Suriye Geçici Hükümeti kendini feshetmek üzere

Bir bakanlık kaynağı: Türkiye ile sınır kapılarının yönetimi geçiş hükümetine devredildi ve buradan elde edilen mali kaynaklar artık devlet hazinesine aktarılıyor

Suriye Geçici Hükümeti Mart 2013'te kuruldu ve şu ana kadar dört başbakan tarafından yönetildi (AFP)
Suriye Geçici Hükümeti Mart 2013'te kuruldu ve şu ana kadar dört başbakan tarafından yönetildi (AFP)
TT

Suriye Geçici Hükümeti kendini feshetmek üzere

Suriye Geçici Hükümeti Mart 2013'te kuruldu ve şu ana kadar dört başbakan tarafından yönetildi (AFP)
Suriye Geçici Hükümeti Mart 2013'te kuruldu ve şu ana kadar dört başbakan tarafından yönetildi (AFP)

İsmail Derviş

Suriyeli muhaliflerin kurduğu Suriye Geçici Hükümeti’nden bir bakanlık kaynağı, Geçici Hükümetin, Şam'daki Geçiş Hükümetinin görev süresinin 1 Mart'ta sona ermesiyle birlikte görev ve çalışmalarının sona ereceğini ve kendini feshedeceğini bildirdi.

Kaynak, The Independent Arabia’ya yaptığı özel açıklamada, “Geçici Hükümet henüz Şam'daki Geçiş Hükümeti ile iletişim kurmadı, iletişim Koalisyon aracılığıyla sağlanıyor, zira Geçici Hükümet Koalisyon’un kurumlarından biri” ifadelerini kullandı.

Kaynak, “Bununla birlikte, bizimle Geçiş Hükümeti arasında hiçbir anlaşmazlık yok ve yeni Suriye hükümetinin bir parçası olmaya ve düzenlenmesi beklenen Ulusal Konferansa katılmaya hazırız” dedi.

Suriye Geçici Hükümeti’nin Maliye Bakanı Abdulhakim el-Masri ise özel bir açıklamada, “Geçici hükümetin hâlâ üzerinde çalıştığı bazı projeleri var. Kesinlikle Suriye’de birden fazla hükümet olmasından yana değiliz. Bununla birlikte henüz tamamlanmamış bazı projelerimiz var, bunların da Geçici Hükümet çalışmalarını bitirmeden önce tamamlanması gerekiyor ve biz tüm dosyaları yeni Suriye hükümetine teslim etmeye hazırız” dedi.

ASXDEFRGT
Suriye Geçici Hükümeti 11 yıldır eski rejimin kontrolü dışındaki birçok bölgeyi yönetiyor (AFP)

Masri, “Şam'da düzenlenecek Ulusal Konferansa katılım konusunda henüz bir davet almadık. Genel olarak Geçici Hükümetin ister entegrasyon ister başka bir yolla bir sonraki Suriye hükümetinin parçası olması gerekiyor, ancak Suriye'de sadece tek bir hükümetin olması gerektiği hususu da vurgulanmalı” ifadelerini kullandı.

Sınır kapılarının ve üniversitelerin devredilmesi

Bakan, konuşmasını, “Geçici Hükümet, Suriye ayaklanması sırasında rejimin kontrolü dışında kalan bölgeleri yönetmek için özel olarak kurulan bir geçiş aşamasıdır. Birleşik Suriye'ye ve geleceğinin birleşik bir hükümet çerçevesi içinde yönetilmesine olan tam bağlılığımızı yineliyoruz. Suriye halkının tüm kesimlerini temsil eden kapsamlı bir ulusal hükümet kurulması yönündeki çabalara destek veren Geçici Hükümet Bakanlar Kurulu, bu konuda görevlendirilecek taraflara tüm dosya ve sorumlulukları devretmeye hazırdır” diyerek tamamladı.

Geçici Hükümetin bir diğer bakanı da özel açıklamasında, “Türkiye ile sınır kapılarının yönetimi Geçiş Hükümeti’ne devredildi ve bu kapılardan elde edilen mali kaynaklar artık devlet hazinesine aktarılıyor. Sınır kapılarındaki tüm çalışanlar Şam hükümetine bağlı. Halep Üniversitesi, tüm akademik ve idari personeli, öğrencileri ve mezunlarıyla birlikte Şam Yükseköğretim Bakanlığı'nın denetimine devredildi ve buna tüm lisanslı özel üniversiteler de dahil” dedi.

Koalisyonun rahminden doğan bir hükümet

Kasım 2012'de Ahmed Muaz el-Hatip başkanlığında çeşitli muhalif akımlardan 63 üyenin katılımıyla, Suriye Devrimci ve Muhalif Güçler Ulusal Koalisyonu kuruldu. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri tarfından, kuruluşundan hemen sonra, Suriye muhalefetinin meşru temsilcisi olarak tanındı. KİK ülkelerinin kendisini tanımasından birkaç saat sonra da Cezayir, Irak ve Lübnan hariç Arap Birliği tarafından da tanındı. Söz konusu ülkeler, Suriye'deki sivillere yönelik şiddet uygulamalarına karşı tüm Arap ülkelerinin aksine, eski Suriye rejimiyle ilişkilerini kesmediler.

Koalisyon, ABD, Avrupa Birliği ülkeleri ve Türkiye tarafından da tanındı. Suriye ayaklanması yıllarındaki performansı nedeniyle yoğun eleştirilere maruz kalsa da muhalefetin meşru temsilcisi haline geldi.

Mart 2013'te Koalisyon başkanı Muaz Hatip istifa etti ve yerine Suriyeli muhalif George Sabra Koalisyon başkanlığına atandı; bu gelişme uluslararası alanda büyük bir memnuniyetle karşılandı. Çünkü Koalisyon başkanlığı, farklı mezhepsel geçmişlere sahip iki Suriyeli isim arasında yumuşak bir geçişe tanık olmuştu; Hatip muhafazakâr Suriyeli İslamcı hareketten, Sabra ise Suriye Hristiyanlarındandı.

Koalisyon, 19 Mart 2013 tarihinde İstanbul'da bir konferans düzenleyerek, “Suriye Geçiş Hükümeti” olarak adlandırılan hükümetin kuruluşunu duyurdu, ancak daha sonra hükümetin ismi “Suriye Geçici Hükümeti” olarak değiştirildi. Gassan Hitto, Şam dışındaki Suriye hükümetinin ilk başkanı seçildi ve görevi rejimin kontrolü dışındaki bölgeleri yönetmekti. Bu arada Hitto, hükümette 10 ila 12 teknokrat bakanın yer alacağını, savunma bakanının seçiminin ise Özgür Suriye Ordusu'na bırakılacağını duyurdu.

İlk başarısızlık

Hitto, üç aydan fazla bir süre başbakan olarak görevde kaldı, ancak hükümeti kurmayı başaramadı ve 14 Eylül 2013'te istifasını açıkladı. Aynı gün Dr. Ahmed Toma başbakan seçildi. Kendisi 2005 yılında Şam Deklarasyonu'nun kurucularından biriydi ve o zaman Ahmed el-Saeh takma adını kullanıyordu.

Toma, Suriye ayaklanmasının en zor dönemlerinden birinde hükümeti kurmayı ve başkanlığını yürütmeyi başardı. Onun döneminde Suriye’de çok sayıda katliam yaşandı ve Geçici Hükümet başkanlığı görevi süresi dolmadan Halep şehri rejimin eline geçti. 15 Aralık 2015'te görevinden istifa etti ve Dr. Cevad Ebu Hatab'ın yeni hükümeti kurmakla görevlendirilmesine kadar beş ay daha hükümeti yönetmeye devam etti.

Ebu Hatab'ın hükümeti sekiz bakanlıktan, bir başbakan yardımcısı ve bir ekonomi işlerinden sorumlu yardımcıdan oluşuyordu. Ebu Hatab başbakanlık görevinin yanı sıra savunma ve içişleri bakanlıklarını da üstlendi. Hükümeti, kuruluşu sırasında bazı değişiklikler yaşadı; hükümetin kurulmasından aylar sonra Dera'da bir polis karakolunu hedef alan intihar saldırısında hayatını kaybeden Yakub el-Ammar'ın yerine Muhammed Surur el-Muzib yerel yönetimler bakanı olarak atandı. Maliye Bakanı Abdulmunim Halabi hükümetin kurulmasından bir buçuk ay sonra istifa edince, bu bakanlığı da üstlenen Ebu Hatab başbakanlığın yanı sıra üç bakanlığı üstlenmiş oldu.

Ebu Hatab hükümeti, zorlu siyasi, askeri ve güvenlik koşulları altında faaliyet gösterdi. Buna ayrıca, dost ülkelerden muhalif kurumlara sağlanan desteğin genel olarak azalması ve sahada koşullarının kötüleşmesi de eşlik etti. Buna rağmen hükümet, rejimin kontrolü ele geçirmesinden önce Şam kırsalı, Dera şehri ve temel olarak var olduğu Kuzey Suriye'deki faaliyetlerini başlattı.

Cevad Ebu Hatab, 10 Mart 2019'a kadar hükümetin başında kaldı, ardından istifasını açıkladı. Dört ay sonra Abdurrahman Mustafa başbakan olarak atandı ve bugüne kadar görevde kalarak bu hükümetin son başbakanı oldu.

Son hükümet

Abdurrahman Mustafa, Türk kökenli bir Suriyeli politikacı ve muhalif figürdür. Arapça ve İngilizcenin yanı sıra akıcı bir şekilde Türkçe bilmektedir. Suriye ayaklanmasından önceki faaliyetleri Suudi Arabistan, Türkiye ve Libya arasında dağılmaktadır.

Abdurrahman Mustafa dönemi, Suriye ayaklanmasının en büyük yenilgisine tanık oldu, muhaliflerin varlığı, Suriye'nin toplam yüzölçümünün yüzde 11'ini geçmeyen bir coğrafi alanla, Türkiye sınırına yakın kuzeydeki bir bölgeyle sınırlı kaldı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Abdurrahman Mustafa döneminde gerek Arap dünyasında gerekse uluslararası alanda ister askeri ister siyasi olsun, muhalif kurumlara verilen destekte bir azalma yaşandı. Yine onun döneminde, İdlib'deki Heyet Tahrir el-Şam'a (HTŞ) bağlı Kurtuluş Hükümeti ile kendi hükümeti arasında büyük bir rekabet yaşandı. Ancak yine onun döneminde Suriye ayaklanması zafere ulaştı, zira bilindiği gibi eski rejimi deviren “Saldırganlığın Caydırılması” operasyonu, HTŞ öncülüğünde diğer Suriyeli muhalif grupların da katılımıyla yürütüldü.

Rejimin devrilmesinden iki gün sonra Suriye'deki yeni yönetim, devletin çöküşünü önlemek amacıyla, ülkeyi yalnızca üç ay yönetecek bir Geçiş Hükümeti kurulduğunu duyurdu. Ancak bu hükümette Suriye Geçici Hükümeti’nden hiçbir bakan yer almadı. Geçici Hükümet de Suriye'nin tek bir hükümete sahip olmasının gerekliliğini vurgulamasına rağmen, henüz kendisini feshettiğini açıklamadı.



Esed'den Maduro'ya: Güvenilmez müttefikler anlatısının pazarlanması

Gana ordusu personeli, Gana'daki Daboya’da Flintlock Operasyonu adı verilen yıllık terörle mücadele programı sırasında atış talimi yapıyor, 2 Mart 2023(Reuters)
Gana ordusu personeli, Gana'daki Daboya’da Flintlock Operasyonu adı verilen yıllık terörle mücadele programı sırasında atış talimi yapıyor, 2 Mart 2023(Reuters)
TT

Esed'den Maduro'ya: Güvenilmez müttefikler anlatısının pazarlanması

Gana ordusu personeli, Gana'daki Daboya’da Flintlock Operasyonu adı verilen yıllık terörle mücadele programı sırasında atış talimi yapıyor, 2 Mart 2023(Reuters)
Gana ordusu personeli, Gana'daki Daboya’da Flintlock Operasyonu adı verilen yıllık terörle mücadele programı sırasında atış talimi yapıyor, 2 Mart 2023(Reuters)

Sergey Eledinov

Son zamanlarda transatlantik analizlerde ve medya yorumlarında tekrar eden, Rusya ve Çin'in “müttefiklerini terk ettiği” ve bunun Afrika'da giderek büyüyen bir kaygıya neden olduğu teması öne çıktı. Bu düşünce örneğin, Münih Güvenlik Raporu'ndaki Sahel bölümü, “Sahel: Terk Edilmiş Ortaklıklar” ile Batı Afrika hakkındaki çeşitli bilgilendirmeler de dahil olmak üzere çok çeşitli rapor ve makalelerde kendisine yer buldu. Aynı şekilde “Maduro, Rusya'nın Güvenilmez Bir Müttefik Olduğunu Acı Bir Şekilde Öğrendi” gibi başlıklar taşıyan makaleler, Suriye ve Venezuela vakalarını Sahel rejimleri ve Moskova ile Pekin'in diğer ortakları için ibretlik öyküler olarak sundular.

Bu argümanın bir miktar geçerliliği var. Bu krizler gerçekten de dış desteğin sınırları hakkında meşru soruları gündeme getiriyor. Ancak, anlatıyı yatay bir bağlama kaydırmak, onu analitik araç olmaktan çıkarıp, Afrikalı aktörlerin mevcut davranışlarını açıklamak yerine, gelecekteki krizleri tahmin etmeyi amaçlayan önceden tasarlanmış bir açıklayıcı çerçeveye dönüştürüyor.

Dahası “Afrika'da kaygı” ifadesinin kendisi, -özcü bir eğilimde- saklı temel bir analitik hatayı açığa çıkarıyor. Bu, üslup hatası veya gazetecilikteki aşırı basitleştirme değil, metodolojik olarak zayıf sonuçlara yol açan bir mantık hatasıdır. Bu analiz onlarca ülke, rejim ve elit oluşumu kapsayan bütün kıtayı hayali bir kolektif duyguya indirgiyor. Bu indirgemecilik, gerçekliği basitleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda etkinliğin içini boşaltıyor, somut kararları ve çıkarları genel bir “ruh haliyle” değiştiriyor. Hükümetleri, kurumları veya karar alma mekanizmalarını belirtmeden bir “Afrika kaygısı”ndan bahsetmek, bölge adına konuşma hakkını gasp etmek anlamına gelir. Bu perspektiften bakıldığında, özcülük sadece retorik bir süsleme değil, analitik çerçevenin destekleyici bir sütunudur ve eğer kaldırılırsa, tüm yapı çöker.

Gözlemlenebilir kurumsal göstergeler dikkate alındığında, Afrika bağlamında Rusya ve Çin'in “güvenilmezliğine” dair iddiaların derinleştirilmesinin deneysel temeli sınırlı kalmaktadır. Afrika devletleri, Moskova veya Pekin'e duydukları güvende yaşanan kayba dayalı olarak güvenlik anlaşmalarının feshedilmesi veya değiştirilmesi konusunda net bir dalgaya sahne olmamış, ayrıca dış politikayı yeniden yönlendiren belirleyici nedenlere “güvenilmezliği” ekleyen resmî açıklamalar da yayınlamamıştır. Bu, elbette risklerin gizli bir şekilde yeniden değerlendirildiği veya altta yatan şüphelerin var olduğu olasılığını dışlamaz. Nitekim Afrika ve Ortadoğu'da, Maduro'nun tutuklanmasının ardından Rus ve Çin garantilerinin gerçek değerini sorgulayan ve bazı elitler arasında “sessiz bir huzursuzluktan” bahseden makaleler yayınlandı. Ancak bu, şimdilik, karar alma süreçlerinde sağlam şekilde yerleşmiş kurumsal bir model değil, yorumlayıcı bir katman olmayı sürdürüyor. Bu ayrım çok önemli, çünkü söylemin analizden siyasi eyleme geçiş yaptığı nokta tam da burasıdır.

Bu anlatının temel itici gücünün kaynağının bölge dışında, transatlantik analitik alanda olması dikkat çekicidir. Avrupalı ve Amerikan düşünce kuruluşları tarafından yayınlanan raporlarda ve bilgilendirmelerde, Esed'in devrilişi ve Maduro krizi, Afrika rejimleri için kapsamlı bir “ders” olarak sunuluyor; Rusya ve Çin'in uzun vadeli destek sağlamaya yönelik kaynakları ve siyasi iradeleri yetersizdir. Bazı ifadeler, Afrikalı liderlerin Moskova ve Pekin'in, Batı'nın daha önce müttefiklerine yaptığı gibi rejimlerin hayatta kalması için risk almayacağını anlamaları gerektiğini açıkça belirtiyor.

Bu mantık, Afrikalı elitler arasında genellikle daha büyük bir ihtiyatla gündeme getiriliyor ve kesin bir yargıdan ziyade, olası desteğin sınırları hakkında pratik bir soru olarak ifade buluyor. Anlatının kaynağı ile bölgedeki siyasi uygulama arasındaki bu tutarsızlık, fikrin doğrudan yerel deneyimle şekillenmediğini, aksine hazır bir açıklama olarak sunulduğunu gösteriyor.

efgthyjuı8
Nijer Dışişleri Bakanı Bakary Yaou Sangare, Mali Dışişleri Bakanı Abdoulaye Diop ve Burkina Faso Dışişleri Bakanı Karamoko Jean-Marie Traoré, Rus mevkidaşları Sergey Lavrov ile ortak basın toplantısında, Moskova, 3 Nisan 2025 (AFP)

Bu anlatının işlevi oldukça açık. Ortakların baskı arttığında müttefiklerini terk edeceği beklentisine dayanan bir ön senaryo görevi görüyor ve elitleri, kriz yoğunlaştığında kesin desteğin gelmeyeceği ön yargısını benimsemeye hazırlıyor. Hedef kitlesi genel halk değil, dar karar verici çevredir; devlet başkanları, üst düzey askeri komutanlar, güvenlik ve istihbarat teşkilatları ve büyük ekonomik çıkar grupları. Kriz zamanlarında, bu algılar genellikle birlik ve direnç, aşamalı bir çözüm veya dağılma ve yeniden konumlanma arasında seçim yapmayı destekler. Bu perspektiften bakıldığında, anlatı sadece gerçeği tanımlamakla kalmaz; krizin kendisi tam olarak gerçekleşmeden önce bile elitlerin hesaplarını yeniden şekillendirerek ona müdahale eder.

Bu anlatının dayandığı iki örnek -Suriye ve Venezuela- dış desteğin sınırlarını ortaya koyuyor, ancak kamuoyunda yaygın olarak tasvir edilenden daha karmaşık bir tablo içinde. Suriye'de, Rus ve İran müdahalesi, rejimin askeri yenilgisini önlemede ve devletin temel kurumlarını korumada belirleyici bir rol oynadı. Beşşar Esed'i “ihanete uğramış bir müttefik” olarak tasvir etmek, olayların seyriyle bağdaşmıyor çünkü çatışmanın en kritik aşamalarında kendisine destek güçlüydü. Tam aksine, Suriye deneyimi, dış desteğin neler başarabileceğinin sınırlarını göstermektedir; zaman kazandırır ve askeri gücü destekler, ancak yapısal dengesizlikleri gidermez, kaybedilen meşruiyeti geri kazandırmaz veya uzun vadeli ekonomik gerilemeyi telafi etmez. Tek başına destek miktarı kırılgan bir iç yapıyı istikrarlı bir yapıya dönüştüremez.

Venezuela ise sıkılıkla Rusya'nın “güvenilmezliğinin” kanıtı olarak gösteriliyor. Ancak, bu yorum daha yakından incelendiğinde zayıflamaktadır. Moskova ve Pekin'in desteği baştan beri açıkça tanımlanmıştır; hiçbir koşulda doğrudan askeri müdahaleye dair bir taahhütte bulunmaksızın, krediler, borçların yeniden yapılandırması, enerji ve savunma sözleşmeleri ile diplomatik koruma. Bu desteğin sınırları, dış aktörlerin kaynakları ve risk alma kapasitelerinin yanı sıra, elitler arasındaki dağılma, güvenlik kurumları üzerindeki kontrolün niteliği ve kilit oyuncuların hesapları da dahil olmak üzere Venezuela'nın iç dinamikleri tarafından belirlenmiştir.

Burada, ana akım söylemde sıklıkla gözden kaçırılan çok önemli bir nokta öne çıkıyor, o da desteğin sınırları tek taraflı bir karar değil, iki taraf arasındaki etkileşimin sonucudur. Dış aktörün iradesi olsa bile, iktidardaki elit içindeki uyumun yokluğunu telafi edemez, rejimin benimsemek istemediği siyasi veya güvenlik seçeneklerini dayatamaz veya giderek aşınan kurumlar üzerine istikrarlı bir meşruiyet inşa edemez. Bir ortağın “güvenilirliğini” rejimin kendi davranışlarından bağımsız olarak değerlendirmek, tehlikeli analitik sonuçları olan metodolojik bir hatadır. Otomatik kurtuluş yanılsamasını besler ve direnç yükünü içeriden dışarıya kaydırır.

Rus ve Çin garantilerinin “yetersizliğini” ispatlamak için Suriye, Venezuela ve Sahel ülkelerini karşılaştırmak, analitik olarak zayıftır. Bu karşılaştırmalar, son derece yoğun bir iç savaş, petrol gelirlerine dayalı popülist bir sistem içinde elitlerin dağılması bağlamını dikkate almamaktadır

Bu nedenle Rus ve Çin garantilerinin “yetersizliğini” ispatlamak için Suriye, Venezuela ve Sahel ülkelerini karşılaştırmak, analitik olarak zayıftır. Bu karşılaştırmalar, son derece yoğun bir iç savaş, petrol gelirlerine dayalı popülist bir sistem içinde elitlerin dağılması ve Sahel'deki asimetrik isyan bağlamını dikkate almamaktadır. Bunlardan her biri kendi yapısına ve dış aktörler için farklı manevra alanlarına sahip ve farklı kriz türlerini temsil etmektedir.

Sahel'de, Rus askeri birlikleri, ulusal ordular, güvenlik servisleri ve yerel milis gruplarla birlikte, geniş çaplı kara müdahalelerine katılmadan ayrılıkçı ve cihatçı isyanlarla mücadele ederek sınırlı yetkiler dahilinde faaliyet gösteriyorlar. Bu birbirinden farklı bağlamları tek bir açıklayıcı modelde birleştirmek, Afrika'daki güvenlik düğümlerini doğru değerlendirmeyi veya derinlemesine anlamayı sağlamaktan ziyade, uyarıcı anlatıları kolaylaştırmaya hizmet ediyor.

cdfvgthy
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kazakistan Devlet Başkanı Kasım Cömert Tokayev, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Özbekistan Devlet Başkanı Şevket Mirziyoyev, İkinci Dünya Savaşı'nın bitişinin 80. yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen askerî geçit töreninde, Pekin, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Bu anlatının güçlenmesinin zamanlaması, kendi başına anlamlı, çünkü Sahel bölgesinde Batılı güvenlik modellerinin yaşadığı kriz, Avrupa'nın askeri varlığının azalması, alternatif ortakların yükselişi ve Sahel devletlerinin ittifaklarının yeni dış bağlantılar etrafında pekişmesi zemininde ivme kazandı. Askeri misyonlar ve kurumsal araçlar aracılığıyla olayları doğrudan yönlendirme yeteneği azaldıkça, yorumları kontrol etmek, aşınan etkinin yerini alır. Beklentileri yönetmek, rakiplerin “güvenilirliğini” sorgulamak da dahil olmak üzere, önceki kontrol mekanizmalarının eskisi kadar etkili olmadığı bir bağlamda alternatif bir etki aracına dönüşür.

Rusya ve Çin, Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir himaye modeli sunmuyor. Aksine, Afrika ve ötesindeki katılımları karşılıklı bir mantığa dayanıyor; sınırlı askeri yardım, silah ve eğitim, uluslararası forumlarda siyasi destek ve ekonomik projeler

Rusya ve Çin, Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir himaye modeli sunmuyor. Aksine, Afrika ve ötesindeki katılımları karşılıklı bir mantığa dayanıyor; resmi güvenlik garantileri veya her koşulda müdahale taahhüdünde bulunmaksızın, sınırlı askeri yardım, silah ve eğitim, uluslararası forumlarda siyasi destek ve ekonomik projeler. Deneyimler sicili, bu yaklaşımı ortakların yakın zamanda terk edilmesinin bir öncüsü olarak yorumlamayı desteklemiyor, aynı zamanda iç krizlere karşı kapsamlı bir sigorta poliçesi olarak değerlendirmeyi de haklı çıkarmıyor. Desteğin sınırları vardır ve bu sınırlar, dış tarafların kaynaklarının yanı sıra rejimlerin bu katılımla uyumlu bir iç güç yapısı kurma istekliliği ve gücüyle belirlenir.

Afrika devletlerine gelince temel ders, rejimlerin hayatta kalmasını garanti altına alacak “güvenilir bir hami” aramakta değil, bağımsız bir strateji formüle etmekte yatıyor. Mesele, güvenlik ve siyasi kurumlar üzerindeki hayati kontrolü bırakmadan, manevra alanlarını genişletmek için dış ortaklardan -Batılı, Rus, Çinli veya bölgesel olsun- nasıl yararlanılacağıdır.

Bu süreç zaten başladı. G5 Sahel ittifakı içindeki ülkeler de dahil olmak üzere Sahel ülkeleri, Türkiye ve Körfez ülkeleriyle aktif ve büyüyen ilişkilerini sürdürürken, Rusya ve Çin ile iş birliğini derinleştiriyor. Doğu Afrika hükümetleri de güvenlik mimarilerini tek bir eksene hapsetmeden, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Çin ile programlarını harmanlıyor. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu anlamda, çeşitlendirme, hayali bir “Afrika kaygısını” değil, bağımlılığı azaltmayı amaçlayan rasyonel bir hesabı yansıtıyor.

Tam da bu noktada “güvenilmez müttefikler” anlatısı gerçekten tehlikeli hale geliyor. Tehlikesi, bazı iddiaların doğruluğunda değil, sorumluluk merkezinin içeriden dışarıya kaydırılmasında ve elit çevrelerde kaçınılmaz bir terk edilme beklentisini yerleştirmesinde gizli. Bu beklentiler, iktidardaki koalisyonların uyumunu zayıflatıyor, proaktif yeniden konumlanmaları teşvik ediyor ve dağılma süreçlerini hızlandırıyor. Ardından bu dağılmanın kendisi anlatının geçerliliğinin kanıtı olarak sunuluyor.

Bu anlatının yıkıcı işlevi budur. Sadece gerçeği tanımlamakla kalmıyor, beklentileri ve davranışsal hesapları şekillendirerek onu yeniden biçimlendiriyor. Bu nedenle tehlikeli; yanlış olabileceği için değil, elit kesimin bir bölümünün bilincinde kök saldığında krizin oluşmasına katkıda bulunan bir faktör haline gelebileceği için. O zaman, “güvenilmez müttefikler” söylemi bir baskı aracı haline geliyor ve etkileri dış desteğe ilişkin herhangi bir nesnel sınırlamayı aşabiliyor.

Dış ortaklıklar hangi biçimi alırsa alsın, Afrika krizlerinin sonuçları nihayetinde rejimlerin dış yardımın sınırlılığını kabul etmeye ve direnç sorumluluğunu üstlenmeye ne ölçüde istekli olduklarına bağlı olacaktır; bu görev Moskova'ya, Pekin'e veya başka herhangi birine devredilemez.


Afrika'nın Sahel bölgesinde teröristlerin nüfuz mücadelesi

Afrika'nın Sahel bölgesinde El Kaide ile DEAŞ arasındaki rekabet, cihadı temsil etme tekelini kimin elinde tutacağına dair açık bir mücadeledir (Reuters)
Afrika'nın Sahel bölgesinde El Kaide ile DEAŞ arasındaki rekabet, cihadı temsil etme tekelini kimin elinde tutacağına dair açık bir mücadeledir (Reuters)
TT

Afrika'nın Sahel bölgesinde teröristlerin nüfuz mücadelesi

Afrika'nın Sahel bölgesinde El Kaide ile DEAŞ arasındaki rekabet, cihadı temsil etme tekelini kimin elinde tutacağına dair açık bir mücadeledir (Reuters)
Afrika'nın Sahel bölgesinde El Kaide ile DEAŞ arasındaki rekabet, cihadı temsil etme tekelini kimin elinde tutacağına dair açık bir mücadeledir (Reuters)

Sağır el-Haydari

El Kaide’nin Sahel bölgesindeki kolu olan Cemaat Nusret el İslam vel Müslimin’in (CNIM) finans başkent Bamako'ya doğru ilerlediği ve Burkina Faso ve Nijer gibi ülkelere yönelik saldırılarını yoğunlaştırdığı bir dönemde, DEAŞ ile ilişkiler belirleyici bir dönüm noktasına ulaştı. Her iki taraf da Afrika Sahel bölgesinde önemli aktörler olarak kendilerini kanıtlamak için zamana karşı yarışıyor.

DEAŞ, üyelerinin Mali'de düzenledikleri bir pusuda, CNIM’e bağlı Sahra Bölgesi Emiri Ebu Yahya gibi El Kaide'nin önde gelen isimlerini ortadan kaldırmayı başardıklarını duyurdu.

DEAŞ ile El Kaide arasındaki rekabet, Mali, Burkina Faso ve Nijer gibi Afrika Sahel ülkelerinde yaşanan ciddi güvenlik krizlerinin ortasında yaşanıyor ve her iki taraf da bu durumdan yararlanmaya çalışıyor.

Üç daire

DEAŞ ve El Kaide'nin faaliyetleri, Afrika'nın Sahel bölgesini her yıl binlerce kişinin hayatını kaybettiği gerçek bir ‘terör yuvası’ haline getirdi.

Afrika meseleleri uzmanı ve siyasi araştırmacı Sultan Elban, Sahel bölgesinde El Kaide ile DAEŞ arasındaki rekabetin, cihadı temsil etme tekelini kimin elinde tutacağına dair açık bir çatışmaya dönüştüğünü, ancak sahada bunun ideolojik bir anlaşmazlıktan çok insan gücü ve kaynaklar üzerinde bir yarış halini aldığını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Elban genel olarak bakıldığında CNIM'in El Kaide'nin Afrika Sahel'deki kolunu temsil ettiğini ve özellikle Burkina Faso, Mali ve Nijer'de en yaygın ve sosyal olarak en köklü örgüt olduğunu, askeri üslere karmaşık saldırılar düzenleme, insansız hava araçları ve patlayıcı cihazlar kullanma ve çok sayıda savaşçıyı seferber etme konusunda gelişmiş operasyonel kapasiteye sahip olduğunu belirtti.

Buna karşın DEAŞ’ın Afrika Saheli’nin bazı bölgelerinde, özellikle Mali'nin kuzeyindeki Minaka bölgesinde daha agresif göründüğünü söyleyen Elban, Nijer, Burkina Faso ve diğer bölgelerin büyük bir kısmını kontrol ettiğini, ancak yerel olarak daha az köklü ve ulusal ordular ile CNIM'in çifte direnişiyle karşı karşıya kaldığını kaydetti. CNIM, 2020'den bu yana Mali ve Burkina Faso'nun merkezi bölgelerinden bu örgütü kovmayı başardı ve sonraki yıllarda da genişlemesini engellemişti.

evfrv
El Kaide'nin CNIM lideri Iyad Ag Ghali'ye bağlı birkaç şubesi bulunuyor (AP)

El Kaide'nin şu anda Afrika Sahel bölgesindeki en önemli yapısal güç olduğunun altını çizen Elban, DEAŞ’ın ise belirli bölgelerde en ölümcül güç olduğunu ve kitlesel katliamlara ve halkı terörize etmeye daha yatkın olduğunu vurguladı. İki örgüt arasındaki rekabetin üç alanda yoğunlaştığını belirten Elban’a göre bunlardan birincisi, sınır geçişleri ve kaçakçılık rotalarının kontrol edilmesi, ikincisi, köylerde ve kırsal alanlarda tahkim ve yargı yetkisinin dayatılması ve üçüncüsü, merkezin önünde, yani Suriye ve Afganistan'ın önünde ve hatta Sahel'deki yerel sıcak noktaların önünde, küresel cihadın tekelleştirilmesi.

Kayıpların telafisi

Afrika'nın Sahel bölgesindeki ülkeler, son yıllarda bazı askeri darbelere tanık oldu. Bu darbeler sonucunda, güvenlik ve istikrarı yeniden tesis etme sözü veren askeri konseyler iktidara geldi. Ancak, özellikle Ensaruddin gibi radikal grupların yeni bölgelere doğru ilerleme kaydetmeleri bakımından bu konseylerin çabaları eleştirilmeye devam ediyor.

Nijeryalı güvenlik araştırmacısı Issa Mounkaila, gerçekte, El Kaide’nin yıllardır Afrika'nın Sahel bölgesini tekelinde tuttuğunu ve bu bölgenin El Kaide için Afganistan gibi ülkelerde yaşadığı başarısızlıkların ardından güvenli bir sığınak haline geldiğini söyledi.

Aynı durumun DAEŞ için de geçerli olduğunu belirten Mounkaila, DAEŞ'in şu anda Afrika kıyılarına, nüfuz kazanmanın kolay olduğu bir güvenlik kırılganlığı bölgesi olarak geri döndüğünü ve DAEŞ'in şu anda Suriye, Irak ve Libya'daki kayıplarını telafi etmeye çalıştığını söyledi. Mounkaila’ya göre bu telafi, ancak El Kaide'nin kontrolündeki bölgelerin aleyhine olabilir. Nijeryalı uzman ayrıca, DEAŞ’ın merkezi düzeyde net bir liderlik kaybına uğraması ve örgütün bölgedeki nüfuzunu ve hedeflerini yönetme planına ilişkin belirsizlikler göz önüne alındığında, El Kaide'nin hala üstünlüğünü koruduğuna inanıyor.

Denge El Kaide lehine değişiyor

El Kaide, CNIM gibi kendisine bağlı örgütler aracılığıyla, Rusya ve daha önce Fransa ile ittifak kuran Afrika Sahel'deki askeri konseylere karşı çıkıp kendi saflarına katılmaya çağıran videolar yayınlamaya devam ediyor.

Öte yandan ise DEAŞ, haftalık dergisi en-Nebe'de savaşın sürdürülmesi çağrısında bulunurken, El Kaide'ye karşı saldırılar başlattığını da açıklayarak iki grup arasındaki çatışmanın şiddetlendiğini gösteriyor.

Elban, iki taraf arasındaki çatışmanın geçmişi çerçevesinde, özellikle 2020'den bu yana Çad ve Burkina Faso arasındaki sınır üçgeninde, ara sıra ateşkeslerle birlikte, sınırlı çatışmalardan açık savaşa kadar çeşitli aşamalardan geçtiğini söyledi.

sddvd
Burkina Faso terör örgütlerinin yayılmasını önlemeye çalışıyor (Reuters)

Elban, her iki örgütün de kontrol ve finansman mekanizmalarına sahip olduğunu, özellikle de vergilerle, bu örgütleri kontrol ettikleri bölgelerde devlete paralel vergi otoriteleri haline getirdiğini, yönetim boşluğundan ve ekonomik çöküşten faydalanarak vergi uygulayıp zekat topladıklarını söyledi. Çobanların hayvanlarına el konulduğunu ve yerel pazarlarda veya Moritanya, Senegal ve başka yerlerdeki pazarlarda satıldığını da sözlerine ekledi.

İki örgüt arasında ince farkın El Kaide'nin gelirlerinin bir kısmını yoksulları destekleyerek ve anlaşmazlıkları çözerek yargı alternatifi olarak kendini dayatacak şekilde belirli bölgeleri kayırma eğiliminde olması olduğuna dikkati çeken Elban, El Kaide’nin bazen de imajını iyileştirmek ve meşruiyetini pekiştirmek için insani yardım kuruluşlarının çalışmalarına göz yumduğunu, DEAŞ’ın ise daha nefret dolu bir yaklaşım sergileme eğiliminde olduğunu ve sosyal kabul görme konusunda endişelenmediğini vurguladı.

Bölge ülkelerinin bazılarının ordu tarafından yönetilmesi ve mevcut kırılganlık bakımından ağlar ve yerel entegrasyon açısından dengelerin El Kaide lehine kaydığına işaret eden Elban, ancak DEAŞ’ın savunmasız bölgelerde hedefli saldırılar düzenleme ve katliamlar gerçekleştirme yeteneğini üst düzeyde tuttuğunu belirtti.


İran, Netanyahu’nun Washington ziyaretinden önce diplomatik çabalar üzerinde ‘yıkıcı etkiler’ olacağı konusunda uyarıda bulundu

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)
TT

İran, Netanyahu’nun Washington ziyaretinden önce diplomatik çabalar üzerinde ‘yıkıcı etkiler’ olacağı konusunda uyarıda bulundu

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani’nin Umman’a ulaşmasının ardından Tahran, diplomatik çabalara yönelik ‘yıkıcı baskı ve etkiler’ konusunda uyarıda bulundu. Bu uyarı, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, ABD-İran müzakerelerine odaklanması beklenen görüşmeler için Washington’a yapacağı ziyaretten hemen önce geldi.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi bugün düzenlenen haftalık basın toplantısında, “Görüşme yaptığımız taraf ABD’dir ve bölgeyi olumsuz etkileyen yıkıcı baskılardan bağımsız hareket etme kararı onlara aittir… Siyonist rejim, bölgede barışa yol açacak herhangi bir diplomatik girişimi sürekli olarak engellemeye çalıştı” ifadelerini kullandı.

İran devlet televizyonuna konuşan Bekayi, ülkesinin ABD ile yürüttüğü müzakerelerde hızlı bir sonuca ulaşmayı hedeflediğini ve gecikmeye gitmek istemediğini belirtti.

Bekayi, geçtiğimiz hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin karşı tarafın ‘ciddiyetini’ ölçmek için gerçekleştirildiğini aktarırken, mevcut müzakerelerin ne kadar süreceği veya ne zaman sonuçlanacağının öngörülemediğini kaydetti.

Şarku’l Avsat’ın İran resmi haber ajansı IRNA’dan aktardığına göre Laricani’nin Maskat’ta Umman Sultanı Heysem bin Tarık ve Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi ile bir araya gelmesi bekleniyor.

Laricani dün yaptığı açıklamada, ziyaretin bölgesel ve uluslararası son gelişmeler ile İran-Umman ekonomik iş birliğini ele alacağını söyledi.

Ziyaret, Washington ile Tahran arasında birkaç gün önce yapılan ve ABD’nin güç kullanma ihtimalini gündeme getirdiği müzakerelerin ardından gerçekleşiyor.

Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer programıyla sınırlı olmasını, füze programı gibi diğer konuların tartışılmamasını istiyor.

Öte yandan Mısır Dışişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, Bakan Bedr Abdulati’nin İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile bir telefon görüşmesi yaparak bölgesel gelişmeleri ele aldığını bildirdi.

Açıklamada, Arakçi’nin Abdulati’yi yakın zamanda Umman’ın ev sahipliğinde gerçekleştirilen ABD-İran müzakerelerinin gelişmeleri hakkında bilgilendirdiği belirtildi. Görüşmede Abdulati, ülkesinin bu müzakerelere ve gerilimi azaltmaya yönelik tüm çabalara tam destek verdiğini ifade etti.

Açıklamaya göre Abdulati, ABD ve İran arasındaki müzakere sürecinin barışçıl ve uzlaşmacı bir çözüme ulaşana kadar sürdürülmesinin önemini vurguladı. Ayrıca, bu hassas dönemde ortaya çıkabilecek herhangi bir anlaşmazlığın aşılması gerektiğini belirterek, bölgedeki gerilimi önlemenin en temel yolunun diyalog olduğunu kaydetti.