Siz ve dijital ikiziniz yakında günlük hayatta

Dijital ayna dünyası

Siz ve dijital ikiziniz yakında günlük hayatta
TT

Siz ve dijital ikiziniz yakında günlük hayatta

Siz ve dijital ikiziniz yakında günlük hayatta

The Economist

Bundan birkaç yıl sonra doktora gittiğinizde, size sanal bir versiyonunuz eşlik edebilir. Vücudunuzun doktorun bilgisayar ekranında canlandırılabilen fiziksel bir modeli olan ve en son yaşamsal belirtilerinizi yansıtan bu dijital ikiziniz, doktorunuzun sağlık durumunuzla ilgili doğru bir teşhis koymasını kolaylaştıracak. Ayrıca, iyileşme oranlarını büyük ölçüde artıracak kişiselleştirilmiş ilaçların kullanılmasına ve tıbbi önlemlerin alınmasına da yardımcı olacak.

Tüm bunlar kulağa hayal gibi gelebilir, ama bunun için uygun zemin hazırlanıyor. Londra Queen Mary Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, yaygın olarak görülen bir kalp rahatsızlığı olan atriyal fibrilasyon için farklı tedavi yöntemlerini değerlendiriyorlar. Bunun içinse hastaların kalplerinin bilgisayar simülasyonlarını kullanıyorlar. Çünkü bu deneyler gerçek bir insan kalbi üzerinde denenemeyecek kadar tehlikeli.

Bilim insanlarının kalpte olanları vücudun diğer organlarında olanlarla da ilişkilendirmesiyle elde edilen verilerin sanal bir insan vücudu oluşturacak şekilde birbirine bağlanabilir görünüyor.

Şarku’l Avsat’ın The Economist Bilim ve Teknoloji bölümünden aktardığına göre dijital ikizler her yerde karşımıza çıkmaya başladı. Jet motorlarının güvenliğini sağlıyor, Uber'in araç ağını takip ediyor ve Amazon'un kapsamlı tedarik zincirini, çevrimiçi perakendecilerin önümüzdeki birkaç yıl için satışları doğru bir şekilde tahmin etmesine yetecek kadar iyi kopyalıyor. Ayrıca yerel yetkililerin sel felaketinin etkilerine müdahale etmesine yardımcı oluyor ve otomobil üreticilerinin yol sürüş deneyimlerini ve kazaları simüle ederek yeni modellerin geliştirmesinde yıllar kazanmalarını sağlıyor. İkizler fabrikaların, şirketlerin ve tüm şehirlerin yönetilmesine yardımcı olmak için geliştiriliyor. Tüm bunlar, dijital ikizlere fiziksel dünyadaki benzerleri hakkında tahminlerde bulunma ve yeni verilere dayanarak davranışlarını düzenleme yeteneği veren yapay zekadaki son gelişmelerle hız kazanıyor.

Toplum için sunduğu kişiselleştirilmiş sağlık hizmetleri, daha kolay akan ve nefes alan şehirler ve iklim modellerinin ortaya koyduğu tehditler sayesinde çevresel felaketten nasıl kaçınılacağına dair bilgiler ve kılavuzlar gibi vaatler de baş döndürücü olabilir.

Dijital ikizler, önce fiziksel nesnelerin ve sistemlerin bilgisayar prototipleri olarak ortaya çıktı. Bilgisayarlar daha güçlü hale geldikçe, ikizler daha doğru ve karmaşık hale geldi. Karmaşık tasarım ve modelleme yazılımları, birçok fiziksel nesnenin gerçek dünyadan önce sanal dünyada şekillenmesi anlamına geliyor. Her türlü şeyi ölçebilen küçük sensörler, dijital ikizleri gerçek zamanlı verilerle besleyerek fiziksel ikizlerinde olup bitenleri yakalamalarını ve yansıtmalarını sağlar. Örneğin bir Formula 1 yarış arabası, Grand Prix sırasında dijital ikizinde güncellemeler yapan 250'den fazla sensöre sahip olabilir.

Yapay zeka (AI) kullanımı bunu çok daha ileri götürüyor. Sanal modellerin daha doğru ve karmaşık hale gelmesini sağlayarak gerçek dünyadaki faaliyetleri taklit ve optimize eder.

Bunun distopik bir geleceğin ayak sesleri olduğundan endişe edebilirsiniz. Duyarlı bir makinenin kitlesel sanal gerçeklik yoluyla insanlığı nasıl boyunduruk altına aldığını anlatan 1999 yapımı bir bilimkurgu filminde, filmin karakterlerinden biri olan Orpheus bu sanal sistemi “Matrix her yerde. Etrafımızı sarmış durumda” diye tanımlıyor.

sdvbrt

Gerçeklik sıradan bir şeydir ve hayal kadar heyecan verici değildir. Gerçek dünyadaki nesnelerin sembolik temsillerini yaratma fikri yüzyıllar öncesine dayanır. Eski uygarlıkların birçoğu, bazen mezarlara yerleştirmek için bazen de nesnelerin nasıl inşa edildiğini görmek için mimari modeller inşa etmiştir. On beşinci yüzyılda geliştirilen çift girişli muhasebe sistemi, bir tüccarın mali durumunun kağıt üzerindeki temsiliydi. 1940'lardan kalma hidrolik bir bilgisayar olan Phillips Makinesi, ulusal para akışının fiziksel bir ikiziydi. Şirketler elektronik tabloları ve tedarik zinciri yönetim sistemlerini kullanarak işlemleri kaydedebiliyor, envanteri takip edebiliyor, tahminler yapabiliyor ve gelecek senaryolarını modelleyebiliyor.

Günümüzde dijital ikizler bu süreci genişleterek insanların karmaşık sorunların üstesinden gelmesini kolaylaştırıyor. Adeta sanal kristal küreler gibi, insanların geleceğe bakmasına, sorunları gerçekleşmeden önce tespit etmesine ve çılgın fikirleri gerçek dünya sonuçları olmadan test etmesine olanak sağlayabilirler. İşletmeler için bu, daha iyi tasarımlar, daha akıcı süreçler ve daha az maliyetli hatalar anlamına geliyor.

Toplum için sunduğu kişiselleştirilmiş sağlık hizmetleri, daha kolay akan ve nefes alan şehirler ve iklim modellerinin ortaya koyduğu tehditler sayesinde çevresel felaketten nasıl kaçınılacağına dair bilgiler ve kılavuzlar gibi vaatler de baş döndürücü olabilir. Dijital ikizler bize kalelerin inşa edilebileceği ve gerçeğe dönüşmeden önce test edilebileceği bir kum havuzu sunuyor.

Dijital ikizler, bir kısmı yanlış, bir kısmı önyargılı ve çoğu mahremiyet ve denetimle ilgili endişeleri artıran veri yığınlarını silip süpürecek.

Peki sanal ikizlerimiz haydutluk yapabilir mi? Eğer kötü programlanırlarsa ya da hacklenirlerse bu mümkün. Önlenebilecek sağlık sorunları göz ardı edilebilir, kurumsal sistemler yanlış yerlere gönderilebilir ve kritik enerji santralleri tehlikeye atılabilir.

Dijital ikizler, bir kısmı yanlış, bir kısmı önyargılı ve çoğu mahremiyet ve denetimle ilgili endişeleri artıran veri yığınlarını silip süpürecek. Bunun yanında insanlar dijital ikizlere giderek daha fazla bel bağladıkça, sensörlerin algılayamayacağı şeyleri gözden kaçırarak öngörünün kaybedilmesi riski de söz konusu.

Ancak bu riskler dijital ikizlere özgü değil, her zaman olduğu ve olacağı gibi tüm yeni teknolojiler için de geçerli. Yapay zekanın kullanımına ilişkin mevcut tartışmalarda olduğu gibi bu endişeler de dikkate alınmalı.

Dijital ayna dünyasının ortaya çıkışı yeni soruları beraberinde getirecek olsa da potansiyel faydaları şimdiden görülmeye başladı bile.



Bilim insanları güneş fırtınalarına karşı "hava yastıkları" öneriyor

(NASA)
(NASA)
TT

Bilim insanları güneş fırtınalarına karşı "hava yastıkları" öneriyor

(NASA)
(NASA)

Vishwam Sankaran Bilim ve Teknoloji Muhabiri 

Yeni bir araştırmaya göre Dünya'nın manyetik alanının sınırında uydulardan fırlatılan kimyasallar, gezegeni yıkıcı güneş patlamalarından koruyacak bir "hava yastığı" görevi görebilir.

Güneş'ten fırlatılan yüksek enerjili parçacık akımları olan güneş patlamaları, radyo iletişimini bozup uydu elektronik sistemlerini tahrip edebiliyor.

Güneş fırtınalarının Dünya’nın manyetik alanında yarattığı dalgalanmalar, GPS sinyallerini bozabilir ve hatta elektrik şebekelerinde aşırı yüklenmeye yol açabilecek akım dalgalanmalarına neden olabilir.

Bilim insanları Güneş'ten gelen yıkıcı enerji akımlarını tahmin etmede giderek daha başarılı olsa da kendimizi bunlardan korumak için yapabileceğimiz pek bir şey yok.

Araştırmacılar, savunmamızı geçici olarak güçlendirmek ve zarar verme potansiyeli taşıyan uzay fırtınalarını saptırmak için gezegenin manyetik alanının kenarına kimyasallar ateşleyecek bir uzay aracı sistemi kurulmasını öneriyor.

Araştırmacılar, böyle bir sistemin büyük bir jeomanyetik fırtınanın şiddetini yarıya indirebileceğini ve bunun uydu ve elektrik şebekeleri gibi kritik altyapıyı kurtarmaya yeteceğini tahmin ediyor.
 

Güneş süper fırtınasının Dünya'nın plazmasferini sıkıştırması (Uzay-Dünya Çevre Araştırmaları Enstitüsü / Nagoya ÜniversitesiGüneş süper fırtınasının Dünya'nın plazmasferini sıkıştırması (Uzay-Dünya Çevre Araştırmaları Enstitüsü / Nagoya Üniversitesi)

Michigan Üniversitesi'nden araştırmanın yazarı gökbilimci Daniel Welling, Science'a yaptığı açıklamada "Sanki manyetosfere bir hava yastığı takabiliyormuşuz gibi" diyor.

Hakemli dergi Space Weather'da yayımlanan çalışmanın bir diğer yazarı Brian Walsh ise şu ifadeleri kullanıyor:

Paradigmayı tersine çevirebilecek bir model geliştirdik. Bu, bir köyde nehrin taşacağını gören insanlara benziyor; belki nehrin ne zaman taşacağını öngörebilirler ancak fırtına duvarı inşa etmeleri muhtemelen daha da iyi olur. İşte burada önerdiğimiz şey bu.

Ekibin "Storm Wall" (Fırtına Duvarı) adını verdiği önerilen sistem, yer eşzamanlı yörüngeye fırlatılarak yörüngelerini Dünya'nınkiyle senkronize eden 6 uzay aracını kullanacak.

Her bir uydu, elektrik yükü oluşturup atmosfere plazma yaymak için baryum veya lityum gibi bir alkali element içeren bir kutu taşıyacak. Bilim insanları bu plazmanın, herhangi bir güneş fırtınasıyla manyetosfer arasındaki enerji akışını bozacağını ve bunun, uzay havasını gezegenimizin etrafına ve ötesine yönlendirmeye yeteceğini öngörüyor.
 

Yeni konseptin şematik diyagramı (Space Weather)Yeni konseptin şematik diyagramı (Space Weather)

Öte yandan araştırmacılar, sistemin uygulanmasında maliyet engelleriyle karşılaşılabileceği uyarısında bulunuyor.

Önerilen sistemin, yaklaşık bir düzine petrol kamyonuna eşdeğer malzeme taşıyan 6 uzay aracının fırlatılmasını gerektireceğini tahmin ediyorlar.

Bilim insanları kullanılan malzeme miktarını gelecek çalışmalarda yarıya indirecek yöntemler bulmayı umuyor.

Araştırmacılar "Önerilen yaklaşımda mevcut teknoloji ve malzemelerin kullanılması, onu uzay havası risklerine karşı geleceğin pratik bir savunması haline getiriyor" diye yazıyor.

Dr. Walsh da "Eğer bunu inşa edersek ve eğer devreye sokulursa, gezegendeki herkese faydası olacak. Bu sadece bir ülkeye, bir uydu grubuna yardımcı olacak şekilde yapılamaz" diyor.

 Independent Türkçe,independent.co.uk/space


IBM: Suudi Arabistan’da yapay zekânın hakimiyeti artık sadece veri konumuyla ilgili bir mesele değil

Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık sadece verilerin depolandığı yerle değil, altyapı, modeller ve süreçler üzerindeki kontrolle de bağlantılı hale geldi. (Shutterstock)
Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık sadece verilerin depolandığı yerle değil, altyapı, modeller ve süreçler üzerindeki kontrolle de bağlantılı hale geldi. (Shutterstock)
TT

IBM: Suudi Arabistan’da yapay zekânın hakimiyeti artık sadece veri konumuyla ilgili bir mesele değil

Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık sadece verilerin depolandığı yerle değil, altyapı, modeller ve süreçler üzerindeki kontrolle de bağlantılı hale geldi. (Shutterstock)
Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık sadece verilerin depolandığı yerle değil, altyapı, modeller ve süreçler üzerindeki kontrolle de bağlantılı hale geldi. (Shutterstock)

Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık yalnızca verilerin nerede depolandığıyla ilgili bir mesele olmaktan çıkarken, değişen koşullar karşısında altyapı, modeller, operasyonlar, anahtarlar ve dijital tedarik zincirleri üzerindeki kontrolün kimin elinde olduğu sorusunu da kapsayan daha geniş bir kavrama dönüşüyor. Bu konu, dijital dönüşüm gündeminin hız kazandığı ve Suudi Arabistan’ın yapay zekâ, bulut altyapıları, operasyonel dayanıklılık ve yönetişim alanlarındaki hedeflerini büyüttüğü bir dönemde, IBM tarafından Suudi Arabistan’da dijital egemenlik konusunda düzenlenen yuvarlak masa toplantısının ana gündem maddesini oluşturdu.

IBM Suudi Arabistan Bölge Başkan Yardımcısı Eymen er-Raşid (IBM)IBM Suudi Arabistan Bölge Başkan Yardımcısı Eymen er-Raşid (IBM)

Farkındalık ve hazırlık arasındaki uçurum

Suudi Arabistan pazarına ilişkin verilere göre IBM, Suudi yöneticilerin yüzde 90’ının yapay zekâ egemenliğinin 2026 yılı iş stratejilerinin bir parçası olması gerektiğine inandığını belirtiyor. Ancak toplantıda yapılan değerlendirmelerde, fiilen hazırlıklı olan kurumların oranının bunun oldukça altında kaldığına dikkat çekildi. Katılımcılar, Suudi Arabistan’daki müşterilerin yalnızca ‘her on kurumdan iki ya da üçünün’ yeterli hazırlık düzeyine sahip olduğunu ifade etti.

IBM Suudi Arabistan Bölge Başkan Yardımcısı Eymen er-Raşid, konunun artık teorik ya da geleceğe ertelenmiş bir tartışma olmaktan çıktığını ve ‘bugün yaşanan bir tartışma’ hâline geldiğini söyledi. Raşid, sorunun farkındalık eksikliğinden değil, egemenliğin stratejinin bir parçası olması gerektiğine inanmakla bunu uygulayabilecek kapasiteye sahip olmak arasındaki farktan kaynaklandığını belirtti. Birçok kurumun hâlâ dijital egemenlik meselesine geleneksel bir bakış açısıyla yaklaştığını kaydeden Raşid, tartışmanın “Veriler nerede bulunuyor? Hesaplama altyapısı nerede?” sorularının çok ötesine geçtiğini vurguladı.

IBM Institute for Business Value tarafından Suudi Arabistan’a ilişkin yayımlanan sonuçlara göre, Suudi liderlerin yüzde 63’ü bilişim kaynaklarının temininde belirli bölgelere bağımlı olmaktan endişe duyuyor. Bu oran, küresel ortalamanın üzerinde bulunuyor. Ayrıca liderlerin yüzde 85’i jeopolitik ve ekonomik gelişmelerin teknoloji yatırımlarını tehdit ettiğini düşünüyor. Buna karşılık, Suudi liderlerin yüzde 73’ü ise kurumların uyum sağlama kapasitesine sahip olması halinde jeopolitik dalgalanmaların 2026 yılında yeni iş fırsatları yaratabileceğine inanıyor.

 IBM, Suudi kuruluşların yapay zekanın önemine ilişkin farkındalığı ile bunu uygulamaya yönelik fiili hazırlıkları arasında bir uçurum olduğunu düşünüyor. (Shutterstock)IBM, Suudi kuruluşların yapay zekanın önemine ilişkin farkındalığı ile bunu uygulamaya yönelik fiili hazırlıkları arasında bir uçurum olduğunu düşünüyor. (Shutterstock)

Egemenlik sadece bir konum değil

Şarku’l Avsat’ın katıldığı oturumda konuşan Sabine Holl, dijital egemenlik kavramının düzenleyici bir gereklilik olmaktan çıkarak stratejik bir önceliğe dönüştüğünü söyledi. IBM’in Ortadoğu ve Afrika Bölgesi Satış Mühendisliği Başkan Yardımcısı ve Teknoloji Direktörü olan Holl, tartışmaların başlangıçta veri egemenliği ekseninde yürüdüğünü, yani verilerin ülke içinde mi yoksa dışında mı bulunduğu sorusuna odaklandığını belirtti. Ancak son dönemde veri merkezlerinde yaşanan kesintiler ve jeopolitik gerilimler gibi gelişmelerin, fiziksel konumun tek başına kontrolü garanti etmeye yetmediğini ortaya koyduğunu ifade etti.

Holl, dijital egemenliğin artık ‘veriler, altyapı ve teknoloji geliştirme süreçleri’ üzerindeki kontrolle bağlantılı hale geldiğini söyledi. Bu çerçevede IBM, dijital egemenlik kavramını operasyonel egemenlik, veri egemenliği, teknoloji egemenliği ve yapay zekâ egemenliği olmak üzere dört temel başlık altında ele alıyor. Bu yaklaşım doğrultusunda dijital egemenlik, yalnızca verilerin yerel sınırlar içinde tutulmasına yönelik düzenlemelere uyum anlamına gelmiyor; aynı zamanda verilere kimin erişebildiğini, sistemi kimin yönettiğini, modellerin nerede çalıştığını ve kurumların gerektiğinde uyumluluğunu nasıl kanıtlayabildiğini kapsayan sürekli bir yetkinlik olarak tanımlanıyor.

Konuyu doğrudan bir ifadeyle özetleyen Holl, “Egemenlik yalnızca konumla ilgili değildir” dedi. Holl’e göre temel soru, verilerin yerel bir veri merkezinde bulunup bulunmadığından ziyade, bu veriler üzerinde kimin kontrol sahibi olduğu, hangi kimliklerle şifrelerinin çözülebildiği ve bölgesel bir kesinti ya da beklenmedik bir kriz durumunda kurumun iş sürekliliğini sağlayacak bir kurtarma ve operasyon planına sahip olup olmadığıyla ilgili.

Yapay zekâ denklemi karmaşıklaştırıyor

Dijital egemenlik konusu, yapay zekânın yaygınlaşmasıyla birlikte daha da karmaşık bir hâl alıyor. Zira yapay zekâ modelleri ve ajanları artık yalnızca verileri depolamak veya okumakla yetinmiyor; farklı veri kaynaklarına erişebiliyor, bilgileri yorumlayabiliyor, karar önerilerinde bulunabiliyor ve hatta kurumların sistemleri içinde çeşitli işlemleri doğrudan gerçekleştirebiliyor. Bu durum, dijital egemenlik tartışmasına yeni bir boyut kazandırıyor: Kurumlar yalnızca verilerin bulunduğu yer üzerinde mi kontrol sahibi, yoksa yapay zekânın bu verilerle ne yaptığı üzerinde de denetim sağlayabiliyor mu?

Bu yaklaşım, IBM’in ‘yapay zekâ için yeni işletim modeli’ olarak tanımladığı yapıya neden önem verdiğini de ortaya koyuyor. Şirkete göre yapay zekâ alanında öne çıkan kurumlar sadece daha fazla araç kullanmakla kalmıyor, aynı zamanda çalışma biçimlerini de yeniden tasarlıyor. IBM, bu modelin birbiriyle bağlantılı üç temel unsur üzerine kurulduğunu belirtiyor: yapay zekâ ajanları, veri, otomasyon ve hibrit altyapılar.

Bu çerçevede IBM, farklı ortamlarda yapay zekâ ajanlarının koordinasyonu ve yönetimi için geliştirilen yeni nesil Watsonx Orchestrate çözümünü duyurdu. Şirket ayrıca gerçek zamanlı veri yetenekleri için Confluent ve watsonx.data entegrasyonlarının yanı sıra, akıllı operasyonlar için IBM Concert platformunu ve operasyonel egemenlik alanındaki IBM Sovereign Core çözümünü tanıttı.

Oturum sırasında Şarku’l Avsat, yapay zekâ ajanlarının kurumsal iş akışlarının bir parçası haline gelmesiyle birlikte dijital egemenliğin daha zor yönetilen bir konuya dönüşüp dönüşmediğini gündeme getirdi. Soruda, verilerin artık yalnızca depolanmadığı; kullanıldığı, yorumlandığı ve bunlara dayanarak kararlar alındığı vurgulandı. Bu soruya yanıt veren Holl, kurumların artık ajanların ‘her yerde’ bulunduğu bir gerçeklikle karşı karşıya olduğunu söyledi. Holl, bu ajanların hem kurum içi sistemlerde hem de farklı platformlarda faaliyet gösterebildiğini belirterek, bu nedenle güçlü gözetim ve denetlenebilirlik mekanizmalarına ihtiyaç duyulduğunu ifade etti. Holl ayrıca, IBM tarafından geliştirilen işletim modelinin önemli unsurlarından birinin de, yapay zekâ ajanlarının yönetilmesini ve izlenmesini sağlayan ‘ajan kontrol katmanı’ olduğunu kaydetti.

 IBM, yapay zekadan gerçek bir değer elde etmenin temel unsurlarının insan becerileri ve sistemlere duyulan güven olduğunu vurguluyor. (Shutterstock)IBM, yapay zekadan gerçek bir değer elde etmenin temel unsurlarının insan becerileri ve sistemlere duyulan güven olduğunu vurguluyor. (Shutterstock)

Buluttan operasyonel özerkliğe

IBM, hibrit bulut stratejisinin dijital egemenliğin inşasında temel unsurlardan biri haline geldiğini değerlendiriyor. Oturumda konuşan Holl, bulut teknolojilerinin yaygınlaşmasının egemenlik kavramına bakışı değiştirdiğini belirtti. Holl, özellikle Ortadoğu ve Afrika’da veriye erişim ve verinin kullanımına ilişkin düzenlemelerin erken dönemde ortaya çıkmasının, şirketlerin konuya yaklaşımını şekillendirdiğini ifade etti. Bu durumun, IBM’in hibrit bulut stratejisinin oluşumunda etkili olduğunu kaydeden Holl, bulutun sunduğu avantajların yalnızca genel bulut ortamlarıyla sınırlı kalmaması; özel bulut ve kurum içi sistemlerde de uygulanabilmesi gerektiğini söyledi.

Holl, geçmişte ‘her şeyin buluta taşınacağı’ yönündeki beklentinin tam anlamıyla gerçekleşmediğini dile getirdi. Kurumların hibrit ve çoklu bulut ortamlarında faaliyet göstermeyi sürdürdüğünü belirten Holl, ancak bu yapılarda çoğu zaman yeterli şeffaflık, denetlenebilirlik ve kontrol mekanizmalarının bulunmadığını ifade etti. Holl’e göre bir kurum, ‘tek bir tuşla’ sistemlerin nerede çalıştığı, kim tarafından yönetildiği ve düzenleyici gerekliliklere uygun olup olmadığı gibi sorulara yanıt veremiyorsa, gerçek anlamda dijital egemenliğe sahip sayılmıyor.

Bu noktada IBM, ‘tasarım yoluyla egemenlik’ kavramını öne çıkarıyor. Holl, mevcut bir teknolojik ortamın sonradan çeşitli eklemelerle egemen bir yapıya dönüştürülemeyeceğini savundu. Bunu, gölde kullanılan küçük bir teknenin basit onarımlarla okyanusu aşabilecek ve fırtınalara dayanabilecek bir gemiye dönüştürülemeyeceği benzetmesiyle açıklayan Holl, dijital egemenliğin altyapının tasarım aşamasından itibaren gözetilmesi gerektiğini vurguladı. Buna göre taşınabilirlik, tercih özgürlüğü, açık platformlar, felaket kurtarma planları, şifreleme anahtarlarının kontrolü ve kimlik yönetimi gibi unsurlar, sistem mimarisinin başlangıçtan itibaren ayrılmaz parçaları olmalı.

Egemenliği işleyişe dönüştürme girişimi

IBM, IBM Sovereign Core platformunun dijital egemenliği yalnızca yazılı bir politika olmaktan çıkararak uygulanabilir ve doğrulanabilir bir yapıya dönüştürmeyi hedeflediğini belirtiyor. Şirket, söz konusu platformu; hükümetlerin, kurumların ve hizmet sağlayıcılarının yapay zekâya hazır egemen dijital ortamlar oluşturmasına yardımcı olan, aynı zamanda hibrit sistemlerde kontrol ve mevzuata uyumun kanıtlanabilmesini sağlayan bir çözüm olarak tanımlıyor.

IBM’in yazılımdan sorumlu kıdemli başkan yardımcısı Dinesh Nirmal, yapay zekânın dijital egemenliği ‘siyasi bir söylemden ziyade çalışma anında karşılanması gereken bir gerekliliğe’ dönüştürdüğünü ifade etti. Öte yandan Raşid, yapay zekânın kurumsal ve ulusal stratejilerin ayrılmaz bir parçası haline gelmesiyle birlikte kurumların, operasyonel yetkiyi, güveni ve düzenleyici gereklilikleri riske atmadan yenilik yapabilme ihtiyacının arttığını söyledi.

Platform; müşteri tarafından yönetilen bir kontrol katmanı, kimlik hizmetleri, şifreleme altyapısı, egemen sınırlar içinde tutulan veriler, sürekli uyumluluk takibi ve otomatik denetim kayıtları üretimi gibi çeşitli özellikler içeriyor. Ayrıca önceden tanımlanmış düzenleyici çerçeveler ile yapay zekâ modellerinin, çıkarım süreçlerinin ve yapay zekâ ajanlarının belirlenmiş egemenlik sınırları içinde kontrollü biçimde çalıştırılmasını sağlıyor. IBM Sovereign Core, açık teknolojilere dayalı bir mimari üzerine inşa edilmiş durumda. Platform, Red Hat OpenShift ve Red Hat AI çözümlerinden yararlanırken; AMD, Dell, Mistral, MongoDB ve Palo Alto Networks gibi şirketleri kapsayan geniş bir iş ortaklığı ekosistemi tarafından destekleniyor.

Oturumda konuşan Holl ise dijital egemenlik yaklaşımının her kurumun kendi sunucusunu ya da yerli bir çip üretmesini gerektirmediğini vurguladı. Holl’e göre asıl önemli olan, koşullar değiştiğinde kurumların farklı bileşenler ve çalışma ortamları arasında geçiş yapabilme özgürlüğüne sahip olması. Holl, grafik işlem birimleri (GPU), bellek ve yarı iletken tedarikinde yaşanabilecek darboğazların, kurumların tek bir tedarikçiye veya değiştirilemeyen bir altyapıya bağımlı kalması durumunda ciddi bir egemenlik riskine dönüşebileceği uyarısında bulundu.

Yapay zekâ aracılarının yaygınlaşması, verilerin çoklu sistemler içinde kullanılması, yorumlanması ve bunlara dayalı olarak kararların alınması nedeniyle egemenliği daha karmaşık hale getiriyor.Yapay zekâ aracılarının yaygınlaşması, verilerin çoklu sistemler içinde kullanılması, yorumlanması ve bunlara dayalı olarak kararların alınması nedeniyle egemenliği daha karmaşık hale getiriyor.

Esneklik, egemenliğin bir parçası

Tartışmada öne çıkan başlıklardan biri de dijital egemenlik ile operasyonel dayanıklılık arasındaki yakın ilişki oldu. Katılımcılara göre bir kurum, hizmet kesintisi, siber saldırı veya jeopolitik kriz gibi durumlarda faaliyetlerini sürdüremiyor ve hızlı şekilde toparlanamıyorsa, sahip olduğunu düşündüğü kontrolü fiilen elinde bulundurmuyor demektir. Holl, bazı yedekleme ve felaket kurtarma stratejilerinin başarısız olmasının temel nedeninin, bunların yeterince ciddi biçimde test edilmemesi veya operasyonel bir zorunluluktan ziyade ikincil bir tercih olarak görülmesi olduğunu söyledi.

Suudi Arabistan’da dijital dönüşümün kamu, enerji, finans, telekomünikasyon ve sağlık gibi kritik sektörlerde hız kazanmasıyla birlikte bu konu daha da önem kazanıyor. Katılımcılar, özellikle kamu kurumlarının artık yalnızca politika ve düzenlemelerin tamamlanmasını beklemekle yetinmediğini, aynı zamanda iş yüklerini egemenlik ilkelerine uygun hizmet sağlayıcılarına taşımaya veya dijital ortamları yöneten ekiplerin ülke içinde bulunmasını sağlamaya yönelik somut adımlar attığını ifade etti.

Egemenlik ve insan becerileri

Tartışmalar yalnızca teknolojiyle sınırlı kalmadı. Raşid, dijital egemenlik kavramını insan kaynağıyla da ilişkilendirerek, yapay zekânın gerçek değerinin ancak gerekli beceriler ve sistemlere duyulan güvenle ortaya çıkabileceğini vurguladı. Raşid, “İnsan becerileri, yapay zekâ ekonomisinin para birimidir” ifadesini kullanarak, bazı kurumların yapay zekâ çözümlerini devreye almasına rağmen beklenen faydayı elde edemediğini; bunun temel nedeninin kullanıcıların söz konusu sistemlere yeterince güvenmemesi veya onlardan etkin şekilde yararlanabilecek yetkinliklere sahip olmaması olduğunu söyledi.

Bu yaklaşım, Suudi Arabistan’da yürütülen dijital egemenlik tartışmalarına yeni bir boyut kazandırıyor. Buna göre egemenlik, yalnızca veri merkezlerine veya bulut platformlarına kimin sahip olduğu meselesi değil; aynı zamanda bu sistemleri kimin işlettiği, riskleri kimin anlayabildiği, uyumluluğu kimin kanıtlayabildiği ve kuralların, piyasaların ya da tehditlerin değişmesi durumunda stratejiyi kimin yeniden şekillendirebildiğiyle de yakından bağlantılı.

IBM’in 2026 eğilimlerine ilişkin raporuna göre, Suudi Arabistan’daki üst düzey yöneticilerin yüzde 88’i, yapay zekâ ajanlarının belirsizlik ve kriz dönemlerinde daha hızlı ve daha isabetli kararlar alınmasına yardımcı olduğuna inanıyor. Ancak bu iyimser tablo, kurumların önüne yeni bir sorumluluk da çıkarıyor. Zira yapay zekâ ajanlarının karar alma süreçlerine katkısı ve görevleri yerine getirme kapasitesi arttıkça; açık yönetişim mekanizmalarına, denetim süreçlerine, model ve ajan yaşam döngüsünün etkin yönetimine, ayrıca gerektiğinde istenilen performansı göstermeyen sistemlerin durdurulmasına veya yeniden yapılandırılmasına duyulan ihtiyaç da artıyor.

Dijital egemenlik, operasyonel esneklik ve arızalardan, jeopolitik krizlerden ve siber saldırılardan kurtulma yeteneği gerektirir. (Shutterstock)

Dijital egemenlik, operasyonel esneklik ve arızalardan, jeopolitik krizlerden ve siber saldırılardan kurtulma yeteneği gerektirir. (Shutterstock)

Şekillenmekte olan bir Suudi modeli

Holl’e göre Suudi Arabistan, dijital egemenlik tartışmalarında özel bir konuma sahip bulunuyor. Holl, Suudi Arabistan’ın yerel veri merkezleri kurarken aynı zamanda küresel bulut sağlayıcılarıyla iş birliği yaparak ileri teknolojileri ülke içine taşıyan bir model geliştirdiğini belirtti. Bu yaklaşımın, yerel düzenlemelerle uyumlu bir çerçeve içinde inovasyonu mümkün kıldığını ifade etti. Ancak mevcut veriler, Suudi Arabistan’da bilişim altyapıları, yarı iletkenler ve küresel teknoloji sağlayıcılarına dış bağımlılık konusunda duyulan endişenin dünya ortalamasının üzerinde olduğunu da ortaya koyuyor.

Bu nedenle tartışma, tam anlamıyla içe kapanma ile sınırsız dışa açılma arasında bir tercih yapmaktan ziyade; küresel inovasyona erişim ile yerel kontrol arasında denge kurabilecek bir modelin nasıl oluşturulacağı sorusuna odaklanıyor. Bu model; yerel denetimin korunmasını, mevzuata uyumun kanıtlanabilmesini ve yapay zekâ sistemlerinin belirli sınırlar içinde işletilebilmesini hedefliyor. Bu çerçevede dijital egemenlik, yalnızca hukuki veya düzenleyici bir başlık olmaktan çıkarak dijital ekonominin operasyonel altyapısının temel bileşenlerinden biri haline geliyor.

Yapay zekânın deneysel uygulamalardan gerçek operasyonlara, modellerden otonom ajanlara doğru evrilmesiyle birlikte, oturumda gündeme getirilen temel soru Suudi kurumları açısından daha da kritik bir önem kazanıyor: Kurumlar yalnızca verilerini ülke sınırları içinde tutuyor olmalarıyla mı yetinmeli, yoksa bu veriler üzerinde gerçekleşen tüm süreçleri yönetebilecek kapasiteye de sahip olmalı mı? Verileri kim kullanıyor, yapay zekâ modelleri ve ajanları hangi kurallarla çalışıyor ve koşullar değiştiğinde sistemler nasıl uyum sağlıyor? Dijital egemenlik tartışmasının merkezinde artık bu sorular yer alıyor.


Kadim Çin bitkisi, kelliğin çaresi olabilir

(Unsplash)
(Unsplash)
TT

Kadim Çin bitkisi, kelliğin çaresi olabilir

(Unsplash)
(Unsplash)

Vishwam Sankaran Bilim ve Teknoloji Muhabiri 

Yeni bir araştırma, Çin geleneksel tıbbında yaygın kullanılan bitki kökünün erkek tipi kellik için etkili bir tedavi seçeneği olabileceğini ortaya koyuyor.

Androgenetik alopesi, yani erkek tipi kellik, dünya çapında milyonlarca erkeği etkileyen en yaygın saç dökülmesi türü.

Bu durum saç foliküllerinin zamanla küçülmesiyle kademeli ilerliyor ve saçların daha ince, daha kısa çıkmasına yol açıyor. Ardından büyüme önemli ölçüde yavaşlayabiliyor veya tamamen durabiliyor.

Finasterid ve minoksidil gibi tedaviler fayda sağlayabilse de bazı kişilerde cinsel yan etkiler veya kafa derisi tahrişi gibi istenmeyen sonuçlara da yol açabileceğinden herkes için ideal olmayabiliyor.

Şimdiyse araştırmacılar, Çin geleneksel tıbbında uzun zamandır kullanılan bir kökün androgenetik alopesi için potansiyel bir tedavi olabileceğini buldu.

Journal of Holistic Integrative Pharmacy adlı akademik dergide yayımlanan çalışmanın yazarlarından Han Bixian, "Analizimiz, kadim bilgeliği modern bilimle buluşturuyor" dedi.

Görsel kaldırıldı.Boğumluca otunun kurutulmuş kökü (Journal of Holistic Integrative Pharmacy, 2026)

Çince adı He Shou Wu olan Boğumluca otu, bin yıldan fazla süredir kullanılıyor ve geleneksel olarak "saçı karartma ve besleyici öz"le ilişkilendiriliyor.

Ancak bitkinin saç büyümesini desteklediği kesin biyolojik yol belirsizliğini koruyordu.

Araştırmacılar artık Boğumluca otunun saç büyümesini sadece tek bir biyolojik yol üzerinden değil, aynı zamanda saç dökülmesi ve yeniden uzamasıyla ilgili çeşitli süreçler aracılığıyla etkilediğine inanıyor.

Androgenetik alopeside, dihidrotestosteron adlı bir hormon, saç foliküllerini kademeli olarak küçülterek, güçlü ve sağlıklı saç üretmelerini zorlaştırıyor.

Son inceleme Boğumluca otunun bu hormonun etkisini azaltabileceğini ve folikülleri, kalıtsal saç dökülmesinin başlıca etkenlerinden birinden koruyabileceğini gösteriyor.

Bilim insanları, Boğumluca otunun folikül hücrelerinin çok erken ölmesini önlemeye ve kafa derisine giden kan akışını artırabileceğini söylüyor.

Araştırmacılar, sağlıklı foliküllerin saç büyüme döngüsünü sürdürmek için aktif, canlı hücrelere ihtiyaç duyduğundan bunun önemli olduğunu açıklıyor.

Bitki ayrıca rejenerasyonda yer alan ve hücre büyümesini, hücreler arası iletişimi ve doku onarımını düzenleyen temel biyolojik sinyalleri de aktive ediyor.

Bilim insanları, bu sinyaller daha güçlü olduğunda, saç foliküllerinin yeniden büyüme durumuna girme olasılığının arttığını söylüyor.

Dr. Bixian, "Bizi şaşırtan şey, Tang Hanedanlığı'ndan itibaren tarihsel metinlerin, günümüzdeki saç biyolojisi anlayışıyla mükemmel bir şekilde örtüşen etkileri ne kadar tutarlı bir şekilde tanımladığıydı" dedi.

"Modern çalışmalar artık bunun folklor değil, farmakoloji olduğunu doğruluyor" diye ekledi.

Çalışmada bilim insanları bitki hakkında laboratuvar araştırmaları, klinik raporlar ve tarihi bitkisel kayıtlar da dahil çeşitli türden bilgileri değerlendirip karşılaştırdı.

İnceleme, bitkinin saç dökülmesini yavaşlatmanın ötesinde, rejenerasyonu destekleyen koşullar da yaratabileceğini gösteriyor.

Bilim insanları, buna karşılık birçok saç dökülmesi tedavisinin yalnızca mevcut saçları korumak üzere tasarlandığını belirtiyor.

"Geleneksel hazırlık sürecinin en önemli aşamalarından biri olan doğru işleme tabi tutulduğunda, bu bitki olumlu bir güvenlik profili sergiliyor; bu da onu, mevcut ilaçlarla bağlantılı cinsel işlev bozukluğu veya kafa derisi tahrişi gibi yan etkilerden çekinen hastalar için daha cazip bir seçenek haline getiriyor" diye yazdılar.

Araştırmacılar, son çalışmanın yeni nesil saç çıkarma tedavilerine rehberlik edebileceğini umuyor.

Independent Türkçe,independent.co.uk/news/science