Netanyahu'nun yeniden seçilmek için gömdüğü ‘iki devletli çözüm’

‘İki devletli çözüm’, bölücü bir İsrail meselesi olarak yeniden ortaya çıkacak.

Görsel: Ewan White
Görsel: Ewan White
TT

Netanyahu'nun yeniden seçilmek için gömdüğü ‘iki devletli çözüm’

Görsel: Ewan White
Görsel: Ewan White

Michael Horowitz

İki devletli çözümü ‘ölü’ olarak tanımlamak günümüzde yaygınlaştı ve geniş çapta kabul gördü. Bir Filistin devleti ile İsrail devletinin yan yana var olabileceği fikri ve gelecekte bir Filistin devleti kurma ihtimalinin düşünülmesi, yıllar süren oldu bitti, umutsuzluk ve şiddet nedeniyle inandırıcılığını yitirdi. İsrail-Filistin çatışmasının en kabul edilebilir çaresi olmayı sürdüren bu çözümü gömmek için çeşitli aktörlerin aktif olarak çalıştıklarından bahsetmiyorum bile. Hamas'ın 7 Ekim saldırısından ve ardından İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarından önce de durum böyleydi.

dcrbt
Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, ABD Başkanı Bill Clinton ve İsrail Başbakanı İzak Rabin, Eylül 1993'te Beyaz Saray'da Oslo Anlaşmaları’nın imzalanması sırasında. (AFP)

Ancak İsrail'de satır aralarını okuduğunuzda, uzun süredir uykuda olan iki devletli çözüm meselesinin yeniden gün yüzüne çıkmaya başladığı anlaşılıyor. İki devletli çözüme ilişkin pozisyonlarını belirlemeye başlayan veya bu konuda aktif olan birçok aktör de var.

Yerleşimciler için ‘tarihi fırsat’

Batı Şeria'da İsrailli yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik şiddeti, eşi benzeri görülmemiş boyutlara ulaştı. İsrail yerleşimci hareketinin en aşırı kanadının 7 Ekim saldırılarını Filistinliler üzerinde baskı kurmak ve iki devletli çözümün kesin olarak sona ermesini sağlamak için tarihi bir fırsat olarak gördüğü açık. Onlara göre iki devletli çözüm “yeterince ölü” değil. Geçtiğimiz kasım ayında yayınlanan en son raporda Birleşmiş Milletler (BM), saldırı sıklığının (küçük olaylardan daha ciddi saldırılara kadar) 7 Ekim'den önceki günkü üç olaydan bu tarihten sonraki gün yedi olayla iki katına çıktığını belirtti. O zamandan bu yana bu artış yatay bir seyir izledi, ancak hâlâ önceki ortalamaların üzerinde.

İki devletli çözümün, defalarca ölebilecek olsa da tamamen olasılıklar alanından çıkarılması, Batı Şeria'daki gerçekleri değiştirme konusunda daha ciddi bir çabayı ve daha büyük bir iradeyi gerektiriyor.

Çoğu saldırı kayıt altına alınamayacağı için bu sadece buzdağının görünen kısmı olabilir. Yerleşimci saldırılarının çoğunluğu sanıldığı kadar ‘şiddetli’ ya da yoğun değil. Zira İsrailli yerleşimcilerin asıl amacı Filistinlileri öldürmek değil, korkutmak ve sınır dışı etmek. Onlar, küçük Filistinli toplulukları Batı Şeria'nın ana bölgelerinden uzaklaştırmak için şiddet yöntemini kurnazca kullanıyor.

Bölgeden binlerce kilometre uzakta oturan pek çok akademisyenin hararetle iddia ettiği gibi, eğer iki devletli çözüm ölmüş olsaydı şiddet olaylarındaki bu artışın hiçbir anlamı olmayacaktı. Aşırı sağcı yerleşimci hareketi gerçeğin farkında: İki devletli çözümün, defalarca ölebilecek olsa da tamamen olasılıklar alanından çıkarılması, Batı Şeria'daki gerçekleri değiştirme konusunda daha ciddi bir çabayı ve daha büyük bir iradeyi gerektiriyor.

Bu aşırı sağ figürlerin en öne çıkanı, geçen yılki seçimlerin ardından silahlı yandaşı Itamar Ben-Gvir ile birlikte iktidara gelen İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich'ten başkası değil. Ben-Gvir'in sert konuşmaları onu medyanın ön sayfasında yer alan kolay bir adama dönüştürürken, Smotrich düşünen kafa rolünde. Koalisyon görüşmelerinin bir parçası olarak Smotrich, İsrail hükümetinin işlevlerini ‘manipüle etmek’ için Netanyahu ile pazarlık yapmıştı. Maliye Bakanı olarak bilinse de kendisine İsrail'in Batı Şeria'daki ‘sivil faaliyetlerinin’ fiili sorumluluğu da verildi. Ana önerilerinden biri, onlarca yerleşim karakolunun, yani İsrail yasalarına göre bile yasa dışı olan küçük yerleşim yerlerinin yasallaştırılması için baskı yapmayı amaçlıyor.

Filistin devletinin gerçek katili

Bu bir tesadüf değil. Smotrich'in bildiği gibi bu ‘yerleşim karakolları’ iki devletli çözümün gerçek katilidir. Batı Şeria'daki yerleşim birimleri ve yerleşimci hareketi genellikle yekpare bir yapı olarak görülüyor ancak durum böyle değil. Yerleşim yerleri, demografik bileşimlerine ve coğrafi dağılımlarına bağlı olarak genellikle iki kısma ayrılabilir: Büyük yerleşim blokları ve genellikle büyük Filistin şehirlerinin yakınında bulunan daha uzak yerleşim yerleri. Bu coğrafi ayrım çoğu zaman ideolojik bir ayrımdır. Gush Etzion gibi büyük yerleşim bloklarında veya Kudüs'ün ‘banliyölerinde’ (Pisgat Zeev veya Maale Adumim) yaşayan İsrailliler daha az ideolojik olma eğilimindedir. Öyle ki onlar, çoğu dış gözlemcinin ‘yerleşimci hareketi’ olarak gördüğü dinsel ideolojiden ziyade, Yeşil Hat'ı geçtiklerinde düşük fiyatlarla ilgileniyorlar. Yeşil Hat yakınında yaşıyorlar ve çoğunlukla Kudüs ve hatta Tel Aviv dahil büyük İsrail şehirlerinde çalışıyorlar. Sonuçta burası küçük bir ülke.

dfrgth
İsrail saldırıları sonrasında Batı Şeria'daki Nur Şems Mülteci Kampı (AFP)

Burada önemli olan husus, İsrailli yerleşimcilerin sayısı son on yılda önemli ölçüde artmış olsa da Batı Şeria'da yaşayanların çoğunluğunun hâlâ Yeşil Hat'a çok yakın yerlerde yaşamasıdır. Batı Şeria'da yaşayan İsraillilerin yüzde 80'inin sınıra yakın yerleşim birimlerinde yaşadığı tahmin ediliyor. Bu önemli. Çünkü daha önceki barış planları arazi takası olasılığını tartışmıştı. Sınıra yakın bu yerleşimlerin çoğu, İsrail ile gelecekteki Filistin devletinin Yeşil Hat boyunca bir toprak takası üzerinde anlaşabileceği, yani İsrail topraklarının bir kısmının şu anda Batı Şeria'da bulunan bir toprakla takas edilebileceği anlamına geliyor. İsrail ve gelecekteki Filistin devleti, Batı Şeria bölgesinin yüzde beşinden daha azını takas ederek ve bunu İsrail'e devrederek - Yeşil Hat boyunca İsrailli Arapların yaşadığı benzer miktarda toprak karşılığında - barışın önündeki en büyük engellerden birini çözebilir.

İki devletli çözümün ‘yeterince ölü’ olmadığını fark eden Smotrich ve Ben-Gvir tarafından temsil edilen yerleşimci hareketinin en ideolojik kısmına gelelim. ‘Filistin devletinin gerçek katilinin’ yerleşim blokları değil, Batı Şeria'nın derinliklerinde, büyük Filistin şehirlerine yakın yerleşim birimleri olduğunun farkındalar. Bu yerleşimler arttıkça, gelecekteki herhangi bir İsrail devletinin bunları sökmeyi kabul etmesi de o kadar zorlaşacak. Yaklaşık 100 bin yerleşimci, Batı Şeria'nın derinliklerindeki yerleşimlerde, İsrail yasalarına göre bile yasa dışı olan yaklaşık 100 ila 150 yerleşim biriminde yaşıyor. Smotrich, bu yerleşimlerin daha da genişlemesini sağlayacak şekilde yasallaştırma planlarını defalarca bastırdı.

Karşılaştırma yapmak gerekirse, 2005-2006 yılları arasında, yani Ariel Şaron'un bu yerleşimcileri Gazze'den çekmeye karar verdiği dönemde, Gazze'deki yerleşimlerde yaşayan İsraillilerin sayısı 8 bindi. Ancak bu kopuş, İsrail toplumunda derin bir bölünme yarattı. Gazze'den çekilmeyi destekleyenler mavi, muhalifler ise turuncu giydiğinden bu bölünme açıkça görülüyordu. Bu nedenle, başarılı bir arazi takası çözümü için gerekli olan yaklaşık 100 bin yerleşimcinin geri çekilmesi daha da bölücü olacaktır. Yerleşimler Batı Şeria'nın derinliklerine doğru genişledikçe çekilme şansı azalıyor.

Barışın İsrail için en iyi güvenliği sağlayacağı söylenebilir. Bu şüphesiz geçerli bir argümandır, ancak çoğu zaman sadece aşırılık yanlısı küçük bir grubun değil, birçok İsraillinin görüşüyle ​​tutarsızdır.

Aşırılık yanlısı olmayan İsrailliler bile Filistin devletini varoluşsal bir tehdit olarak görmeye başladı. Hamas'ın iktidarı ele geçirmesine ve sonunda 7 Ekim saldırılarına yol açan Gazze ‘deneyiminin’ pek çok İsrailli tarafından Filistinlilerin kendi hallerine bırakılamayacağının ve barışa kavuşamayacaklarının bir işareti olarak görüldüğünü söylemeye gerek yok. 7 Ekim saldırıları, İsrail halkının en azından bir kısmı arasında, Batı Şeria'da bir Filistin devletinin kurulmasının tamamen aynı sonuca yol açacağı algısını güçlendirdi. Tek fark şu: Bu kez füzeler İsrail'in güneyine değil kalbine düşecek.

İsrail-Filistin çatışmasının coğrafi nüansları, bilgileri kitaplar ve medyayla sınırlı olanlar tarafından sıklıkla gözden kaçırılıyor. Örneğin Filistin'in önemli bir şehri olan Tulkarim, İsrail'in kıyı kenti Netanya'dan sadece 14 kilometre uzakta. Bu yakınlık, 2002 yılında Batı Şeria'dan gelen silahlı bir adamın Netanya'daki bir otele düzenlenen en kötü intihar saldırılarından birini gerçekleştirmesiyle açıkça ortaya çıktı. Hamas'ın kullandığı kısa menzilli roketler, genellikle 10 ile 20 kilometre arasında değişen menzile sahip. 7 Ekim'de Hamas üyeleri İsrail'in 20 kilometre kadar içlerine girerek Ofakim şehrine ulaştı.

Artık bazı İsraillilerin, Filistin devletini düşündüklerinde akıllarında olan imaj bu ve İsrail'in neden katı güvenlik garantileri konusunda ısrar ettiğini açıklıyor. Birisi uzaktan barışın İsrail için en iyi güvenliği sağlayacağını söyleyebilir. Bu, şüphesiz geçerli bir argümandır, ancak çoğu zaman sadece aşırılık yanlısı küçük bir grubun değil, birçok İsraillinin görüşüyle ​​tutarsızdır. Üstelik, Filistin Yönetimi ile ilişkilerin azalması ve başlangıçta Şaron tarafından üstlenilen ve daha sonra Netanyahu tarafından sürdürülen kasıtlı ötekileştirme çabaları, barışın yokluğuna ve Gazze'den çekilmenin ardından Hamas'ın güçlenmesine de katkıda bulundu.

ABD Başkanı Joe Biden, Gazze krizini yönetme konusundaki popülaritesinin azalmasında da görüldüğü gibi, iç siyasi duruşu pahasına bile olsa İsrail'in güvenliğine güçlü bir bağlılık sergiledi.

Yaklaşan İsrail seçimlerinde iki devletli çözümün tartışmalı bir konu olarak yeniden gündeme gelmesi bekleniyor. Savaştan önce kamuoyu yoklamaları iki devletli çözüme verilen desteğin azaldığını gösteriyordu. İsrail'de yakın zamanda gerçekleşen pek çok seçimde bu çözüm, seçim kampanyasında nadiren önemli bir konu olarak ortaya çıktı ve hatta çoğu zaman tamamen göz ardı edildi.

Ancak iki devletli çözüm konusunun ele alınacağı önümüzdeki seçimlerde durum farklı olacak. Yıllardır iki devletli çözümün destekçisi gibi davranan Netanyahu, nihayet (hiç kimseyi şaşırtmayacak şekilde) “Oslo hatası” olarak adlandırdığı fikrin ateşli bir rakibi olarak ortaya çıktı. O şimdi İsrail'in, aralarında ABD'nin de bulunduğu birçok müttefikinin, İsrail'in yeniden canlandırılmasına yardımcı olması için baskı yaptığı bir dönemde, İsrail'in bir Filistin devletiyle yan yana yaşayabileceği fikrine daha da şüpheyle yaklaşan birçok İsrailliyi bir araya toplamaya çalışıyor.

Netanyahu'nun tutumu hiç de yeni değil ama yine de onun siyasi hayatta kalma stratejisini büyük ölçüde açıklıyor. Popülaritesi azaldıkça, kendisini ABD'nin barış yoluna dönme yönünde artan baskısını savuşturabilecek tek kişi olarak göstererek toparlanmayı umuyor. Açık olmak gerekirse, İsrail'de Filistin devletinin kurulmasına karşı şüphelerini dile getiren veya açıkça karşı çıkan tek lider o olmayacak. Bu da Yair Lapid'in Al Majalla ile yaptığı röportajdaki açıklamasını daha da netleştiriyor. Ancak Netanyahu, kendisini Amerikan baskısına boyun eğmeyecek sert bir dünya lideri olarak sunacak. Bu, Biden'a özel olarak bir şey söyleyip daha sonra kamuoyunda tam tersini söyleyerek halihazırda oynadığı oyunu kısmen açıklıyor. Bakanları, Gazze nüfusunun bir kısmını yapay bir ‘adaya’ yerleştirme veya tamamen yerinden etme planı da dahil olmak üzere, Gazze'de ertesi gün için gerçekçi olmayan ve tuhaf planlar sunmaya devam ederken, onun İsrail ile ABD arasındaki gerilimi yayacağı, hatta bundan çıkar sağlamaya çalışacağı da kesin. Netanyahu, söylediklerinin yapılabileceğine ya da yapılması gerektiğine gerçekten inanıyor mu? Bu önemli değil. Amaç, Amerikalıları ve Avrupalıları İsrail'in geçerli bir alternatifi olduğuna ikna etmek ya da Gazze'de ‘ertesi günün’ nasıl görünebileceğini tasavvur etme konusunda ciddi olmak değil. Amaç, İsrail kamuoyunun bu hükümetin bir adım bile geri durmadığını ve Amerikan baskısına boyun eğmediğini bilmesini sağlamaktır.

Elbette İsrail'in en yakın müttefikiyle kavgaya tutuşmasının ne kadar akıllıca olduğu merak konusu olabilir. ABD Başkanı Joe Biden, Gazze krizini yönetme konusundaki popülaritesinin azalmasında da görüldüğü gibi, iç siyasi duruşu pahasına bile olsa İsrail'in güvenliğine güçlü bir bağlılık sergiledi. Ancak cevap açık: Netanyahu'nun çıkarları İsrail'in çıkarları değil. Netanyahu için önemli olan, İsrail-Filistin çatışmasına yönelik en geniş çapta kabul edilebilir çözümün bulunmasının zor olmasını sağlamak için kendisini iki devletli çözümün güçlü bir muhalifi olarak sunmaktır.



İsrail'in önümüzdeki aşamadaki silahı “Gazzeli milisler”

Gazze şehrinde, İsrailli rehine cesetlerinin aranması operasyonu sırasında Uluslararası Kızılhaç Komitesi'ne ait bir aracın yakınlarında bekleyen silahlı bir Hamas üyesi, 2 Kasım 2025 (AFP)
Gazze şehrinde, İsrailli rehine cesetlerinin aranması operasyonu sırasında Uluslararası Kızılhaç Komitesi'ne ait bir aracın yakınlarında bekleyen silahlı bir Hamas üyesi, 2 Kasım 2025 (AFP)
TT

İsrail'in önümüzdeki aşamadaki silahı “Gazzeli milisler”

Gazze şehrinde, İsrailli rehine cesetlerinin aranması operasyonu sırasında Uluslararası Kızılhaç Komitesi'ne ait bir aracın yakınlarında bekleyen silahlı bir Hamas üyesi, 2 Kasım 2025 (AFP)
Gazze şehrinde, İsrailli rehine cesetlerinin aranması operasyonu sırasında Uluslararası Kızılhaç Komitesi'ne ait bir aracın yakınlarında bekleyen silahlı bir Hamas üyesi, 2 Kasım 2025 (AFP)

Salim er-Reyyis

Hamas'ın silahlarını teslim etmeyi kendi koşullarını dayatmaksızın kabul ettiği bir anlaşmaya varılamadığına dair haberler son birkaç haftada basında giderek daha fazla yer bulmaya başladı. Bu süreçte İsrail'in savaşa geri dönme ve Gazze ile halkına yönelik askeri saldırıları yeniden başlatma ihtimaline dair açıklamalar ve beklentiler de yoğunluk kazandı. Ancak İsrailli analistler, ABD ve İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaş göz önünde bulundurulduğunda İsrail'in şimdilik savaşa dönmek yerine alternatif adımlar atabileceğine dikkati çektiler. Bunun yanında geçici ateşkesin ilan edilmesinin ardından dahi İsrail'in Lübnan'ın güneyinde askeri faaliyetlerini sürdürdüğü de vurgulandı.

Bu açıklama ve beklentilerin gölgesinde İsrail'in bombardıman operasyonları da yoğunluk kazandı. Saldırılar, Hamas'ın yönetimindeki İçişleri Bakanlığı'na bağlı polis araçlarını hedef alırken ordu, harekete ve askeri kanadı İzzettin el-Kassam Tugayları'na yakın güvenlik güçlerinin toplandığı noktaları da vurdu. İsrail ordusu hava saldırılarını artırmakla yetinmedi, bununla eş zamanlı olarak işgal ordusunun desteklediği yerel Filistinli milisler de Hamas kontrolündeki bölgelere baskın operasyonlarını yoğunlaştırdı. Bu operasyonlar kapsamında Filistinliler öldürüldü ve kaçırıldı. Milisler ayrıca Filistinlilerin arasında sızdı ve onların aralarında dolaşarak Hamas'ın siyasi ve askeri liderlerini ölümle tehdit eden videolar çekti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Gazze'deki yerel milislerin çekirdeği, Ekim 2023'te patlak veren İsrail savaşının ilk aylarından itibaren oluşmaya başladı. Bu gruplar başlangıçta, yabancı ülkelerden Filistinlilere ulaştırılan insani yardım kamyonlarının geçtiği ana yolları tutan yağma, hırsızlık ve yol kesme çeteleriydi. Çeteler, İsrail askeri operasyonlarının yarattığı kaos ve güvenlik boşluğunun kaçınılmaz bir sonucu olarak günden güne büyüdü ve Gazze'nin güneyinde, ortasında ve kuzeyinde çeşitli bölgelere yayıldı. Bu güvenlik boşluğu, gerek Hamas liderliğindeki hükümet bünyesinde gerekse hareketin askeri kanadında görev yapan güvenlik personelini hedef alan İsrail operasyonlarından kaynaklanıyordu.

İsrail'in savaşı yeniden başlatıp kara kuvvetlerinin bölgeye yeniden sızmasıyla birlikte çeteler yardım malzemelerini daha büyük ölçekte yağmalamaya devam etti ve ardından ‘Terörle Mücadele Halk Ordusu’ adı altında kamuoyuna açıkça varlığını ilan etti.

Savaşın sürmesi ve İsrail ordusunun Gazze'nin geniş kesimlerini giderek daha fazla kontrolü altına almasıyla birlikte Yasir Ebu Şebab liderliğindeki bir grubun adı öne çıkmaya başladı. Refah'ın güneydoğusunda, binlerce aç insanın göç ve savaş koşullarında beklediği yardım kamyonları ile gıda maddelerinin can damarı olan Kerem Ebu Salim Sınır Kapısı'nın yakınlarında konuşlanan bu grup, başta un yüklü olanlar olmak üzere onlarca kamyona el koydu. Bu durum kıtlığın artmasına önemli ölçüde katkıda bulundu. Hamas liderliğinin ve hatta bazı uluslararası kuruluşların o dönem yaptığı suçlamalara göre İsrail ordusu tüm bunları görmezden gelirken ne gruba saldırdı ne de faaliyetlerini engellemeye çalıştı.

fevfdv
İslami Cihad ve Hamas hareketlerinden silahlı kişiler, Gazze'nin kuzeyindeki Beyt Lahiye beldesinde İsrailli bir rehineye ait kalıntıları taşırken, 3 Aralık 2025 (AFP)

Gazze’de geçtiğimiz yıl ocak ayında varılan ateşkes anlaşmasının ardından, yalnızca yaklaşık bir buçuk ay süren ve ardından çöken bu süreçte Hamas ve diğer grupların üyeleri, mevzilerine yönelik saldırılar nedeniyle bu gruplarla defalarca silahlı çatışmaya girdi. İsrail ordusunun çekilip sınır bölgelerine gerilediği bu dönemde yaşanan çatışmalar bir kısım militanın ölümüyle sonuçlandı; ancak grupların varlığı ve faaliyetleri sona erdirilemedi.

İsrail'in savaşı yeniden başlatıp kara kuvvetlerini özellikle Refah ile Gazze'nin güneyindeki Han Yunus'un doğusuna yeniden sürmesiyle birlikte çeteler yardım malzemelerini çok daha büyük ölçekte yağmalamaya devam etti ve ardından ‘Terörle Mücadele Halk Ordusu’ adı altında kamuoyuna açıkça varlığını ilan etti.

Yedi ayı geride bırakan son ateşkesin ilanının ardından İsrail ordusu, tamamen kendi askeri kontrolü altında bulunan güneydeki Refah şehrinde Filistinli gruplara karşı operasyonlarını sürdürdü.

Geçtiğimiz yıl ekim ayında varılan ikinci ateşkesin ilanının ardından silahlı grupların, artık ‘milisler’ olarak anılan yapıların ortaya çıkış süreci hız kazandı. ‘Sarı hattın gerisindeki bölgeler’ olarak bilinen, yani İsrail ordusunun kontrolündeki alanlarda beş silahlı grup filizlendi. Bunlardan ilki, Yasir Ebu Şebab'ın liderliğinde Refah'ın doğusunda kuruldu; Ebu Şebab'ın öldürülmesinin ardından grubun başına Gassan ed-Duheyni geçti. İkinci grup Husam el-Ustal komutasında Han Yunus’un doğusu merkezli olarak faaliyet gösteriyor. Şevki Ebu Nasira liderliğindeki üçüncü grup ise Gazze'nin orta kesimlerinde Deyr el-Belah'ın doğusunda konuşlu durumda. Kuzeyde ise iki ayrı grup bulunuyor. Bunlardan biri Rami Hales önderliğinde Gazze şehrinin doğusunda, diğeri Eşref el-Mensi komutasında daha kuzeyde faaliyet gösteriyor.

İsrail ordusu, yedi ayı geride bırakan son ateşkesin ilanının ardından tamamen kendi askeri kontrolü altında bulunan güneydeki Refah şehrinde Filistinli gruplara yönelik operasyonlarını sürdürdü. Bu dönemde İsrail ordusu, Hamas’ın geride kalan komutanlarını ve üyelerini tasfiye etmeye yönelik faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Ebu Şebab grubu ise ‘terörle mücadele’ gerekçesiyle bu operasyonlarda İsrail ordusuyla birlikte Hamas'ın peşine düştüğünü ileri sürdü. Bu durum, grubun İsrail ordusundan doğrudan askeri ve lojistik destek aldığını açıkça ortaya koydu. Ancak İsrail, bu desteği kamuoyu önünde açık ve net bir biçimde hiçbir zaman kabul etmedi.

dffdv
Gazze'nin orta kesimlerindeki Deyr el-Belah'ta bulunan yerinden edilenlere ait bir kampın yakınlarında İsrail tarafından düzenlenen hava saldırısının ardından yükselen dumanlar, 25 Mart 2026 (AFP)

Ardından milislerin farklı bölgelerde gerçekleştirdiği operasyonlar birbirini izledi. Bu operasyonlar Gazze'nin orta kesimlerinde suikastlara odaklandı. Bunlar arasında Hamas güvenlik birimlerinin komutanlarından Ahmed Zemzem'in (Ebu el-Macid) Gazze'nin orta kesimlerindeki Mugazi Mülteci Kampı’nda Ebu Nasira grubundan iki ajan tarafından tabancayla öldürülmesi olayı öne çıktı. Gazze İçişleri Bakanlığı'nın 14 Aralık 2025 tarihinde gerçekleşen suikastın hemen ardından yakaladığı ajanlardan biriyle yürüttüğü soruşturma, bu bilgileri doğruladı.

Son dönemde Gazze'nin orta ve doğu kesimlerinde çok sayıda suikast ve kaçırma eylemi gerçekleştirildi. Bu eylemlerin arkasında milislerin askeri üstünlüğü değil, İsrail ordusunun doğrudan desteği yatıyor. İsrail ordusu, çete üyelerinin Gazze'nin güneyi, orta ve kuzey bölgelerindeki sivil alanlara baskın düzenlemesi sırasında hava desteği sağladı. Al-Majalla’nın görüştüğü gördü tanıklarının ifadelerine göre İsrail savaş uçakları, operasyonların yürütülmesi ve milislerin geri çekilmesine dek defalarca kez füzelerle ve ateş açarak sivillere saldırdı.

İnsani yardım alanında faaliyet gösteren kuruluşlar, özellikle de sahada çalışanlar, kendilerine dayatılan askeri güvenlik kaosunun hâkim olduğu bir ortamda çalışmaya yönelik işaretlere ve hazırladıkları planlara sahip.

Son baskın operasyonları sırasında yerel silahlı milislerle yakın temas kuran vatandaşların ifadelerine göre çeteler, bir kısmı yalnızca halk arasında dolaşarak görüntü almaya yönelik bu baskınlar sırasında büyük bir telaş yaşadı. Bu telaş, Gazze güvenlik güçlerinin olası bir saldırısına karşı duyulan kaygıdan kaynaklanıyordu. Ne var ki bu tür olaylar özellikle Han Yunus'ta defalarca kez tekrarlandı. Hamas'a bağlı güvenlik birlikleri, milislere ve araçlarına doğrudan ateş açtı. Al-Majalla’nın güvenlik kaynaklarından edindiği bilgilere göre bu çatışmalarda bir kısım milis hayatını kaybetti ya da yaralandı. İsrail ordusu ise çekilmelerini sağlamak için hava desteği sağladı.

zsdcds
Gazze Şeridi'nin kuzeyindeki Cibaliye’de yıkılmış binaların moloz yığınlarının olduğu bir caddede yerinden edilmiş Filistinliler, 6 Mayıs 2026 (AFP)

Sahadan elde edilen verilere göre İsrail'in yerel milisleri oluşturmaktaki amacı, onları Hamas kontrolündeki bölgelerde özel görevler üstlenen bir vekil güç olarak kullanmak. Bu görevler arasında özellikle gençlerin kaçırılarak İsrail ordusuna teslim edilmesi ve ardından Filistinli grupların faaliyetleri, yeniden toparlanma kabiliyetleri ve olası bir İsrail saldırısı halinde savaşa hazırlık düzeyleri hakkında istihbarat elde etmek amacıyla sorgulama ve gözaltı merkezlerine götürülmesi öne çıkıyor. Bunun yanı sıra milisler, İsrail'in İran ve Lübnan'a karşı sürdürdüğü savaşın yarattığı mevcut siyasi ve askeri koşullar çerçevesinde alternatif bir plan olarak da değerlendiriliyor.

İsrail ordusunun bu alternatif planı, İsrail hükümetinin Hamas'ın silahsızlandırılmasını gönüllü ya da zorla kabul etmesini sağlayacak bir anlaşma konusundaki sert tutumundan taviz vermemesi bağlamında şekilleniyor. Öte yandan kimliğinin gizli tutulması şartıyla Al-Majalla’ya konuşan uluslararası bir kuruluştan bir kaynağa göre Hamas, Kahire'deki müzakerelerde İsrail ordusunun Gazze'nin tamamından çekilmesi şartından geri adım atmıyor. Bu çıkmazlığın ortasında İsrail, önümüzdeki dönemde yoğun hava saldırıları düzenleyerek Gazze'de kasıtlı bir kaos ve güvenlik boşluğu ortamı yaratabilir. Buna paralel olarak milislerin iç bölgelere sızarak suikastlar düzenlemesine ve güvenlik kontrolünü ele geçirmesine zemin hazırlayabilir.

Aynı kaynak, özellikle insani yardım alanında faaliyet gösteren kuruluşların, ateşkesin aşamalarının tamamlanmasına ve nihayetinde Gazze Barış Konseyi’nin oluşturduğu Filistin Ulusal Geçiş Komitesi yönetimi devralarak yeniden yapılanma sürecini başlatana kadar, İsrail ordusu ve milislerin yol açtığı güvenlik kaosunun hâkim olduğu bir ortamda çalışmaya ilişkin sinyaller aldığını ve plan hazırlığı içinde olduğunu belirtti.


Geçim baskıları ile Arap ülkeleriyle iş birliği fırsatları arasında Suriye ekonomisi

Görsel: Al-Majalla
Görsel: Al-Majalla
TT

Geçim baskıları ile Arap ülkeleriyle iş birliği fırsatları arasında Suriye ekonomisi

Görsel: Al-Majalla
Görsel: Al-Majalla

Hüseyin eş-Şara

Dünyanın farklı ülkelerinde yaşanan ekonomik krizlerin ve sorunların giderek derinleştiği bu süreçte, gündeme gelen çeşitli olguların tartışılması ve ülkelerin krizlerden etkilenme boyutundaki belirgin farklılıkların ortaya konması giderek daha fazla önem kazanıyor.

Zengin ülkeler ile fakir ya da gelişmekte olan ülkeler, gerek gelir düzeyi ve mevcut imkânlar gerekse sosyal ve ekonomik koruma mekanizmaları açısından birbirinden keskin biçimde ayrışıyor. Bu farklılık, söz konusu krizlerin vatandaşlar ve toplum üzerindeki yansımalarını da doğrudan belirliyor. Bu nedenle ülkelerin gerçek gelirlerini ve bu gelirlerin vatandaşların yaşam standardına nasıl yansıdığını incelemek büyük önem taşıyor. Ekonomik ve kalkınma açısından istikrara kavuşmuş ülkeler, fiyat hareketlerini ve bu hareketlerin gelir göstergeleriyle ilişkisini ölçmek için hassas endeksler kullanıyor.

Gelişmiş ülkeler, ekonominin çeşitli boyutlarını, tüketim göstergelerini ve fiyat hareketlerini ele alan belgelenmiş araştırmalara dayanarak açık sonuçlara ulaşıyor. Bu süreçte, toplumsal kesimler arasındaki yapısal farklılıkları ve bireyler ile topluluklar arasındaki gelir eşitsizliklerini gözetebilen köklü analiz mekanizmalarına başvuruyorlar.

Arap dünyasında kayda değer nüfus kitlesi, büyük pazarlar ve muazzam petrol ile doğal gaz üretimine karşın tarımsal, sınai ve hizmet sektörü üretimi halen yeni pazarlara açılmayı bekliyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre serbest piyasa ekonomisini benimseyen ülkelerin büyük çoğunluğunda devlet, özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın ardından benimsenen siyasi, ekonomik ve sosyal sistemin doğasının çizdiği sınırlar dahilinde müdahalede bulunuyor. Bu çerçevede kâr ve yatırım hem amaç hem araç olarak kabul ediliyor. Fakat bunlar her zaman anayasa, yürürlükteki yasalar ve yerleşik gelenekler çerçevesinde hayata geçiriliyor.

Büyümeyi artırmak ve rekabeti güçlendirmek

Bu doğrultuda odak noktası her zaman pazarları genişletmek, iç ve dış hareketliliği canlandırmak ve böylece rekabetin kamu yararını en geniş kesime yaymasını sağlamak oldu; zira pazar herkese açıktır. Bu nedenle sermaye sürekli yeni fırsatlar ve pazarlar aradığından, ABD ve genel olarak Batılı şirketlerin farklı pazarlara yayılmasına dünya genelinde geniş çapta tanıklık edildi.

ABD ve Avrupa dışında ise Latin Amerika'da Meksika, Brezilya, Şili ve Arjantin; Afrika'da Güney Afrika, Ruanda, Nijerya ve kıtanın kuzeyinde başta Mısır olmak üzere pek çok ülke; Okyanusya'da Avustralya ve Yeni Zelanda; Asya'da ise Endonezya, Tayvan, Singapur, Çin, Japonya, Güney Kore, Malezya ve Asya'nın yedi kaplanı üretken pazarlar olarak öne çıktı. Bu ülkeler zaman zaman ağır geri adımlar yaşasa da ekonomik rotalarını düzeltme yolunu seçtiler.

sx sc
Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Prens Muhammed bin Selman, Cidde'de Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'yı kabul etti, 21 Nisan 2026 (AFP)

Arap dünyasında ise kayda değer nüfus kitlesi, büyük pazarlar ve muazzam petrol ile doğal gaz üretimine karşın tarımsal, sınai ve hizmet sektörü üretimi halen yeni pazarlara açılmayı bekliyor. Bu tıpkı, ‘Asya'nın Yedi Kaplanı’nın 1980'li ve 1990'lı yıllarda petrol gelirlerini hem yurt içinde hem yurt dışında etkin biçimde değerlendirerek gerçekleştirdiği atılımı gibi.

Suudi Arabistan, sanayileri yerli kaynaklarla beslemek, araştırma merkezleri kurmak ve dijital ekonomiye entegre olmak için yoğun çaba harcıyor. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman liderliğinde hayata geçirilen ‘Vizyon 2030’ projesi, Suudi Arabistan’ın gelişmiş ülkeler arasına katılma, ulusal gelir kaynaklarını çeşitlendirme ve vatandaşların yaşam standartlarını yükseltme yönündeki stratejik çizgisini somutlaştırıyor. Nihai olarak ekonomiyi daha üretken, rekabetçi ve dinamik bir yapıya kavuşturmak hedefleniyor.

Körfez'den Arap ülkelerine uzanan bir genişleme ve atılım zorunluluğu, iş birliği ile yatırım ufuklarını herkesin yararına olacak şekilde genişletmek için elzem, çünkü bu coğrafyada değerlendirilmeyi ve kullanılmayı bekleyen zenginlikler ve birikimler mevcut.

Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt, Umman ve Bahreyn gibi diğer Körfez ülkeleri de Suudi Arabistan'ın izinden gidiyor. Yüksek gelirlere sahip olan bu ülkeler, güçlerini birleştirdikleri takdirde kayda değer bir nüfus kitlesini temsil ediyor. Bununla birlikte ulusal kadroların yüksek nitelik düzeyi, ilerleme ve güçlenme çarkına girişi kolaylaştırıyor. Zira nitelikli insan kaynağı, gelişmiş dünyaya açılan kapının anahtarı.

Bu nedenle Körfez'den Arap ülkelerine yayılan bir genişleme ve atılım zorunlu hale geliyor. İş birliği ve yatırım ufuklarını herkesin yararına olacak biçimde genişletmek için coğrafyanın sunduğu zenginlikler ve birikimler değerlendirilmeli. Mısır'da büyük pratik potansiyeller bulunurken Sudan'da tarıma elverişli geniş araziler uzanıyor.

Arap ülkeleri arasında ulaşım ve bağlantı sorunu

Arap Mağrib bölgesi için de durum aynı. Cezayir ve Libya zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahipken Doğu Arap dünyası, Şam bölgesi ve Irak, bilimsel, tarımsal ve hizmet alanında nitelikli insan gücü, petrol zenginlikleri ve Arap dünyasını Türkiye, Avrupa ile Doğu'ya bağlayan kritik bir ulaşım kavşağı konumunda bulunuyor. Suriye, İpek Yolu güzergahı üzerinde yer alıyor ve Uzak Doğu, Orta Asya, Rusya ile Doğu ve Batı Avrupa'ya uzanan üç kıtanın buluşma noktasını oluşturuyor. Bölgesel sularda ise keşfedilmeyi bekleyen zenginlikler yatıyor.

Tüm bu potansiyeller, son elli yılda kayda değer bir sonuç veremeyen sınırlı ülke bazlı kalkınma anlayışından sıyrılarak harekete geçirilmeyi bekliyor. Bu başarısızlığın ardında temkinlilik, güvensizlik, Batı'ya ve dışa açılmaya duyulan çekince ile dar eğilimlerin egemenliği yatıyor.

Yoksulluk ve yoksunluğun giderek yaygınlaşması, yapısal dengesizlikleri giderecek stratejik girişimlerin yokluğuyla birleşiyor. Oysa bölge, ilerleme ve kalkınma için büyük bir potansiyele sahip; bu potansiyel, bağımlılık ve atalet yükünden kurtulmak için yeterli donanımı sunuyor.

Demiryolu ve karayolu ağlarının geliştirilmesi ve birbirine bağlanması, mesafeleri kısaltma, mal ve sermaye akışını kolaylaştırma ve Arap ekonomik entegrasyon süreçlerine katkı sağlama açısından üstlendiği kritik rol nedeniyle en öncelikli hedefler arasında yer alıyor.

Bu noktada söz konusu potansiyellerin nasıl değerlendirileceğini yeniden düşünmenin ve Arap yurdu içindeki ortak çıkarlar üzerine araştırmaları derinleştirmenin önemi bir kez daha belirginleşiyor. Çünkü pek çok ülke geniş iş birliği alanları ve umut vadeden fırsatlar barındırıyor.

Ortak Arap çıkarlarını ön plana almak

Artık ülkelerimizin ve halklarımızın ortak çıkarlarına her şeyin önünde öncelik tanınması gerektiği konusunda bir kanıya varmış bulunuyoruz. Bu perspektiften bakıldığında, demiryolu ve karayolu ağlarının geliştirilmesi ve birbirine bağlanması en öncelikli hedefler arasında yer alıyor. Mesafeleri kısaltma, mal ve sermaye akışını kolaylaştırma ve ekonomik entegrasyon süreçlerine katkı sağlama açısından bu ağların taşıdığı ağırlık tartışmasız. Bu bağlamda Suudi Arabistan'ı Şam bölgesiyle ve oradan Türkiye ile Avrupa'ya bağlayan mevcut ve planlanan demiryolu hatları bu yöndeki ilk somut adımı oluşturuyor. Uluslararası karayollarının geliştirilmesi ise bu entegrasyonu destekleyen tamamlayıcı bir güzergah olarak öne çıkıyor.

xcsdvsdv
Suriye'nin Tartus bölgesinde petrol boru hatlarının yanında duran bir Suriyeli işçi, 1 Eylül 2025 (Reuters)

Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan'daki petrol ve doğalgaz üretim bölgelerini Akdeniz'e bağlamaya yönelik yeni-eski eğilim de cesaretlendirici bir adım niteliği taşıyor. Bu sayede söz konusu zenginlikler, Hürmüz Boğazı'nın tek geçiş koridoruna bağımlılıktan kurtarılabilir ve boğaz üzerindeki uluslararası güçlerin ya da İran'ın denetiminden bağımsız bir alternatif oluşturulabilir. Bunun yanı sıra petrol ve doğalgaz üretim kapasitesinin artırılmasına ve Ürdün, Suriye ile Lübnan gibi transit ülkelerin bu hatlardan sağladığı faydanın güçlendirilmesine de katkı sağlar. Bu mesele aslında yeni değil. Kökleri 1950'lere, Suudi Arabistan'ın Bukayk (Abkayk) bölgesini Lübnan'ın Zehrani Limanı'na bağlayan Trans Arabistan Petrol Boru Hattı (Tapline) projesine dayanıyor. Tapline, İsrail işgali altındaki Suriye toprakları Golan Tepeleri’nden geçmesi ve Lübnan'daki savaşlar nedeniyle 1967 savaşının ardından devre dışı kaldı.

Suriye'de fiyat politikalarından sorumlu yetkili kurumların, ekonominin gereksinimleri, bütçe dengesi ve sosyal boyut arasındaki dengeyi gözetecek biçimde mevcut yaklaşımlarını yeniden gözden geçirmesi artık kaçınılmaz bir zorunluluk haline geldi.

Tüm bunların yanında iki petrol boru hattı daha mevcut. Bunlardan biri Kerkük'ten Banyas'a, diğeri Lübnan'daki Trablus'a uzanıyor. Bu hatların yenilenmesi ve Basra’daki petrol sahalarından Suriye'nin Banyas Limanı’na uzanacak yeni hatların eklenmesi giderek daha acil bir ihtiyaç haline geliyor. Hedef, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin petrolünün Ürdün ve Suriye üzerinden taşıma kapasitesini günlük 8 milyon varile çıkarmak.

İstikrarın anahtarı olarak gelir kaynaklarının geliştirilmesi

Bu bağlamı genişlettiğimizde, Ürdün ve Suriye gibi bazı Arap ülkelerinde toplam ya da net ulusal gelir ile vatandaşın bireysel gelir düzeyi arasında, özellikle elektrik ve petrol ürünleri gibi temel mal fiyatları söz konusu olduğunda, dikkat çekici bir uçurum bulunduğu görülüyor. Bu durum, vatandaş ile devlet arasındaki genel tabloyu yeniden karmaşık bir hale getiriyor. Devletin kendi hesapları ve öncelikleri varken vatandaş, mütevazı gelirleriyle asgari ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağını sormaktan kendini alamıyor.

sdvdfv
Şam'ın eski şehir bölgesindeki Buzuriye Çarşısı, 16 Ocak 2026 (AFP)

Tüm bu verilerden hareketle, Suriye ekonomisinin geçim baskıları, giderek derinleşen gelir uçurumu, gerileyen satın alma gücü ve mevcut ekonomik dönüşümler içinde tırmanan fiyatlar karşısında yaşadığı sıkıntı, Arap ülkeleriyle iş birliği yollarının güçlendirilmesini olası çözümlere açılan önemli bir kapı olarak zorunlu kılıyor. Bu yönelim, Suriye toplumunun yaklaşık yüzde 95'ini oluşturan dar gelirli kesimlerin mütevazı gelirlerini eritip tüketen fiyat artışlarıyla baş edebilmesi için onların koşullarını iyileştirmeye öncelik verilmesi gerektiği düşünüldüğünde ayrı bir önem kazanıyor. Bu bağlamda devletin mevcut potansiyelleri yeniden değerlendirme ve hem vatandaş üzerinde hem de toplumsal istikrar üzerinde doğrudan etki yaratacak daha etkili ekonomik alternatifler arama sorumluluğu da belirginleşiyor.

Herhangi bir ülkede gelir kaynaklarının geliştirilmesi, toplam ulusal gelirin artırılmasına ve bireysel gelir düzeyinin yükseltilmesine doğrudan yansıyor. Öte yandan Suriye'de fiyat politikalarından sorumlu yetkili kurumların, vatandaşın temel ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla mevcut yaklaşımlarını yeniden gözden geçirmesi artık kaçınılmaz bir zorunluluk haline geldi. Bu durum, pazar ve ekonominin gereksinimleri ile sosyal boyut arasındaki dengeyi sağlayacak ve her türlü kalkınma sürecinin temel hedefi olan vatandaşın çıkarına hizmet edecek bir adım olarak öne çıkıyor.


Irak, İsrail'in geçici bir konuşlandırma yaptığını kabul etti

Dün Irak'ın güneyindeki Kerbela çölünde "egemenliğin tesis edilmesi" operasyonu sırasında Halk Seferberlik Güçleri'ne bağlı bir birlik (Örgütün internet sitesi)
Dün Irak'ın güneyindeki Kerbela çölünde "egemenliğin tesis edilmesi" operasyonu sırasında Halk Seferberlik Güçleri'ne bağlı bir birlik (Örgütün internet sitesi)
TT

Irak, İsrail'in geçici bir konuşlandırma yaptığını kabul etti

Dün Irak'ın güneyindeki Kerbela çölünde "egemenliğin tesis edilmesi" operasyonu sırasında Halk Seferberlik Güçleri'ne bağlı bir birlik (Örgütün internet sitesi)
Dün Irak'ın güneyindeki Kerbela çölünde "egemenliğin tesis edilmesi" operasyonu sırasında Halk Seferberlik Güçleri'ne bağlı bir birlik (Örgütün internet sitesi)

Irak ordusundan üst düzey bir subay, geçtiğimiz mart ayında Necef Çölü’ne çıkarma yapan gücün, Amerikan silahları kullanan İsrail birlikleri olduğunu itiraf etti. Yetkili, Irak güçlerinin bölgenin tespit edilmesinin ardından derhal harekete geçtiğini ancak 48 saatten kısa bir süre içinde askeri üsse dair herhangi bir ize rastlanmadığını belirtti.

Kerbela Operasyon Komutanı Korgeneral Ali el-Haşimi, dün yaptığı basın açıklamalarında, güvenlik güçlerinin hareketliliği izledikten sonra çıkarma bölgesine hızla ulaştığını ifade etti.

Irak hükümeti daha önce yaptığı açıklamada, güvenlik güçlerinin "kimliği belirsiz" bir grupla çatışmaya girdiğini ve söz konusu grubu hava desteği altında geri çekilmeye zorladığını duyurmuştu. Hükümet, halihazırda ülke topraklarında herhangi bir yabancı askeri üs veya gücün bulunmadığını vurguladı.

Gelişmelerin ardından Haşdi Şabi güçleri, Necef ve Kerbela çöllerinin yanı sıra Nuhayb ile bağlantılı güzergâhın güvenliğini sağlamak amacıyla "Egemenliğin Tesisi" adı verilen geniş kapsamlı bir operasyon başlattıklarını duyurdu.