ABD-İran anlaşmasının netliği ve belirsizliği

Maddelerindeki çelişkiler sadece teknik detaylar değil, aynı zamanda “ortak bir uzlaşı”nın yokluğunu ve her iki tarafın da kendi hedeflerinin peşinde koştuğunu yansıtıyor

Anlaşma, gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıtıyor. Zira her iki tarafın da azami taleplerini ve hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor (Reuters)
Anlaşma, gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıtıyor. Zira her iki tarafın da azami taleplerini ve hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor (Reuters)
TT

ABD-İran anlaşmasının netliği ve belirsizliği

Anlaşma, gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıtıyor. Zira her iki tarafın da azami taleplerini ve hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor (Reuters)
Anlaşma, gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıtıyor. Zira her iki tarafın da azami taleplerini ve hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor (Reuters)

Nebil Fehmi

Ortadoğu’nun büyük bir patlamanın eşiğinde gibi göründüğü bir anda, ABD ve İran arasında imzalanan son ateşkes anlaşması, kalıcı bir barış anlaşmasına dönüşmesi için yoğun ve ciddi müzakerelere giriş noktası olması umuduyla, memnuniyetle karşılanan bir “zorunlu ateşkes” olarak geldi. Bu anlaşma, tehlikeli bir uçurumun ve öngörülemeyen sonuçları olan çatışmaların eşiğinden, geçici de olsa, uzaklaşmamızı sağladı.

Durumun zorluğunu hem de en üst düzeyde yansıtan husus, her iki tarafın da açıklanmış tutumları arasındaki temel farklılıklara ve hatta açık çelişkilere rağmen, elde edilenleri kendi vizyonlarının bir zaferi olarak deklare etmeleridir. Ne var ki anlaşmanın daha yakından incelenmesi, her iki tarafın da kamuoyuna açıkladığı talepler ile nihayetinde kabul edilenler arasında birçok tutarsızlık olduğunu ortaya koyuyor. Dahası, maddelerinin yorumlanmasında ve doğasının nitelendirilmesinde açık ihtilaflar bulunuyor; bu da anlaşmanın çöküşünü önlemek ve sürdürülebilirliğini sağlamak için acilen siyasi ve hukuki bir konsolidasyon ve desteğe ihtiyaç duyulduğu anlamına geliyor.

Son aylarda Washington, bir dizi kesin ve katı talepte bulundu; İran'da rejim değişikliği veya davranışlarında bir değişiklik olduğuna dair kanıt, uranyum zenginleştirmenin tamamen durdurulması, füze programının tasfiye edilmesi, İran'ın bölgesel etkisinin azaltılması ve İsrail için açık güvenlik garantileri.

İran, bu talepleri ulusal egemenliği ve stratejik hakları ihlal ettikleri için müzakere edilemez kırmızı çizgiler olarak değerlendirdi. Mevcut “ateşkes”, bu unsurların hiçbirini açıkça ele almıyor gibi görünüyor. Dahası, anlaşma, uzun vadeli taahhütler veya net doğrulama mekanizmaları olmaksızın, hatta yüzeysel olarak Amerikan başarısı gibi görünen seyrüsefer konusunda bile, iki haftalık geçici bir operasyonları durdurma anlaşması olmakla sınırlı. Zira Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması, İran’ın askeri gözetim ve geçiş ücreti dayatma girişimi de dahil olmak üzere, Washington'un yıllardır savunduğu “seyir özgürlüğü” ilkesine aykırı koşullarda gerçekleşti.

Buna karşılık İran da maksimalist koşullar öne sürdü; bunlar arasında yaptırımların tamamen kaldırılması, Amerikan güçlerinin ve üslerinin bölgeden çekilmesi, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması, gelecekteki saldırılara karşı garantiler ve hatta kayıpların tazmini yer alıyor. Ancak anlaşma, bu taleplerin hiçbirini fiilen veya yazılı olarak yerine getirmedi. Yaptırımların kaldırılması konusunda net bir metin yok, ABD'nin askeri çekilme taahhüdü yok ve bu konuların görüşülmesi için bir zaman çizelgesi bile yok. Elde edilen tek şey, Tahran'ın umduğundan çok uzak olan bir “operasyonların geçici olarak durdurulması”.

Daha da önemlisi, daha önce askeri baskı altında müzakere ilkesini reddeden İran, bu ateşkesi fiilen kabul ederek, belirttiği pozisyondan taktiksel olarak bir geri adım attı.

Müzakerelerin başlangıcından bu yana, hiçbir resmi metin yayınlanmadı. Bazı haberler, İran'ın resmi anlatısına göre müzakerelerin temeli olarak sunulan İran teklifinin, Tahran’ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını içerdiğini belirtiyor. Bu, Washington tarafından ilan edilen kırmızı çizgiyle doğrudan çelişiyor. Aynı zamanda bu maddenin, İran tarafından sunulan İngilizce versiyonda yumuşatıldığı veya çıkarıldığı, Farsça versiyonda ise daha açık bir şekilde yer aldığı, bunun da içerisi ve dışarısı arasındaki çelişkiyi yönetme çabasını yansıttığı söyleniyor. Son olarak, yaklaşan müzakerelerin temelinin, İran'ın sunduğu noktalarla ilgili revizyonlar içeren ve Trump tarafından belirlenen son tarihten hemen önce onaylanan bir Pakistan taslağı olduğu bildiriliyor.

Bu anlaşmanın en tehlikeli yönü, metnin kendisi değil, Washington ve Tahran arasındaki yorum farkı olabilir. Amerika Birleşik Devletleri bunu “tam bir zafer” olarak ilan ederek, askeri hedeflerine ulaşıldığını ve İran'ın baskıya boyun eğdiğini varsayıyor. Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasını başarısının kanıtı olarak görüyor. İran ise bunu, direnişinin bir yansıması sayıyor, haklarından taviz vermek olarak değil, diğer tarafın davranışlarına bağlı “şartlı bir ateşkes” olarak nitelendiriyor. Zenginleştirme hakkını ve bölgesel etkisini koruduğunu vurguluyor.

Bu görüş ayrılığı, bizzat anlaşmanın kapsamıyla ilgili yorumlara ve hatta “ateşkes” kavramının bile birleşik bir tanımının olmamasına kadar uzanıyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu çelişkiler, aşağıdakiler de dahil olmak üzere birkaç önemli konuda açıkça görülüyor:

- Hürmüz Boğazı: Washington boğazın açık olduğunu düşünürken, İran boğazın yalnızca kendi şartlarına ve egemenliğine uygun olarak açık olduğunu savunuyor.

- Nükleer program: Washington bunu daha sonra ele almaktan bahsederken, İran bunun müzakereye tabi olmayan egemen bir hak olduğunu ısrarla belirtiyor.

 - Bölgesel operasyonlar: İsrail ve bir ölçüde Amerika Birleşik Devletleri, anlaşmayı Lübnan gibi cephelerden ayrı tutuyor. Nitekim İsrail, ateşkes duyurusundan saatler sonra kanlı operasyonlar düzenledi. İran ise herhangi bir gerilimi azaltma girişiminin müttefiklerini de içermesi gerektiğine inanıyor; bu nokta Pakistanlı arabulucu tarafından da vurgulandı.

- Anlaşmanın niteliği: Washington bunu bir barış sürecinin başlangıcı olarak tanımlarken, İran bunu yalnızca geçici ve çökebilecek bir ateşkes olarak görüyor. Bu arada, İran'ın bazı komşu Arap devletlerine karşı hain operasyonları devam ediyor.

- Tazminat: İran ABD ve İsrail'den tazminat talep ederken, saldırıya uğrayan Arap devletleri İran'dan tazminat talep ediyor.

Bu çelişkiler sadece teknik detaylar değil; anlaşmanın özüne ilişkin “ortak bir anlayışın” yokluğunu yansıtıyor. Her iki taraf da bunu bağlayıcı ve üzerinde anlaşılmış bir çerçeve olarak değil, kendi hedeflerine ulaşmak için taktiksel bir araç olarak görüyor. Bu da anlaşmanın yapısal kırılganlığını açıklıyor; iki farklı yoruma sahip tek bir anlaşma olduğunda, çökme olasılığı artar.

Bu nedenle, bu anlaşmanın gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıttığı açıkça ortaya çıkıyor. Her iki tarafın da azami taleplerini, hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor ve temel sorunları çözümsüz bırakıyor.

Bununla birlikte hem ABD hem de İran'ın askeri, ekonomik ve siyasi olarak bitkin düşmesi ve ateşkesin acil ve kaçınılmaz bir gereklilik haline gelmesi nedeniyle bu anlaşmaya varıldı.

Anlaşmanın en tehlikeli yönünün içeriğinde değil, eksikliklerinde, “ateşkes”, “nükleer haklar” ve “seyir özgürlüğü” gibi temel kavramlar için ortak bir tanımın olmamasında yattığı söylenebilir. Bu nedenle, sürdürülebilirliği, iki tarafın yorumunun birleştirilmesi ve bağlayıcı bir ortak zemin oluşturulması başarısına veya başarısızlığına bağlı olacaktır.

Uluslararası toplumun tamamı ve savaşan taraflar, çatışma için ağır bir bedel ödediler. Bu nedenle, Pakistan'ın ev sahipliği yaptığı görüşmelerin başarısızlığına ve çelişkilere, karmaşıklıklara ve tutarsızlıklara rağmen, bu ateşkes, ayrıntılı ve ciddi müzakerelere doğru atılan gerekli bir ilk adım olmaya devam ediyor. Bu müzakereler Pakistan, Umman, Mısır, Türkiye ve Çin'in çabalarına ve çeşitli diplomatik çevrelerde ortaya atılan fikirlere dayanmalıdır. Bunlar arasında eski İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif'in sunduğu fikirler ve hatta çatışmaların başlangıcında burada şahsen ortaya koyduğum fikirler de yer almaktadır. Bunların hepsi, diplomasinin son derece önemli olduğunu ve çatışmaları barışçıl yollarla sona erdirecek ve iyi komşuluk ilişkileri kuracak anlaşmalarla çözmenin gerekliliğini açıkça göstermektedir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



İran, Çin şirketinin gemisine el koyarak Pekin'e mesaj mı verdi?

Hürmüz Boğazı, İran Savaşı'nın en kilit meselelerinden biri haline geldi (Reuters)
Hürmüz Boğazı, İran Savaşı'nın en kilit meselelerinden biri haline geldi (Reuters)
TT

İran, Çin şirketinin gemisine el koyarak Pekin'e mesaj mı verdi?

Hürmüz Boğazı, İran Savaşı'nın en kilit meselelerinden biri haline geldi (Reuters)
Hürmüz Boğazı, İran Savaşı'nın en kilit meselelerinden biri haline geldi (Reuters)

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) açıklarında demirli, Honduras bandıralı bir geminin perşembe günü İran güçleri tarafından götürülmesi halihazırda dikkat çeken bir olayken, bu geminin Çinlilere ait olması haberin değerini büyüttü. 

Tahran'ın, 28 Şubat'ta başlayan savaşın ardından kendisine en yakın duran yönetimlerden Pekin'i kızdırabilecek bir adım atması şaşkınlığa neden oldu. 

Hong Kong merkezli özel güvenlik şirketi Sinoguards'a ait Hui Chuan'a el konması, İran'ın kendisinden başka hiçbir aktöre Hürmüz Boğazı'ndaki gemileri silahlarla koruma izni vermeyeceği yorumlarına yol açtı. 

"İran, Çin'in güvenlik gemisini zapt ederek arkadaşlarını bir yere kadar kayırabileceğini gösterdi" başlıklı bir haber yayımlayan Wall Street Journal (WSJ), ABD ve İsrail'in İran'a savaş açmasının ardından ilk kez bir özel güvenlik şirketi gemisine el konduğunu öne sürüyor. 

Amerikan gazetesi, ABD Başkanı Donald Trump'ın Çin lideri Şi Cinping'le Pekin'de görüştüğü gün böyle bir hamlede bulunulmasına dikkat çekiyor. 

Trump'ın isteklerini Tahran'a kabul ettirmek için Pekin'e baskı yaptığı hatırlatılıyor. 

Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatham House'un Ortadoğu ve Kuzey Afrika Programı Direktörü Sanam Vakil, İran'ın Çin'e ticari gemilerinin Hürmüz Boğazı'ndan geçmesi için izin verdiğini hatırlatıyor. 

Vakil, Hui Chuan'a el koyan İran için "Hürmüz'ün kontrolünün kimde olduğunu Çin'e hatırlattılar ve kendi güvenliklerini sağlamayı akıllarından bile geçirmemeleri gerektiğini belirttiler" diyor. 

WSJ, Sinoguards'ın koruma gemilerinin adeta birer "yüzer cephane" gibi olduğunu bildiriyor. 

Kanada Askeri Koleji'nde ders veren Christopher Spearin, savaş ortamında silahlarla yüklü bir yabancı gemiyi yakınlarda gören İran güçlerinin rahatsızlık duymuş olabileceğini işaret ediyor. 

Savunma uzmanı Timothy Heath'e göreyse Çin bu olayı büyük bir mesele gibi görmüyor. 

Beyaz Saray'a göre Trump ve Şi, Pekin'de yaptıkları görüşmelerde, İran'ın Hürmüz Boğazı'ndan geçen gemiler için para istememesi gerektiği fikri üzerinde mutabık kaldı. 

ABD ve İsrail'in saldırılarının ardından Hürmüz'deki nüfuzunu artıran Tahran yönetimi, boğazdan geçişlerden ücret alınmasıyla ilgili yasa tasarısı hazırlıyor. 

İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Üyesi Alaaddin Burucerdi, 22 Mart'ta yaptığı açıklamada, ülkesinin Hürmüz Boğazı'ndan geçen bazı gemilerden 2 milyon dolar geçiş ücreti aldığını belirtmişti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de salı Tahran'da Norveç Dışişleri Bakan Yardımcısı Andreas Motzfeldt Kravik'le görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada, "Hürmüz Boğazı'ndan geçişlerle ilgili uluslararası hukuka uygun değişikliklere gideceklerini" söylemişti.

Başta Körfez ülkeleri olmak üzere İsrail, ABD ve Avrupa devletleri İran'ın yasa tasarısına tepki gösteriyor.

Independent Türkçe, WSJ, Tesnim


Starmer'ın yerine göz dikenler: Birleşik Krallık, AB'ye girmeli

Sağlık Bakanı Wes Streeting, hükümetteki görevinden ayrıldığını 14 Mayıs'ta duyurmuştu (Reuters)
Sağlık Bakanı Wes Streeting, hükümetteki görevinden ayrıldığını 14 Mayıs'ta duyurmuştu (Reuters)
TT

Starmer'ın yerine göz dikenler: Birleşik Krallık, AB'ye girmeli

Sağlık Bakanı Wes Streeting, hükümetteki görevinden ayrıldığını 14 Mayıs'ta duyurmuştu (Reuters)
Sağlık Bakanı Wes Streeting, hükümetteki görevinden ayrıldığını 14 Mayıs'ta duyurmuştu (Reuters)

7 Mayıs'ta düzenlenen yerel seçimlerde ağır bir darbe alan İşçi Partisi'nde liderlik yarışı kızıştı. 

Önceki günlerde Sağlık Bakanlığı'ndan istifa ederek Birleşik Krallık Başbakanı ve İşçi Partisi lideri olmaya yönelik çalışmalarını hızlandıran Wes Streeting, cumartesi yaptığı konuşmada ülkenin yeniden Avrupa Birliği'ne (AB) girmesi gerektiğini söyledi. 

43 yaşındaki siyasetçi, "Britanya'nın geleceği Avrupa'da" dedi. 

Birleşik Krallık'ın 2016'da yapılan referandumun ardından 2020'de AB'den ayrılmasının "felaket niteliğinde bir hata" olduğunu savundu.

The Telegraph, liderlik ihtimali güçlü görülen Manchester Belediye Başkanı Andy Burnham'ın da benzer görüşlere sahip olduğunu hatırlattı. 

Burnham geçen sene düzenlenen bir parti kongresinde "Açık konuşacağım: Yeniden katılmamızı istiyorum. Bu ülkenin Avrupa Birliği'ne yeniden katıldığını yaşarken görmeyi umut ediyorum" demişti.

56 yaşındaki siyasetçinin çevresine ulaşan gazete, bu fikirlerin değişmediğinin kendilerine aktarıldığını bildirdi. 

Manchesterlı siyasetçinin, İşçi Partisi ve ülkenin liderliği için önce parlamentoya girmesi gerekiyor.

Makerfield milletvekili Josh Simons perşembe istifa ederek partidaşının yolunu açtı. 

Burnham bu bölgede muhtemelen 18 Haziran'da yapılacak ara seçimde yarışacak.

Cumartesi günü AB konusundaki yaklaşımı sorulan Burnham, kısa vadede bu konuda bir girişimi olmayacağını söyledi. 

The Telegraph, yüzlerce aktivistini bölgede görevlendiren Reform UK'in "Brexit'e ihanet" vurgusuyla Burnham'ın seçilmesini engellemeye çalışacağını ileri sürüyor. 

7 Mayıs'ta düzenlenen yerel yönetim ve bölgesel meclis seçimlerinde İşçi Partisi büyük mağlubiyet yaşadı.

136 yerel yönetimde yapılan seçimde İşçi Partisi, sahip olduğu 2 bin 403 sandalyenin 1406'sını kaybetti. Londra'da ise İşçi Partisi'ndeki 19 belediyeden 9'u el değiştirdi.

Sözkonusu belediyelerde toplam iki sandalyesi bulunan radikal sağcı Reform UK, 1444 sandalye kazanarak seçimi önde tamamladı.

Starmer ise seçimin ardından yaptığı açıklamada, sonuçların "çok vahim" olduğunu itiraf ederken istifayı düşünmediğini söyledi. 

İşçi Partisi'nde liderlik yarışının resmen başlayabilmesi için parlamenterlerin beşte birinin, yani 81 siyasetçinin tek bir aday etrafında birleşmesi gerekiyor. Bu desteği sağlayan aday veya adaylar, parti üyelerinin oy kullanacağı liderlik seçiminde Starmer'a karşı yarışabilecek. 

Starmer'ın istifası durumunda da bu yarış resmiyete kavuşabilir.

Independent Türkçe, Telegraph, BBC, Guardian


Trump'ın Pekin ziyareti sonrası Tayvan'dan bağımsızlık açıklaması

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Trump'ın Pekin ziyareti sonrası Tayvan'dan bağımsızlık açıklaması

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

Tayvan Devlet Başkanı Lai Ching-te bugün yaptığı açıklamada, Tayvan'ın egemen ve demokratik bir ülke olduğunu, "Tayvan bağımsızlığı" ifadesinin adanın ne Pekin'e ait ne de ona tabi olduğu anlamına geldiğini söyledi.

Lai'nin açıklamaları, ABD Başkanı Donald Trump'ın Çinli mevkidaşı Şi Cinping'le Pekin'de yaptığı zirveden birkaç gün sonra geldi. Bu zirve, Çin'in kendi toprağı olarak gördüğü adaya Washington'ın verdiği desteğe ilişkin Tayvan'daki endişeleri artırdı.

Çin ayrıca, özellikle adanın resmi bağımsızlık arayışında olduğunu düşünürse, Tayvan'ı Pekin'in kontrolü altına almak için güç kullanma ihtimalini de masadan kaldırmıyor.

Trump, Pekin gezisinden sonra Fox News'a, "Kimsenin 'ABD bizi destekliyor, o halde bağımsız olalım' demesini beklemiyoruz" diye konuştu.

Tayvan Başkanlık Ofisi, Trump'ın açıklamasına yanıt olarak, Tayvan'ın "egemen ve bağımsız bir demokratik ülke" olduğunu vurguladı.

Lai, "Herkes, 'Tayvan bağımsızlığı' teriminin aslında Tayvan'ın Çin Halk Cumhuriyeti'nin parçası olmadığı anlamına geldiğini açıkça anlayabilir" dedi.

"Bu, Çin Cumhuriyeti ve Çin Halk Cumhuriyeti'nin birbirine tabi olmadığı anlamına geliyor" diye ekledi.

1949'da Mao Zedong'un komünistlerine karşı iç savaşı kaybettikten sonra, yenilmiş Çin Cumhuriyeti hükümeti Tayvan'a kaçıp orada sıkıyönetim ilan etmiş, 1990'larda demokrasiye geçiş yapmıştı.

Lai, Çin Cumhuriyeti'nin Tayvan'ı, Tayvan Boğazı'ndaki Penghu Adaları'nı ve Çin kıyısına bitişik Kinmen'le Matsu adalarını içerdiğini söyledi.

Tayvanlı başkan, "Dolayısıyla bu çok açık: Çin Cumhuriyeti 70 veya 80 yıldır Tayvan'da bulunuyor ve Tayvan'la bir bütün haline geldi" dedi.

İster Çin Cumhuriyeti, ister Tayvan Çin Cumhuriyeti, isterse de Tayvan diyelim, uluslararası alanda ne ad verilirse verilsin, bu bizi ifade eder: Tayvan, Penghu, Kinmen ve Matsu'nun 23 milyonluk halkı.

ABD, Tayvan'ın en önemli uluslararası destekçisi olmasına rağmen Trump, Pekin ziyaretinin ardından Tayvan'a yeni silah satışları konusunda henüz karar vermediğini söyledi.

Lai, "Ulusumuz, Başkan Trump'a ilk görev döneminden bu yana Tayvan Boğazı'ndaki güvenliğe verdiği sürekli destek için minnettar" dedi.

Tayvan Başkanlık Ofisi, "Tayvan, güç yoluyla barışı sağlamak için ABD'yle işbirliğini derinleştirmeye devam edecek, Tayvan Boğazı'ndaki barış ve istikrarın tehdit edilmemesini veya zayıflatılmamasını sağlayacak; bu da Tayvan, ABD ve küresel demokratik toplumun ortak çıkarlarına hizmet edecektir" açıklamasını yaptı.

Independent Türkçe