Allavi’den Şarku’l Avsat’a: ABD, İran’la birlikte Irak'ı harabeye çevirdi… Biden yanar döner bir karaktere sahip, yalancı ve ikiyüzlü biri

Allavi, Şarku'l Avsat'a Baas Partisi ile olan yolculuğunu, Saddam’ı ve işgal sonrası Irak’ı anlattı. (3)

TT

Allavi’den Şarku’l Avsat’a: ABD, İran’la birlikte Irak'ı harabeye çevirdi… Biden yanar döner bir karaktere sahip, yalancı ve ikiyüzlü biri

Allavi’den Şarku’l Avsat’a: ABD, İran’la birlikte Irak'ı harabeye çevirdi… Biden yanar döner bir karaktere sahip, yalancı ve ikiyüzlü biri

Arap ülkeleri, ABD’nin Irak’ı işgali karşısında şoke olmuş, endişelenmiş ve işgali desteklemekle suçlanmamak için Irak’ta olan bitenden uzak durmayı seçmişti. İran, Arap ülkelerinin bu yokluğundan yararlanarak Irak'ta Batı yanlısı bir rejimin kurulmasını engellemek için büyük bir süreç başlattı. İşgali kolaylaştırdı ama ABD’nin ‘yeni demokratik Irak’ diye adlandırdığı oluşumu inşa etmek için koz olarak kullandığı istikrarı hızla bozdu. İran, ABD’nin aldığı Irak ordusunun lağvedilmesi, Baas Partisi’nin dağıtılması ve devletin parçalanması gibi tehlikeli kararların ardından Irak'ı sıfırdan yeniden inşa edebileceği yanılsamasından da yararlandı.

Bir keresinde Tahran gezisinden dönen dönemin Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’ye İran'ın ABD’den tam olarak ne istediğini sordum. Talabani, İran’ın Afganistan’dan Lübnan’a kadar tüm konularda ABD ile müzakereye hazır olduğunu düşündüğünü belirterek şunları söyledi:

İran, pastadan pay istediğini söylemese de ABD ile ilişkilerin normalleşmesini, düşmanlığın ve ambargonun sona ermesini ve ABD’de dondurulan fonları üzerindeki blokajın kaldırılmasını istediğini söylüyor. Afganistan'da ABD’ye yardım ettiğini ama ceza-yı sinimmara (iyiliğe karşı ödül vermek yerine, kötülükle cezalandırılmasını ifade eden bir deyim ç.n.) uğradığını düşünüyor. (Dönemin) İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Mutteki bir keresinde bana bu evde (Talabani’nin evi), o zamanlar ABD’nin Bağdat büyükelçisi olan Zalmay Halilzad'a atıfla ‘Arkadaşınıza sorun bakalım ABD’liler bizden ne istiyormuş? Irak'ın Saddam'dan kurtarılmasını destekledik, Irak Yönetim Konseyi’ni ve yeni bir cumhurbaşkanı seçilmesini destekledik. ABD tarafından Irak'ta oluşturulan bu yeni durumu destekledik. ABD’lilerin bizim desteklemediğimiz hiçbir şeyi olmadı. O halde arkadaşınıza sorun bakalım ‘Bizden daha ne istiyorlarmış?’ demişti. Bu sözleri Halilzad'a ilettiğimde bana, ‘Irak'ta istikrarın ve güvenliğin sağlanmasını istiyoruz’ dedi.

xz
2007 yılının mayıs ayında Bağdat’ta, Maliki’nin başkanlığında düzenlenen ABD-İran toplantısı (Getty Images)

Talabani, sözlerini şöyle sürdürdü:

Halilzad ile Muttaki'yi bir araya getirmeye çalıştık ama başaramadık. Başta anlaştılar, ardından (dönemin ABD Dışişleri Bakanı) Condoleezza Rice, ABD Senatosu’na giderek gizlice yapılması gereken görüşmeden bahsetti ama daha sonra İran tarafı vazgeçti. Hasılı İran, mevcut sorunları çözmek ve ABD ile iyi ilişkiler kurmak istiyor.

Talabani, Allavi'den daha pragmatik biriydi. Washington'la ilişkilere sahip olmanın yeterli olmadığını, Tahran'la da arayı iyi tutmak gerektiğinin erkenden farkına varmıştı.

 

İran, 2007 yılında çok önemli bir mesaj verdi. ‘Büyük Şeytan’ ABD’nin işgal ettiği Irak'ta, dönemin İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın uçağı Bağdat Uluslararası Havaalanı’na indi. Onu karşılayan heyetin başında dönemin Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari vardı. ABD, Ahmedinejad'ın Irak’ı ziyaretine itiraz etmedi, aksine bundan memnun oldu. ABD askerlerinin konuşlu olduğu kontrol noktalarına Ahmedinejad’ın konvoyunun geçişine izin vermeleri talimatı verildi. Konvoy, bir kontrol noktasında durduruldu. Ancak kısa sürede ABD askerlerinin sadece fotoğraf çektirmek istediği anlaşıldı. Fakat Iraklı yetkililer, Ahmedinejad'dan arabasından inmemesini talep ettiler.

der
Felluce'de savaşan bir ABD askeri, Kasım 2004 (Getty Images)

Ahmedinejad'ın Irak ziyareti, ABD ordusunun bir gün Irak’tan ayrılacağı, ancak İran'ın Irak'a yakın olan coğrafyası gereği Irak'ta kalacağı mesajını veriyordu. Bu, özellikle İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) yurtdışı kolu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin ABD askerlerinin postallarıyla çiğnenen Irak topraklarını istikrarsızlaştırmaya başlamasıyla anlaşılmıştı.

Zebari’ye bir gün kayda değer bir tavsiyede bulunuldu. Dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek Irak Dışişleri Bakanı Zebari’yi kabul etmiş ve görüşmede ABD’lilere de değinmişti. Mübarek, ABD’liler hakkında söylediği ‘Onların dinleri yoktur. Tanrıları yoktur. Güvenmezler. Arkadaşlarını bozuk para gibi harcarlar’ sözleri Zebari’yi şaşırtmıştı. Mısır Cumhurbaşkanı, dönemin Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref'i örnek verdi. Ancak Mübarek, ABD’nin kadehinden Müşerref'in içtiğinden daha acı bir zehir içti.

Şarku’l Avsat’a özel çarpıcı açıklamalarda bulunan İyad Allavi, ABD’nin adamı değildi. ABD’nin yeni Irak’ı kendi beğenilerine göre tasarlamaya hakkı olmadığına inanıyordu. ABD’li bazı yetkililerle yaptığı görüşmeler verimsiz geçti. Tahran'la da ortak bir dil oluşturamadı. İran’ın şartlarını ve yaklaşımını kabul etmiyordu.

Irak’ta 7 Mart 2010 tarihinde genel seçimler yapıldı. İyad Allavi liderliğindeki Irakiye Koalisyonu 91 sandalye kazanırken, Nuri el-Maliki liderliğindeki Kanun Devleti Koalisyonu 89 sandalye kazandı. Irak Anayasası’na göre bu tabloda hükümeti kurma görevinin Allavi'ye verilmesi gerekiyordu. Ancak Maliki, seçimlerden sonra Meclis'te en büyük bloku oluşturmuş ve Irak Federal Yüksek Mahkemesi'ne başvurarak kendi görüşünü tasdik ettirmişti. Bunun üzerine yaklaşık dokuz ay süren ve Maliki lehine sonuçlanan büyük bir siyasi kriz patlak verdi.

Allavi'ye hükümeti kurmasına kimlerin engel olduğunu sordum. Bundan sonrasını onun anlatımına bırakıyorum:

“Yaşadığımız mağduriyetlere rağmen seçimlerden zaferle çıktık.‘Baasçıları devletin eklemlerinden temizleme’ bahanesiyle 500 kişi hakkında işlem yapıldı. Bu kişiler arasında bazı adaylarımız da vardı. Dokuz kişiye suikast düzenlediler. Destekçilerimizin oy vermesini engellemek için tüm bölgeleri kapattılar ama biz onların üç sandalye önündeydik. Aslında olanlar karşısında ben de şaşırmıştım. ABD’nin ve İran’ın tutumunun bu noktaya gelmesini beklemiyordum. ABD ve İran, hükümeti kurmamı engelledi. Bunun için birlikte çalıştılar. O dönemde ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden ayda yaklaşık üç kez Bağdat'ı ziyaret ediyordu. Maliki lehine geri çekilmememden endişe ediyordu. Biden bana cumhurbaşkanlığı görevini teklif etti. Ona, halkın bizi hükümeti kurmamız için seçtiğini, bu durumda nasıl olup da sembolik bir makam olan cumhurbaşkanlığını kabul edebileceğimi sordum. Biden, teklifini bir kez daha yineleyerek, ‘Cumhurbaşkanı olmayı kabul edersen seçim kampanyanı yöneteceğim’ dedi. Bunun üzerine ona, ‘Benim seçim kampanyasına ihtiyacım yok. Irak halkı benim için seçim kampanyası yaptı ve başbakan seçildim’ dedim. Biden, Sünni temsilcilere dönüp, ‘Bakan olamayacaksınız’ dedi. Onlar da ‘Biz bakanlık istemiyoruz. Allavi mezhepçi biri olmadığından bizim için onun başbakan olması yeter’ dediler. Biden, Maliki lehine geri çekilmem yönündeki talebini tekrarladı, ben de ona, ‘Vallahi eğer benim başbakan olmama izin vermezseniz, terörizm daha da yayılacak. Mezhepçilik kalplere yerleşecek, rejime ve demokrasiye karşı nefret artacak’ dedim.

adsfve
Allavi ve Maliki’nin 2010 yılında Bağdat'ta bir araya geldikleri görüşmeden bir kare (Getty Images)

O dönemde Maskat'ta ABD ile İran müzakereleri yapılıyordu. Müzakerelerde ABD heyetine Obama dönemi Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcısı Ben Rhodes başkanlık ediyordu. İran tarafı, İyad Allavi'nin başbakan olması halinde İran'ın müzakereleri durduracağını ve Irak'ta sorun çıkaracağını belirterek, ABD tarafını tehdit etti. Ben Rhodes daha sonra ‘The World as It Is’ (Olduğu Gibi Dünya) adlı kitabında bunu yazdı. Kitapta İran’ın ABD’yi nasıl tehdit ettiğini anlattı ve Biden'ı İran'ın baskısıyla seçimleri Allavi'den alıp Maliki'ye vermekle suçladı..

Biden'la en az 20 kez görüşmüşümdür. Onu, Senato Dış İlişkiler Komitesi'nin başında olduğu zamandan beri tanıyorum. Yanar döner bir karaktere sahip, yalancı ve ikiyüzlüdür.”

- Yani ABD’nin Irak'ı harabeye çevirdiğini söylüyorsunuz, doğru mu?

- Evet. ABD, Irak'ı mahvetti.

- Bunu yaparken ortakları var mıydı?

- Evet vardı, İran. Irak ordusunun lağvedilmesinden Haşdi Şabi’nin kurulmasına, silahlı milislere ve terörizme, demokrasinin ölümüne ve siyasi mezhepçiliğin yayılmasına kadar her alanda ortaktılar.

- İran'ı açıktan ziyaret etmediğinizi biliyoruz, fakat hiç gizlice ziyaret ettiniz mi?

- İran'ı hayatım boyunca hiç ziyaret etmedim.

- İran ABD'nin Irak’ı işgal etmesini kolaylaştırdı mı?

- Bunu çok daha kolay hale getirdi. Yönetim Konseyinin kurulmasını kabul etti ve itiraz etmedi.

- İran neden bu kadar karşınızda durdu?

Çünkü ben siyasal İslamcı değilim. Daha sonra Saddam Hüseyin'le aramda olanlar ve beni Baas Partisi’nden tamamen uzaklaştıran; 1975 yılında İran'la Şattu'l-Arab konusunda yaptığı anlaşmada verdiği büyük tavizler meselesi gibi nedenler de var. O yıl müzakereler sırasında Irak Dışişleri Bakanı Şazel Taka ile görüştüm. Bana Saddam'ın müzakereler sırasında İranlılara geri çekilmeleri, yani taviz vermeleri’ mesajı verdiğini söyledi. Bu tutum, Irak'a büyük zarar verdi. İranlılar benim tutumumu biliyorlardı. Daha sonra ben başbakanlığı devraldığımda İran 120 milyar dolar tazminat istedi. Onlara, hangi tazminattan bahsettiklerini sordum. Onlar da ‘Sizden 1982'den 1988'e kadar süren Irak-İran savaşında ateşkesi reddettiğiniz için 200 milyar dolar istiyoruz’ dediler.

‘Ben General Kasım Süleymani’yim’

Saddam Hüseyin rejiminin düşmesinin ardından Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani Irak sahnesinde önemli bir aktör haline geldi. Rolü, ABD ordusunu ve ABD’nin prestijini tüketmekle kalmayıp başbakanların seçilmesine, hükümetlerin kurulmasına ve yolların belirlenmesine kadar uzanıyordu. Süleymani bu rolü Lübnan'da, Suriye'de, Yemen'de de oynadı.

Allavi, Süleymani ile olan ilişkisi hakkındaki soruma verdiği yanıtta şunları söyledi:

“General Süleymani ile (daha sonra başbakan olan) Adil Abdulmehdi'nin evinde buluştum. Adil beni yemeğe davet etmişti ama yemekte kimlerin olacağını söylememişti. Ziyaretçilerim vardı. Bana, onları da yanımda götürmemi söyleyerek, ‘Benim evim senin evindir’ dedi. Gittik. Yarım saat sonra iki adam geldi. Bunlardan birinin saçları beyaz, diğerinin saçları siyahtı. İlki yanıma yaklaştı ve ‘Ben General Kasım Süleymani’yim’ dedi. Süleymani, görüşme sırasında bana, ‘Biz her zaman size karşı çalıştık’ dedi. Ben de ona, ‘Ve ben de her zaman sana karşıydım’ dedim. Sonra, ‘Neden bize karşı hareket ettiniz? Uluslararası iradeyi hiçe sayarak sizi Şarm eş-Şeyh toplantısına davet ettim. Bütün alanları size açtım. Halkın Mücahidleri Örgütü’nün (HMÖ) faaliyetlerini durdurduk ve ellerindeki ağır silahları aldık. Irak'ın komşularının durumunun iyileştirilmesi temelinde size en güçlü ekonomik heyeti gönderdim. Neden böyle oldu?’ diye sordum. Bana, ‘Bir hata yaptık ve şimdi büyük bir liderin huzurundayım’ dedi. Ben de ona, ‘Ben ne büyük bir liderim ne de bir karpuzum. Irak'ın iç işlerine karışmazsanız işler normale döner’ dedim.

Bir yıl sonra, özellikle 2018 yılındaki seçimlerden sonra, (Süleymani ile birlikte Bağdat Uluslararası Havaalanı yakınlarında öldürülen) Ebu Mehdi el-Mühendis beni telefonla arayarak, ‘Seninle konuşmak isteyen bir arkadaşın var’ dedi. Arkadaşının kim olduğunu sormama fırsat vermeden telefonu bu kişiye verdi. Süleymani’ydi. Bana, ‘Sana gelmek istiyoruz’ dedi. Ramazan ayında olduğumuzu ve iftara davet edildiğimi söyledim. Bana ne zaman döneceğimi sordu, ben de saat birde dedim. Bunun üzerine ‘Saat bir buçukta orada olacağız’ dedi. Tam söyledikleri saatte geldiler. Süleymani, Ebu Mehdi el-Mühendis ve Lübnanlı biri, Muhammed Kevserani adlı bir Hizbullah yetkilisi. Hatırladığım kadarıyla aralarında Milletvekili Kazım eş-Şammari ve Ekram Zengene’nin de bulunduğu dört arkadaşım yanımdaydı. Süleymani,‘Neden Şiileri iftara davet etmiyorsunuz?’ diye sordu. Ben de ona ‘Oruç tutmuyorum ki, onları nasıl iftara davet edeyim? dedim. O da, ‘Sorun değil, onları davet edin, biz de Şii hareketine liderlik etmenize yardımcı olalım’ dedi.

Söyledikleri karşısında şaşırmıştım. Ona şu hikayeyi anlattım: 

‘Seçimlere katılmak isteğimi açıkladığımda bir gün Abdulaziz el-Hekim (Allah rahmet etsin) yanıma gelip kendisini Ayetullah es-Sistani'nin gönderdiğini söyledi ve ‘Neden Şii listesine katılmıyorsunuz?’ diye sordu. Ona ‘Nasıl olacak o iş?’ diye karşılık verdim. Bana ‘(Listenin) üçte biri sizin, üçte biri bizim, üçüncüsü de diğer Şiilerin’ dedi. Ona, ‘Biz senle aynı yolun yolcusu değiliz. Nedir bu? Şii, Sünni ve Hıristiyan mı?’ diye yanıt verdim. Sonra Hekim, bana Sistani’nin iş birliği yaparsak başbakan olmamı garantileyeceklerini söylediğini bildirdi. Bunun üzerine ‘Irak'ta mezhep güdümlü bir hükümetin başına geçmeyi kabul edeceğimi sana kim söyledi? Kabul etmiyorum’ dedim.’

Bunun üzerine Süleymani, ‘Şiilere karşı mısın?’ diye sordu. Ben de ona ‘Hayır, ben bir Şiiyim ama Şiilerin siyasal İslamcı akımına bağlı değilim. Bu tür akımlar bana uzak. Milliyetçi, kavimci ve Arapçı bir partide yetiştim. Bende bunlar yok’ diye cevap verdim. Bunu orada hazır bulunanların önünde söyledim.”

Putin: Neden İran'a gitmiyorsunuz?

Allavi'den kendisine kimlerin İran'ı ziyaret etmesi için tavsiyelerde bulunduğunu sordum. Bundan sonrasını onun ağzından dinleyelim:

“2010 yılının temmuz ayında Moskova'yı ziyaret ettim. Ancak herhangi bir resmi statüm yoktu. Devlet Başkanı Vladimir Putin beni Kremlin'de sadece tercümanın katıldığı bir akşam yemeğine davet etti. Yemekte bana neden İran'a gitmediğimi sordu. Ona, ‘Rusya Devlet Başkanı olmak için mesela Finlandiya’ya gider misiniz? diye karşılık verdim. ‘Hayır’ dedi. O halde ‘Neden İran'a gidip onlardan olmamı istiyorsunuz? Ben başbakanlığı da cumhurbaşkanlığını da istemiyorum. Ben Irak halkının ve Arap milletinin hizmetkarıyım ve onlara hizmet etmekten onur duyuyorum. Bu görevler için İran'a ya da başkalarına yalvaracak değilim’ dedim. Bana ‘Onlara kendi danışmanımı göndermemin bir sakıncası var mı?’ diye sordu. Ben de ‘Hayır, onlarla burada, Mısır'da ya da Irak’ta olması şartıyla görüşebilirim ama İran'a gitmem’ dedim.

Putin, bana başbakan olmanın benim hakkım olduğunu söyledi, ancak bu konuda birtakım zorlukların olduğunu da ima etti. (Dönemin ABD Dışişleri Bakanı) Hillary Clinton'ın kendisine benim başbakan olmaya hakkım olduğunu, ancak olmayacağımı söylediğini aktardı.

Clinton’a bunun nedenini sorduğunda Temsilciler Meclisi’nde güven oyu alamayacağımı söylemiş. Bunun üzerine ‘Denesin, eğer başaramazsa cumhurbaşkanı hükümeti kurması için başkasını görevlendirir’ demiş. Ancak İran, başbakan olmamı engellemekte kararlıydı.

syhu
2017 yılında Musul'un batısında DEAŞ’a karşı savaşmaya hazırlanan Haşdi Şabi üyeleri (Getty Images)

Putin iyi, önemli ve bilgili bir insan. Ben Rusya'nın ahlakının ABD’den çok Arap ülkelerine yakın olduğunu düşünürüm. ABD’den daha ciddi ve açık sözlüdür. Doğrudan muhatap alır.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov bana, ‘Biz ihmalkar davrandık ve bölgedeki çatışmanın kısmen Sünni-Şii çatışması olduğunu anlamadık. Şiilerin yanında yer almalıyız, çünkü onlar önemli bir derinliği temsil ediyorlar. Irak'tan Suriye'ye, Yemen'e kadar Şiilerin sayısı daha fazla. Bu ülkelerin nüfusunun tamamı ya da çoğunluğu Şii’ dedi. Bu sözler beni şaşırttı. Ona, çatışmanın Sünni-Şii çatışması değil, Arap milletine inanan bir grup ile ona inanmayan grup arasında olduğunu söyledim. Arap milliyetçiliğinin sadece bir slogan değil, var olan bir şey olduğunu vurguladım.

Aslında 2004 yılında başbakan sıfatıyla bir heyetle birlikte Putin'i ziyaret etmiştim. Görüşme kötü başlamıştı. Konuşmasına beni rahatsız edecek şekilde, işgal ve meşruiyet hakkında sert sözler kullanarak başladı. Ben de buna onunkinden daha sert sözlerle karşılık verdim ve ‘Buraya sizin davetiniz üzerine geldik ve bu ziyarette iki amacımız var. Bunlardan birincisi, İran-Irak savaşı sırasında Irak'a fahiş fiyatlarla silah sattığınız için size fazla ödemeyi geri almak amacıyla dava açmak istiyoruz. İkincisi, şirketlerinizin sözleşmelerinin feshedilmesi ya da yeniden müzakere edilmesi için ortak bir komite oluşturmak istiyoruz. Sayın Başkan, bildiğiniz gibi Saddam Hüseyin'e karşı mücadele ettik ve çok fazla zulme uğradık. Eğer Irak’a ABD’liler ve onların tanklarıyla girdiğimizi düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Salona bir sessizlik hakim oldu. Iraklı bakanlardan biri bana Moskova'dan sınır dışı edilebileceğimizin yazılı olduğu bir kağıt uzattı. Ancak daha sonra görüşmeye olumlu bir hava hakim oldu ve Putin'le aramda bir ilişki gelişti.

29 Eylül 2010 tarihinde Suriye'ye davet edildim. Bir heyetle gittim. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, Irak hükümetinin kurulması konusunu görüşmek üzere Tahran'a gideceğini söyleyerek inisiyatif aldı. Irak hükümetinin Şam, Tahran ve Washington tarafından kurulması yönündeki bu garip teklif beni şaşırtmıştı. Toplantıya Suriye tarafında (dönemin) Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara, Dr. Buseyna Şaban ve Esed’in danışmanı Tümgeneral Muhammed Nasif (Ebu Vail) katıldı. Esed, Şara’nın ertesi gün İran'a gideceğini ve dönüşünde bizimle iletişime geçeceğini söyledi.

csdf
Süleymani'nin cenaze töreni sırasında fotoğraflarını taşıyan İranlılar, Ocak 2020 (Getty Images)

Esed, ‘İran'ın Allavi'ye karşı olduğu ve onun hükümeti kurmasına izin vermeyeceği netleşti, ABD yönetiminin ise bu konuda İran'la birlikte hareket ettiği ortaya çıktı. Peki, Irakiye Koalisyonu’nun tutumu ne olacak ve alternatifleri neler?’ diye sordu. Ona meselenin başbakanın kim olduğuyla ilgili değil, izleyeceği yaklaşımla ilgili olduğunu, Irak'ı kotalardan ve siyasi mezhepçilikten çıkarıp tüm kesimlerini kucaklayan bir Irak inşa etmeyi ve Arap ülkeleri arasındaki eski konumuna geri döndürmeyi istediğimizi anlattım. Bana, ‘Sen olmazsan kimin başbakan olmasını önerirsin?’ diye sordu. Ben de bir reform programına ve gerçek bir ortaklığa inanan Adil Abdulmehdi’yi önerdim. Bunun üzerine Esed, ‘Peki ya İran, Maliki'nin başbakan olmasında ısrar eder ve Adil Abdulmehdi'yi istemezse ne olur? diye sordu. Ona, ‘İran'a müzakere yapmak için mi, yoksa İran'ın Irak'a diktelerini dinlemek için mi gidiyorsunuz?’ diye karşılık verdim.

Görüşmenin ardından Muhammed Nasif bizi Şam manzaralı bir restoranda öğle yemeğine davet etti. Bu sırada bana ‘Neden İran'a gitmiyorsunuz? Onlarla sizin için bir düzenleme yapabiliriz’ dedi. Ben de ona, ‘Kardeşim Ebu Vail, eğer bunda ısrar etmeye devam edersen öğle yemeğine katılmayacağım ve bir daha Suriye'ye asla gelmeyeceğim, o yüzden bu konuyu kapat’ dedim.

Suriye ziyaretinden bir ay önce bir konferansa katılmak üzere Kuveyt'e gitmiştim. Orada Kuveyt Emiri Sabah el-Ahmed el-Cabir es-Sabah, beni görüşmeye davet etti. Gittim seçimlerden, bölgeden ve Irak'taki son durumdan konuştuk. Sonra ‘Neden İran'a gitmiyorsun?’ diyerek beni şaşırttı. Ona, ‘Ey kardeşim Ebu Nasır, başbakan olmak için İran'a nasıl yalvarabilirim? Onlarla (İranlılar) Kuveyt'te, Mısır'da, Bağdat'ta her yerde buluşmaya hazırım” dedim. Bunu onlara iletmek için bir temsilci göndereceğini söyledi. Nitekim danışmanı, eski Birleşmiş Milletler (BM) Kuveyt Temsilcisi Muhammed Ebu el-Hasan'ı (dönemin) İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad'a göndermiş ve mesajını iletmişti. Ebu el-Hasan iki gün sonra geri geldiğinde beni evimde ziyaret etti. İranlı yetkililerin görüşmeye açık olmamı memnuniyetle karşıladığını, ancak görüşmenin İran'da yapılmasını tercih ettiklerini, bunun mümkün olmaması halinde yetkililerin Kuveyt'i ziyaret etmek için uygun bir takvim ayarlayabileceklerini söyledi.

Oysa 2004 yılında başbakan olduğumda komşu ülkelere yaptığım ziyaret turu kapsamında İran'ı ziyaret etme isteğimi söylemiştim. Ziyaret sırasında komşu iki ülke arasında normal ilişkilerin kurulması amacıyla mevcut anlaşmazlıkların masaya yatırılmasını istedim. Cezayir Anlaşması, tazminat ve iç işlere müdahale konusundaki tutumumu bildiklerinden bir protokol ziyareti olmasında ısrar ettiler.”

Bush başkan olmayı hak etmiyor

Allavi'ye ABD eski Başkanı George W. Bush ile görüşmesine ilişkin izlenimlerini sordum. Bana verdiği yanıtta, Bush’ın ABD başkanı olmayı hak etmediğini, net ya da kararlı bir kişi izlenimi vermediğini, Saddam rejiminin yıkılmasından sonra Irak’la ilgili hiçbir politikasının tutmadığını söyledi. Ordunun lağvedilmesi, Baas Partisi’nin dağıtılması ve diğer tüm rastgele uygulamalarının fiyaskoyla sonuçlandığını belirtti. Allavi, bu durumu İngiltere Başbakanı Tony Blair'e anlattığını ve kendisinden Irak meselesi hakkında daha fazla konuşmasını istediğini de sözlerine ekledi.



Suriye'de Kürt sorunu diye bir şey yoktur!

Görsel: Axel Rangel Garcia
Görsel: Axel Rangel Garcia
TT

Suriye'de Kürt sorunu diye bir şey yoktur!

Görsel: Axel Rangel Garcia
Görsel: Axel Rangel Garcia

Hüseyin eş-Şara

Levant bölgesinin mücevheri Suriye, 1516 yılında Halep'in kuzeyindeki Mercidâbık Muharebesi’nden sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası oldu.

Osmanlı orduları, ‘İslam fethi ve Arap bölgesindeki Müslüman emirliklerin birleştirilmesi’ sloganı altında Levant ve Mısır'ı yöneten Memlükleri yendi. Böylece Suriye, 1516'dan üç konsolosun başta Biladü'ş-Şam ve Irak olmak üzere Levant bölgesindeki Arap ülkelerini bölüşmeyi kabul etmesinden sonra, Büyük Britanya ve Batılı güçler tarafından açıkça kışkırtılan Büyük Arap İsyanı’nın patlak verdiği 1916'ya kadar yaklaşık 400 yıl Osmanlı hakimiyetinde kaldı. Bu anlaşma, 1916 yılında ‘Sykes-Picot Anlaşması’ olarak adlandırıldı ve adını Fransa ve İngiltere'den iki politikacı ile Çarlık Rusya'sının Rus konsolosundan aldı. Ancak, 1917 Ekim Devrimi'nden sonra, Rus devrimciler bu anlaşmayı ifşa ettiler ve anlaşmadan çekildiler. Bu anlaşmanın etkileri, 2 Kasım 1917'de talihsiz Balfour Deklarasyonu ile devam etti. Bunu, 1920'de Levant bölgesi üzerinde İngiliz-Fransız Mandası, ardından İngiltere ve Fransa arasında bölünmesi ve Arap devletinin devrilmesi, Kral Faysal bin Hüseyin'in görevden alınması ve Levant bölgesini dört vilayetiyle yöneten bu yeni kurulan devletin sonu izledi.

Fransa’nın Suriye ve Lübnan’daki manda yönetimi ve İngiltere’nin Filistin ve Mavera-i Ürdün üzerindeki mandası sırasında, Irak üzerinde vesayet kurularak İngiliz yönetimi altında Kral Faysal bin Hüseyin'in kral olarak tahta çıkarıldı ve Prens Abdullah bin Hüseyin tarafından Mavera-i Ürdün’de Ürdün Haşimi Krallığı'nın kuruldu.

Suriye'deki Kürt sorunu hiçbir zaman Suriye kimliğinin bir parçası olmadı. Suriye'deki Kürtler hem şehirlerde hem de kırsal kesimde yaşayan ve her zaman Arap kültürüne sahip ve İslam dinine mensup vatandaşlar oldu.

Suriye'deki Fransız Suriye ve Lübnan Mandası döneminde, Suriye topraklarında bölgesel isyanlar başladı. Bu isyanların ilki, Kürt kökenli olan ancak bir Suriye ve Arap vatandaşı olarak manda yönetimine karşı savaşan Suriyeli milliyetçi lider İbrahim Hananu tarafından yönetildi. Onun isyancıları Kefer Taharim ve Cebel ez-Zaviye bölgelerinden gelen Araplardı ve Halep ve çevresine taşındılar.

Onun devrimi çok iyi biliniyordu ve kendisi Kürt olduğunu söylemiyordu, aksine devrimini Suriyeli olduğu ve yoldaşlarının Arap olduğu için liderlik ediyordu. İnsan hakları aktivisti ve aydın bir adam olan bu büyük azimli kişi, Fransız mandasına karşı Suriye devriminde önemli bir rol oynadı. Ülkesini, Suriye'yi ve Arap ulusunu savunmak için işgalciye direnmenin gerekliliğine inandığı için yargılandı ve idama çarptırıldı.

Kürt sorunu var mı?

Suriye'deki Kürt sorununu tartışıyorsak, bu sorunun Suriye Anayasası’nda hiçbir zaman yer almadığını söyleyebiliriz. Suriye'deki Kürt sorunu hiçbir zaman Suriye kimliğinin bir parçası olmadı. Suriye'deki Kürtler hem şehirlerde hem de kırsal kesimde yaşayan ve her zaman Arap kültürüne sahip ve İslam dinine mensup vatandaşlar oldu. Onlara karşı milliyetçi şiddet uygulanmadı. Hem yakın hem de uzak tarih bunu bize gösteriyor. Hatta bazı Kürt şahsiyetler tarihimizi etkiledi. Bunlardan biri de Irak'ın Tikrit kentinden gelen Kürt bir aile olan Eyyubi hanedanının soyundan gelen kahraman Selahaddin Eyyubi’ydi. Eyyubi, yine Kürt bir aile olan ünlü Zengi hanedanının damadıydı.

ASDEFR
Suriye'nin doğusundaki Deyrizor ilinde Ömer Petrol Sahası’nda düzenlenen askeri geçit törenine katılan SDG üyeleri, 23 Mart 2021 (Reuters)

Nureddin Zengi, Levant bölgesini Mısır ile birleştirdi ve Müslüman Arap lider olarak ortaya çıktı. Selahaddin Eyyubi, savaşan Arap emirliklerini birleştiren dönemin lideriydi. Bu görevi başardıktan sonra, Levant, Irak ve Mısır'dan Arap-İslam ordusu kurdu ve Levant'ta Haçlıları yendi. Hıttin Muharebesi, 4 Temmuz 1187'de (Hicri 25 Rebiulahir 583) Filistin'in Levant bölgesinde gerçekleşti. Haçlıları yenen Selahaddin Eyyubi, onlarla bir barış antlaşması imzaladı ve bu antlaşma, Levant bölgesinin Haçlılardan kurtarılmasıyla sonuçlandı.

Suriye'nin bir bütün olarak etnik özelliklere sahip olduğunu iddia edenler büyük bir yanılgı içindeler, çünkü kültürel, entelektüel ve ulusal denge o kadar bütünleşmiştir ki, bunları birbirinden ayırmak imkânsız.

Araplar ve Kürtlerin birbiriyle kaynaşmalarının uzun bir geçmişi var ve ayrımcılığa yol açmaz. Tıpkı 3 Eylül 1260'da (Hicri 25 Ramazan 658) Mısır Sultanı Seyfeddin Kutuz'un önderliğinde Moğollara karşı Filistin'de Ayn Calut Savaşı'nda olduğu gibi. Bu tarih unutulamaz ve Araplar ile diğerleri arasında ayrım yapmak için kullanılamaz. Çünkü bu tarih, bölünme, ayrımcılık veya olayların ve eğilimlerin özünde olmayan sorunları gündeme getirmek için değil, bilgi, miras ve dinin bir bütünüdür.

Suriye'de ortak bir tarih

Tarihsel olarak Suriye, büyük ve küçük tüm bileşenleri en küçük ayrıntısına kadar harmanlayarak ve birleştirerek ortak bir tarihe ve karışık bir nüfusa sahiptir. Levant ve Irak'ı ziyaret ederseniz, bu ülkelerde on beşten fazla medeniyetin yaşadığını ve büyüdüğünü ve izlerini bıraktığını göreceksiniz. Tüm bunlar nihayetinde bizim için istikrarlı, tutarlı ve güçlü bir ulusal uyum ortamı yarattı. Suriye'nin bir bütün olarak etnik özelliklere sahip olduğunu iddia edenler büyük bir yanılgı içindeler, çünkü kültürel, entelektüel ve ulusal denge o kadar bütünleşmiştir ki, bunları birbirinden ayırmak imkânsız. Zira bu, endişe verici veya çözülmesi gereken bir sorun değildi. Kürtler, Türkmenler, Süryaniler ve Aramiler tek bir ulus, Suriyeli ve Arap halkıdır. Çünkü en genel ve baskın özellik düşünce, kültür, yaklaşım ve davranışta Arapçılıktır. Bu nedenle Suriye'de seçkin bir akademisyen olan Dilbilim Akademisi ve Arap Entelektüel Birliği Başkanı Muhammed Kurd Ali'yi buldum. Bunu savunan ve benimseyen akademisyen, bunun bir Kürt akademisi ya da başka bir şey olduğunu söylemiyor, aksine bir Arap akademisi olduğunu söylüyor. Bunun Arap ve Müslüman uluslararasın birliği çağrısı olduğunu belirten Muhammed Kurd Ali’nin yazıları ve tartışmaları da buna tanıklık ediyor.

SADFRGT
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Şam'da bir konuşma yaparken, 29 Ocak 2025 (AFP)

Biraz daha geriye gidecek olursak yukarıda da belirttiğimiz gibi, İbrahim Hananu'nun Suriyeli ve Arap kültürüne düşkün birinden başka bir şey olmadığını göreceğiz. Arap kültürü, ırksal bir ayrıcalık değil, bir kültür, düşünce ve dildir; yabancı dillerde yetkin olsalar bile. Fransızca bilen Fransız olmadığı, Osmanlıca bilenin Osmanlı olmadığı gibi. Aynı şey İngilizce için de geçerli.

Dolayısıyla Arap olmak pratikte, kültürde ve benimsemede, son zamanlarda ortaya çıkan kökenler ve dallar üzerine yapılan araştırmalara rağmen, birçok aile ve aşiret için geçerli olmaya devam ediyor. Ancak bu insanlar, Suriye devletinin ve Arapçılığın en coşkulu destekçileri arasındaydı, ki bu da tüm aşamaların taçını oluşturuyor. Burada daha ayrıntılı olarak belirtmek gerekirse, Hama'da el-Barazi adında büyük, nüfuzlu ve feodal bir aile vardır ve bu aileden Suriye tarihi ve Arapçılıkta önemli pozisyonlarda yer alan şahsiyetler çıktı.

Suriye, Kürt kökenli ve 1946 yılının nisan ayında tahliye sonrasında Suriye ordusunun komutanı olan lider Husni ez-Zaim tarafından yönetiliyordu. Daha sonra, Şukri el-Kuveytli'nin başını çektiği seçilmiş hükümeti devirdi ve onu hapse attıktan sonra Suriye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı görevini üstlendi. Başbakan ise Hama'daki el-Barazi aşiretinden Muhsin el-Barazi oldu. Onlar kendilerini Kürt olarak değil, tamamen Suriyeli olarak tanımladılar ve anayasasında ‘Suriye Cumhuriyeti bir Arap ülkesidir ve Arap milletine aittir’ yazan bir Arap ülkesini yönettiler. Bu önsöz, 1920 yılından günümüze kadar tüm Suriye anayasalarında yer aldı. Tüm anayasalarda belirtildiği gibi, mezhep, etnik köken veya din ayrımı gözetmeksizin vatandaşlık yoluyla egemen olan halka vurgu yapılıyor.

Rakka, Deyrizor ve Haseke olmak üzere üç ili ve Kamışlı’yı kapsayan el-Cezire bölgesinde, Cebel-i Ekrad adlı bir dağda Kürt topluluğu yaşıyordu. Bu topluluğun Suriye nüfusuna oranı yaklaşık yüzde 3’tü.

Yine el-Cezire bölgesinden Kürt kökenli Tümgeneral Tevfik Nizameddin, Suriye Ordusu Genelkurmay Başkanlığı görevini devraldı. Şubat 1958'de Mısır-Suriye Birliği kurulmadan önce Suriye Arap Ordusu’nun komutanlığını yaptı. Bundan sonra da sınırlı bir süre görevine devam etti, ardından Tümgeneral Afif el-Bazra onun yerine geçti. Afif el-Barza da Kürt kökenli olabilir. Zira kardeşi Selahhdin el-Barza'yı tanıyorum. Suriye Arap Ordusu İkinci Bürosu'nda subay olarak görev yapan Barza, Mısır ve Suriye için ünlü Çekoslavakya Mısır Silah Anlaşması’nı (1955), yani ‘silah tekelini kırma’ müzakerelerine katılanlardan biriydi. Ardından gelen tüm Suriye hükümetlerinde, hiç kimse şu veya bu bakanın etnik kökenini sormadı. O da Suriye-Mısır birliğinin en önde gelen bakanlarından biriydi.

Suriyeli Kürt şahsiyetler

Kürt kökenli Arap milliyetçisi eski bakan Muhammed Ali Buzu, Tümgeneral Faruk Buzu ve kardeşi ünlü spor yorumcusu Adnan Buzu. Bu isimlere Şam'ın en ünlü ailelerinden Salihiyye ailesi, Şamadin Aga ve Ömer Aga da eklenebilir. Bunlar, Şam'ın önde gelen Kürt aileleriydi. Bu iki liderin annesi, bizim ailemizdendi. Şam'daki Şamadin Aga Meydanı bugün hala varlığını sürdürüyor.

FR
SDG ile Suriye devleti arasındaki birleşme anlaşmasının şartları (Al Majalla)

Şam'daki Kürt mahallesi, Kürt kökenli ailelerin çoğuna ev sahipliği yapıyor. Ancak bunlar Arap ve daha fazlasıdır. Bunlar arasında, otuz yılı aşkın bir süre Suriye'nin Büyük Müftüsü olarak görev yapan Şeyh Ahmed Kuftaro, İslam'a Arap bakış açısıyla yaklaşan ve bununla gurur duyan İslam vaizi Dr. Muhammed Ramazan el-Buti ve yetenekli yayıncı Mervan Şeyho ile kardeşi Adnan Şeyho'yu yetiştiren El-Şeyho ailesi bulunuyor. Hafız Esed döneminde bakan ve başbakanlık görevlerinde bulunan, Arap Sosyalist Baas Partisi'nin ulusal ve bölgesel liderlik kadrosunda yer alan Muhammed el-Eyyubi'yi hatırlıyorum. Hiçbir zaman “Ben Kürtüm” demedi ve bunu söylemeyen başkaları da var. Çünkü kendilerini Arap olarak görüyorlardı. Kamışlılı gazeteci İrfan Nizamuddin'i hatırlarsınız. Onun “Ben Kürtüm” dediğini hiç duydunuz mu?

Şam'daki Kürt kökenli aileler arasında, Suriye Komünist Partisi'nin liderlerinden ve her zaman Suriye ve Arap ulusunu savunan merhum Halid Bekdaş, eşi ve oğlu Dr. Ammar Bekdaş'ın da mensubu olduğu Bekdaş ailesi bulunuyor. Ayrıca Hamu Lili, Şamsu, ez-Zerki, el-Alusi ve diğer aileler de var. Bu aileler Kürt kökenli, ancak yönelimleri her zaman Suriye ve Arap ulusundan yana oldu. Kürt, Türkmen, Çerkes, Arnavut, Arami, Asur veya Asuri arasında pratikte bir ayrım yoktur. Bahsettiğim tüm aileler Arapça konuşuyordu ve Arap milletindendi. Bunu önyargıdan değil, bilakis hakikat bu olduğu için söylüyorum.

El-Cezire

Rakka, Deyrizor ve Haseke olmak üzere üç ili ve Kamışlı’yı kapsayan el-Cezire bölgesinde, Cebel-i Ekrad (Kürt Dağı) adlı bir dağda Kürt topluluğu yaşıyordu. Bu topluluğun Suriye nüfusuna oranı yaklaşık yüzde 3’tü. Cebel-i Ekrad’da Kürtlerin bir ağası vardı. Kamışlı, çoğunlukla Hıristiyanlar, Asurlu Araplar, Asuriler ve diğerlerinin yerleştiği bir şehir olduğundan 1960'larda ekonomik nedenlerle ABD ve Avrupa'ya göç ettiler. Mülklerinin çoğunu Türkiye'nin güneyinden veya Cebel-i Ekrad’dan gelen Kürtlere sattılar ve Kürtler Kamışlı ve çevresindeki köylere yerleşti.

Uzun yıllar Suriye'yi yöneten Baas Partisi döneminde, çok sayıda küçük ve farklı Kürt partisi kuruldu, ancak bunların çoğu milliyetçi bir eğilime sahipti.

Kamışlı’nın da ilçesi olduğu Haseke ilindeki Kürt nüfusu, toplam nüfusun yaklaşık yüzde 20'sini oluşturuyor. Kürtler, başta Amuda, Ayn el-Arab, el-Kahtaniye ve el-Yarubiyye olmak üzere Arap kabileleriyle iç içe oldukları için Kürt etnik bir enklav oluşturmuyorlar. Kürt nüfusunun yoğun olduğu tek bölge, Halep'e bağlı Afrin'dir.

Kürtlere yönelik baskı, 1962 nüfus sayımı sırasında, hazır bulunanların vatandaşlığa kabul edilmesi, hazır bulunmayanların ise dışlanarak kırmızı kart veya başka bir tür yabancı kimliği verilmesi ile belirginleşti. Devletin görüşü, bu insanların çoğunun Suriye vatandaşı değil, Türkiye'nin güneyinden gelen göçmenler olduğu yönündeydi.

Ancak bunların çoğu, özellikle de Baas Partisi Suriye’de iktidara geldiğinde ve bu bölgelerin Araplaştırılması olgusu iktidar rejimini domine ederek Kürtlerin varlığını azalttığında, özellikle de Kürt olgusu ve Kürt sorunu Türkiye, İran ve Irak'ta ortaya çıkmaya ve öne çıkmaya başladığında başka illerde çalışan Suriyelilerdi ve bu durum düzeltilmedi.

İran, Türkiye ve Irak

İran'da, Sovyetler Birliği'nin teşvikiyle 1946 yılında İran'ın kuzeybatısındaki Mahabad şehrinde bir Kürt devleti kuruldu ve 11 ay gibi kısa bir sürenin ardından sona erdi. İran'da ve Türkiye'nin doğusundaki bazı şehirlerde ve bölgelerde yaklaşık 15 milyon Kürt yaşıyor. Kürtler, Türk devletinde bölünme yaratmak amacıyla, Hafız Esad döneminde Suriye'nin desteğiyle Abdullah Öcalan liderliğinde silahlı bir parti olan Kürdistan İşçi Partisi'ni (PKK) kurdular ve silahlı mücadeleye başladılar. Yaklaşık elli yıl boyunca Irak ile Türkiye arasındaki engebeli Kandil Dağları'nı üs olarak kullandılar.

DFE
Suriye hükümet güçleri, Suriye'nin doğusundaki Deyrizor’da konuşlanmak üzere Fırat Nehri'ni geçerken 19 Ocak 2026 (AFP)

Irak'ta, Kral Gazi bin Faysal döneminde 1931 yılında Ahmed Barzani önderliğinde gerçekleşen devrimin ardından, Kürt lider Molla Mustafa Barzani harekete geçti. Kardeşi Mustafa Barzani, özerklik hedefiyle 1943 yılında ‘İkinci Devrim’ olarak bilinen hareketi başlattı ve Irak devletine karşı isyanın başını çekti. Bunlara 1919 ile 1931 yılları arasında Süleymaniye'de Mahmud Berzenci'nin isyan hareketleri eşlik etti. Barzani hareketi, General Abdulkerim Kasım önderliğindeki 1958 darbesinin başarısından sonra 1961'de ivme kazandı. 1945'ten beri Sovyetler Birliği'nde sürgündeyken Kürdistan Demokrat Partisi'ni (KDP) kuran Molla Mustafa Barzani, harekete katılmaya davet edildi.

Eylül devrimi, ‘Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ (IKBY) olarak bilinen bölgede gerçekleşti. 1961 yılından 1991 yılına kadar Saddam Hüseyin'in Kuveyt'in işgaline karışması dışında hiçbir şey başarılmadı. Bu dönemde, KDP ile arasındaki bölünme nedeniyle Erbil ve Süleymaniye arasında bölünmüş IKBY bölgesinde bir tür özerklik sağlandı. Bu bölünme hala devam ediyor ve nesiller boyu aktarılıyor.  Eski IKBY Başkanı Mesud Barzani, yıllar önceki referandumdan bu yana bağımsızlık elde etmeye çalışsa da buna izin verilmiyor.

Suriye ve Baas Partisi

Suriye’ye gelince hiçbir zaman böyle bir şey olmadı. Uzun yıllar Suriye'yi yöneten Baas Partisi döneminde, çok sayıda küçük ve farklı Kürt partisi kuruldu, ancak bunların çoğu milliyetçi bir eğilime sahipti. Ancak bunların çoğunun ulusal bağlantısı vardı ve bazıları Marksist yönelimdeydi. Ta ki ‘özerk yönetim’ örgütü oluşturulup ‘Suriye Demokratik Güçleri’ (SDG) adını verdikleri silahlı bir örgüt kurulana kadar.

Suriye'de ne geçmişte ne de şu anda “Kürt sorunu” diye bir şey yok. Acil bir durumla ve gerçeklikle hiçbir ilgisi bulunmuyor. Suriyeli Kürtler Suriye devleti vatandaşlarıdır. Kürt aşiretleri de vardır ama onlar Arap’tır.

2011 yılında başlayan Suriye Devrimi sırasında, bazı sınır ötesi Kürt güçleri zamanın kendileri için uygun olduğunu anladı. Suriye'den üç il bu güçler tarafından ele geçirildi. Bu güçler, Türkiye tarafından terör örgütü olarak görülen PKK'nın bir kolunu oluşturuyordu. Küçük bir nüfusu olmasına ve uluslararası toplumun görüşüne rağmen IKBY’ye benzer bir Kürt bölgesi kurabileceklerini düşündüler. Bu amaçla DEAŞ olgusunu kullandılar. Terör örgütü DEAŞ’la mücadeleyi ve Amerikalılar ve Uluslararası Koalisyonla iletişimi fırsat bilerek, kaderlerini ABD’nin ellerine teslim ettiler.

Ancak bu illerin tamamı Arap illeri ve buralarda Kürtler yaşamıyor. Rakka'da, Deyrizor'da Kürt nüfusu yok. Haseke’de ise nüfusun yaklaşık yüzde 20'si farklı bölgelere dağılmış Kürtlerden oluşuyor. Dolayısıyla, işsiz Arapları örgüt üyesi yaparak çoğunluğu Araplardan oluşan, Kandil Dağları'ndan yönetilen bir silahlı güç oluşturuldu.

Suriye Devrimi’nin zaferle sonuçlanmasından sonra, Suriye'nin yaşadığı istikrarsızlık durumundan yararlanarak rejim liderlerinin bazı kalıntılarını da kendi saflarına kattılar. Ancak, Suriye Devrimi’nde hiçbir rolleri olmadı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Kürt Partileri Birliği’nin siyasi bir mücadelesi olduğu biliniyor, ancak ne SDG'nin tutumlarını benimsedi ne de destekledi. Aksine Suriye ulusal birliğinin ve Suriye Arap Cumhuriyeti'nin destekçisi oldu. SDG onlara karşı her türlü organize suçu işlemeye ve yoluna çıkan herkesi öldürmeye başladı. Suriye Kürt Müstakbel Hareketi Lideri Meşal Temo ve diğerlerine suikast düzenledi. Ardından 10 Mart 2025'te yeni Suriye devleti ile bir anlaşma imzalamak zorunda kaldı. Kandil Dağları'nın liderlerinin kontrolü altında olması nedeniyle anlaşmanın uygulanmasını geciktirdi.

Tüm bunlardan ötürü Suriye'de ne geçmişte ne de şu anda “Kürt sorunu” diye bir şey yok. Acil bir durumla ve gerçeklikle hiçbir ilgisi bulunmuyor. Suriyeli Kürtler Suriye devleti vatandaşlarıdır. Kürt aşiretleri de vardır ama onlar Arap’tır. Çünkü Arapçılığın anlamı ve önemi vardır, düşüncesi ve kültürü vardır, ırkçılık değildir. Osmanlı İmparatorluğu, Şamlı el-Yusuf, el-Alusi, ez-Zerki, el-Karaşuli ve el-Barazi aileleri gibi Suriye topraklarındaki Kürtler için büyük beylikler kurdu. Aynı şekilde Kürt Dağı Kürt ağaları vardı. Ancak bu insanlar tarih boyunca Arap olarak kaldılar ve ayrılıkçı ya da ırkçı emelleri olmaadı. Mensubiyet itibariyle Suriyeli ve Araplardı. Bunların arasında Suriye devletinde ve Suriye Sosyal Partisi, Baas Partisi, Arap Milliyetçileri Hareketi gibi Arap milliyetçi partilerinde ve Halk Partisi, Ulusal Parti, diğer partiler ve Suriye Ulusal Bloku gibi eski Suriye partilerinde önemli mevkilerde bulunan büyük isimler de bulunuyor.

Suriye bölünmez bir ülkedir, kültürü ve düşüncesi Arap ve İslam'dır, hiçbir zaman kimseye karşı ırkçılık yapmamıştır.


Suriye Ordusu: SDG mayınları ve el yapımı patlayıcılar sonucu çok sayıda sivil ve askeri personel hayatını kaybetti

Suriye güvenlik güçleri, Haseke'de SDG’nin çekilmesinin ardından El-Hol kampının kontrolünü ele geçirdi- Syria Today (Reuters)
Suriye güvenlik güçleri, Haseke'de SDG’nin çekilmesinin ardından El-Hol kampının kontrolünü ele geçirdi- Syria Today (Reuters)
TT

Suriye Ordusu: SDG mayınları ve el yapımı patlayıcılar sonucu çok sayıda sivil ve askeri personel hayatını kaybetti

Suriye güvenlik güçleri, Haseke'de SDG’nin çekilmesinin ardından El-Hol kampının kontrolünü ele geçirdi- Syria Today (Reuters)
Suriye güvenlik güçleri, Haseke'de SDG’nin çekilmesinin ardından El-Hol kampının kontrolünü ele geçirdi- Syria Today (Reuters)

Suriye Arap Ordusu Operasyon Komutanlığı bugün yaptığı açıklamada, Rakka, Deyrizor ve Doğu Halep vilayetlerinde SDG ve PKK teröristleri tarafından yerleştirilen mayınlar ve el yapımı patlayıcılar (EYP) nedeniyle çok sayıda sivil ve askerin öldüğünü duyurdu.

Komutanlık yayınladığı basın açıklamasında, "Rakka, Deyrizor ve Doğu Halep vilayetlerindeki sivil halkımızı SDG mevzilerine veya tünellerine girmemeye çağırıyoruz" ifadelerini kullandı.

Açıklama şöyle devam etti: “Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve PKK (Kürdistan İşçi Partisi) teröristleri, kapıları, koridorları ve tünelleri tuzakladılar ve kaya ve yapı tuğlası şeklinde patlayıcılar yerleştirdiler… ayrıca konuşlandıkları evlerin yanı sıra halka açık yolların yakınındaki eski yerlerinin çoğunda ev eşyalarına ve arabalara da tuzaklar kurdular.”

Açıklamada, "SDG'nin camilere ve Kur’an-ı Kerim nüshalarına yerleştirdiği mayınlar, camileri de etkiledi; birçok nüsha mayınlanmış ve uygunsuz yerlere yerleştirilmiş halde bulundu. Bu mayınlar ve el yapımı patlayıcılar nedeniyle çok sayıda sivil ve askeri personel hayatını kaybetti" denildi.

Komutanlık, sakinlerden şüpheli herhangi bir nesne veya yerinden oynatılmış mobilya bulduklarında derhal bildirmelerini ve konuşlandırılmış askeri ve güvenlik birimleriyle iletişime geçmelerini istedi.

DEFGTH

Suriye resmi haber kanalı El-İhbariye, internet sitesinde, Haseke kırsalındaki el-Ya'rubiye kasabasında, SDG’nin bölgeden çekilmeden önce mayın döşediği bir mühimmat deposunun patladığını bildirdi.

Bu bağlamda, Suriye İçişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, Haseke'nin doğusundaki el-Hol kampı ve güvenlik güçlerinin son zamanlarda konuşlandırıldığı güvenlik hapishanelerinin "kısıtlı güvenlik bölgeleri" olarak kabul edildiğini ve bu bölgelere yaklaşmanın kesinlikle yasak olduğunu belirtti.

Bakanlık açıklamasında, el-Hol kampı ve güvenlik hapishanelerinin bulunduğu alanların şu anda güven altına alındığını, "kaçan DEAŞ mahkumlarının aranmasının devam ettiğini ve el-Hol kampı ile diğer benzer merkezlerdeki güvenlik durumunu kontrol altına almak için gerekli verilerin toplanmasının tamamlandığını" ifade ettti.

SDCFGT
SDG’nin çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolü ele geçirdiği Haseke'deki el-Hol kampında toplanan bir grup tutuklu, kapıdan içeri bakıyor (Reuters)

SDG dün günü yaptığı açıklamada, Irak sınırına yakın el-Hol kampından, DEAŞ militanlarının ailelerinin kaldığı kamptan, hükümet güçleriyle yaşanan çatışmaların ardından çekilmek zorunda kaldıklarını duyurdu. Bu arada, Suriye hükümeti SDG'yi, örgüte ait hapishanelerin ve kampların teslimini kasten "geciktirmekle" suçladı.

Suriye İçişleri Bakanlığı, SDG'yi onlarca DEAŞ mahkumunu ve ailelerini hapishanelerden serbest bırakmakla suçladı ve dün yaptığı açıklamada, el-Hol kampını korumakla görevli SDG savaşçılarının, hükümet veya uluslararası koalisyonla koordinasyon kurmadan geri çekildiğini, bunun "terörle mücadele dosyası konusunda hükümete baskı kurmayı amaçlayan bir hareket" olduğunu ifade etti.


Suriye güvenlik güçleri SDG’nin çekilmesinin ardından el-Hol Kampı’na girdi

Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)
Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)
TT

Suriye güvenlik güçleri SDG’nin çekilmesinin ardından el-Hol Kampı’na girdi

Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)
Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)

Suriye güvenlik güçleri bugün, ülkenin kuzeydoğusundaki el-Hol Kampı’na girdi. Kamp, terör örgütü DEAŞ mensuplarının ailelerini barındırıyor. AFP muhabirinin aktardığına göre bu gelişme, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kampı terk ettiklerini duyurmasının hemen ardından gerçekleşti.

AFP muhabiri, kampın çevresinde görev yapan onlarca güvenlik görevlisinin demir bir kapıyı açıp araçlarıyla içeri girdiğini, bazı güvenlik mensuplarının ise kampı gözetim altında tuttuğunu bildirdi.

SDG, salı günü 24 binden fazla kişinin yaşadığı el-Hol Kampı’ndan çekildiğini açıkladı. Kamp sakinleri arasında 15 bin Suriyeli, 3 bin 500 Iraklı ve 6 bin 200 yabancı bulunuyor ve sıkı güvenlik önlemleri altında tutuluyordu. Suriye Savunma Bakanlığı ise el-Hol Kampı ve DEAŞ’a ait tüm hapishaneleri devralmaya hazır olduğunu duyurdu.

Suriye Cumhurbaşkanlığı da dün, SDG ile ‘Haseke vilayetinin geleceğine ilişkin bazı konularda’ yeni bir ‘ortak anlayış’ sağlandığını açıkladı. Anlaşma gereği SDG’ye ‘alanların fiilen entegrasyonuna yönelik detaylı planı hazırlamak için dört günlük bir süre’ tanındı. Bununla eş zamanlı olarak dört günlük ateşkes ilan edildi. SDG de ateşkese uyacağını ve anlaşmanın ‘istikrarı destekleyecek şekilde’ uygulanmasına hazır olduğunu bildirdi.

Diğer yandan SDG lideri Mazlum Abdi dün, ABD liderliğindeki DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu’nu (DMUK), Kürt savaşçıların bazı bölgelerden çekilmesinin ardından Suriye’de DEAŞ mensuplarının tutulduğu tesislerin korunmasında sorumluluklarını yerine getirmeye çağırdı.

Washington ise Kürtlerin DEAŞ’a karşı görevlerinin sona erdiğini belirtti; ABD, yıllarca destek verdiği Kürt güçlerin artık bu rolü üstlenmediğini açıkladı.

Suriye’deki Kürt yetkililer ve yerel makamlar ise dün yeni bir ateşkese uyacaklarını duyurdu. Bu ateşkes, Kürt güçlerinin hükümet kurumlarıyla entegrasyonuna yönelik görüşmelerin tamamlanmasının ön hazırlığı olarak ilan edildi.

Bu ayın 6’sında Halep’te başlayan askeri gerilimin ardından, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, pazar günü SDG ile bir anlaşmaya vardığını açıkladı. Anlaşma, ateşkes ve özerk yönetim kurumlarının Suriye devleti bünyesinde kapsamlı entegrasyonunu öngörüyor.

Taraflar arasında ateşkesi ihlal suçlamalarının yükselmesiyle birlikte hükümet güçleri, SDG kontrolündeki Arap çoğunluğa sahip bölgelere ilerledi. Hükümet dün, Hasake kentine takviye birlikler gönderirken, Kürt yetkililer Şam ile görüşmelerin çöktüğünü duyurdu.

Anlaşmanın açıklanmasının ardından ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, X platformunda paylaştığı mesajda, SDG’nin ‘DEAŞ’a karşı sahadaki başlıca güç’ rolünün büyük ölçüde sona erdiğini belirtti. Barrack, Şam’ın artık güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye yetkin olduğunu ve bunun örgüt mensuplarının tutulduğu hapishaneler ile ailelerini barındıran kampları da kapsadığını ifade etti.

ABD desteğiyle DEAŞ’a karşı mücadele eden ve bu süreçte örgütü Suriye’de neredeyse tamamen yok etmeyi başaran SDG, Arap savaşçıları da bünyesinde barındırarak yıllar boyunca Suriye iç savaşında kritik bir rol oynadı. Bu başarısı sayesinde kuzey ve doğu Suriye’de geniş alanlarda kontrol sağladı, büyük petrol sahalarını kapsayan bu bölgelerde özerk bir yönetim kurdu.

Ancak Esed sonrası dönemde yeni yönetim, ülkeyi hükümet güçlerinin kontrolü altında birleştirme kararlılığını ilan etti ve Kürtlerle, güçlerini ve kurumlarını devlet yapısına entegre etmek üzere müzakerelere başladı.

Son günlerde hükümet güçlerinin ilerleyişiyle SDG, kuzey ve doğuda kontrol ettiği alanların önemli bir bölümünü kaybetti.