Samir Caca: İran, Lübnan’da kazanamadı sadece şu anda hiç kimse kendisi ve Hizbullah ile yüzleşmek istemiyor

Lübnan Kuvvetleri Partisi Başkanı Samir Caca
Lübnan Kuvvetleri Partisi Başkanı Samir Caca
TT

Samir Caca: İran, Lübnan’da kazanamadı sadece şu anda hiç kimse kendisi ve Hizbullah ile yüzleşmek istemiyor

Lübnan Kuvvetleri Partisi Başkanı Samir Caca
Lübnan Kuvvetleri Partisi Başkanı Samir Caca

Maruni Hristiyan Lübnan Kuvvetleri Partisi Başkanı Dr. Samir Caca, “Hâlihazırda Lübnan’da hiç kimse İran’la yüzleşmek, mücadele etmek istemiyor. Bu, İran’ın kazandığı anlamına da gelmiyor. İran’ın Lübnan’da zafer kazandığı görüşlerini kabul etmiyorum” dedi. Şarku’l Avsat’ın sorularını yanıtlayan Caca, Hizbullah’ın silahı konusunda “Lübnan Kuvvetleri”nin tutumunun bazı müttefikleri tarafından desteklenmemesinden duyduğu üzüntüyü de dile getirdi. Caca, “Başbakan Saad Hariri, bu tutumuzu takdir ettiğini bildirdi ama karşı tarafın bunun doğru olmadığını anlaması için başka sesler de duyması gerekiyor. Çünkü çoğunluğun kendisini desteklediğini düşünür hale geldi” dedi.
Her bir oluşumun içindeki tarafların benzer ihlallerde bulunmasına rağmen Caca, politikada 8 ve 14 Mart adı verilen geniş çizgilerin hala var olduğunu belirtti. Özgür Yurtsever Hareketi ve Cumhurbaşkanı Mişel Avn ile ilişkilerin “mevcut hali ile iyi olmadığını” ifade eden Caca, seçimlerin sona ermesi ve hükümetin kurulması ile işbirliğinin daha iyi seviyelere gelmesini umduğunu dile getirdi. Dr. Samir Caca, ”Biz, Cumhurbaşkanı’nın kendisi ile Cibran Basil ve arasındaki ilişkiyi birbirinden ayırıyoruz. Gecenin sonunda kimin kiminle ne konuştuğu bizi ilgilendirmiyor” dedi. 
İşte röportajın tam metni:
Hükümet kurulmasından sonraki aşamada Lübnan Kuvvetleri kendisine nasıl bir yol haritası belirledi?
Doğrusu ekonomik durum çok hassas ve yolsuzlukla mücadelenin gerekliliği vb. söylemleri kaldıracak bir durumda değil. Bunun yerine pratik adımlara yönelmeliyiz. Hükümet olarak atmamız gereken ilk ve öncelikli pratik adım, bana göre temel mesele olan bütçedir. Çünkü bütçe yani devletin gelir ve giderleri yaklaşık 30 yıldır tabiri caizse delik bir kap gibidir. Birçok kişi CEDRE Konferansı’na ve sonuçlarına güveniyor. Oysa ondan önce de 1, 2, 3 hatta 15. Paris Konferansı yapıldı. Ama eğer kap delikse içine ne koyarsak koyalım boşuna akıp gidecektir. Bu nedenle her şeyden önce kaptaki deliği tıkamalıyız. Açık konuşmamız gerekirse, Lübnan Kuvvetleri olarak bütçe konusunda net ve kararlı olacağımızın altını çizmek isterim. Çünkü CEDRE Konferansı’nda yürütülen müzakerelerde bütçe açığının %8 olduğu tahmin ediliyordu ama gerçekte yapılan hesapların ardından 2018 yılı bütçe açığının %11 oranında olduğu ortaya çıktı. Dolayısıyla bütçe açığını %11’den %7’ye indirmemiz gerekiyor yoksa Lübnan ekonomik ve finansal bir çöküşün eşiğine gelebilir. Elbette bunu yapmak hiç de kolay değil. CEDRE’de Lübnan’dan açığı gelecek 5 yıl süresince her yıl bir puan düşürmesi talep edildi. Ama bu öneri bütçe açığının %8 olduğu göz önüne alınarak yapılmıştı. Ancak görüldüğü gibi bütçe açığı %11’e ulaştı. Kamu borcu faizlerinin artması nedeniyle en az %1’lik bir artış gerçekleşeceği için 2019’da ise %12’ye ulaşacağı tahmin ediliyor. Dolayısıyla bu adım doğru değil ve uygulanması halinde de hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Bunun yerine açığı %7- 7.5 indirmek için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız. Çünkü sadece o zaman doğru yolda yürümeye başladığımızı söyleyebiliriz.
Diğer yandan bir noktaya daha dikkat çekmek istiyorum. O da devletin bugüne kadar hazırladığı bütçeler hep çoğu zaman uygundu. Ama asıl sorun, birçok bakanın memur alımı başta olmak üzere birçok kalemde bu bütçelere bağlı kalmamalarıydı. Örneğin sadece geçen yıl 4 ila 5 bin yeni memur alımı yapılmış. Siyasi makamların kendisi ile çelişmesi, belirlemiş olduğu bütçeyi aşması, memurluk için belirli yasalar koyması ardından bu yasaları bizzat kendisinin ihlal etmesi doğru değildir.
Yolsuzluğa karşı sessiz kalmayacağınızı belirttiniz, peki Lübnan Kuvvetleri’nin bu aşamada kendisine belirlediği parametreler nelerdir?
Eski hükümette elektrik sorununu nasıl ele aldıysak bundan sonra da o şekilde davranacağız. Nerede bir yolsuzluk ya da doğru olmayan bir şeyin kokusunu alırsak hemen harekete geçip gerekli adımları atacağız ve geçmemesi için çoğunluğu sağlamaya çalışacağız. Bu konuda hiçbir şeyi hatta siyasi ittifaklara önem vermeyeceğiz. Çünkü eski hükümette ittifakların sarsılabileceğini gördük. Bizler Lübnan’da yaşanan tüm sorunları görmezden gelip iktidar mücadelesine girmek için hükümet içerisinde yer almadık. Biz ancak Lübnan için bir şeyler yapmak ve ona hizmet etmek için hükümet içerisinde yer alırız. Aksi takdirde biz yokuz.
Lübnan Kuvvetleri ile Velid Canbolat, Meclis Başkanı Nebih Berri ve Marada’yı bir araya getiren yeni ittifak mı kuruluyor?
Her bir oluşumun içindeki taraflar, benzer ihlallerde bulunsa da 8 ve 14 Mart adı verilen geniş çizgiler hala politikada varlıklarını koruyor. 14 Mart Bloğu, her ne kadar yaklaşım olarak farklı olsalar da Müstakbel ve Sosyalist Güçler’den oluşuyor. Örneğin Lübnan Kuvvetleri’nin bakanlık açıklamasının hazırlık oturumunda sunduğu devletin egemenliğini güçlendirme önerisi yeterince ilgi görmedi. Lübnan Kuvvetleri bu önerisini sadece bu amaçla yapmış olsa da diğer güçler tarafından yalnız bırakıldı. Hiç kimse bu öneriyi desteklemedi. Ama bu görüş ayrılıklarına rağmen 14 Mart Bloğu’nu gerektiğinde bir araya getirecek olan o çizginin hala var olduğuna inanıyorum. Aynı şey 8 Mart Bloğu için de geçerlidir. Bu geniş çizgiler altında hükümet içerisinde enerji gemileri konusu gibi bir dizi teknik konular da ele alınmaktadır. Bu konuda, Lübnan Kuvvetleri’nin her 2 taraftan da farklı bir tutum benimsediğini söyleyebiliriz. Örneğin Müstakbel ile aramızda olduğu gibi ortak bir siyasi anlayış olmasa da Sosyalist Güçler, Emel, Hizbullah ve Marada ile bu konuda aynı taraftaydık. Özgür Yurtsever Hareket ve diğerleri gibi biz de bu konuda Müstakbel Hareketi’nden farklı düşünüyoruz. Kısacası hükümet içerisinde birbirinden ayrı geniş çizgiler bulunuyor. Ama yine de bu, siyasi grupların ele alınan konuya göre taraf seçmelerini ve bu konudaki görüşlerine göre oylarını kullanmalarını engellemiyor.
Bir süredir Marada ile ilişkilerinizi iyi yönde gelişiyormuş gibi görünüyor. Diğer yandan Meclis Başkanı Berri ile de karşılıklı olarak ilişkileri iyileştirmeye yönelik bir eğilim içinde misiniz?
Bazı konularda anlaşırken bazıların da ihtilaf ediyoruz. Örneğin enerji gemileri gibi bazı iç sorunlarda Meclis Başkanı Berri ile aynı düşünüyoruz. Nitekim eski hükümette de ortak tavır içerisinde olduğumuz bazı konular vardı. Ama Arap Ekonomi Zirvesi gibi bazı bölgesel konularda çok farklı düşünüyoruz.
Özgür Yurtsever Hareketi ve Cumhurbaşkanı ile ilişkiniz nasıl? Hala Cumhurbaşkanı Mişel Avn ile Özgür Yurtsever Hareketi’ni birbirinden ayırıyorsunuz, bu ilişkinin gidişatı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Şimdi olduğu gibi iyi değil. Belki de bunun nedeni, hükümetin kuruluşu aşamasında, bizler hakkımız olanı almaya çalışırken Dışişleri Bakanı Cibran Basil’in Lübnan Kuvvetleri’nin payını küçültme çabaları olabilir. Sırada ise parlamento seçimleri var ve doğal olarak mecliste daha fazla sandalye elde etmek için partilerin birbirleri ile daha çok rekabet etmesi içinde olacaklar. Dolayısıyla seçimlerin sona ermesi ve hükümetin kurulmasının ardından bazı konularda kendileri ile daha iyi bir işbirliğinde olacağımızı umuyorum. Nitekim eski hükümette, Suriyeli göçmenler gibi bazı konularda aynı bakış açısına sahipken enerji gemileri gibi diğer konularda karşı taraflardaydık.
Bu sözlerle hem Cumhurbaşkanı’nı hem de partiyi mi kastediyorsunuz?
Evet, ve hayır. Bizim için Cumhurbaşkanı’nın kendisi ile Cibran Basil aralarındaki ilişki ayrıdır. Gecenin sonunda kimin kiminle ne konuştuğu bizi ilgilendirmiyor. Bizler Cumhurbaşkanı’ndan bahsederken bu makama duyduğumuz saygıya dayanarak konuşuyoruz. Özgür Yurtsever Hareketi (ÖYH) bakanları ve Cumhurbaşkanı’na ait 9 bakan ile birlikte Avn’ın hükümet içerisinde en az 13 bakanı bulunurken bizim ise sadece 4 bakanımız var. Ama Dışişleri Bakanı Cibran Basil, cumhurbaşkanlığı makamını farklı amaçlar için kullanmak isterse elbette 13 bakanın tamamı kendisini desteklemeyecektir. Biz bu noktada parti ile Cumhurbaşkanı’nı ayırıyoruz. Örneğin enerji gemileri dışında seçim yasasından Suriyeli göçmenlere ve bütçeye kadar 2 yıldan bu yana Cumhurbaşkanı’nın politikalarını hep destekledik.
ÖYH yetkilileri, sizin karşı çıkmanız sonucunda hakkı olan 11 bakanlık yerine 9 bakanlık elde ettiğini iddia ediyorlar. Bu doğru mu?
Daha az bakanlık elde etmelerinin nedeni ben değilim. Hiç kimse kendisini kandırmasın. Dış Ticaret Bakanlığı ve Mültecilerden Sorumlu Devlet Bakanlığı zaten Esed yanlısı 8 Mart cephesinin hakkıydı.
Suriye rejimi destekçisi Hizbullah ile Cibran Basil arasında bir sorun vardı ve hükümetin kuruluşunun 2 ay gecikmesinin nedeni de budur.
Bakanlık açıklamasında, Hizbullah’ın silahı ve hükümetin bu konuyu ele alış şekline karşı çıktınız ama kimse sizin tarafınızda yer almadı. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Lübnanlılar, İsrail işgaline karşı direnme hakkına sahiptir. Hepimiz buna inanıyoruz ama bu direnişin Lübnan devletinin meşru kurumları çerçevesinde yürütülmesi şartıyla. Ama onlar bunu reddediyorlar. Neden? İşte burada asıl meselenin İsrail’e karşı mücadele değil devlet dışında bir çerçeve oluşturma meselesi olduğu anlaşılıyor. Bizim de bunu yani meşru devletin kontrolü dışında bir silahlı gücü kabul etmemiz mümkün değil.
Hizbullah ile ilişkiniz nasıl?
Hizbullah ile aramızda hiçbir ilişki bulunmuyor. Ancak Bakanlar Kurulu ve meclisin işleyişini engellememek için bakanlar arasında halkın günlük meseleleri ile ilgili elbette bir görüş alışverişi oluyor. Aynı şekilde milletvekillerimiz de birbirleri ile görüşüyor ve görüş alışverişinde bulunuyor. Yani teknik konularda bir görüş alışverişi var.
Sınırdaki durum ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Mevcut askeri durumun sarsılmasına yönelik korkularınız var mı?
Doğrusu bölgedeki durum çok da iyi görünmüyor. Bölgede tansiyon yükselmiş görünüyor. Hatta son zamanlarda eşi benzeri görülmemiş bir seviyeye ulaştı. Bölgedeki durum hiç rahatlatıcı değil.
Hükümetin işleyişini engellememek adına hükümet içerisinde Hizbullah ile ilişkileri normalleştirmek istediğiniz söyleniyor, sizce öngörülebilir bir gelecekte Hizbullah silahlarına bir çözüm bulunabilir mi?
Bana sorarsanız, hâlihazırda tüm siyasi grupların yapması gereken kendi çıkarlarını düşünmek yerine bu konuda ilkeli olmak ve açık bir pozisyon benimsemektir. Örneğin bakanlık açıklamasında bizden başka siyasi grupların da silahın sadece meşru devletin elinde olması gerektiğini dile getirmesini dilerdim. Bu hepimizin hedefi olmalıdır. Evet, gerilimi yükseltmek istememelerini anlıyorum ama benim asıl anlamadığım şey bu konuda kesin bir pozisyon benimsemekten kaçınmalarıdır.
Başbakan Hariri bu tutumunuzu takdir etti mi?
Elbette, o bizim gibi düşünüyor. Ama karşı tarafın yaptığının doğru olmadığını anlaması için daha fazla sesin yükselmesi gerekiyor. Gerçekte Lübnanlıların büyük bir çoğunluğu buna karşı ama kimse sesini çıkarmadığı için karşı taraf da çoğunluğun kendisi gibi düşündüğüne inanıyor. İşte politik tartışmalar ve çekişmelerin nedeni de budur.
Bölgedeki genel hava İran’ın kazandığı ve bu zaferini Lübnan’da kullanmak istediği yönünde, sizce bu doğru mu?
Ben bu teoriye tamamen karşıyım. Çünkü bölgede İran’a karşı mücadele hala devam ediyor. Bazı yerlerde taktiksel zaferler elde edilirken bazılarında da taktiksel yenilgiler alınıyor. İran’ın Lübnan’ı tamamen kontrol altına aldığı doğru değil. Buna örnek olarak da Nasrallah’ın son önerileri verilebilir. Nitekim Lübnan ordusunu silahlandırmaya hazır olduklarını belirten İran Dışişleri Bakanı da farklı bir şekilde olsa da aynı öneriyi dile getirdi. Elbette onlar bu sözlerinde ciddiydi. Kendi ürünlerini, ilaçlarını Lübnan pazarlarına sokmak istiyorlar ama ne oldu? Bu çabaları bir sonuç verdi mi? Hayır, hiçbir sonuç vermedi ve hiçbir zaman da vermeyecek. Dolayısıyla İran’ın Lübnan’ı kontrol ettiği doğru değil. Hâlihazırda hiç kimse İran’la mücadele etmiyor, onunla yüzleşmek istemiyor ama bu İran’ın kazandığı anlamına da gelmiyor.
Arap ülkelerinin ve uluslararası toplumun hükümetin kurulmasına yönelik tepkileri beklediğiniz gibi coşkulu değil miydi?
Evet, doğru. Çünkü hükümetin kuruluşu 8 aydan fazla sürdü. Yine bu süreçte bazı beklenmedik şeyler de yaşandı. Örneğin 8 Mart Bloğu’ndan bir Sünni’yi bakan yapmak mantık dışıydı. Bakanlarının %100’ünün milletvekillerinden seçildiği bir grup var mı? Bu nedenle Arap ve uluslararası tarafların birçoğu bu hükümeti bir “oyalama hükümeti” olarak gördü.



Analistler: Riyad-Tahran anlaşmasının sınırları Babül Mendeb'de test ediliyor

Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
TT

Analistler: Riyad-Tahran anlaşmasının sınırları Babül Mendeb'de test ediliyor

Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)

Çin'in himayesinde Suudi Arabistan ile İran arasında anlaşmanın imzalanmasının üzerinden üç yılı aşkın süre geçerken Riyad ile Tahran arasındaki uzlaşma en zorlu sınavlarından biriyle karşı karşıya. İran'ın Yemen ve Irak'ta Suudi Arabistan'ı hedef alan silahlı grupları desteklediğine yönelik suçlamaların artması ve Husilerin Babül Mendeb  Boğazı'na doğru hareketlenmesi, Krallığın güvenliği ile Kızıldeniz'deki deniz ulaşımı açısından yeni tehditler doğuruyor.

Şarku’l Avsat’ın Fransız Haber Ajansı AFP’den aktardığı analize göre  Husilere bağlı askeri kaynaklar İran Devrim Muhafızları'ndan uzmanlar Babül Mendeb  bölgesinin yanı sıra Hudeyde'nin güneyindeki El-Muha limanı ve havaalanı ile kentin doğusundaki Cebel el-Nar kampını ziyaret etti. Uzmanların El-Muha ve Babül Mendeb Boğazı'na hakim dağlık tepelerde tünel kazma çalışmalarını denetlediği, ayrıca El-Muha yakınları ile Kızıldeniz'in güneyindeki Zukar Adası'na radar kurulmasını görüştüğü belirtildi.

Şarku’l Avsat'a konuşan analistler, son gelişmelerin yalnızca Tahran'ın taahhütlerine bağlılığını değil, aynı zamanda Çin'in arabulucu rolünün güvenilirliğini de sınadığını belirtiyor. Mesele artık Suudi Arabistan ile İran arasındaki diplomatik ilişkilerin sürüp sürmeyeceğiyle sınırlı değil. Asıl soru, anlaşmanın dolaylı tehdit kaynaklarını kontrol altına alıp alamayacağı ve silahlı grupların bölge ülkelerine baskı yapmak amacıyla kullanılmasının önüne geçip geçemeyeceği.

bghj
Analistlere göre İran'ın Husiler üzerinden Bab el-Mendeb Boğazı yakınlarındaki faaliyetleri, Suudi Arabistan-İran anlaşması için ciddi bir sınama oluşturuyor (SPA)

Riyad ve Tahran, yaklaşık yedi yıllık diplomatik kopukluğun ardından ilişkileri yeniden başlatmak amacıyla Mart 2023'te Pekin'de Çin'in himayesinde bir anlaşma imzalamıştı.

Babül Mendeb... Anlaşma için ciddi bir sınav

Körfez Araştırmaları Merkezi Başkanı Dr. Abdülaziz bin Sakr, Mart 2023'te imzalanan Pekin Anlaşması'nın üç temel unsura dayandığını belirtiyor. Bunların ilki, yedi yıllık kopukluğun ardından diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi. İkincisi, ikili iş birliği anlaşmalarının yeniden hayata geçirilmesi. Üçüncüsü ise devletlerin egemenliğine saygı gösterilmesi ve iç işlerine müdahale edilmemesi. Bin Sakr'a göre son unsur “en önemli ve en hassas” başlığı oluşturuyor.

Bin Sakr, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada İran'ın Husiler üzerinden Babül Mendeb Boğazı yakınlarında yürüttüğü faaliyetlerin “Suudi Arabistan-İran anlaşması için ciddi bir sınav” olduğunu söyledi. Bunun anlaşmanın güven inşa etmeye dayanan ruhuna ve hükümlerine aykırı olduğunu belirten Bin Sakr, İran'ın taahhütlerinin yalnızca doğrudan yürüttüğü faaliyetleri değil, Devrim Muhafızları ile bağlantılı grupların davranışlarını da kapsaması gerektiğini ifade etti.

cdfvgh
Yemen açıklarındaki stratejik Bab el-Mendeb Boğazı'ndan geçen ticari tankerlerden biri (AFP)

Bin Sakr, “İran'la bölgesel ve uluslararası güvenliği tehdit eden vekil güçlerinin faaliyetlerini kapsamayan herhangi bir anlaşmanın anlamı yok” dedi. Husilere verilen desteğin veya Husilerin Suudi Arabistan'ın güvenliğini tehdit etmeye teşvik edilmesinin egemenliğe saygı gösterme ve içişlerine müdahale etmeme taahhüdünün “açık bir ihlali” olduğunu savundu.

Çin ve Asya meseleleri araştırmacısı ve danışmanı Abdülaziz eş-Şabani ise İran'ın Babül Mendeb Boğazı yakınlarındaki faaliyetlerinin Pekin Anlaşması'nı sınadığını ancak bunun anlaşmanın çöktüğü anlamına gelmediğini belirtti. Eş-Şabani, anlaşmanın temel olarak Riyad ile Tahran arasındaki ilişkileri yeniden tesis etmek ve diyalog kanallarını açmak amacıyla tasarlandığını, iki ülke arasındaki rekabeti sona erdirmek veya stratejik ortaklık kurmak için yapılmadığını kaydetti.

Vekil güçler politikası

Suudi siyasi analist Dr. Halid el-Habbas ise milis politikasının Tahran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmek için kullandığı en önemli araçlardan biri olduğunu belirtti. Habbas, Devrim Muhafızları'nın bu grupları desteklediğini, eğittiğini ve organize ettiğini, böylece gerektiğinde İran'ın hedeflerine hizmet eden roller üstlenmelerini sağladığını söyledi.

Habbas, son dönemdeki Husi hareketliliğini ve daha önce Irak'taki İran yanlısı grupların faaliyetlerini Tahran üzerindeki artan askeri ve ekonomik baskının yanı sıra İran'ın alternatif baskı alanları oluşturma girişiminin bir parçası olarak değerlendiriyor. Babül Mendeb'e doğru gerçekleştirilen hareketliliğin deniz ulaşımını tehdit etme, enerji fiyatlarını yükseltme ve tedarik zincirlerini aksatma imkânı sağlayabileceğini belirtiyor.

Dr. Habbas, Husilerin gemileri hedef almayacaklarına ilişkin taahhütlerine güvenilmemesi gerektiği uyarısında bulundu. Kızıldeniz'de 2023'ün sonlarından bu yana yaşanan gelişmelerin bunun aksini gösterdiğini belirten Habbas, deniz ulaşımının korunmasının “yalnızca Krallığın değil, uluslararası toplumun sorumluluğu” olduğunu vurguladı.

vfghyju
Milisler, Tahran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmek için kullandığı en önemli araçlardan biri olarak öne çıkıyor (EPA)

Habbas'a göre Suudi Arabistan, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesinde ve diplomasi kapısının açık tutulmasında ısrar etse de Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesi uyarınca kendisini savunma hakkına sahip. Riyad ayrıca İran'dan anlaşmanın maddelerine uymasını talep edebilir ve taahhütlerine ne ölçüde bağlı kaldığı ışığında anlaşmayı gözden geçirebilir.

Sınama dönemi sona erdi mi?

Profesör Dr. Samir Salha ise daha sert bir değerlendirmede bulunuyor. Salha, “Artık mutabakatların sınanması aşamasını geride bıraktık. İran tarafının anlaşmanın ruhundan uzaklaştığı ve verdiği taahhütlerden farklı bir bölgesel politika izlemeye başladığı açık” dedi.

Salha, temel sorunun artık yalnızca Tahran'ın anlaşmaya uyup uymadığı olmadığını, Husileri kimin silahlandırdığı, eğittiği ve operasyonlarını yönlendirdiğinin de sorgulanması gerektiğini belirtti.

“Tehditler kamuoyu önünde Husilerden geliyor gibi görünse de meselenin özünde İran var” diyen Salha, Yemen, Irak ve Lübnan'daki vekil güçlerin harekete geçirilmesinin Riyad ile ilişkilerin yeniden kurulmasına rağmen İran'ın değişmeyen önceliklerine işaret ettiğini savundu.

Salha'nın değerlendirmesine göre Suudi Arabistan seçeneklerini yalnızca Çin'in harekete geçmesini bekleyerek şekillendirmeyecek. Riyad, diplomatik kanalı açık tutarken güvenliğini garanti altına alacak stratejik alternatifler aramayı sürdürecek. Salha, bunun son aylarda zaten atılmaya başlanan adımlardan biri olduğunu belirtti.

Pekin... Yolu açmak yetmez!

Analistler, Çin'in İran üzerindeki ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerinden kaynaklanan geniş etki araçlarına sahip olduğu konusunda hemfikir. Ancak Pekin'in anlaşmanın sembolik hamisi konumundan çıkarak uygulanmasını daha etkin biçimde denetleyen bir role geçmesi gerektiğini belirtiyorlar.

Bin Sakr, Pekin'in “anlaşmaya aykırı İran davranışlarını tespit edebilecek kapasiteye sahip olduğunu” söyledi. Ancak Çin'in, krizlerin kendi ulusal güvenliğini doğrudan etkilemediği durumlarda belirsiz ve kararsız bir tutum sergilemeye eğilimli olduğunu belirten Bin Sakr, bugün ihtiyaç duyulanın Tahran'ın taahhütlerine uyup uymadığını doğrulayacak ve vekil güçlerini sınırlandıracak açık bir mekanizma olduğunu ifade etti.

Salha ise Çin'in İran'la ilişkilerini korumakla Körfez ülkeleriyle daha geniş çıkarlarını ve Kızıldeniz üzerinden geçen ticaret yollarını savunmak arasında hassas bir tercih yapmak durumunda olduğunu belirtti.

“Bu öncelikle İran için bir sınav, ikinci derecede ise Pekin için bir sınav” diyen Salha, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Pekin zor, hassas ve kritik bir durumla karşı karşıya. Son dönemde Çin'in tutumlarında ve İran'a yönelik siyasi mesajlarında olumlu göstergeler var. Ancak Tahran'ın Pekin'in söylediklerini kabul edeceğine ve bunlara kulak vereceğine güvenmek zor.”

Dr. Salha, “Pekin, Suudi Arabistan ile İran ilişkilerinde yeni bir sınamanın önünü açmayı başardı. Ancak Çin çıkarlarını ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini korumak istiyorsa bugün bunun ötesine geçmek zorunda” dedi.

Eş-Şabani ise Pekin'in diplomasiye ve doğrudan müdahaleden kaçınmaya daha fazla ağırlık verdiğini ve herhangi bir tarafa kesin biçimde destek vermesinin beklenmediğini belirtti.

Eş-Şabani, anlaşmanın geleceğinin Çin'in diyaloğu açık tutma ve krizleri kontrol altına alma kapasitesine bağlı olduğunu, Suudi Arabistan'ın ise kendi güvenliğini ve çıkarlarını korumak için sahip olduğu imkânları ve bölgesel ortaklıklarını kullanma hakkını elinde tuttuğunu ifade etti.


Umman ve İran, Hürmüz'de geçici koridor konusunda anlaştı

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
TT

Umman ve İran, Hürmüz'de geçici koridor konusunda anlaştı

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)

Umman ve İran, salı günü, Hürmüz Boğazı üzerinden güvenli deniz ulaşımının yeniden başlatılması için geçici bir çerçeve üzerinde anlaşmaya vardı. Anlaşma, ortak bir geçici denizcilik koridorunun oluşturulmasını ve boğazın mayınlardan temizlenmesine yönelik ortak bir projenin hayata geçirilmesini öngörüyor. İki ülke ayrıca kalıcı bir geçiş koridoru ve gelecekte gemi trafiğinin yönetimine ilişkin düzenlemeler konusunda müzakereleri sürdürme kararı aldı.

Anlaşma, Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi'nin Tahran'a gerçekleştirdiği çalışma ziyareti sırasında sağlandı. Busaidi, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile görüştü. Görüşme, iki ülke arasında boğazdaki deniz ulaşımının yeniden düzenlenmesine ilişkin haftalardır sürdürülen teknik müzakerelerin ardından gerçekleşti.

Umman Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak açıklamada, görüşmelerde iki ülkenin egemenliklerini ve egemenlik haklarını koruyacak şekilde Hürmüz Boğazı üzerinden güvenli deniz ulaşımının yeniden başlatılmasına verdiği önemin ele alındığı belirtildi.

Açıklamada, mevcut koşullar ve son savaşın boğaz üzerindeki etkileri dikkate alınarak, "uygulanabilir ve hayata geçirilebilir bir temel" oluşturacak "aşamalı bir çerçeve" üzerinde görüş alışverişinde bulunulduğu kaydedildi.

Önerilen çerçeve, Hürmüz Boğazı'ndan ortak bir geçici denizcilik koridoru oluşturulmasını ve boğazın mayınlardan temizlenmesine yönelik ortak bir projenin uygulanmasını içeriyor.

srgthy
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi ile görüşmeler gerçekleştirirken (İran Dışişleri Bakanlığı)

Taraflar ayrıca kalıcı bir denizcilik koridoru ile boğazın gelecekteki yönetimine ilişkin düzenlemeler konusunda anlaşmaya varılması amacıyla teknik müzakerelerin sürdürülmesi üzerinde mutabık kaldı. Bunun yanı sıra, bilgi paylaşımı, deniz trafiğinin yönetimi ve ilgili denizcilik ile güvenlik hizmetlerinin sağlanmasına yönelik bir mekanizma kurulması kararlaştırıldı.

Maskat ve Tahran, Körfez'in sularına kıyısı bulunan bölge ülkeleriyle ortak görüşmeler yapılmasının önemini de vurguladı. İki taraf, uluslararası hukuk hükümlerine uyulması ve kıyı devletlerinin egemenlik haklarına saygı gösterilmesi gerektiğinin altını çizdi.

Haftalar süren müzakereler

İran Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan görüntülere göre Arakçi, Busaidi'yi bakanlık binasına gelişinde karşıladı. Ardından iki bakan görüşmelere başladı.

İran devlet haber ajansı İSNA, görüşmelerin ana gündem maddesinin Tahran ile Maskat arasında Hürmüz Boğazı'nda gemilerin güvenli geçişi için bir su koridorunun belirlenmesine ilişkin anlaşma ve bu konudaki son mutabakatların gözden geçirilmesi olduğunu bildirdi. Busaidi'nin ziyareti sırasında başka üst düzey İranlı yetkililerle de görüşmesi bekleniyor.

Ortak açıklama, tarafların üzerinde uzlaştığı unsurları açık biçimde ortaya koyan ilk resmi açıklama oldu. İran tarafından son haftalarda yapılan açıklamalar ise teknik müzakerelerde ilerleme sağlandığı ve deniz ulaşım güzergâhlarına ilişkin bir harita üzerinde anlaşmaya varıldığı yönündeki ifadelerle sınırlı kalmıştı.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi pazartesi günü, Umman ile görüşmelerin "devam ettiğini" ve iki tarafın bir mutabakat zaptını kesinleştirmek ve nihai bir formüle ulaşmak için "son rötuşları" yaptığını söylemişti.

Bekayi, 15 Ağustos'ta yaptığı açıklamada ise iki ülkenin gemilerin geçiş güzergâhına ilişkin bir harita üzerinde anlaşmaya vardığını ve ulaşılan düzenlemelere ilişkin ortak bir açıklama hazırladığını duyurmuştu.

dfvgthyj
Gemiler, 25 Ağustos 2026 Salı günü İran'ın güneyindeki Bender Abbas kıyıları açıklarında Hürmüz Boğazı'nda (Reuters

Salı günkü görüşme öncesinde Busaidi ile Arakçi arasında cuma günü bir telefon görüşmesi gerçekleştirilmişti. Umman Haber Ajansı, iki bakanın "diyalog ve müzakerelerin yeniden başlaması için uygun koşulların hazırlanmasının yolları ile Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşımındaki gelişmeleri" ele aldığını bildirmişti.

Ajansa göre taraflar, deniz ulaşımının özgürce ve kesintisiz şekilde yeniden başlamasını, bölgenin güvenliği ve istikrarını destekleyecek "pratik mutabakatlara ulaşmak için görüşmelerin sürdürülmesinin önemini" vurguladı.

Geçici koridordan kalıcı güzergâha

Arakçi daha önce boğaza ilişkin müzakerelerin, ABD ile savaşın sona erdirilmesine yönelik temaslardan ayrı teknik bir süreç olduğunu belirtmişti. Arakçi, İran Silahlı Kuvvetlerinin de katılımıyla iki ülkenin uzmanlarının yeni deniz koridorlarına ilişkin düzenlemeler üzerinde çalıştığını söylemişti.

Tahran, önceki müzakerelerde, onlarca yıldır uygulanan deniz ulaşım sisteminin aşamalı olarak değiştirilmesini ve gemi trafiğinin yönetiminde İran'a daha büyük bir rol verilmesini öngören bir yaklaşım ortaya koymuştu.

Ortak açıklama öncesinde İranlı yetkililer tarafından aktarılan ayrıntılara göre geçiş aşamasında gemilerin İran kıyıları ile Lark Adası yakınlarındaki kuzey koridorundan Basra Körfezi'ne girmesi, Umman kıyılarına yakın güney koridorundan çıkması planlanıyordu.

Tahran, bu aşamanın iki ila dört ay veya daha uzun süre devam edebileceğini, ardından kalıcı bir düzenleme kapsamında "orta güzergâha" geçilebileceğini belirtmişti.

Ancak Umman-İran ortak açıklamasında salı günü geçici koridorun yeri veya coğrafi güzergâhı belirtilmedi. Açıklamada ayrıca Tahran'ın daha önce ortaya koyduğu, giriş ve çıkış sorumluluklarının nasıl paylaşılacağına ilişkin ayrıntılar da açıkça benimsenmedi.

Buna karşılık açıklamada, gelecekte boğazın yönetimine ilişkin düzenlemeler ile kalıcı denizcilik koridorunun bundan sonraki müzakerelerin açık gündem maddeleri olacağı ilk kez resmen kabul edildi.

Bu yaklaşım, gemi trafiğinin koordinasyonu ve tankerler ile ticari gemilere ilişkin bilgilerin paylaşılması amacıyla İran-Umman ortak bir merkez kurulmasına yönelik daha önceki İran önerisiyle de örtüşüyor.

Yeni açıklama ise bunun ötesine geçerek bilgi paylaşımı, deniz trafiğinin yönetimi ve buna bağlı denizcilik ile güvenlik hizmetlerinin sağlanmasına yönelik bir mekanizma kurulmasını öngörüyor.

Yeniden açılma ve ücretler

Ortak açıklamada, İran'ın daha önce Hürmüz Boğazı'nın tamamen yeniden açılması için ortaya koyduğu şartlara açıkça yer verilmedi. Açıklamada ayrıca müzakerelerin önceki aşamalarında gündeme gelen geçiş ücretlerine ilişkin herhangi bir rakam da belirtilmedi.

Arakçi, Maskat ile yürütülen müzakereler sırasında deniz ulaşımının düzenlenmesi ve yeni geçiş koridorlarının belirlenmesine ilişkin teknik mutabakatların Hürmüz Boğazı'nın tamamen yeniden açılması anlamına gelmediğini vurgulamıştı.

Tahran, boğazın yeniden açılmasını askeri operasyonların durdurulması, ABD'nin İran limanlarına yönelik ablukasının kaldırılması ve İran petrol ihracatının yeniden başlamasına izin verilmesi şartlarına bağlamıştı.

İran daha önce yapılan görüşmelerin bazı aşamalarında, boğazdan geçen yüklerin değerinin yüzde 5 ila 7'si arasında değişen ücretleri gündeme getirmişti. Umman tarafında ise daha geniş bir uzlaşmanın parçası olarak yaklaşık yüzde 3'lük bir formül önerilmişti.

Ancak İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu pazar günü farklı bir düzenlemeyi kabul etti. Buna göre, geçişine izin verilen ülkelerin gemilerinden; seyir, sigorta, güvenlik, çevre hizmetleri ve özel koşullarda yakıt ikmali gibi hizmetler karşılığında ücret alınmasına izin veriliyor.

Parlamento metninde yük değerinin belirli bir yüzdesi şeklinde bir oran öngörülmüyor ve yalnızca geçiş yapılması karşılığında ücret alınması şartı getirilmiyor. Ücretlendirme, sağlanan hizmetlere bağlanırken ödemelerin İran riyaliyle veya Tahran'ın belirleyeceği herhangi bir para birimiyle yapılması öngörülüyor.

ABD ise İran'a Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşımı üzerinde tek taraflı yetki verilmesine veya geçiş karşılığında zorunlu ücret uygulanmasına karşı çıkıyor ve boğazda seyrüsefer özgürlüğünde ısrar ediyor.

ABD Başkanı Donald Trump da Hürmüz Boğazı'na ilişkin herhangi bir düzenlemenin ABD planının "önünde durması" halinde buna karşı mücadele edecekleri uyarısında bulunmuştu. Trump'ın açıklaması, Umman'ın İran ile yürüttüğü söz konusu mutabakat görüşmelerine işaret ediyordu.


İran üçgeni ve devlet için mücadele

İran üçgeni ve devlet için mücadele
TT

İran üçgeni ve devlet için mücadele

İran üçgeni ve devlet için mücadele

İbrahim Hamidi

Kendine güvenen devletler dost edinir ve düşmanlarını dikkatlice seçerken, İran her yeni saldırganlık eylemiyle düşman listesine yeni bir devlet ekliyor gibi görünüyor

Suriye ordusu Lübnan'a girerse, Iraklı Haşdi Şabi Güçleri'nin fraksiyonları Suriye sınırını geçecektir. Amerikan saldırıları İran'a karşı kara bir harekatına dönüşürse, Devrim Muhafızları ve milisleri Körfez ülkelerine karşı karadan veya denizden yeni cepheler açacaktır. İsrail savaşını genişletirse, Hizbullah kalan füzelerini ve insansız hava araçlarını kullanacaktır.

Bunlar varsayımsal senaryolar değil, Tahran tarafından kendi saldırılarının ve vekillerinin saldırılarının genişlemesiyle paralel olarak gizlice gönderilen tehdit mesajlarıdır. Bu mesajlar, İran'ın bölgedeki projesinin gerçek doğasını bir kez daha ortaya koyuyorlar. Milisler bağımsız müttefikler değil, tek bir siyasi ve güvenlik kararıyla yönetilen ve aynı anda birden fazla cephede faaliyet gösteren tek bir askeri sistemin parçalarıdır.

Esed rejiminin devrilmesinden sonra, Tahran'ın projesi dört kolunu birbirine bağlayan en önemli kara koridorunu kaybetti. Ancak proje çökmedi; bunun yerine, kendisini bir İran “üçgeni” şeklinde yeniden örgütledi; Lübnan'da Hizbullah, Irak'ta Haşdi Şabi Güçleri ve Yemen'de Husiler. Kararları Beyrut, Bağdat veya Sana’da değil, Tahran'da alınan bu üçgen, bölgeyi sürekli bir çatışmanın eşiğinde tutmaya yetiyor.

Bu üçgen, İran'ın sınırlarını savunmak için değil, savaşı kendi topraklarından uzak tutmak ve Arap komşularına taşımak için inşa edildi; böylece milisler aynı anda hem onun yanında hem de onun adına savaşıyor. Tahran, herhangi bir çatışmaya tek başına girmek yerine, onu birden fazla cepheye dağıtıyor ve bu da onu hedef alan herhangi bir kararın maliyetini artırıyor. Böylece, İran'daki bir savaş, Körfez ve Hürmüz Boğazı'nda bir yüksek tansiyona, Kızıldeniz ve Bab’ul Mendeb'de bir tehdide ve Süveyş Kanalı'na kadar uzanan meydan okumalara dönüşüyor. Bu vekil güçlerden birine karşı herhangi bir askeri operasyon, küresel ticaret, tedarik hatları ve enerji piyasalarına kadar uzanan yankıları olan, ucu açık bir bölgesel kriz haline geliyor.

Bununla birlikte, bu ağların genişleyen rolü, aynı zamanda İran projesinin paradoksunu da gün yüzüne çıkarıyor. Tahran milislere ne kadar çok güvenirse, bunların artık sadece nüfuz genişletme araçları olmadığı, aynı zamanda İran devletinin siyasi, ekonomik, ittifaklar ve ortaklıklar yoluyla nüfuzunu dayatma gücünün gerilemesini telafi etme aracı haline geldiği gerçeği de belirginleşiyor.

Bu nedenle, bu üçgenle mücadelenin başı, sadece askeri bileşenlerini ortadan kaldırmak değil, bunun yerine bir alternatif önermektir; ulus-devleti ve kurumlarını güçlendirmek, sosyal dokuyu korumak, silahı devletin elinde toplamak, sınırları kontrol etmek ve devletler arası ilişkileri geliştirmek. Denklem yalnızca Hizbullah, yalnızca Husiler veya yalnızca Iraklı milislerle ilgili değil; bu güçleri tek bir sistemde birleştiren, kaosu bir etki aracına ve savaşı siyaseti yönetme aracına dönüştüren projeyle ilgilidir.

Tahran'ın saldırılarının, tehditlerinin ve uyarılarının kapsamını genişletme kararı, gücünün arttığını yansıtmaktan ziyade, gücünün sınırlarını ortaya koyuyor

Ayrıca, üçgenin her bir bileşenini ayrı ayrı ele almak, denklemi önemli ölçüde veya kalıcı olarak değiştirmeyecektir. Iraklı milisler -ister açıkça isterse gizli fraksiyonlar aracılığıyla faaliyet göstersinler- yeni bir cephe açmaya devam ettikleri sürece, Hizbullah'ı zayıflatmak tehdidi ortadan kaldırmayacaktır. Ağdaki diğer unsurlar faaliyetlerine devam ettiği sürece, Husileri etkisiz hale getirmek de seyrüseferi güvence altına almayacaktır. Tehdidin kaynağı ayrı olarak her bir örgüt değil, hepsini Tahran'dan yöneten ve onları birden fazla arenaya sahip tek bir cephe olarak ele alan birleşik komuta merkezidir.

İran'ın, kalan nüfuz alanlarında aynı anda birden fazla cepheyi ateşe verebilecek güce sahip olduğu açık. Ancak, İran ekseninin yaşadığı gerilemeler ve bölgede meydana gelen derin dönüşümlerden sonra bu “üçgenin” giderek zayıfladığı da aşikar. Tahran'ın saldırılarının, tehditlerinin ve uyarılarının kapsamını genişletme kararı, gücünün arttığını yansıtmaktan ziyade, gücünün sınırlarını ortaya koyuyor.

Nüfuzuna güvenen devletler, ekonomi, teknoloji, yatırım, ittifaklar, kurumlar ve ortaklıklar yoluyla varlıklarını genişletir ve derinleştirir. İran ise bölgesel nüfuzunu dayatmak için hâlâ milis ağlarına güveniyor. Kendine güvenen devletler dost edinir ve düşmanlarını dikkatlice seçerken, İran her yeni saldırıyla düşman listesine yeni bir ülke ekliyor gibi görünüyor. Kendisine karşı ittifakların genişlemesine bizzat katkıda bulunuyor.

Tahran, caydırıcılık ve nüfuz genişletme araçları olarak kendisine hizmet eden Irak, Yemen ve Lübnan'dan oluşan üçgenini, şimdi bölgesel savunmasının son hatları olarak görüyor olabilir. Ancak İran'ın koruyucu bir ağ olarak gördüğü şey, bölgedeki çoğu ülke tarafından tehdit ağı olarak görülüyor.

Birçok başkentte soru artık her bir milis gücünün ayrı ayrı nasıl kontrol altına alınacağı değil, bu sistemin nasıl ortadan kaldırılacağı ve ulus-devleti zayıflatmaya dayalı bir projeyle nasıl mücadele edileceğidir. Bu nedenle, Ortadoğu'daki mücadele bugün sadece İran üçgenine karşı değil, aynı zamanda devletin kendisi için de bir mücadeledir.