Kudüs'ün ‘İsraillileştirilmesi’ ve kendi evini ‘uygun maliyetle’ yıkma seçeneği

Daha az Filistinli, daha çok toprak

İllüstratör: Axel Rangel Garcia/Al Majalla
İllüstratör: Axel Rangel Garcia/Al Majalla
TT

Kudüs'ün ‘İsraillileştirilmesi’ ve kendi evini ‘uygun maliyetle’ yıkma seçeneği

İllüstratör: Axel Rangel Garcia/Al Majalla
İllüstratör: Axel Rangel Garcia/Al Majalla

İşgal Altındaki Doğu Kudüs: Ahmed Mahir

İsrail'in Doğu Kudüs'ü işgal ettiği 1967 yılından bu yana iktidara gelen İsrail hükümetleri, ‘İsrailleştirme’ ve Yahudileştirme politikaları uygulayarak Kudüs’ün demografik yapısını değiştiriyor. İsrail'in Batı Şeria'daki bazı bölgeleri şehrin sınırları içine dahil etmesi, Filistin topraklarını ilhak eden bir duvar inşa etmesi, en az 12 yerleşim birimi kurması ve Filistin mahallelerindeki binlerce konut için yıkım emri çıkarması ya da fiilen yıkması sonucunda bugün Kudüs'ün idari sınırları 70 kilometreden fazla bir alana yayılmış durumda.

İsrail ordusunun buldozerleri, 1967 savaşında Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinin kontrol altına alınması ve işgal edilmesinin ardından onlarca Arap medeniyetinden kalma arkeolojik yapıyı yıktı. İsrail Turizm Bakanlığı, Eski Şehir bölgesinin kapılarında turistlere sadece 57 dini mekânı yanlış gösteren (ve Al Majalla’nın bir kopyasına ulaştığı) bir harita bile dağıttı. Haritada Yahudiler için 50, Hıristiyanlar için altı ve Müslümanlar için sadece bir kutsal mekan gösterildi. Oysa bölgede gerçekte üç dine de ait 700'den fazla dini, arkeolojik ve tarihi mekan bulunuyor. Bakanlık yaklaşık on yıl önce bu vahim hatayı fark ettikten, daha doğrusu bu hata İsrailli ve Filistinli insan hakları kuruluşları tarafından keşfedildikten sonra haritayı kullanımdan çekti.

İsrail'in dile getirilmeyen amacı, Filistinlilere kendi topraklarında yeni inşaat izni vermeyerek Kudüs'teki varlıklarını, bugün şehrin toplam alanının ve idari sınırlarının yaklaşık yüzde 15'ine tekabül eden küçük bir alanla sınırlamaktı. Ayrıca Filistin mahallelerinde çok sayıda yeni ev inşa edilmesine izin verilmesi, şehirde çok sayıda Filistinlinin olması anlamına geliyordu.

dcefvfde
İsrail Turizm Bakanlığı tarafından yaklaşık on yıl önce toplatılan Kudüs'teki dini ve kültürel arkeolojik alanları gösterdiği söylenen haritanın bir görseli

Kudüs Belediyesi’nin kentsel planlamasında ve resmi inşaat yönetmeliklerinde Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinin bazı noktaları kamusal alan ve park olarak belirlendi. Filistin mahallelerinin bir kısmının şehrin genel altyapısına, elektrik, kanalizasyon ve su şebekelerine bağlanmasını kabul etmeleri halinde şehirdeki Filistinlilerin büyük çoğunluğu için astronomik olan ve on binlerce doları bulduğu tahmin edilen ücretler talep edildi. Bu durum, ciddi bir konut sıkıntısı ve hızla artan kiralar olarak çifte krize yol açtı.

Bu durum, birçok Filistinliyi nüfusları hızla arttıkça izinsiz olarak arazilerinin çevresine evler inşa etmeye ve evlerini genişletmeye zorladı. Çünkü İsrail makamları onlara ailelerinin ihtiyaçlarını karşılayacak alternatif bir mahalle geliştirme sistemi ve şehir planlaması sunmadı. Bunun sonucunda bugün yüz binlerce Filistinli evlerinin yıkılması tehdidiyle karşı karşıya.

Kudüs bir gayrimenkul meselesine indirgenemez ya da dar bir Filistin-İsrail çerçevesi içinde gösterilemez. Çünkü Kudüs’te yaşananlar tüm dünyada yankı bulur.

Kudüs'te ikamet eden bir Filistinli, uygun fiyatlı bir konut bulabilmek için Kudüs'ün idari sınırları dışındaki bölgelere doğru birkaç metreliğine bile çıksa Kudüs’teki kaydı silinip ikametgahı iptal edilecek ve Kudüslü kimliğini kaybedecektir. Çünkü ilgili İsrail yasalarına göre ikametgah yerinin Kudüs olduğunu kanıtlaması gerekiyor. Bu ekonomik ve sosyal zorlukların yanı sıra İsrail'in kısıtlamaları nedeniyle, Kudüs'ün işgali ve demografik yapısının değiştirilmesi başladığından bu yana Kudüs'te ikamet etme hakları ellerinden alınan binlerce Kudüslü var.

Uygun maliyetli yıkım

Kaçak evlerin ve izinsiz eklentilerin yıkılması, sadece üzerlerinde bıraktığı ciddi ve uzun süreli psikolojik etkisi nedeniyle değil, aynı zamanda belediyenin talep ettiği 30 bin doların üzerindeki yıkım maliyeti nedeniyle de Kudüslü Filistinlilerin belki de en büyük sıkıntısı olmaya devam ediyor. Aynı olayı, geçtiğimiz günlerde beni Silvan Mahallesi’ndeki evinin yıkıntılarını görmeye götüren Kudüslü Fahri Ebu Diyab da yaşadı. Çünkü belediye şubat ayında İsrail'in inşaat yönetmeliklerini ihlal ettiği gerekçesiyle evini tamamen yıkmıştı. Ebu Diyab belediyenin yıkım hizmetiyle evini kendinin yıkması arasında bir seçim yapamadı. Çünkü belediye genellikle İsrail yasalarına göre kaçak yapı olan evlerin sahiplerini ‘uygun maliyetli yıkım’ seçeneğine zorluyor. Bu da ciddi bir ekonomik kriz içinde olan Filistinlilerin birçok masraftan tasarruf etmek için evlerini kendilerinin yıkması anlamına geliyor.

İsrail makamlarının yıkım politikasını ‘seçici ve gelişigüzel’ olarak tanımlayan Ebu Diyab’ın evi ve bahçesindeki müştemilatı, belediyeyle uzlaşma umuduyla para cezalarını ödemeye başladığı 2010 yılında mahkeme tarafından yıkım kararı verildiğinden beri boştu. Ebu Diyab, bu süre zarfında belediyeye verilen vergi ve hizmet bedellerinin yanı sıra avukatlık ücretleri için toplam 85 bin dolar ödedi.

Çoğu durumda kriz, inşaat tamamlanır tamamlanmaz başlıyor ve inşaat sürecinde yıkım cezası verilmiyor. Daha ziyade yasal soruşturma ve mali cezalar döngüsü başlıyor. Bu durum içinde olan bir Filistinli, kendisi ve ailesi evlerinde kalırken, sanki ‘zaman kazanıyormuş’ gibi yıkımı yıllarca erteliyor. Ebu Diyab’ın söylediği gibi nihai bir karar çıkana kadar, resmi yıkım faturası ve bunun sonucunda ortaya çıkan hükümet ve banka prosedürleri ile muazzam borç ödenene kadar borçlu olmakla masraflardan tasarruf etmek için evini kendisinin yıkması arasında iki seçenekle karşı karşıya kalacak.

Ebu Diyab’ın evi el-Bustan Mahallesi’nde, güney tarafından Mescid-i Aksa yakınlarında yer alıyor. Ancak belediye, Eski Şehir bölgesine yönelik kentsel planının bir parçası olarak, İsrailli makamların bu Filistin mahallesinin Yahudi Kral Davut’un antik bahçesi olduğu şeklindeki resmi anlatısına göre tarihi statüsünü korumak için burayı ‘Kral Davut’ adlı bir parka dönüştürmek istiyor.

Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nin İsrail tarafından işgal edilmesinden beş yıl önce yani 1962 yılında bu evde doğan Ebu Diyab, evin ve bulunduğu arazinin kendisinin ve ailesinin özel mülkü olarak kayıtlı olmasına rağmen, evi genişletmek için 1987 yılında ilk kez belediyeye başvurduğunda belediyeden inşaat izni alamadığını söylüyor.

Ebu Diyab'ın dördü çocuk on kişilik üç aileyi barındıran evi, eşsiz konumu ve evlerinin yıkılması tehdidi altındaki Silvan Mahallesi sakinlerinin sözcüsü haline gelmesinin ardından bir kültür salonuna dönüştü: Öyle ki burada eski ABD Başkanı Jimmy Carter da dahil olmak üzere ünlü siyasetçileri ve büyükelçileri ağırladı. İronik olansa aralarında ABD’nin İsrail Büyükelçisi Jack Lew'in de aralarında bulunduğu çeşitli Batılı ülkelerin büyükelçilerinden oluşan üst düzey bir yabancı heyet, Silvan Mahallesi sakinleriyle dayanışma içinde olduklarını ve Kudüs'ün Eski Şehri bölgesinin kimliğinin değiştirilmesini reddettiklerini ifade etmek üzere Ebu Diyab’ın evini yıkılmasından sadece bir hafta önce ziyaret etmesi oldu.

Ebu Diyab, sözlerini şöyle sürdürdü:

Yıkımdan sonra belediye bana bu yılın (2024) ev vergisini ödemem için yeni bir fatura gönderdi. Gördüğünüz gibi ev moloz yığınına dönmüş olsa da yaklaşık bin 400 dolarlık bir vergi talep ediliyor. Yandaki binayı görüyor musunuz? Başlangıçta tek katlı bir binaydı ve bugün İsrailli yerleşimciler tarafından inşa edilmiş altı katlı kaçak bir binaya dönüşmüş durumda. Ancak belediye onlara karşı hiçbir yıkım emri çıkarmadı. Bu durum, zulmün, ırkçılığın ve adaletsizliğin basit, ama açık bir örneğidir. Bugün ben kendi öz şehrimde bir mülteciyim.

Doğu Kudüs'teki ilk yıkım

İsrailli ve Filistinli tarihçiler ve araştırmacılar, Eski Şehir bölgesinin Filistin mahallelerindeki ilk yıkımın, 10 Haziran 1967’de İsrail ordusu buldozerlerinin Kudüs'ün en eski mahallelerinden birinde onlarca tarihi binayı yıktığı Mescid-i Aksa ve Batı Duvarı'nın bitişiğindeki Meğaribe Mahallesi’nde gerçekleştiğini söylüyorlar.

İsrailli Siyonist bir araştırmacı olan Shmuel Bachat, Hayfa Üniversitesi tarafından yayınlanan ve arşivinde yer alan, Al Majalla’nın bir kopyasına ulaştığı İbranice bir makalede, Levi Eşkol (eski İsrail Başbakanı) hükümetinin üst düzey yetkilileri yıkım kararını onayladıklarını belirtirken Eski Şehir bölgesindeki ‘işgalin mimarı’ olarak bilinen dönemin Kudüs Belediye Başkanı Teddy Kollek ve 1967 savaşı sırasında İsrail Ordusu Merkez Bölge Komutanı olan ve şehrin işgalinden sonra Kudüs'te büstü dikilen General Uzi Narkiss'in isimlerini verdi. Bachat, makalesinde ayrıca, Kudüs dışına ya da Ürdün’e ve Fas'a zorla göç ettirilen mahalle sakinlerinin akıbetinin yanı sıra yıkımı kınamak için Yahudilerin ve Arapların birlikte düzenledikleri protesto gösterilerine de değiniyor.

Kudüs'ün Arap mahallelerinde yeni konutlar inşa edilmesine izin verilmesi, şehirde çok sayıda Arap sakininin yaşayacağı anlamına geliyor.

Kudüs'e yaptığım son ziyaret sırasında, dedelerinden kalma evlerinden tahliye edilmekle tehdit edilen Şeyh Cerrah Mahallesi sakinleriyle olan dayanışmasıyla, İsrail Yüksek Mahkemesi önünde Filistinlilerin evlerinin yıkılmasına karşı yaptığı savunmalarıyla, İsrail işgaline ve yerleşim birimlerinin inşasına karşı olmasıyla tanınan ve Peace Now (Barış Şimdi) hareketinin ilk kurucularından biri olan İsrailli avukat Daniel Seidemann ile ofisinde görüştüm.

Seidemann, Batı Kudüs'teki Beitar Caddesi’nde bulunan ofisinin penceresinden dışarıyı göstererek, “Şuradaki trafik lambasının arkasında işgal altındaki Doğu Kudüs'ü görüyorsunuz. Kudüs'ün yarısı işgal altında, diğer yarısı ise özgürken Kudüs yaşayamaz. Burada özgürlük, orada işgal var” ifadelerini kullandı.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 4 Temmuz 1967 tarihinde 2253 sayılı kararı kabul edilmiş ve  İsrail'e tüm yıkım kararlarını iptal etmesi ve Kudüs'ün statüsünü değiştirecek her türlü eylemi derhal durdurması çağrısında bulunulmuştu. Bu kararı görmezden gelen İsrail, o tarihten bu yana Ürdün Krallığı tarafından yönetilen ve Batı Şeria'da Osmanlı döneminden beri tapu kütüğüne kayıt altında olan topraklara el koyup yüz binlerce dönümlük araziyi İsrail Devleti'ne ait topraklar olarak sınıflandırarak taşınmazların mülkiyetini işgal yoluyla elde etti.

İsrail’in 1948 yılında kurulmasından önce Yahudi İsraillilerin Kudüs'ün Eski Şehir bölgesinde kaybettikleri mülkleri talep etmelerine olanak tanıyan bir yasa tasarısı 1970 yılında kabul edildi.

“Kayıpların mülklerini koruma” bahanesiyle Filistinlilerin işgal altındaki topraklarda arazi kaydı yaptırmasını engelleyen 1967 tarihli askeri emir nedeniyle İsrail'in o tarihten bu yana el koyduğu Filistin topraklarının miktarına ilişkin kesin verilere ulaşmak zor olmasa da kafa karıştırıcı. Ancak Filistinli bir sivil kuruluş olan Kudüs merkezli Uygulamalı Araştırma Enstitüsü'nün verileri, işgal altındaki Batı Şeria'da inşa edilen İsrail yerleşim birimlerinin yüzde 51'i yani (2023 yılı itibariyle) yaklaşık 176 yerleşim biriminin İsrail tarafından el konularak devlet arazisi olarak sınıflandırılan araziler üzerinde olduğunu ve yüzde 49'unun Filistin toprakları üzerine inşa edildiğini gösteriyor.

xsvdfbrt
Fahri Ebu Diyab işgal altındaki Doğu Kudüs'ün Silvan Mahallesi’ndeki evinin yıkıntıları arasında (Fotoğraf: Ahmed Mahir/Al Majalla)

Kudüs'te görüştüğüm, İsrailli sivil toplum kuruluşu B'Tselem (İşgal Altındaki Topraklarda İsrail İnsan Hakları Bilgi Merkezi) Saha Araştırmaları Direktörü ve B'Tselem Arapça Sözcüsü Kerim Cubran, İsrail’in ‘Kudüs'ün demografik yapısını bozmak için’ Kudüs'ün idari sınırları dışında kalan ve Kudüslü 300 bin Filistinlinin yarısından fazlasının yaşadığı Kefer Agap ve Şuafat Mülteci Kampı’nı almayı planladığını söyledi. Cubran, bu iki Filistin mahallesinin apartheid rejimi tarafından Ayırma Duvarı'nın inşa edilmesinden sonra halihazırda mekânsal olarak Kudüs'ün dışında kaldıklarını da sözlerine ekledi.

İsrail'in 1967 yılından bu yana Kudüs politikasının ‘Yahudiler için daha fazla, Araplar için daha az toprak’ ilkesine dayandığını söyleyen Cubran, “İsrail, şehir planlamasını, Filistinlilerin Kudüs'te yayılmalarını engellemek ve şehirdeki Arap nüfusu oranının artmaması ve bugün yaklaşık bir milyon olan şehrin toplam nüfusunun yüzde 25'iyle sınırlı kalmasını sağlamak için kullandığı siyasi araçlardan biri haline getirdi” dedi.

Kudüs'ten bahsederken şehrin dini karakterini göz ardı edilemez. Çünkü şehrin dini boyutu anlaşılmadan Kudüs'ü anlamak mümkün değil. Kudüs bir gayrimenkul meselesine indirgenemez ya da dar bir Filistin-İsrail çerçevesi içinde gösterilemez. Çünkü Kudüs’teki protestolar, şiddet olayları, insan hakları ihlalleri ve şehrin mimari ve demografik özelliklerinin değiştirilmesi dünyanın birçok şehrinde yaşayan çok sayıdaki Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman arasında yankı bulur.

İsrailli avukat ve hukukçu Seidemann, bana Eski Şehir bölgesinin, tasarımı on yıl süren üç boyutlu bir modelini gösterdi. Modelde üç dine ait kutsal mekânlar üç renkle gösterilmiş ve Yahudilik için mavi, Hıristiyanlık için turuncu ve Müslümanlık için yeşil renk kullanılmıştı.

Seidemann, aralarında Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman din adamları, tarihçiler, arkeologlar ve hukukçuların olduğu uzmanlardan oluşan bir ekiple bu model için bir de kitapçık yazdı. Kitabın dijital bir versiyonunu da hazırladı. Kitap, Eski Şehir bölgesinin sınırları içinde ve dışında belgelenmiş yüzlerce dini ve kültürel miras alanının ayrıntılarını ve hikayelerini anlatıyor.

Seidemann, son olarak şunları söyledi:

Kudüs, bu karmaşık dini bağlamı ciddiye alanlar için son derece hikmetli ve huzurlu bir şehir. Ancak bu bağlam göz ardı edildiğinde çok tehlikeli bir yere dönüşüyor.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.


Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
TT

Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)

Libya Yüksek Yargı Konseyi, Trablus'taki Yüksek Mahkeme Anayasa Dairesi'nin kararlarına karşı tavrını katılaştırarak, ‘yargıyı siyasallaştırma girişimlerine’ karşı sert bir uyarıda bulundu. Konsey, ‘bu hassas aşamada yargıya müdahale etme’ konusunda sert bir uyarıda bulundu. Ülke, yargıya da neredeyse ulaşan kronik siyasi ve askeri bölünmelerden mustarip durumda.

Yüksek Yargı Konseyi’nin bu tutumu, Anayasa Mahkemesi'nin Temsilciler Meclisi tarafından çıkarılan ve Yargı Sistemi Kanunu'nda değişiklikler içeren iki kanunu geçersiz kılma kararının ardından daha da belirginleşti. Bu durum, mevcut Yargı Yüksek Konseyi’nin kurulduğu anayasal dayanağın ortadan kalktığı ve bu kanundan kaynaklanan statüsünü kaybettiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, önceki hükümlere uygun olarak yeniden oluşturulması gerekiyor.

Yüksek Yargı Konseyi tarafından cuma akşamı yapılan açıklamada ‘anayasal çevreden’ doğrudan bahsedilmeden yargı alanında yaşananlara, özellikle de bazılarının, kurumu zararlı bir kurum ile değiştirmek için anayasal olarak ilgili olduğunu düşündükleri araçları kullanarak yargının birliğini ve bağımsızlığını zayıflatma girişimlerine ilişkin duyulan üzüntü ifade edildi.

Konsey, bu kişilerin amacının, diğer tüm yetkileri elinden almak suretiyle, yalnızca siyasi ve dar bir kişisel çıkar olarak nitelendirilebilecek hedefleri gerçekleştirmek olduğunu değerlendirdi.

Yargının birliğini korumak, sorumlu davranmak ve ülkenin yararına hizmet etmek için, sonuçsuz kalacak bir fiili durum dayatmaya çalışanların devam eden uzlaşmaz tavırları karşısında bir süre en yüksek disiplin seviyesini uyguladığını da ekleyen Konsey, ülkenin tarihinde hassas ve tehlikeli bir dönemde, birliğin her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir zamanda yargıya müdahale etme girişimlerine işaret etti.

fdbfb
Libya Temsilciler Meclisi'nin önceki bir oturumundan bir kare (Libya Temsilciler Meclisi)

Bu gerginlik, Temsilciler Meclisi ile (yargı otoritesini oluşturan üç sütundan biri olan) Devlet Konseyi arasındaki hukuki ve siyasi çatışmanın bir parçası olarak görülüyor. Bu çatışma, siyaset koridorlarından yargının kalbine taşınırken Temsilciler Meclisi, bazı yasal değişikliklerle Yüksek Yargı Konseyi'ni yeniden yapılandırarak yargı üzerinde daha fazla etki sahibi olmaya çalışıyor. Devlet Konseyi bu hamleyi yargının ‘siyasileştirilmesi’ olarak değerlendirdi.

Bu turda, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi ve Libya'daki BM Destek Misyonu (UNSMIL) Başkanı Hanna Serwaa Tetteh, bu diyaloğun yeni bir hükümet seçmek için bir organ olmaktan ziyade, Libyalıların kendi ülkelerinin geleceği için kendileri tarafından formüle edilen pratik çözümler geliştirmek amacıyla yürütülen bir ‘Libyalılar arası’ süreç olduğunu teyit etti.

Seçim çerçevesine ilişkin görüşmeler de “6+6” komitesinin kuralları ve danışma komitesinin tavsiyeleri temelinde, mevcut farklılıkların altında yatan garantileri ve siyasi endişeleri anlamaya odaklanarak yürütüldü.

Katılımcı üyeler ise, görüşmelerin genel ilkelerden usul ayrıntılarına doğru ilerlediğini belirttiler. Komisyon Yönetim Kurulu'ndaki boş koltuk krizinin çözülmesinin, gelecekteki seçimlere olan güveni güçlendirmek ve seçimlerin itiraz edilmesini veya kesintiye uğramasını önlemek için temel bir unsur olduğunu vurguladılar.

ert6y
Önceki belediye seçim kampanyasından (Komisyon Yönetim Kurulu)

Turun sonunda üyeler, Berlin Süreci Siyasi Çalışma Grubu'nun büyükelçilerine ve temsilcilerine ana önerilerini sundular. Büyükelçiler ve temsilciler, sürecin mart ayında yeniden başlaması ve uzun vadeli istikrarı sağlayacak ulusal bir vizyon etrafında uzlaşma sağlanmaya devam edilmesi koşuluyla, UNSMIL tarafından kolaylaştırılan yol haritasına destek verdiklerini teyit ettiler.

Yapılandırılmış diyalogun yeni hükümetin seçimi konusunda kararlar alan bir organ olmadığını yineleyen USNMIL, devlet kurumlarını güçlendirmek amacıyla, seçimlere elverişli bir ortam yaratmak ve yönetişim, ekonomi ve güvenlik alanlarındaki en acil sorunları ele almak için pratik önerileri incelemekle ilgilendiğini belirtti. UNSMIL, bunun uzun vadeli çatışmanın nedenlerini ele almak için politika ve yasama önerilerini inceleyerek ve geliştirerek başarılacağının altını çizdi. Ayrıca, yapılandırılmış diyalogun istikrarın önünü açacak ulusal bir vizyon üzerinde uzlaşma sağlamayı amaçlayacağına da dikkati çekti.

Bu gelişme, cumartesi günü Tacura, Sayad ve el-Hashan belediyelerinde ve Tobruk'taki bir oy verme merkezinde, düzenli ve sakin bir atmosferde belediye meclisi seçimleri için oy kullanma işleminin başlamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Komisyon Yönetim Kurulu’nun ana operasyon odası, oy verme sürecinin disiplinli ve organize bir ortamda, önemli bir engel olmadan plana göre ilerlediğini belirtti.

Komisyon, 93 sandık merkezinden oluşan 43 merkezin tamamının açık olduğunu doğruladı. Bu tur, şeffaflığı artırmak ve her türlü sahtekarlık girişimini önlemek amacıyla Tacura belediyesinde elektronik doğrulama teknolojisi (parmak izi) kullanıldı.

u78ı9o
Huri, cumartesi günü belediye seçimlerinde bir oy verme merkezini ziyaret ederken (UNSMIL)

Öte yandan UNSMIL, sorumlu yerel yönetimin kurulmasına katkıda bulunmak için tüm kayıtlı seçmenleri oy kullanmaya çağırırken, misyonun başkan yardımcısı Stephanie Huri, Tacura'daki oy verme merkezlerini ziyaret ederek oy verme sürecini ve elektronik seçmen doğrulama sisteminin kullanımını yerinde gözlemledi.

Bu seçimler, oy vermeyi geciktiren bazı teknik ve hukuki engellerin aşılmasının ardından, Komisyonun ülke çapında belediye meclislerini seçme planını çerçevesinde gerçekleşirken söz konusu plan, son iki yılda uygulanan ve nihai sonuçların kabul edilmesi ve seçilmiş meclislerin oluşturulmasıyla sonuçlanan önceki aşamaların başarısının bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.


Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
TT

Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, örgütün idari kurumları üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya çalışıyor. Bu yüzden söz konusu kurumlara, eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın liderliği döneminde marjinalleştirilen yakın arkadaşları ve din adamı olmayan politikacıları getirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre yapılan en önemli değişiklikler arasında, eski bakan ve milletvekili Muhammed Fneyş’in Hizbullah’ın ‘hükümeti’ olarak kabul edilen yürütme organının başına geçmesi, milletvekili ve parlamento grubu başkanı Muhammed Raad'ın ise genel sekreter yardımcılığına atanmasının bekleniyor.

Kaynaklar, Kasım'ın, daha önce partinin yürütme organının sorumluluğunda olan ayrıntılara girmeden liderliği elinde tutan genel sekreterlik ile örgütün tüm kurumlarını birbirine bağlayarak Hizbullah’ı kontrol etmeye çalıştığına işaret etti.

Öte yandan, Başbakan Nevaf Selam, çok sayıda kişinin İsrail'in tekrarlanan saldırılarının ardından halen yeniden inşa edilmesini beklediği güney bölgesine tarihi bir ziyaret başlattı. Başbakan Selam'ın, Hizbullah tarafından kendisine karşı başlatılan ihanet kampanyasına rağmen tüm köylerde sıcak bir şekilde karşılanması dikkati çekti.