakın yerlerde yaşamasıdır. Batı Şeria'da yaşayan İsraillilerin yüzde 80'inin sınıra yakın yerleşim birimlerinde yaşadığı tahmin ediliyor. Bu önemli. Çünkü daha önceki barış planları arazi takası olasılığını tartışmıştı. Sınıra yakın bu yerleşimlerin çoğu, İsrail ile gelecekteki Filistin devletinin Yeşil Hat boyunca bir toprak takası üzerinde anlaşabileceği, yani İsrail topraklarının bir kısmının şu anda Batı Şeria'da bulunan bir toprakla takas edilebileceği anlamına geliyor. İsrail ve gelecekteki Filistin devleti, Batı Şeria bölgesinin yüzde beşinden daha azını takas ederek ve bunu İsrail'e devrederek - Yeşil Hat boyunca İsrailli Arapların yaşadığı benzer miktarda toprak karşılığında - barışın önündeki en büyük engellerden birini çözebilir.
İki devletli çözümün ‘yeterince ölü’ olmadığını fark eden Smotrich ve Ben-Gvir tarafından temsil edilen yerleşimci hareketinin en ideolojik kısmına gelelim. ‘Filistin devletinin gerçek katilinin’ yerleşim blokları değil, Batı Şeria'nın derinliklerinde, büyük Filistin şehirlerine yakın yerleşim birimleri olduğunun farkındalar. Bu yerleşimler arttıkça, gelecekteki herhangi bir İsrail devletinin bunları sökmeyi kabul etmesi de o kadar zorlaşacak. Yaklaşık 100 bin yerleşimci, Batı Şeria'nın derinliklerindeki yerleşimlerde, İsrail yasalarına göre bile yasa dışı olan yaklaşık 100 ila 150 yerleşim biriminde yaşıyor. Smotrich, bu yerleşimlerin daha da genişlemesini sağlayacak şekilde yasallaştırma planlarını defalarca bastırdı.
Karşılaştırma yapmak gerekirse, 2005-2006 yılları arasında, yani Ariel Şaron'un bu yerleşimcileri Gazze'den çekmeye karar verdiği dönemde, Gazze'deki yerleşimlerde yaşayan İsraillilerin sayısı 8 bindi. Ancak bu kopuş, İsrail toplumunda derin bir bölünme yarattı. Gazze'den çekilmeyi destekleyenler mavi, muhalifler ise turuncu giydiğinden bu bölünme açıkça görülüyordu. Bu nedenle, başarılı bir arazi takası çözümü için gerekli olan yaklaşık 100 bin yerleşimcinin geri çekilmesi daha da bölücü olacaktır. Yerleşimler Batı Şeria'nın derinliklerine doğru genişledikçe çekilme şansı azalıyor.
Barışın İsrail için en iyi güvenliği sağlayacağı söylenebilir. Bu şüphesiz geçerli bir argümandır, ancak çoğu zaman sadece aşırılık yanlısı küçük bir grubun değil, birçok İsraillinin görüşüyle tutarsızdır.
Aşırılık yanlısı olmayan İsrailliler bile Filistin devletini varoluşsal bir tehdit olarak görmeye başladı. Hamas'ın iktidarı ele geçirmesine ve sonunda 7 Ekim saldırılarına yol açan Gazze ‘deneyiminin’ pek çok İsrailli tarafından Filistinlilerin kendi hallerine bırakılamayacağının ve barışa kavuşamayacaklarının bir işareti olarak görüldüğünü söylemeye gerek yok. 7 Ekim saldırıları, İsrail halkının en azından bir kısmı arasında, Batı Şeria'da bir Filistin devletinin kurulmasının tamamen aynı sonuca yol açacağı algısını güçlendirdi. Tek fark şu: Bu kez füzeler İsrail'in güneyine değil kalbine düşecek.
İsrail-Filistin çatışmasının coğrafi nüansları, bilgileri kitaplar ve medyayla sınırlı olanlar tarafından sıklıkla gözden kaçırılıyor. Örneğin Filistin'in önemli bir şehri olan Tulkarim, İsrail'in kıyı kenti Netanya'dan sadece 14 kilometre uzakta. Bu yakınlık, 2002 yılında Batı Şeria'dan gelen silahlı bir adamın Netanya'daki bir otele düzenlenen en kötü intihar saldırılarından birini gerçekleştirmesiyle açıkça ortaya çıktı. Hamas'ın kullandığı kısa menzilli roketler, genellikle 10 ile 20 kilometre arasında değişen menzile sahip. 7 Ekim'de Hamas üyeleri İsrail'in 20 kilometre kadar içlerine girerek Ofakim şehrine ulaştı.
Artık bazı İsraillilerin, Filistin devletini düşündüklerinde akıllarında olan imaj bu ve İsrail'in neden katı güvenlik garantileri konusunda ısrar ettiğini açıklıyor. Birisi uzaktan barışın İsrail için en iyi güvenliği sağlayacağını söyleyebilir. Bu, şüphesiz geçerli bir argümandır, ancak çoğu zaman sadece aşırılık yanlısı küçük bir grubun değil, birçok İsraillinin görüşüyle tutarsızdır. Üstelik, Filistin Yönetimi ile ilişkilerin azalması ve başlangıçta Şaron tarafından üstlenilen ve daha sonra Netanyahu tarafından sürdürülen kasıtlı ötekileştirme çabaları, barışın yokluğuna ve Gazze'den çekilmenin ardından Hamas'ın güçlenmesine de katkıda bulundu.
ABD Başkanı Joe Biden, Gazze krizini yönetme konusundaki popülaritesinin azalmasında da görüldüğü gibi, iç siyasi duruşu pahasına bile olsa İsrail'in güvenliğine güçlü bir bağlılık sergiledi.
Yaklaşan İsrail seçimlerinde iki devletli çözümün tartışmalı bir konu olarak yeniden gündeme gelmesi bekleniyor. Savaştan önce kamuoyu yoklamaları iki devletli çözüme verilen desteğin azaldığını gösteriyordu. İsrail'de yakın zamanda gerçekleşen pek çok seçimde bu çözüm, seçim kampanyasında nadiren önemli bir konu olarak ortaya çıktı ve hatta çoğu zaman tamamen göz ardı edildi.
Ancak iki devletli çözüm konusunun ele alınacağı önümüzdeki seçimlerde durum farklı olacak. Yıllardır iki devletli çözümün destekçisi gibi davranan Netanyahu, nihayet (hiç kimseyi şaşırtmayacak şekilde) “Oslo hatası” olarak adlandırdığı fikrin ateşli bir rakibi olarak ortaya çıktı. O şimdi İsrail'in, aralarında ABD'nin de bulunduğu birçok müttefikinin, İsrail'in yeniden canlandırılmasına yardımcı olması için baskı yaptığı bir dönemde, İsrail'in bir Filistin devletiyle yan yana yaşayabileceği fikrine daha da şüpheyle yaklaşan birçok İsrailliyi bir araya toplamaya çalışıyor.
Netanyahu'nun tutumu hiç de yeni değil ama yine de onun siyasi hayatta kalma stratejisini büyük ölçüde açıklıyor. Popülaritesi azaldıkça, kendisini ABD'nin barış yoluna dönme yönünde artan baskısını savuşturabilecek tek kişi olarak göstererek toparlanmayı umuyor. Açık olmak gerekirse, İsrail'de Filistin devletinin kurulmasına karşı şüphelerini dile getiren veya açıkça karşı çıkan tek lider o olmayacak. Bu da Yair Lapid'in Al Majalla ile yaptığı röportajdaki açıklamasını daha da netleştiriyor. Ancak Netanyahu, kendisini Amerikan baskısına boyun eğmeyecek sert bir dünya lideri olarak sunacak. Bu, Biden'a özel olarak bir şey söyleyip daha sonra kamuoyunda tam tersini söyleyerek halihazırda oynadığı oyunu kısmen açıklıyor. Bakanları, Gazze nüfusunun bir kısmını yapay bir ‘adaya’ yerleştirme veya tamamen yerinden etme planı da dahil olmak üzere, Gazze'de ertesi gün için gerçekçi olmayan ve tuhaf planlar sunmaya devam ederken, onun İsrail ile ABD arasındaki gerilimi yayacağı, hatta bundan çıkar sağlamaya çalışacağı da kesin. Netanyahu, söylediklerinin yapılabileceğine ya da yapılması gerektiğine gerçekten inanıyor mu? Bu önemli değil. Amaç, Amerikalıları ve Avrupalıları İsrail'in geçerli bir alternatifi olduğuna ikna etmek ya da Gazze'de ‘ertesi günün’ nasıl görünebileceğini tasavvur etme konusunda ciddi olmak değil. Amaç, İsrail kamuoyunun bu hükümetin bir adım bile geri durmadığını ve Amerikan baskısına boyun eğmediğini bilmesini sağlamaktır.
Elbette İsrail'in en yakın müttefikiyle kavgaya tutuşmasının ne kadar akıllıca olduğu merak konusu olabilir. ABD Başkanı Joe Biden, Gazze krizini yönetme konusundaki popülaritesinin azalmasında da görüldüğü gibi, iç siyasi duruşu pahasına bile olsa İsrail'in güvenliğine güçlü bir bağlılık sergiledi. Ancak cevap açık: Netanyahu'nun çıkarları İsrail'in çıkarları değil. Netanyahu için önemli olan, İsrail-Filistin çatışmasına yönelik en geniş çapta kabul edilebilir çözümün bulunmasının zor olmasını sağlamak için kendisini iki devletli çözümün güçlü bir muhalifi olarak sunmaktır.





