Hz. Süleyman'ın mührünü Siyonizm'e nasıl kaptırdık?

(AA)
(AA)
TT

Hz. Süleyman'ın mührünü Siyonizm'e nasıl kaptırdık?

(AA)
(AA)

Mehmed Mazlum Çelik 

İslam inancında son peygamber Hz. Muhammet'tir; ama kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'de İslam peygamberinden önce gelen Hz. Süleyman, Hz. Musa ve Hz. İsa gibi nebiler de birer İslam peygamberi kabul edilir.

Dolayısıyla önceki peygamberlere karşı büyük bir hürmet söz konusu.

"Davut Yıldızı" olarak bilinen "Hz. Süleyman Mührü" ise İslam Medeniyeti içerisinde saygı duyulan imgelerden biri. 

Hz. Süleyman Mührü
Hz. Süleyman Mührü

Bugün Hz. Süleyman Mührü, "Siyon Yıldızı" olarak İsrail bayrağında bulunması hasebiyle bazı Müslümanlar tarafından kötü anılıyor.

Oysa bu simge en az "Filistin davası" kadar değerlidir ve nasıl ki Filistin'in tek bir taşı Siyonizm'e terk edilemeyecekse bu imge de karanlığın simgesi olarak görülmemeli.

Hz. Süleyman'ın mührünü Siyonizm'in bir parçası olarak gören vicdanlar, zaman içerisinde Filistin'i de İsrail'in toprağı olarak görmekten çekinmeyecektir.

Hz. Süleyman'ın mührü
Hz. Süleyman'ın mührü

Siyonistler mührü 1882'de sahiplendi

Tarihi kaynaklar incelendiğinde Hz. Süleyman Mührü, kutsal kitapların hiçbirinde yer bulmaz; ama İslam Peygamberi Hazreti Muhammet bu mühre büyük bir önem atfeder.

Tirmizi, bir hadisinde mührü şu sözleri aktarır:

(Kıyametten önce yer altından) elinde Süleyman mührü ve Musa'nın asası olduğu halde bir dabbe (dört ayaklı hayvan) çıkacak ve asasıyla Müslümanların yüzünü aydınlatacak, mührüyle kafirlerin yüzünü mühürleyecektir.

Bu sözlerden de anlaşılabileceği üzere Hz. Süleyman'ın mührüne esasen politik bir anlam atfeden ilk kişi Hz. Muhammet'tir.

İslam peygamberi, mührü Müslümanlar için bir siyasi imge ve özgürlük nişanesi olarak ele alıyor. 

Mühr-i Süleyman'ın ilk defa İslam aleminde kullanılmasına ise 691 yılında Emevi halifesi Abdülmelik döneminde şahit oluyoruz.

Kudüs Kubbetüs'ahra mabedinde Hz. Süleyman Mührü'nün en önemli İslam simgelerinden birisi olarak bu dönemde karşımıza çıkar.

(Independent Türkçe)

Yine Kasru'l-Hayrü'l - Garbi'nin motifleri bu mühürle süslüdür.

Fatimiler'in önemli hükümdarlarından Mustansır Kahire'deki Hâkim Camisine ve devletin resmi parasına da bu mührü yerleştirir.

Yine Mısır'da kurulan bir Türk devleti olan Tolonoğulları bu yıldızı türbelerin her tarafına işlemiştir.

Büyük Türk Sultanı Gazneli Mahmut ile özdeşleşen simge Hz. Süleyman mührü olarak bilinen aynı yıldızdır.

Tahtına çıkan ahşap kapının önündeki altı köşeli süsleme hükümranlığının en önemli motiftir.

Batılılar daha çok "Davut Kalkanı" bizim ise "Hz. Süleyman mührü" dediğimiz yıldız, Müslümanlar için siyasi gücün simgesiydi.

Ne Yahudilik kültüründe ne de Hıristiyanlıkta 1882 yılına kadar bu yıldıza atfedilmiş politik bir anlam bulunmuyordu.

Para en önemli siyasi figürdür ve Türk-İslam devletlerinin çoğunda basılan paralarda Hz. Süleyman mührünün izlerini görüyoruz. 

Mesela Selçuklu Devletinde Tuğrul Bey, bağımsızlık nişanesi olan parasının bir yüzüne tamamen bu mührü koyduracaktı.

Asıl önemlisi Hz. Süleyman Mührü, Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi ile özdeşleşmişti.

Selahaddin Eyyubi, Kudüs'ü özgürleştirdikten sonra bastırdığı gümüş paralara Hz. Süleyman'ın mührünü basacaktı.

Diyarbakır Ulu Cami'nin revakında bağımsızlığın nişanesi olarak Hz. Süleyman'ın mührünü görüyoruz.

İslam dünyası için "Kelime-i Tevhit" bayrağından sonra en önemli simgenin açıkça Hz. Süleyman mührü olduğunu görüyoruz. 

Malatya Ulu Cami'nin çinilerinde "bağımsızlığın simgesi" olarak karşımıza Hz. Süleyman'ın mührü çıkıyor.

Artukluların neredeyse yaptığı her mimari eserin siyasi bağımsızlık simgesi olarak yine karşımıza Hz. Süleyman mührü çıkıyor.

Endülüslerin yaptığı meşhur "Katalan Haritası" (Dünya Haritası) üzerinde anavatan olarak görülen Cezayir'de karşımıza Hz. Süleyman mührü çıkıyor. 

Katalan Haritası
Katalan Haritası

Osmanlı'ya gelecek olursak karşımıza neredeyse her taşın altından Hz. Süleyman mührü çıkıyor. 

Hamamlar, kubbeler, vakıflar, saraylar her yerde bizleri bu mühür karşılıyor. 

Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethettikten sonra bastırdığı paraya bu mührü koyacaktı.

Fatih Sultan Mehmet
Fatih Sultan Mehmet

Fatih'in dışında Çelebi Mehmed, II. Beyazit ve Osmanlı'nın en kudretli padişahlarından Yavuz Sultan Selim bastırdığı paralara bu mührü koyacaktı. 

Barbaros Hayrettin Paşa, Akdeniz'e açıldığında gemilerinde dalgalanan sancakların içinde en önemlilerinden birisi Hz. Süleyman mührüydü. 

Osmanlı padişahlarının kendilerini her türlü kötülüklerden koruyacağına inanarak giydikleri gömlekteki en önemli simge Hz. Süleyman mührüdür. 

Tılsımlı gömlek
Tılsımlı gömlek

Liste o kadar uzun ki burada durmak zorundayız.

Gelelim bu mührü nasıl yitirdik, onu inceleyelim;

Bu mühür, ilk defa 18'inci yüzyılda Batılılar Yahudileri tanımlamak için kullandı.

19'uncu yüzyılda ise kimlik arayışları artan Yahudiler bu simgeyi yavaş yavaş benimsemeye başlayacaktı.

Theodor Herzl, 1882 yılında Siyonizmin resmi propaganda gazetesi olan Die Welt'in simgesi yapmasıyla bu figür zamanla Yahudilerin politik argümanı haline dönüşecekti. 

Yahudilik dini İslamiyet'ten eski olsa da altı köşeli yıldız, Davut Kalkanı veya Siyon Yıldızı olarak bilinen Hz. Süleyman mührünü bir simge olarak Müslümanlar daha önce ve daha çok benimsemiş; bayraklarında, paralarında, mimari eserlerinde ve kişisel kıyafetlerinde kullanmıştı.

Müslüman kalkanlarındaki mühür
Müslüman kalkanlarındaki mühür

Bu simge 18 ve 19'uncu yüzyıllardan itibaren Siyonistler tarafından sahiplenilmiş ve kullanılmaya başlandı.

Bugün sırf Siyonist İsrail bayrağında "Hz. Süleyman Mührü" kullanılıyor diye bu mühre düşmanlık yapmak ile "Kelime-i Tevhit" bayrağını görünce düşmanlık yapan zihniyetin ortak noktası tamamen cehalet olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Independent Türkçe



Amerikan nüfuzundan uzakta, İngiltere, Çin'e açılarak güç kozlarını çeşitlendiriyor

Amerikan nüfuzundan uzakta, İngiltere, Çin'e açılarak güç kozlarını çeşitlendiriyor
TT

Amerikan nüfuzundan uzakta, İngiltere, Çin'e açılarak güç kozlarını çeşitlendiriyor

Amerikan nüfuzundan uzakta, İngiltere, Çin'e açılarak güç kozlarını çeşitlendiriyor

Christopher Phillips

Sadece birkaç yıl önce, Batı ülkeleri ile Çin arasındaki bu artan yakınlaşma hayal bile edilemezdi. Nitekim Mayıs 2023'te, ABD Başkanı Joe Biden'ın baskısı altında ve mevcut gerilimlerin Çin ile Batı arasında yeni bir Soğuk Savaş'a dönüşebileceği yönündeki artan uyarılar arasında, G7 ülkeleri, Çin'e olan ekonomik ve stratejik bağımlılıklarını azaltmayı amaçlayan bir yaklaşım benimsemişlerdi. Ancak, durum hızla değişti. Geçtiğimiz ocak ayında, grubun en önde gelen iki lideri, önce Kanada Başbakanı Mark Carney, ardından da İngiltere Başbakanı Keir Starmer ilişkileri onarmak ve ticareti artırmak amacıyla Çin'in başkentini ziyaret etti. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron onlardan önce aralık ayında Pekin'i ziyaret ederken, Friedrich Merz Starmer'dan sonra ziyaret etmeye hazırlanıyor. Peki ne değişti? Cevap kısa ve tek bir kelimede gizli: Trump.

İngiltere Başbakanı Starmer, başbakanlık düzeyinde 2018'den bu yana bir ilk olan ziyaretinde Çin Devlet Başkanı Şi Jinping ile görüşmesinin ardından, “dünyanın karşı karşıya olduğu zorlu zamanlar” gölgesinde Pekin ile kapsamlı bir stratejik ortaklık çağrısında bulundu. Eşi benzeri görülmemiş bir adımla, İngiliz hükümeti Çinli yetkililerle seyahat kısıtlamalarını hafifleten bir anlaşma imzaladığını duyurdu. Anlaşma kapsamında İngiltere vatandaşlarının 30 güne kadar olan ziyaretler için vizesiz Çin'e girişine izin verilecek ve bu da Asya pazarlarındaki İngiliz hizmet işletmelerinin büyümesine katkıda bulunacak.

Böylece İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avustralya ve Japonya gibi bu ayrıcalıktan yararlanan ülkeler listesine katıldı ve kararın, şu anda Çin'e olan yıllık 18 milyar dolar İngiliz hizmet ihracatının hacmini artırması bekleniyor.

ABD Başkanının Beyaz Saray'a dönüşüne eşlik eden kaos, Batılı müttefikleri tedirgin etti ve transatlantik ittifakın geleceğinin derinlemesine gözden geçirilmesine yol açtı. Trump'ın son dönemdeki davranışları, Grönland'ı tehdit etmesi, planlarına karşı çıkan müttefiklerine gümrük tarifeleri uygulaması ve NATO'nun Afganistan'daki savaştaki rolünü küçümsemesi, Starmer gibi daha önce onun suyuna gitmeye meyilli olan isimleri bile daha sert tavırlar almaya itti. Ancak Çin'e açılım, bağlılıklarda bir değişimi yansıtmıyor, aksine hesaplı bir riskten korunma politikasının bir parçası. Batı ülkeleri ABD ile ittifaklarından feragat etme niyetinde değiller, ancak stratejik ortamın temelden değiştiğinin ve Trump dönemiyle başa çıkmanın seçenekleri ve güvenceleri çeşitlendirmeyi gerektirdiğinin farkındalar.

Güvenceleri çeşitlendirmek

Batılı müttefikler, Donald Trump geçen yıl ocak ayında Beyaz Saray'a döndüğünde önlerinde sorunsuz bir yol olmasını beklemiyorlardı, ancak şokun büyüklüğü beklentilerini aştı. Kanada'nın güney komşusuyla ilişkisi, Trump'ın onu 51. ABD eyaleti olarak ilhak etme olasılığından bahsetmesinden ve ona ticari tarifeler uygulamasından birkaç hafta sonra kötüleşti. Avrupalı ortakları da benzer bir yoldan geçti. AB, ihracatının çoğuna yüzde 15 oranında gümrük vergisi getiren Turnberry Anlaşması'nı kabul ederken, İngiltere müzakerelerle bunun yüzde 10 gibi daha düşük bir oranda olmasını sağlamayı başardı. Ticari yükler absorbe edilebilirdi, ancak asıl endişe Trump'ın iktidara dönüşüyle ​​Avrupa’nın güvenliğinin sarsılmasıydı. Zira Trump, ABD’nin artık Ukrayna'ya destek konusunda isteksiz olduğunu defalarca ima etti, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüştü ve Moskova'nın talepleriyle uyumlu “barış” önerilerine destek verdi, ama daha sonra söylemini revize etti.

frgty6
Çin onur kıtası İngiliz Başbakanı Keir Starmer'ı karşılıyor (Reuters)

Sonraki haftalarda, Batılı müttefikler arasındaki endişe belirtileri yoğunlaştı. Aralık ayında, yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi, merkezci Avrupalı ​​liderleri hedef aldı, kıtanın “medeniyetinin yok oluşuyla” karşı karşıya olduğu konusunda uyardı ve Washington'a aşırı sağ partileri destekleyerek “direnişi güçlendirme” çağrısı yaptı. Ardından Trump, ocak ayı başlarında Venezuela'da bir darbeyi yöneterek, Batılı müttefiklerin büyük saygı duyduğu uluslararası hukuk sistemini hiçe saymış gibi göründü. Bunun ardından, NATO üyesi bir devlete ait bir toprak olmasına rağmen Grönland'a el koyma konusunda daha da ileri giderek, Danimarka'nın yanında yer alan Avrupa ülkelerini ticaret tarifeleriyle tehdit etti. Bu tablo, Davos'taki kafa karıştırıcı konuşmasıyla tamamlandı; burada ABD'nin NATO’daki müttefiklerinden “hiçbir fayda görmediğini” ve Afganistan'da “ön cephelerden hep çok uzakta kaldıklarını” iddia etti. Tüm bu olaylar, ABD'nin geleneksel Batılı müttefiklerine  kafa karışıklığı ve endişeyle dolu bir yıl geçirtti.

Batılı ülkeler, stratejik ortamın temelden değiştiğinin ve Trump dönemiyle başa çıkmanın seçenekleri ve güvenceleri çeşitlendirmeyi gerektirdiğinin farkındalar

Bu değişen tabloyla karşı karşıya kalan Avrupalı ​​liderler, Kanada ile birlikte bir dizi paralel yaklaşım benimsedi. Bunlardan ilki, kolektif eyleme bağlılıktır. Bu yaklaşım, son Grönland krizi sırasında iyice belirginleşti; yedi NATO üyesi ülke (İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda, İsveç, Norveç ve Finlandiya) Danimarka ve Grönland'ın yanında yer aldı. Bu bağlılık, ağustos ayında İngiltere, Fransa, Almanya, Finlandiya ve İtalya liderlerinin Beyaz Saray'da Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile birlikte ABD Başkanı’yla bir araya gelmesi ve Trump'ı Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e Ukrayna ile ilgili verdiği taahhütlerden geri adım atmaya ikna etmeyi başarmasıyla daha da pekişti.

Ancak bu yolun da zorlukları yok değil. Birleşik bir Batı duruşunu sürdürmek, Avrupa başkentlerinin farklı çıkarlarına bağlı kalmaya devam ediyor ve özellikle Macaristan Başbakanı Viktor Orbán ve diğer sağcı güçler gibi Avrupa içindeki Trump yanlısı sesler tarafından zayıflatılmaya açık. Bununla birlikte, Fransa'dan Jordan Bardella gibi önde gelen sağcı figürlerin Trump'ın Grönland ile ilgili taleplerini reddetmesi önemli bir değişime işaret ediyor. Bardella’nın, ticari baskı yoluyla bir Avrupa toprağına yönelik Amerikan tehdidini diyalog değil, zorlama olarak nitelendirmesi, Trump'ın politikalarının yarattığı zorluğun büyüklüğünün Avrupalı sağcı çevrelerde bile giderek daha fazla farkına varıldığını gösteriyor.

ty
İngiltere Ticaret Bakanı Peter Kyle ve Çin Halk Cumhuriyeti Ticaret Bakanı Wang Wentao, 29 Ocak'ta bir mutabakat zaptı imzaladıktan sonra (Reuters)

İkinci yaklaşım, Amerikan nüfuz alanının dışındaki ortaklıkları genişletmeye dayanıyor. Daha önce “riskleri azaltma” söylemi yalnızca Çin'e yönelikken, Avrupalı ​​liderler artık konuyu daha geniş bir perspektiften ele alarak, buna ABD ile olan ilişkilerini de eklediler. Pekin ile ilişkilerini geliştirmek için çalışan Kanada, İngiltere, Fransa ve Almanya'ya ek olarak, Avrupa Birliği, Ursula von der Leyen'in “dünyanın en büyük serbest ticaret bölgesi” olarak tanımladığı Latin Amerika'daki Mercosur bloğu ile bir ticaret anlaşması imzaladı. Davos'ta ise Meksika ile yeni bir anlaşmadan, Filipinler, Tayland, Malezya ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile ticaret görüşmelerindeki ilerlemeden ve şu anda hazırlanmakta olan Hindistan ile “tarihi” bir anlaşmadan bahsetti. Düşünce kuruluşu Atlantik Konseyi Başkanı Frederick Kempe de, Davos görüşmelerinin Avrupa'nın Amerikan teknolojisine, iletişim platformlarına ve ödeme sistemlerine olan bağımlılığını azaltmaya, ortaklıkları çeşitlendirmeye ve kendi kendine yeterliliği artırmaya odaklandığını belirtti.

Üçüncüsü, Trump ile tamamen kopmaktan kaçınmayı içeriyor. Son gelişmeler Batılı müttefikleri, Trump'ın görevdeki ilk yılında izledikleri anlama politikasını yeniden gözden geçirmeye sevk etse de, bu politikanın tamamen terk edilmesi olası görünmüyor. İspanya'nın Rusya, Çin ve İran ile birlikte Latin Amerika ülkelerine katılarak Nicolás Maduro'nun tutuklanmasını kınayan tek büyük Avrupa ülkesi olması da bunu açıkça ortaya koydu. Buna karşılık, İngiltere, Trump'ın Venezuela'ya uyguladığı ambargoyu aşmaya çalışan Rus bandıralı bir petrol tankerine el koyma konusunda ABD güçleriyle iş birliği yaptı. Gerginliğin artmasına rağmen, başta Ukrayna olmak üzere karşılıklı çıkarlar konusunda Batı'nın Washington ile koordinasyonunun devam etmesi muhtemeldir. Nitekim Trump'ın yakın zamanda ima ettiği gibi İran'a karşı ek saldırılar düzenleme yoluna gitmesi durumunda, Avrupa'dan geniş çaplı bir kınama gelmemesi söz konusu olabilir.

Yeni dünya düzeniyle yüzleşmek

Davos'ta Ursula von der Leyen, Avrupa'nın Trump'ın küresel düzende yarattığı dönüşümler gerçekliğiyle yüzleşmesi gerektiğini açıkça ifade etti. “Mevcut yapısal dengesizlikleri gidermek için statükoya geri dönmeye bel bağlamak yeterli olmayacaktır,” diyen Ursula von der Leyen, sözlerine şöyle devam etti: “Eğer bu değişim kalıcıysa, Avrupa da değişmelidir.” Avrupa Birliği, İngiltere, Kanada ve diğer bazı Batılı müttefiklerle birlikte, Trump'ın dönüşünün radikal doğasını hafife aldığını geç de olsa kabul etmeye başladı.

dfe
İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Şanghay'daki bir İngiliz bisiklet sergisinde, 30 Ocak (AFP)

Trump görevdeki ikinci yılına girerken, Batılı müttefikler, anlama politikasının ötesine geçerek, hassas konularda çatışmayı seçici iş birliğiyle dengeleyen, aynı zamanda ortaklık ağlarını genişleten ve ABD politikasındaki değişimlere olan bağımlılıklarını azaltan bir çeşitlendirme stratejisi benimsemeye yöneldiler.

Ancak daha derin bir soru halen cevapsız: Bu değişim ne ölçüde kalıcı olacak?

Trump'ın görev süresi üç yıl sonra sona eriyor ve ara seçimlerin kendisi için olumsuz sonuçlanması durumunda, Kasım ayında iç politikada manevra kabiliyeti azalabilir. Böyle bir olasılık, bazı Batılı müttefikleri ihtiyatlı davranmaya ve Trump Beyaz Saray'dan ayrıldıktan sonra işlerin farklı bir gidişat almasını ummaya yöneltebilir. Ancak bu senaryonun bir güvencesi yok. Durum netleşene kadar, güvenceleri çeşitlendirmek en gerçekçi seçenek gibi görünüyor.


Ankara, Washington ile Tahran arasında “dolaylı kanal” arayışında

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Ankara, Washington ile Tahran arasında “dolaylı kanal” arayışında

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türk kaynaklar, Ankara’nın bölgede yeni bir savaşın önlenmesi ve iki ülke arasında yeni müzakere turlarının canlandırılması amacıyla İran ile ABD arasında bir iletişim kanalı oluşturmayı hedeflediğini bildirdi.

Kaynaklar, bugün (Cumartesi) Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, Türkiye’nin dolaylı kanal oluşturma seçeneklerini öncelikleri arasına aldığını, olası müzakere süreçlerine ev sahipliği yapmaya hazırlandığını ve önümüzdeki dönemde diplomatik çözümlere odaklandığını daha net biçimde ortaya koymayı planladığını söyledi. Bu yaklaşımın, bölgede askerî tırmanma riskinin arttığı bir dönemde benimsendiği vurgulandı.

Kaynaklara göre Türkiye’nin hâlihazırda yürüttüğü diplomatik girişimler İran dosyasında en uygun seçenek olarak görülüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın attığı adımların, İran ve ABD’yi müzakere masasında buluşturma yönünde olduğu ifade edildi.

dervg
Hakan Fidan ile Abbas Arakçi’nin İstanbul’da düzenlenen ortak basın toplantısı sırasında (AFP)

Son saatlerde İran ve Türk medyasında arabuluculuğun mahiyetine ilişkin farklı senaryolar dile getirilse de, kaynaklar Washington ile Tahran arasında sunulan Türk önerisinin ayrıntılarına girmekten kaçındı. Türkiye’nin iki tarafı yakınlaştırma çabalarının, “hiçbir tarafın yeni bir savaş istemediği bir bölgede en iyi ve ilk seçenek” olduğu kaydedildi.

Arabuluculuk ve diğer kanallar

Kaynaklar, arabuluculuğun ABD’nin İran’a yeni bir saldırı düzenleme seçeneğinin önüne geçmeyi amaçlayan “diğer kanallarla” birlikte yürüyeceğini belirtti. Bu kanallar arasında Suudi Arabistan ile ABD arasındaki temaslar, İran ile Rusya arasındaki görüşmeler ile Mısır’ın Suudi Arabistan, Türkiye ve bölgedeki diğer ülkelerle yürüttüğü çabalar yer alıyor.

ABD ve İran’ın Türk arabuluculuğuna olumlu yaklaştığı, Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yoğun temasları ile bunun ortaya çıktığı ifade edildi. Bu çerçevede, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin cuma günü İstanbul’u ziyaret ederek mevkidaşı Fidan’la görüşmesi ve her iki bakanın Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edilmesi hatırlatıldı.

dthy
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (Reuters)

 Türk arabuluculuğuna olumlu baktığını belirterek, Türkiye’nin İran nükleer dosyasına ilişkin geçmiş müzakere süreçlerindeki rolünü ve önceki tutumlarını değinen Arakçi, “Türkiye’nin İran konusunda her zaman çok iyi tutumları ve son derece yapıcı görüşleri oldu. Özellikle geçen haziranda İran ile İsrail arasında yaşanan 12 günlük savaş sırasında Türkiye’nin yapıcı yaklaşımını gördük” dedi.

Arakçi, İstanbul’daki temaslarının ardından Türk medyasına yaptığı açıklamada, Erdoğan’ın diplomasi yoluyla bölge için eş zamanlı kazanımlar elde edilebileceğini vurguladığını aktardı. Türkiye’nin bölgesel bir çözüm için çalıştığını belirten Arakçi, bu çabalara olumlu baktıklarını ve başarı umduklarını, kendisinin de bölge ülkeleriyle bu konuda görüşmeler yürüttüğünü söyledi.

Müzakereye eğilim

Ülkesinin ABD ile nükleer dosya ve diğer konularda dolaylı ve ön koşulsuz müzakerelere açık olduğunu yineleyen Arakçi, Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan arasında üçlü bir görüşme olasılığını ise dışladı.

Türk medyasında, Arakçi’nin İstanbul ziyaretinden önce Erdoğan’ın Trump’a, Pezeşkiyan’la birlikte çevrim içi üçlü bir görüşme önerdiği ve Trump’ın buna olumlu yaklaştığı iddiaları yer almıştı. Ancak Arakçi, “Buna hâlâ çok uzağız… ABD ile gerçekten ciddi ve göstermelik olmayan müzakereler yürütmek istiyorsak, bunun için sağlam bir başlangıç zeminine ihtiyaç var” dedi.

frg
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

Fidan ile İstanbul’daki görüşmesinin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında konuşan Arakçi, İran’ın müzakerelere her zaman açık olduğunu, ancak “askerî tehdit” veya “ön koşullar” altında müzakere etmeyeceğini vurguladı. ABD ile doğrudan müzakereler için şu aşamada bir zemin görmediğini belirtti.

İran’ın herhangi bir saldırıya karşılık vermeye hazır olduğunu söyleyen Arakçi, ABD’nin bir yandan askerî saldırıdan, diğer yandan müzakerelerden söz ettiğini, geçen hazirandaki saldırının sonuçlarından ders çıkarmadığını savundu. Bu kez verilecek yanıtın “çok sert ve güçlü” olacağını kaydetti.

Olası bir saldırının yalnızca iki taraf arasında kalmayacağını, bölgeye yayılacağını belirten Arakçi, bunun kimsenin istemediği bir senaryo olduğunu vurguladı.

ABD Başkanı Donald Trump ise İran’a yönelik askerî saldırı tehditlerini artırırken, Orta Doğu’daki askerî varlığını güçlendirdi ve “Abraham Lincoln” uçak gemisini bölgeye gönderdi. Trump, cuma günü yaptığı açıklamada, “İran’ın saldırıdan kaçınmak için bir anlaşma yapmak istediğini söyleyebilirim” dedi. İran’a süre tanıyıp tanımadığı sorusuna ise, “Evet, verdim. Bu süreyi yalnızca Tahran biliyor. Umarım anlaşmaya varılır; olursa daha iyi olur, olmazsa ne olacağını görürüz” yanıtını verdi.

ABD’nin hedefi

Türk strateji uzmanı İbrahim Kılıç, televizyon açıklamasında ABD’nin birincil hedefinin İran’daki rejimi devirmek olmadığını söyledi. İran ile Venezuela modelleri arasında fark bulunduğunu belirten Kılıç, ABD’nin başlıca taleplerinin uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması, zenginleştirilmiş uranyumun teslimi ve İran’ın vekilleri aracılığıyla bölgeyi istikrarsızlaştırma çabalarından vazgeçmesi olduğunu ifade etti.

brftgrft
Hakan Fidan ile Abbas Arakçi’nin İstanbul’da düzenlenen ortak basın toplantısı sırasında (AFP)

Bu taleplerin amacının İran’ın İsrail için oluşturduğu tehdidi ortadan kaldırmak olduğunu belirten Kılıç, ABD’nin geçen haziranda üç İran nükleer tesisini vurmasını ve yıllardır uyguladığı yaptırımları bu çerçevede değerlendirmek gerektiğini söyledi. Kılıç’a göre Washington’un istediği “itaatkâr bir hükümet”, ancak İran’ın ikili devlet yapısı (dini otorite ve yürütme) nedeniyle bunun kolay olmadığına dikkat çekti.

Türkiye Ulusal İstihbarat Akademisi Başkan Yardımcısı Hakkı Uygur da ABD’nin İran’a yönelik planlarının belirsizliğine işaret ederek, İran’ın herhangi bir saldırıyı “topyekûn savaş ilanı” sayacağını açıklamasının durumu daha da karmaşık hale getirdiğini söyledi. Kısa vadede rejim değişikliğinin olası görünmediğini belirten Uygur, yoğun hava saldırılarıyla önce “özgürleştirilmiş bölgeler” oluşabileceğini, zamanla bunun rejim değişikliğine evrilebileceğini dile getirdi.

Geniş etki alanı

İran Araştırmaları Merkezi Başkanı Serhan Afacan, olası bir ABD saldırısından en çok İran’ın zarar göreceği konusunda görüş birliğine vardı. Afacan, Türkiye’nin rolü nedeniyle doğrudan hedef olabileceğine dair yorumlar yapıldığını, ancak bunun abartılmaması gerektiğini söyledi.

İki isim, Türkiye açısından en büyük risklerin güvenlik ve göç olduğunu, Irak’ta sınırlı, Suriye’de ise daha geniş bir etki alanı bulunduğunu vurguladı. Afacan, İran’da binlerce Afgan göçmenin bulunduğunu ve bu grubun Türkiye üzerinden Batı’ya yönelmek istediğinin bilindiğini hatırlattı.

Afacan, Ankara’nın temel kaygısının İran’a yönelik olası bir saldırının Pakistan’dan Türkmenistan’a, Azerbaycan’dan Türkiye’ye ve Körfez ülkelerine uzanan geniş bir coğrafyada istikrarsızlık yaratması olduğunu sözlerine ekledi.


Arakçi, İran'da rejim değişikliğinin ‘yanılsama’ olduğunu yineledi... Hatemi, ABD ve İsrail'i uyardı

İran'da yayınlanan bir gazetenin bugünkü baskısının ön sayfasında ABD Başkanı Donald Trump'ın fotoğrafı ‘İran Venezuela değildir’ başlığıyla yer aldı. (EPA)
İran'da yayınlanan bir gazetenin bugünkü baskısının ön sayfasında ABD Başkanı Donald Trump'ın fotoğrafı ‘İran Venezuela değildir’ başlığıyla yer aldı. (EPA)
TT

Arakçi, İran'da rejim değişikliğinin ‘yanılsama’ olduğunu yineledi... Hatemi, ABD ve İsrail'i uyardı

İran'da yayınlanan bir gazetenin bugünkü baskısının ön sayfasında ABD Başkanı Donald Trump'ın fotoğrafı ‘İran Venezuela değildir’ başlığıyla yer aldı. (EPA)
İran'da yayınlanan bir gazetenin bugünkü baskısının ön sayfasında ABD Başkanı Donald Trump'ın fotoğrafı ‘İran Venezuela değildir’ başlığıyla yer aldı. (EPA)

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi bugün yaptığı açıklamada, İran’da rejim değişikliği ihtimalinin ‘bazılarının yaşadığı bir yanılsamadan ibaret olduğunu’ söyledi.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün, ABD Başkanı Donald Trump’ı, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu ve Avrupa’yı, ülkede son dönemde patlak veren protestolarda ‘gerilimi körüklemek’ ve halkı ‘kışkırtmakla’ suçladı.

 Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre Pezeşkiyan, söz konusu aktörlerin iç gelişmelere müdahale ederek toplumsal huzursuzluğu körüklediğini savundu.

Arakçi, CNN’e verdiği demeçte İran’ın güvenliğinin son derece önemli olduğunu vurgulayarak, ülkesinin her türlü ‘terörist grupla’ mücadele etmeye hazır olduğunu belirtti. “Sistemimiz son derece sağlam ve temelleri o kadar güçlü ki, kişilerin değişmesi herhangi bir fark yaratmaz” diyen Arakçi, İran yönetiminin istikrarına dikkat çekti. Öte yandan İran’ın Mehr haber ajansı, Arakçi’nin, ülkesinin bölgede barış ve istikrarın korunması amacıyla bölge ülkeleriyle iş birliğine hazır olduğunu söylediğini aktardı. Arakçi ayrıca, İran’ın meşru çıkarlarını garanti altına alacak adil ve dengeli bir nükleer anlaşmaya açık olduğunu ifade etti.

Söz konusu açıklamalar, dün Türkiye’de gerçekleştirilen temasların ardından geldi. Türkiye Cumhurbaşkanlığı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile yaptığı telefon görüşmesinde, Türkiye’nin ABD ile yaşanan kriz konusunda arabuluculuk yapmaya hazır olduğunu ilettiğini duyurmuştu.

Arakçi, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı paylaşımda, İran’ın, nükleer silaha erişimin engellenmesine yönelik güvenceler ile yaptırımların etkin biçimde kaldırılmasını içeren bir nükleer anlaşmaya hazır olduğunu kaydetti.

Arakçi, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile İran-Türkiye ikili ilişkileri ile ortak ilgi alanına giren bölgesel konular hakkında yapılan görüşmelerin her zaman verimli ve yapıcı geçtiğini belirtti.

Arakçi, “Bu görüşmeler sırasında İran’ın hiçbir zaman nükleer silah edinmeyi hedeflemediğini bir kez daha vurguladım. Ülkemiz, İran tarafının meşru çıkarlarını güvence altına alan, nükleer silaha sahip olunmamasına yönelik teminatlar içeren ve mevcut haliyle yaptırımların kaldırılmasını öngören adil ve dengeli bir nükleer anlaşmaya hazırdır” dedi.

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, İran’ın kendisine yönelik tehdit edilen bir askerî saldırıdan kaçınmak amacıyla bir anlaşma yapmak istediğine inandığını ifade etti. Tahran ise buna karşılık, füze kabiliyetlerinin müzakere konusu olmadığını yineledi.

İran ordusu yüksek alarm durumunda

İran Genelkurmay Başkanı Emir Hatemi, ABD ve İsrail’i herhangi bir saldırı düzenlememeleri konusunda uyardı. Hatemi, Washington’un Körfez bölgesinde gerçekleştirdiği geniş çaplı askerî yığınaklar ışığında, İran Silahlı Kuvvetleri’nin en üst düzeyde alarma geçtiğini belirtti.

İran resmi haber ajansı IRNA’nın aktardığına göre Hatemi, “Düşman bir hata yaparsa, bundan şüphesiz kendi güvenliğiyle birlikte bölgenin ve Siyonist varlığın güvenliği de zarar görür” dedi. Hatemi, İran Silahlı Kuvvetleri’nin ‘savunma ve askerî hazırlık açısından en yüksek seviyede’ bulunduğunu vurguladı.

Hatemi ayrıca, ABD Başkanı’nın İran’ın olası Amerikan saldırılarından kaçınmak için bir anlaşma arayışında olabileceğine yönelik açıklamalarının ardından, ülkesinin nükleer teknolojisinin ‘yok edilemeyeceğini’ ifade etti. Hatemi, “İran İslam Cumhuriyeti’nin nükleer bilim ve teknolojisi, bu vatanın bilim insanları ve evlatları şehit edilse bile ortadan kaldırılamaz” diye konuştu.

Bu gelişmelerle eş zamanlı olarak İranlı yetkililer, ülkede son dönemde yaşanan ve binlerce kişinin hayatını kaybettiği protestolara yönelik baskıların ardından artan gerilimi azaltabilecek taraflarla diplomatik temaslarını artırdı. Bu kapsamda Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Washington ile Tahran arasında arabuluculuk girişiminde bulunan Türkiye’yi ziyaret ederken, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani de Moskova’ya giderek Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüştü. Görüşme, Kremlin tarafından da doğrulandı.

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump, son haftalarda İran’a yönelik askerî saldırı tehditlerini artırırken, Washington Ortadoğu’daki askerî varlığını güçlendirdi ve USS Abraham Lincoln uçak gemisini bölgeye gönderdi.