Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor (6)… Amr Musa: Kaddafi, devrimden kurtulduğunu ve Bin Ali’nin ardından düşmeye aday olan ismin Mübarek olduğunu sanıyordu

Musa ve Kaddafi, 2010 yılında Sirte’deki Arap Birliği Zirvesi'nde yan yana
Musa ve Kaddafi, 2010 yılında Sirte’deki Arap Birliği Zirvesi'nde yan yana
TT

Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor (6)… Amr Musa: Kaddafi, devrimden kurtulduğunu ve Bin Ali’nin ardından düşmeye aday olan ismin Mübarek olduğunu sanıyordu

Musa ve Kaddafi, 2010 yılında Sirte’deki Arap Birliği Zirvesi'nde yan yana
Musa ve Kaddafi, 2010 yılında Sirte’deki Arap Birliği Zirvesi'nde yan yana

Şarku’l Avsat’ın eski Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’nın yakın zamanda Daru’ş-Şuruk yayın evi tarafından yayımlanacak olan ve editörlüğünü Halid Ebu Bekir’in üstlendiği ‘Senevatu’l-Camiati’l-Arabiyye’ (Arap Birliği Yılları) adlı kitabından bölümler yayımladığı yazı dizisinin altıncı bölümünde Musa, kitabın 50 sayfalık iki bölümünü ayırdığı Şubat 2011'de patlak veren Libya devriminde yaşanan olaylarını anlatıyor. Musa, ‘Arapların Libya halkını Kaddafi'nin gazabından koruma kararlarının sırları’ başlıklı ilk bölümde, Libya ile ilgili gelişmeleri anlatıyor.
Musa, Albay'ın (Muammer Kaddafi), Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Bin Ali'den sonra düşmeye aday olan ismin Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek olduğunu ve ‘kendisinin devrimden sağ çıkacağını’ düşündüğünü aktarıyor. Libya rejim güçlerinin Bingazi ve Tobruk'a saldırmasının ardından Arap Birliği daimi üyelerinin Libya’nın Arap Birliği toplantılarına katılmasını askıya aldıklarını belirten Musa, Arap ülkelerinin Libya'ya hava ambargosu uygulama kararının, sivilleri rejimin hava saldırılarından korumak için önleyici bir tedbir olduğunu açıklıyor.
Bundan sonrasını Amr Musa şöyle anlatıyor:
Arap dünyasında 2010 yılının Aralık ayı ortalarından itibaren başlayan olaylar, takip edilmesi gereken bir hızla gelişti. Tunus'un sokakları ve meydanları, siyasette şeffaflık ve sosyal adalet talep eden öfkeli gençlerle dolduktan sonra Tunus Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Bin Ali bir gecede Suudi Arabistan'a sürgüne gönderildi. Bir aydan kısa bir süre sonra, Mısır'daki 25 Ocak devrimi, Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'i 11 Şubat 2011'de istifa etmeye zorladı. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Tunus ve Mısır'dan sonra coğrafi olarak ikisinin arasında kalan Libya'da devrim patlak verdi. Libya’daki devrimi Yemen ve Suriye izledi. Kaddafi, Zeynel Abidin Bin Ali'den sonra düşmeye aday olan ismin Hüsnü Mübarek olduğunu’ söyledi. Bu doğru bir beklentiydi, ancak yanlış olan çevresinde neler olup bittiğini tam olarak veya derinlemesine görmeden devrimlerden kurtulacak tek kişinin kendisi olduğunu sanmasıydı. Kırk yılı aşkın bir süredir Libya’yı yöneten bu adam, geniş toprakları olan ülkesinin haritasına bakmayı ihmal etmişti. Bir kez bile baksa, ülkesinin iki büyük devrim arasında yani Tunus ve Mısır arasında yer aldığını görürdü.
15 Şubat 2011 itibariyle tüm gözler, Kaddafi yönetimine karşı gösterilerin ilk kez Bingazi'de patlak verdiği ve kısa süre sonra başkent Trablus da dahil olmak üzere çeşitli şehirlerine yayıldığı Libya'ya çevrildi.
Burada elimi kalbime koyuyorum, Kaddafi rejimi dışında herhangi bir Arap rejiminin, iktidarı terk etmesi çağrısında bulunan gösterilere tepkisini tahmin edebilirsiniz. Fakat Kaddafi rejiminin nasıl bir tepki vereceğini bilemezsiniz. Çeşitli Batılı ülkelerle ilişkilerini azaltan gerilimler de yaşanıyordu. Bu nedenle Libya’daki olaylara verecekleri tepkiler konusunda endişeliydim.
Gösterilerdeki şiddet olaylarıyla birlikte Albay, 22 Şubat 2011'de halkıyla konuşmak için dışarı çıkıncaya kadar Kaddafi güçlerinin baskılarının dozu da arttı. Devlet televizyonunda canlı yayınlanan konuşmasında Albay, kendini ‘devrimin ebedi lideri’ olarak niteleyerek, istifa edene kadar devlet başkanı olmadığını söyledi. ‘Libyalılara şan kazandıran bir Bedevi savaşçısı’ olduğunu da ekleyen Kaddafi, son olaylar nedeniyle tüm dünya önünde Libya’nın imajının çarpıtıldığını, gerekirse güç kullanılacağını belirtti. Kaddafi'nin konuşması, güçlü küresel tepkilere neden oldu. Uluslararası kuruluşlar ve büyük ülkeler birbiri ardına açıklamalarda bulunarak, konuşmayı ve Libyalı yetkililerin göstericileri bastırmak için kullandığı şiddeti kınadılar.

Arap Birliği’nin tepkileri
Kaddafi güçlerinin Bingazi ve Tobruk'a ve buradaki göstericilere saldırdığı, büyük kayıpların olduğu haberleri ve hızlanan gelişmeler karşısında, Kaddafi'nin konuşmasını yaptığı günün akşamı (22 Şubat), Arap Birliği Konseyi'ni daimi temsilciler düzeyinde toplantıya çağırdım. Çünkü mesele, bakanların Kahire'ye varması günler sürebilecek olan bir bakanlar toplantısını bekleyemezdi.
Toplantıya daimi delegelere şunu söyleyerek başladım:
“Tepki vermekte geç kalmamalıyız. Libyalılar arasında çok sayıda kayıp olduğu ve kayıpların arttığı haberleri geliyor. Seyfulislam Kaddafi’nin, babasının rejimine karşı göstericileri desteklemekle suçladığı, başta Mısırlılar ve Tunuslular olmak üzere Libya'da ikamet eden Araplar, risk altındalar.”
Libya'daki duruma ve Albay’a yönelik dış tepkilere baktığımda, Arap Birliği’nin itidal çağrısında bulunarak hareket etmesi gerektiğini görmüştüm.
Toplantının sonunda, ‘Libya’nın başkent Trablus başta olmak üzere birçok şehrinde devam eden barışçıl gösterilere ve protestolara karşı işlenen suçların kınanması ve Libya Arap Cumhuriyeti hükümeti heyetlerinin Arap Birliği Konseyi’nin ve ona bağlı tüm kurum ve kuruluşların toplantılarına katılmalarının Libyalı yetkililer, yukarıda belirtilen taleplere Libya halkının güvenliğini ve istikrarını garanti altına alacak şekilde cevap verene kadar askıya alınması’ başta olmak üzere bir dizi konuyu kapsayan bir karar çıkardık.
Arap Birliği, tarihinde ilk kez, bir üye devletin içerisindeki olumsuz koşullara tepki olarak, delegasyonlarının Arap Birliği Konsey’i ve ona bağlı tüm kurum ve kuruluşların toplantılarına katılımını askıya alma kararı verdi. Bunun, çok taraflı bir Arap örgütlenmesinde önemli bir gelişme ve Albay Kaddafi’nin kabul etmesi durumunda önemli bir mesaj olduğunu düşündüm. Arap Birliği ve şahsım, Libya’daki durumun kötüleşmesini önlemeye katkıda bulunabilecek bir siyasi hareket bu karara bağlı kaldık.
Arap Devletleri Birliği Konseyi'nin 2 Mart 2011 tarihindeki 135’inci toplantısı ‘Libya'da yaşanan tehlikeli gelişmeler’ başlığı altında, dışişleri bakanları düzeyinde başladı. Konsey, delegeler toplantısında alınan kararları onaylarken Libyalıların emniyet ve güvenliğini korumanın ve sağlamanın en etkili yollarının ele alındığı istişarelerin devam etmesi ve Arap ülkelerinin, kardeş Libya halkının maruz kaldığı şiddete karşı hava sahası ambargoları uygulanması ve bu konuda Arap Birliği ile Afrika Birliği arasında koordinasyon sağlanması da dahil olmak üzere çeşitli çabalarda bulunarak boş durmaması gerektiğini vurgulayan yeni bir madde daha eklendi.

Hava sahası ambargosu uygulama çağrısı
Burada, Arap Birliği’nin sivilleri korumak için önleyici bir tedbir olarak Libya’nın uçuşa yasak bölge ilan edilmesini talep etme kararıyla ilgili bazı tartışmalara yol açan önemli bir konuya değinmeliyiz. BM Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) sivilleri korumak için Libya hava sahasına ambargo uygulamaya yönelik ilk resmi çağrının Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (KİK) Bakanlar Konseyi'nin 10 Mart 2011 tarihli ‘Arap ülkelerindeki mevcut gelişmeler’ başlığı altında yapılan 118’inci oturumunda yapıldığını söylemeliyim.
Çağrıda şu ifadeler yer aldı:
“KİK Bakanlar Konseyi, mevcut Libya rejiminin hukuka aykırı olduğunu ve Ulusal Geçiş Konseyi ile temas kurulması gerektiğini vurgulamaktadır. Konsey ayrıca Arap Birliği’ne destek vermek için gerekli önlemleri alarak, kardeş Libya halkının özlemlerini yerine getirerek ve BMGK’ya sivilleri korumak için Libya'ya hava sahası ambargosu uygulama çağrısında bulunmak da dahil olmak üzere bunu başarmanın yollarını araştırarak sorumluluklarını üstlenmesi çağrısında bulundu.”
12 Mart 2011'de, KİK dönem başkanı olan Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) çağrısıyla Arap Birliği Konseyi'nin bakanlar düzeyindeki olağanüstü toplantısı yapıldı. KİK ülkelerinin talepleri gayet doğal ve açıktı. Arap Birliği de BMGK’ya Libya topraklarını uçuşa yasak bölge ilan eden bir karar çıkarması için baskı yaptı.
Bu önemli toplantıda konuşulanları, müdahale etmeden, yorumlamaya veya analiz etmeye kalkışmadan, genel olarak okuyucular ve hem şimdiki hem de gelecek nesillerdeki kardeş Libya halkı için  kelimesi kelimesine metinlerden oturum tutanaklarına aktarmalıyım.  Okuyucunun zekasına güveniyorum.
Bu toplantı üç oturumdan oluşuyordu. İlk oturum, 12 Mart 2011 Cumartesi günü saat 14.30'da, oturum başkanı sıfatıyla Umman Sultanlığı Dışişleri Bakanı Yusuf bin Alevi'nin 15 dakikalık açılış konuşmasıyla başladı. Açılış konuşması kamuya açıktı. Ardından oturuma kapalı olarak devam edildi. Arap ülkelerinin temsilcileri konuşmalarını (tüm ülkelerin açıklamaları kitapta yer almaktadır) yaptılar.
Arap Birliği üye devletlerinin, BMGK’dan Libyalıları, Kaddafi’nin hava bombardımanlarından kurtarmak için Libya'ya hava ambargosu uygulanmasını isteme konusundaki tutumunu açıkça ifade eden kayıtlı paragraflardan alanın sınırlı olması nedeniyle açıklamaların tamamını yayınlamanın imkansızlığından dolayı alıntı yapacağımı belirtmeliyim.
İlk kapalı oturum, 12 Mart 2011 Cumartesi günü saat 14.45'te başladı ve başkan sözü bana verdi.
Konuşmamda şunları söyledim:
“Bu resmi toplantı öncesinde yaptığımız özel oturumda bahsettiklerimizin yanı sıra toplantıya katılanlar için öncelikle konuşmamı Libya vatandaşlarının emniyet ve güvenliğini koruma ve garanti altına alma yollarını içeren Konsey kararının 11’inci paragrafına dayandırdığımı ve Arap ülkelerinin hava ambargosu uygulanması talebinde bulunma ve bu konuda Afrika Birliği ile  koordinasyon kurma dahil olmak üzere, Libya halkının maruz kaldığı şiddet karşısında boş durmayacağını belirtmek isterim. 2 Mart'tan bugüne (12 Mart) çok büyük olaylar meydana geldi. Çok fazla kan döküldü. Arap dünyasında olup bitenler hakkında da büyük bir kafa karışıklığı oluştu. Afrika Birliği toplandı ve kararını verdi. Elbette BMGK, 2 Mart'taki kararımızda resmi kayıtlara geçen yedinci bölüm kapsamında iyi bilinen kararını yayınladı. Genel Sekreterliğe, gerek Trablus'tan gerekse Bingazi'den bir dizi mesaj gönderildi. Libya hükümeti ve Geçiş Konseyi ile bir dizi temasımız oldu. Bunlarla ilgili belgeleri sizlere dağıtacağız.
KİK, dün ve bugün bir araya gelerek önemli bir karar çıkardı. Arap Birliği Konseyi'ni uçuşa yasak bölge meselesinde harekete geçmeye ve Libya'daki durumun meşruiyetini değerlendirmeye çağırdı. Arap Birliği'nin önemli bir parçası olan KİK kararının yanı sıra Afrika Birliği ve Avrupa Birliği'nin kararını, her şeyin herkese açık olması ve tarihe not düşülmesi için sizlere sunmak istiyorum.
Libya’yı kurtaracak ve destekleyecek bir hale gelmek istiyoruz. Bu bağlamda Araplar arasında büyük bir heyecan olduğunu sizler de görüyorsunuz. Halkların durumunun ve Arap dünyasındaki yeni koşulların, insanların sessiz kaldıkları şeylerin hesaba katılmasını istiyorum. Artık bunlar karşısında sessiz kalmak mümkün değildir.”

Katar: Libya'da yaşananlar adeta soykırıma dönüştü
Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Hamad bin Casim bin Cabir es-Sani konuşmasında şunları söyledi:
“Libya'da yaşananlar adeta soykırıma dönüştü. Olaylara bir isim verelim. Arap Birliği olarak bu soykırıma karşı net bir tutuma sahip olmalıyız. Libyalı kardeşlerimiz için en iyisini dilemekten başka bir şey yapmıyoruz. Ama şimdi bu şartlar altında sorumluluklarımızın ötesine geçmeliyiz diye düşünüyorum. Yerinden edilmiş insanlar var, füzelerle vurulan şehirler.. Hepimiz neler olduğunu görüyoruz. Arap Birliği'nde yaptığımız her eylem, herhangi bir tarafa karşı değil, savaşı ve kan dökülmesini durdurmak içindir.

Cezayir: Diyaloga öncelik verilmeli
Söz alan Cezayir Dışişleri Bakanı Murad Medlesi konuşmasında şu ifadelere yer verdi:
“Libya'nın uçuşa yasak bölge olarak ilan edilmesi konusunda ilk kez Sayın Konseyimiz düzeyinde yapılan görüşmelerimizin başında bu prosedürün tek başına BMGK’nın uzmanlık alanlarından biri olduğunu belirtmeliyim. Libya'daki son durum geliştikçe toplantımızın uygun bir tutumla sonuçlandırılmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu amaçla Libyalıları, yönetimi ve muhalefeti, istikrarı ve güvenliği yeniden tesis etmek için şiddeti derhal durdurmaya ve aralarındaki sorunları çözmek için diyaloga öncelik vermeye çağrılmaları gerekiyor.”

BAE: Libya'da yaşananlar insani hukukun açık bir ihlalidir
BAE Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayed ise konuşmasında şunları dile getirdi:
“Bugün Libya'da yaşananların, hükümetlerin veya rejimlerin halklarını koruma rolünün uluslararası insani hukukun açık bir ihlali olduğuna şüphe yok. BMGK’ya sivil uçaklara değil askeri uçaklara uçuş yasağı koyulması çağrısı yapacağız. Birçoğunuzun savaş uçaklarını tespit edebilecek askeri deneyime sahip olduğundan eminim. Aksi bir durumdan endişe edildiğini düşünmüyorum. Ancak eğer BMGK talebi onaylarsa ve kararın uygulanmasına katılmak isteyen Arap ülkeleri varsa, bu ayrımı yapmamız gerektiğine inanıyorum.”

Suriye: Hava ambargosu askeri müdahale anlamına gelmiyor mu?
Suriye'nin Arap Birliği temsilcisi olan Yusuf Ahmed, konuşmasında şunları söyledi:
“Hava ambargosunun, sadece Libyalı sivilleri maruz kaldıkları hava bombardımanlarından korumayı amaçladığını kim garanti edebilir. ABD Savunma Bakanı ve diğerlerinin söylediği gibi daha sonra Libya’daki hava savunma üslerine, hava alanlarına ve radarlara yönelik saldırılar da bu ambargoya dahil edilecek mi? Bu, Libya'ya dışarıdan bir askeri müdahale anlamına gelmiyor mu?”

Lübnan, Libya'ya hava ambargosunu destekledi
Lübnan Dışişleri Bakanı Ali Şami ise konuşmasında, “Lübnan, herhangi bir devletin iç işlerine karışılmaması ve askeri müdahalede bulunulmaması ilkesine dikkati çekerek, Libya'ya hava ambargosu uygulanmasını destekliyor. Bu, özellikle uluslararası ve insancıl hukukun ilke ve kurallarıyla ilgilidir” ifadelerini kullandı.

Fas’tan demokratik çözüm vurgusu
Fas Dışişleri Bakanı Latifa Elabida, “Fas Krallığı, BMGK’ya Libya’nın uçuşa yasak bölge olarak ilan edilmesi çağrısında bulunan kararı destekliyor.  Çünkü Libya halkının kendi demokratik modelini inşa edebilmesi için tek çözüm bu” şeklinde konuştu.

Moritanya’dan toprak bütünlüğü vurgusu
Moritanya Başbakanı Sidi Muhammed Vild Bubekr şunları belirtti:
“Libya’daki her türlü dış müdahalenin kesin bir şekilde reddedilmesine ve Libya halkının ulusal birliğinin, egemenliklerinin ve toprak bütünlüğünün korunmasına tam olarak bağlı kalınması gerektiğini vurguluyoruz. Zira dışarıdan askeri müdahalede bulunulan bir ülkede kaçınılmaz yıkıcı etkileri olduğu biliniyor. Aynı zamanda halkının birliğine ve toprak bütünlüğüne karşı büyük bir risk oluşturmaktadır. Şekli ne olursa olsun bu bir dış müdahaledir. Çünkü hava ambargosunun askeri müdahale olmadan ne geçerliliği olur ne de uygulanabilir.”

Suudi Arabistan: Kardeşler, eğer mazlumları desteklemezsek bu bizim ayıbımız olur
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal ise konuşmasında şu ifadeleri kullandı:
“Libya yönetimi, çeşitli şehirlerde gösterilere katılanların fareler olduklarını ve ortadan kaldırılmaları gerektiğini düşünüyor. Bu kabul edilebilir mi? Libyalıların, yerlerinden edilmelere, öldürülmelere ve aşağılanmalara karşı gösterdikleri sabrı takdir ediyorum. Kardeşler, eğer mazlumları desteklemezsek bu bizim ayıbımız olur. Arapların geleneklerine ters düşer. Gerçekten müzakere masasına oturma isteği varsa o zaman şu üç adım atılsın. Birincisi Libya yönetimi askeri güçlerini geri çeksin, çatışmayı hemen durdursun, insanlar şehirlerine geri dönsün ve ardından görüşmelere başlansın. Aksi takdirde her gün duyduğumuz, halkın öldürüldüğü haberleri devam edecek. Sizce şehirlerin her gün savaş uçaklarıyla bombalanması sıradan bir siyasi sorun mu? Hayır, bu ciddi bir siyasi sorundur ve buna bir çözüm bulmak istiyoruz. Bu durum, Arapların vicdanlarının ve ahlaki değerlerinin derinlerine dokunuyor. Yani hukukçular bunu inceleyene kadar yasal bir mesele değildir. Siyasi bir sorun bile değil. Ama insanlar öldürülüyor ve yerlerinden ediliyorlar. İnsanlar muharebe güçlerinin eğitildiği hedef tahtası gibi bombalanıyorlar. Bu kabul edilebilir mi?”

Yemen’den dökülen kanı durdurma çağrısı
Yemen Dışişleri Bakanı Ebu Bekir el-Kirbi konuşmasında şunları söyledi:
“Yemen Cumhuriyeti, Libya'nın, toprak bütünlüğünü ve halkın birliğini, Libya halkının iradeleriyle aradıkları değişim hakkını teyit etmektedir. Tüm tarafları, hepimiz için değerli olan Libya’da dökülen kanı durdurmaya çağırırken, Meclisimiz, çatışmayı sona erdirmek ve hava ambargosunu uygulamak için ortak Arap eylemi yoluyla Libya vatandaşlarına koruma sağlayacak önlemleri alma sorumluluğunu üstlenmektedir.”

Mısır’dan Libya halkının güvenliğini sağlama çağrısı
Son olarak Mısır Dışişleri Bakanı Nebil El Arabi yaptığı konuşmada şunları dile getirdi:
“Mısır, çatışmanın sona erdirilmesi, ateşkese varılması ve kan dökülmesinin durdurulması açısından, Libya'da sivilleri koruma ihtiyacı ile uluslararası insancıl hukuktan kaynaklanan ahlaki ve yasal zorunluluk ve üstlenmemiz gereken siyasi ve yasal taahhüt arasında gerekli dengeyi sağlamak, Libya’nın toprak bütünlüğünü ve egemenliğini korumak için burada, aramızda bir fikir birliği olduğuna inanıyor. Konu, kardeş Libya halkının güvenliğini sağlamak amacıyla ülkenin uçuşa yasak bölge ilan edilmesi de dahil olmak üzere gerekli tüm tedbirleri alması için BMGK’ya sevk edilebilir.”

Dört temel ilke
Burada açık veya kapalı bir hava ambargosu istemediğimizi bir kez daha vurgulamalıyım. Aksine ambargonun talep edildiği kararın belli boyutları vardı. Bununla ilgili dört temel ilkeden bahsetmek istiyorum:
Birinci ilke; sivilleri korumak için Libya'nın uçuşa yasak bölge ilan edilmesine yönelik herhangi bir karar için net bir yasal dayanak sağlaması gerektiğiydi. Yani uluslararası toplumun iradesini açıkça yansıtan bir BMGK kararının olması ihtiyacıdır. Sonuçta hava ambargosu bir savaş önlemi değildir.  Libyalı ya da Libyalı olmayan sivillerin korunması ve kan dökülmesini engellenmesi için önleyici bir ateşkes tedbiridir.
İkinci ilke; bir hava yasağı oluşturma kararının sivil havacılığı engellememesi gerektiğidir. Çünkü Mısır dahil birçok ülke vatandaşlarını Libya’dan hava yolu ile tahliye etmek gibi bir takım gerekli tedbirler alıyorlardı.
Üçüncü ilke; Bir devletin egemenliğine ve iç işlerine karışılmaması ilkesine saygı gösterilmesiyle birlikte BMGK’nın Libya’ya hava ambargosu uygulamasına ilişkin olarak verdiği herhangi bir kararın, gerek komşu ülkeleri, gerekse başka ülkeleri olsun, Libya dışında hiçbir ülkenin egemenliğini etkilememesinin sağlanmasıdır.
Dördüncü ilke ise; Libya'nın toprak bütünlüğüne bağlı kalmanın önemi çerçevesinde uçuşa yasak bölge oluşturma amaçlarını, coğrafi kapsamını, çalışma koşullarını ve zaman dilimini açıkça tanımlanması ve uçuşa yasak bölgenin Libya'nın fiili bir bölünmesine sebep oluşturmamasıdır. Bu önemli, çünkü kardeş Arap ülkeleri de dahil olmak üzere birçok ülkede hava ambargolarının yıllarca devam ettiğini hepimiz biliyoruz. Şuan bu konuya girmeyeceğim.  Bu nedenle konunun baştan açık olması gerekiyor.
Toplantı saat 16.50'ye ertelendi. Karar taslağı hazırlamaya yönelik olan ikinci kapalı oturum, 50 dakika sürdü. Toplantıda, bakanlar toplantısından çıkacak taslak kararla ilgili birçok tartışma oldu.  Toplantı bir dizi kararla (kitapta yayımlanan) sona ererken, Suriye ve Moritanya yazılı, Cezayir ise sözlü olarak çekimser olduklarını bildirdiler.
Toplantı sonunda toplantı başkanı şunları söyledi:
“BMGK’dan Libya'da kötüleşen durumla ilgili sorumluluklarını üstlenmesi, komşu ülkelerin egemenlik ve toprak bütünlüğü dikkate alınarak Libya askeri hava trafiğine acil olarak uçuş yasağı getirecek tedbirleri alması ve Libya halkı ve farklı milletlerden ülke sakinlerini korumaya imkan veren önleyici bir tedbir olarak bombalanan yerlerde güvenli alanlar kurması talebinde bulunulmasına karar verilmiştir.”
*Kitabın bölümleri, Daru’ş-Şuruk ile yapılan özel anlaşma ile yayınlanmıştır
*Tüm hakları saklıdır
Amr Musa: Saddam Hüseyin uluslararası müfettişlere onay verdi, ancak ABD Irak'ta savaşa girme kararını almıştı
Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor... (4) Musa: İsrail, Arap Girişimi’ni olumsuz karşıladı, çünkü girişim İsrail’i Araplarla müzakereye itiyordu
Amr Musa: Mübarek, İsmet Abdulmecid’in görevde kalmasını istemedi... 11 Eylül olayları bize karşı beslenen olumsuz duyguları ortaya çıkardı
Musa: Faysal, Muallim’in ‘şeytani’ hayallerine karşı çıktı. Şu an Lübnan’da tanık olduklarımız, Refik Hariri suikastının sonuçlarıdır



Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
TT

Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)

Ahmed Abdulhakim

Bölgesel ittifakların değişkenliği nedeniyle, jeopolitik açıdan son derece önemli Afrika Boynuzu üzerindeki şiddetli rekabet yaşanıyor. Bu durum Somali’yi, Aden Körfezi'ne bakan stratejik konumu ve dünyanın en önemli ticaret ve enerji arterlerinden biri olan Bab el-Mandeb Boğazı'na yakınlığı nedeniyle, artan dış müdahalelerle birlikte bölgesel güvenlik denklemlerinde hızla odak noktası haline getirmektedir.

On yıllardır iç savaşların yaşandığı ve kurumları kronik kırılganlıkla boğuşan Somali, coğrafi konumu ve karmaşık durumu nedeniyle, nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir rekabet arenasına dönüştü. Somali'nin askerileşmesi artık ‘milli ordunun kapasitesinin geliştirilmesi’ veya silahlı gruplara karşı operasyonların yoğunlaştırılmasıyla sınırlı kalmayıp, savunma anlaşmaları, eğitim ve silahlanma programlarına da uzanmıştır. Bu hareket, komşu ülkelerin hesaplamalarının, Afrika Boynuzu'nda kalıcı bir yer edinmek isteyen daha geniş bölgesel güçlerin bahisleriyle kesiştiği gergin bir bölgesel ortamda gerçekleşiyor.

Gözlemcilerin Mogadişu'nun ‘iç isyanla mücadele eden bir Afrika başkenti’ olmaktan ziyade ‘güç dengesinin yeniden yapılandırılması için savaş alanına dönüştüğünü’ ifade ettikleri bir ortamda, her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması artık caydırıcılık dengesinin değişmesi veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor. Bu da caydırıcılık dengesinde bir kayma veya belirli taraflara yönelik konumlandırma olarak görülüyor ve iç ve dış güçler arasındaki sorunların karmaşıklığı ve iç içe geçmesi nedeniyle çatışmalara veya ‘vekalet savaşına’ kayma olasılığını artırıyor.

Kahire ve “bölgesel varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı”

Mısır'ın Somali'deki Afrika Birliği (AfB) Barış Gücü Misyonu’na (AUSSOM) katılmak üzere planlanan ve ülkenin üst düzey askeri liderleri ile Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud'un katıldığı son askeri geçit töreni, Kahire'nin Mogadişu'nun dış varlık denklemindeki konumuna ilişkin geçici bir mesaj değildi.

Somali ile karşılıklı savunma anlaşması imzalayan Mısır, stratejik öneminden ötürü Afrika Boynuzu bölgesindeki ‘tehdit altında olan’ çıkarlarına yıllardır hassas davranıyor. Uluslararası deniz ticaret yollarına doğrudan bağlantısı nedeniyle, bu bölgedeki güç dengesinin değişmesinin küresel ticareti ve Süveyş Kanalı'nın güvenliğini etkileyebileceğini değerlendiriyor. Süveyş Kanalı, küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12'sinin geçtiği ve Kahire'nin en önemli döviz kaynaklarından biri olan, Mısır ekonomisi için hayati öneme sahip bir arter olarak kabul ediliyor.

fefevf
İsrail Somaliland'ı tanıdıktan sonra Somalililer İsrail'e karşı protesto gösterisi düzenledi (Reuters)

Mısır'ın hesaplarına göre İsrail'in ‘Somaliland’ olarak bilinen bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıma kararı almasıyla Somali'deki varlığının artması, Mısır için bir ‘tehdit’ oluşturuyor. Zira bu adım, Mısır'ın hayati deniz koridorlarının yakınlarına ona düşman olan yeni ittifakların kurulmasına veya daha fazla askeri üssün kurulmasına zemin hazırlıyor. Bununla birlikte Mısır, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Mısır ile gergin ilişkiler içinde olan Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlama çabalarını da kendi çıkarlarına yönelik doğrudan bir tehdit olarak görüyordu.

Mısır'ın eski Afrika İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni, Mısır'ın Somali krizi ve Afrika Boynuzu'ndaki zorluklara yaklaşımının ‘bu karmaşık durumların, Afrika Boynuzu bölgesiyle yakından bağlantılı olan bölgesel güvenlik veya ulusal güvenliği etkilememesini sağlama konusundaki hassasiyetinden kaynaklandığını’ değerlendiriyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Hafeni açıklamasında, Mısır'ın çıkarlarının ‘Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'nda deniz taşımacılığı üzerindeki etkilerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda bölgeyi bir bütün olarak olumsuz etkileyen geçmişte biriken sorunların üstesinden gelmek için sosyal ve ekonomik kalkınma çabalarını teşvik etme yönünde de ilerlediğini’ belirtti.

Hafeni'ye göre Kahire, bölgedeki ulusal kurumların istikrarını ve kaosun yayılmasının önlenmesini daha çok önemsiyor. Bu kaos, bölgelerdeki gerginliğin artmasını durdurmak için ciddi uluslararası ve bölgesel çabalar gösterilmediği için bu ülkelerin kaynaklarını ve kapasitelerini büyük ölçüde etkiledi. Hafeni, genel olarak Afrika Boynuzu'nun özelde ise Somali'nin ‘birçok uluslararası ve bölgesel güç için hassas ve son derece önemli bir bölge olmaya devam ettiğini belirterek, bu yüzden Mısır'ın bölgedeki ülkelerle ikili eylemler yoluyla veya Afrika Birliği (AfB), Arap ve uluslararası kuruluşlar gibi ilgili kuruluşlar aracılığıyla ve bölgede bulunan güçlerle birlikte çalışarak üstlendiği rol, bu vizyonu gerçekleştirmeye yönelik adımların önem taşıdığını vurguladı.

Hafeni, sözlerini şöyle sürdürdü:

Mısır, Mogadişu'nun devlet kurumlarını korumak, kalkınmayı sağlamak, kaybedilen istikrarı yeniden tesis etmek ve özellikle kalkınmaya odaklanmak için gösterdiği çabaları desteklemeyi amaçlıyor.”

Özelde Somali, genel olarak ise Afrika Boynuzu bölgesindeki durumun ‘tüm olasılıklara açık’ olduğunu düşündüğünü belirten Hafeni, ‘yabancı müdahale ve bazı iç tarafların bu müdahaleyi bölgesel güvenliği tehlikeye atarak kendi dar çıkarlarına hizmet edecek şekilde istismar etmelerinin, Mısır da dahil olmak üzere bir dizi ülkenin ulusal güvenliğine zarar verdiğini’ söyledi.

Öte yandan Mısır'ın Afrika İşlerinden Sorumlu Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Muna Amr, ülkesinin Afrika Boynuzu ve Somali'deki ‘varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı’ konusundaki hesaplarına ‘uluslararası taraflar arasındaki çatışma ve çıkar farklılıklarının ardından, Mısır için hayati önem taşıyan bu bölgede vekalet savaşlarının yayılması’ gibi bir boyut daha ekliyor. Amr, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Sudan'daki iç savaşın şiddetlenmesi ve dış tarafların artan müdahalesi, dış güçlerin devletin ulusal kurumlarını feda ederek bir tarafı desteklemesi ve bu tarafın hayatta kalmasını sağlayan sürekli siyasi, güvenlik ve askeri destek almasıyla, durumun tırmanmaya ve alevlenmeye devam etmesinin en güçlü örneğidir” değerlendirmesinde bulundu.

fddf
Somaliland ile Mogadişu'daki merkezi hükümet arasındaki kriz 1990'lı yıllara kadar uzanıyor, ancak bu konudaki çatışma ister doğrudan ister dolaylı olsun, son yıllarda daha belirgin hale geldi (AFP)

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana da bu değerlendirmeye katılıyor. Şabana yaptığı değerlendirmede, Mısır'ın çıkarlarına yönelik en büyük tehdidin, İsrail'in Somaliland'ı ilk kez tanıması ışığında, devletlerin, özellikle Somali'nin bölünmesi ve parçalanması olduğunu düşünüyor. Mısır'ın çeşitli yollarla gerçekleştirdiği eylem ve müdahalelerin, ulusal güvenliği için hayati önem taşıyan bölgedeki çıkarlarını güvence altına almayı amaçladığını belirten Şabana, özellikle de Kahire için hayati öneme sahip iki konuyu, Kızıldeniz ve Nil sularında seyrüsefer özgürlüğünü içerdiğini belirtiyor.

Şabana, Mısır'ın çıkarlarını korumaya istekli olduğunu ve aslında Somali'ye güç gönderme sürecinde olduğunu, bunun amacının çatışmayı kışkırtmak veya mevcut sorunları karmaşıklaştırmak değil, Somali'nin egemenliğini ve istikrarını ve resmi kurumlarını korumak için çözümün bir parçası olmak olduğunu ifade etti.

Öte yandan, Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre Mısır'ın Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan faaliyetleri, öncelikle Etiyopya'yı izole etmeyi amaçlamaktadır ve bu yeni bir şey değil. Etiyopya’nın bunun farkında olduğunu ve bu yüzden Mısır'ın hamlelerine karşı koymak için ters yönde hareket ettiğini söyleyen İbrahim, “Bölgedeki herhangi bir yabancı ülkenin hareketi, kendi çıkarlarını korumak ve etkisini güçlendirmek içindir ve mevcut çatışma ışığında, Sudan'da olduğu gibi vekalet savaşlarının artmasına tanık olabiliriz” yorumunda bulundu.

Son yıllarda Kahire, Afrika Boynuzu'ndaki varlığını önemli ölçüde güçlendirdi. Bu gelişme, Somali, Cibuti ve Eritre ile ekonomik, siyasi, güvenlik ve hatta askeri ilişkilerinin güçlenmesinin ardından gerçekleşti. Addis Ababa, bu adımları uzun süredir “kendisini doğrudan hedef alan” adımlar olarak nitelendiriyor, ancak Kahire bunu reddediyor.

Somali ile ilgili olarak Mısır, Somali'nin birliğini korumak ve çıkarlarını tehdit eden herhangi bir yabancı genişlemeye karşı denge oluşturmak amacıyla, güvenlik ve askeri iş birliği ile eğitim ve ekipman desteği sağlayarak federal hükümetle ilişkilerini güçlendirdi. Mogadişu ise dış güçlerin emellerine karşı koymak için Mısır ve Türkiye'nin desteğine güveniyor.

5hj
Kahire, yıllardır stratejik öneme sahip Afrika Boynuzu bölgesinde ‘tehdit altındaki’ çıkarlarını korumak için çabalarını yoğunlaştırmaya çalışıyor (Mısır Cumhuriyeti Başkanlığı)

Kahire'nin son hamlesi, Mısır ordusunun 11 Şubat Çarşamba günü Somali Cumhurbaşkanı’nın AUSSOM’a katılan güçlerin düzenlenmesine tanık olduğunu duyurmasının ardından gerçekleşti. Bu, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve bir dizi silahlı kuvvetler komutanının huzurunda gerçekleşti. Bu önlemler, ‘tüm silahların ve uzmanlık alanlarının hazırlık ve savaşa hazır olma durumunu yansıtıyor’ olarak değerlendirildi ve ardından eğitim faaliyetleri ve misyona katılan araçların modelleri sergilendi.

Mısır Ordu Sözcüsü Albay Garib Abdulhafız, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin Somali'li mevkidaşı ile gerçekleştirdiği son görüşmede yaptığı açıklamaları aktararak, “Mısır, Afrika kıtasına olan bağlılığı ve Somali'nin tamamında güvenlik ve istikrarı sağlama konusundaki kararlılığı doğrultusunda, misyon kapsamında kuvvetlerini konuşlandırmaya devam edecek” dedi.

Çelişkili ittifaklar ve çelişkili çıkarlar

Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan yabancı müdahale, bölgeyi nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir çatışma alanına dönüştürdü. Kızıldeniz'in güney girişinde, bu güçler arasındaki rekabet artık gizli veya örtülü değil, daha açık ve çatışmacı hale geldi.

Son zamanlarda ilgi gören Somali'deki sıcak noktalardan biri, Somaliland bölgesi ve Somali merkezi hükümeti ile yaşadığı karmaşık kriz olarak karşımıza çıkıyor. Bu sorun 1990'lı yıllara kadar uzanmasına rağmen, coğrafi konumu nedeniyle doğrudan veya dolaylı olarak yaşanan rekabet çatışması, bölgeye uluslararası müdahalenin artmasına neden olan en önemli faktör haline geldi ve yeni boyut ve biçimler aldı.

Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre genel olarak Afrika Boynuzu bölgesi (Somali, Etiyopya, Cibuti, Eritre ve Kenya dahil), özelde ise Somali, birbirinden farklı birçok ittifak arasındaki vekalet savaşlarının sahnesine dönüştü. İbrahim yaptığı değerlendirmede, rekabetin boyutu ve projeler ile çıkarların çatışması, ilgili aktörlerin hızlanan dinamikleri ile birleştiğinde, mevcut ittifakların yapısında bir değişikliğe yol açabileceğini ve gelecekte yeni ittifakların ortaya çıkabileceğini belirtti.

vfgrthy
Somali Ulusal Ordusu bir şehri terörist gruplardan korurken (AFP)

Bu coğrafi bölgedeki mevcut akımların veya ittifakların temel olarak çıkarlar, güvenlik ve askeri hegemonyanın peşinde olma ve nüfuzun güçlendirilmesi tarafından yönetildiğini ifade eden İbrahim, bu müdahalelerin genel olarak zaten kırılgan olan Afrika Boynuzu bölgesi ve bu bölgedeki ülkeler için zararlı olduğunu ve herhangi bir çatışmanın olumsuz etkisini daha da artırabileceğini düşündüğünü belirtti. İbrahim, jeopolitik gerçekliğin zaman zaman önemli değişikliklere uğradığı göz önüne alındığında, bu özellikle doğru olsa da Etiyopya ile Somali arasında Somaliland bölgesi üzerindeki ilişkileri yöneten anlaşmazlıklara ve hem Addis Ababa ile Asmara arasındaki hem de Hartum ve Kahire arasındaki ilişkilerde yaşanan gerilimlere işaret etti. Bu gerilimin, bölgedeki ülkeleri bir ittifaka yaklaşmaya veya uzaklaşmaya ittiğini ve bunun da nihayetinde Afrika Boynuzu'ndaki hükümetlerin çıkarlarını tehdit ettiğini, bölgede binlerce yıldır var olan siyasi, sosyal ve tarihi sabitleri ve bağları aştığını düşünüyor.

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana ise Afrika Boynuzu'nun stratejik öneminin uluslararası deniz ticaret yolunu kontrol etmesinden kaynaklandığını ve bu nedenle bu bölge için rekabetin muhtemel ve devamlı olduğunu söylüyor. Her ülkenin kendi görüşüne göre çıkarlarını elde etmeye çalıştığını belirten Şabana, Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlamak ve bölgedeki güç olarak niteliksel üstünlüğünü korumak istediğini örnek olarak gösteriyor. Şabana’ya göre diğer ülkelerin çıkarları ise mineral ve enerji ithalatını güvence altına almak isteyenler, bu stratejik koridorda seyrüseferi güvence altına almak isteyenler ve ekonomik ve ticari nedenlerle bölgede istikrarı güvence altına almak isteyenler arasında değişiklik gösteriyor.

Şabana, Afrika Boynuzu'nun son zamanlarda önemli gelişmelere tanık olduğunu, bunların başında İsrail'in Somaliland'ı tanımasının ve bundan önce Etiyopya ile Somaliland arasında Addis Ababa'nın 2024 yılında denize erişimini garanti eden bir mutabakat zaptının imzalanmasının geldiğini belirtti. Tüm bu gelişmelerin, diğer tarafları da bölgedeki varlıklarını, etkilerini ve çıkarlarını korumak için çabalarını hızlandırmaya ittiğine dikkat çeken Şabana, bölgedeki nüfuzunu güvence altına almak ve çıkarlarını en üst düzeye çıkarmak için bölgesel ve uluslararası güçler arasında rekabetin şiddetli olduğunu ve bunun etkisinin bölgenin coğrafyasının ötesinde bölgesel ve uluslararası düzeylere uzandığını ifade etti.

Somaliland, merkezi devletin çöküşünün ardından 1991 yılında Somali'den ayrıldığını ilan etmesine rağmen, uluslararası toplum tarafından tanınmadı. Bölgesel istikrarın garantisi ve kırılgan devletlerin parçalanmasını önlemenin bir yolu olarak Somali'nin birliğini temel alan bu yaklaşım, Etiyopya ve İsrail bu ilkeyi açıkça çiğnemeye çalışana kadar sürdürüldü. Addis Ababa'nın iki yıl önceki hamlesi sonuçsuz kalırken, Tel Aviv'in hamlesi nihayet çıkmaza son verdi ve bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıyan ilk ülke oldu.

Şabana, Somali'deki durum ve bölgeler arasındaki bölünmeye atıfta bulunarak konuşmasına devam etti. Örneğin, dünyanın Somaliland'ı fiili bir otorite olarak kabul ettiğini ve bazı ülkelerin kendi çıkarları için bu durumu pekiştirmeye çalıştığını görüyoruz. Ancak aynı zamanda, Afrika'da ve uluslararası alanda reddedilen bir devleti parçalamak ve egemenliğine müdahale etmek gibi ağır siyasi sorumluluğu üstlenmemek için ayrılıkçı bölgeyi tanımak istemiyorlar. Afrika Boynuzu'nda hızlı gelişmeler olduğunu, ancak her tarafın bunları kendi çıkarlarına göre çerçevelemeye çalıştığı değerlendirmesinde bulundu.

Öte yandan, Sudanlı araştırmacı ve yazar Kaddafi Menhal Cuma, Somali ve Afrika Boynuzu bölgesinde artan gerginliği, Etiyopya'nın bu bölgedeki istikrarsızlaştırıcı rolüne, özellikle de komşu ülkelerin egemenliği ve istikrarını hiçe sayarak Kızıldeniz'e erişim sağlamaya yönelik kesintisiz çabalarına bağladı. Cuma yaptığı açıklamada, “Afrika ülkesi olmasına rağmen Etiyopya, bir süredir Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Bölgedeki etkili ülkelere, özellikle İsrail'e açıkça düşman olan ülkelerle artan iş birliği, jeopolitik hamlelerini daha da karmaşık hale getiriyor” dedi.

Cuma, Etiyopya ile İsrail arasındaki iş birliğinin Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmayı ve Mısır gibi bazı ülkeleri zayıflatıp izole etmeyi amaçladığından şüphe olmadığını ve bunun da Afrika Boynuzu bölgesindeki durumu daha da karmaşık hale getirdiğini belirtti.

Peki, hangi olası senaryolar var?

Afrika Boynuzu'ndaki rekabetin artık küresel güçlerle sınırlı olmadığı bir dönemde, Kızıldeniz'in güney girişinde etki alanlarını genişletmeye çalışan bölgesel aktörlerin sayısı giderek artıyor. Tüm gözler, bu şiddetli rekabetin yansımaları ve sonuçlarına çevrilmişken özellikle de bu aktörlerin çoğu birbirleriyle çatışma halinde olduğundan, bölgeyi siyasi ve ekonomik dengeleri yeniden şekillendirmek için ‘nüfuz alanlarının askerileştirilmesi’ aşamasına itiyor.

Eymen Şabana, gerginliğin tırmanması ve çok sayıda çatışmalı projenin geleceği ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Öncelikle, bu bölgedeki rakip bölgesel güçlerin bir tür koordinasyonla birleşip birleşmediklerini sormalıyız. Buna cevap vermek gerekirse, bence öyle değil. Aslında, her ülkenin hareketleri kısıtlanmış olsa da aralarında şiddetli bir rekabet söz konusu. Örneğin, Etiyopya, Mısır ve Sudan ile tartışmalı Rönesans (Hedasi) Barajı sorunu nedeniyle kısıtlanmış durumda. Türkiye de Etiyopya, Mısır, Körfez ülkeleri ve diğerleri gibi bölgedeki ülkelerle olan çıkarları nedeniyle kısıtlı hareket edebiliyor. Öte yandan ABD, bu konuyu İsrail ve bölgedeki müttefiklerinin lehine kullanmaya çalışıyor. Bu da mevcut karmaşık durum göz önüne alındığında, Afrika Boynuzu'nun daha da kötüleşmesi ve gerginliklerin artmasının muhtemel olduğu anlamına geliyor.”

Somali'de yabancı müdahalenin yaygınlaşması ve birbirine zıt ittifakların ortaya çıkmasına da değinen Şabana, “Bunları Somali'deki dış müdahalelere karşı kurulan ittifaklar olarak tanımlayamayız, daha çok iki ana müdahale akımı olarak tanımlayabiliriz. İlki Somali topraklarının birliğini ve devletin bölünmemesi gerektiğini vurgularken, diğeri diğer sabiteleri gözetmeksizin kendi çıkarlarını en üst düzeye çıkarmaya çalışıyor” dedi. Şabana ayrıca, bu iki akımın çatışması veya ‘tüm taraflar için zararlı’ olarak nitelendirdiği uzun soluklu silahlı çatışmaya dönüşmesi ihtimalinin ortadan kaldırılabileceğine inandığını ifade etti.

cdvfg
Somali'de kurulan her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması, caydırıcılık dengesindeki bir değişiklik veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor (AFP)

Şabana, Somali'de yaşananların, Sudan'daki iç savaş veya Nil suyu ve Büyük Etiyopya Rönesans Barajı sorunu gibi bölgedeki diğer sorunları ve zorlukları da etkilediğini, bölgedeki kutuplaşma ve istikrarsızlığı artırdığını ve iş birliği olanaklarını olumsuz etkilediğini düşündüğünü belirtti.

Mısır eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni ise, Somali'deki durumun 30 yılı aşkın bir süre önce Siad Barre rejiminin düşüşünden bu yana kaos ve istikrarsızlıkla karakterize olduğunu söyledi. Hafeni, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, ‘o anın bölgede sayısız yabancı müdahalenin başlangıcı olduğunu ve daha sonra projeler arasında çatışma ve rekabetin başladığını’ belirtti.

Hafeni, değerlendirmesine şöyle devam etti:

“Son yıllarda Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki kriz, Ortadoğu'daki gerilimler, özellikle İran'ın bölgedeki artan etkisi ve Kızıldeniz'in diğer tarafındaki Yemen'e varışıyla iç içe geçerek daha karmaşık hale geldi. Bu bağlamda, durum her geçen yıl daha da karmaşık hale geldi ve karmaşıklaştıkça, bölgedeki yabancı müdahale ve müdahil olma düzeyleri de arttı.”

Birçok ülkenin çıkarları açısından Babu’l-Mendeb ve Kızıldeniz'de seyrüsefer güvenliğinin hayati önem taşıdığını belirten Hafeni, bunu korumak için birçok bölgesel ve yabancı gücün, Afrika Boynuzu'ndaki bölgesel ve ulusal güvenliği tehlikeye atsa bile, kendi vizyonlarını ve projelerini gerçekleştirmeye çalıştığına işaret etti.

Büyükelçi Muna Ömer ise Somali'nin Babu’l-Mendeb Boğazı, Aden Körfezi ve Kızıldeniz'in güneyinde yer alması, Husilerin varlığı ve Sudan ile Gazze'deki olaylar göz önüne alındığında, Ortadoğu'daki koşullar nedeniyle mevcut uluslararası rekabetin yeni bir boyut kazandığını düşünüyor. Tüm bu koşullar, birçok yabancı filonun bu bölgedeki uluslararası sularda yoğunlaşmasına yol açtığını belirten Ömer’e göre çok sayıda ve çelişkili müdahalelerin ve çatışmaların olması, askeri gerilimden ziyade caydırıcılık dengesine yol açabilir.

Somali'nin stratejik konumu ve hükümetinin ve kurumlarının zayıflığı nedeniyle uluslararası güçlerin Somali'ye olan ilgisinin Mogadişu'yu terörist hareketlerin hedefi haline getirdiğini belirten Muna Ömer, stratejik konumu ve zayıf hükümeti nedeniyle Somali'nin bir rekabet sahası haline geldiğini ve son on yıllarda birçok yabancı gücün Somali'de varlık gösterdiğini söyledi. Ömer, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'de en fazla askeri üssün bulunduğu bölge haline gelen Cibuti örneğine işaret etti.

Büyükelçi Ömer, şunları söyledi:

“On yıllardır Afrika Boynuzu'nda, özellikle de Somali'de birçok yabancı müdahaleye tanık olduk. Güvenlik ve ekonomi alanında Rusya'nın, ekonomi, kalkınma ve ticaret alanında Türkiye'nin varlığını gördük. Ayrıca Kenya ve Etiyopya gibi komşu ülkeler de askeri, ekonomik ve diğer alanlarda varlık gösteriyor. Son olarak, Somaliland'da İsrail var ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve diğerleri gibi Körfez ülkeleri de bu rekabet halindeki güçlere ekleniyor.”

Öte yandan Afrika Boynuzu'nun uluslararası güçlerin şiddetli rekabetine sahne olmasının ardından, dünyanın herhangi bir bölgesine yönelik yabancı müdahalenin olumsuz niteliğini ve bunun kısa ve uzun vadede çatışma olasılığını artırıcı etkisini vurgulayan Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim, “Yabancı müdahale ve yabancı ülkelerin Afrika Boynuzu'na, özellikle de Somali'ye müdahil olması, bölgeyi daha fazla çatışmaya ve gerilime sürükledi. Bu durum İsrail'in bölgeye girmesi ve Somaliland'ı bağımsız bir devlet olarak tanıması ve ondan önce Rusya, Çin ve ABD arasında devam eden rekabet gibi bölgenin çıkarlarına aykırı büyük hedefleri ve amaçları olan projelerin müdahalesine kapı açtı. Bu da nihayetinde daha fazla bölünmeye ve AfB, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve diğerleri gibi anlaşmazlıkları çözmede başarısız olduğunu gördüğümüz bölgesel kuruluşların rolünün azalmasına sebep oluyor” ifadelerini kullandı.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Barış Konseyi’ndeki İsrail ekibi Gazze Şeridi’nin nasıl yeniden inşa edileceğini açıkladı

Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
TT

Barış Konseyi’ndeki İsrail ekibi Gazze Şeridi’nin nasıl yeniden inşa edileceğini açıkladı

Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu’da kapsamlı barış planının başarıya ulaşıp ulaşamayacağına dair tartışmalar sürerken, özellikle Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmeyeceğini düşünen çevreler planın uygulanabilirliği konusunda şüphelerini dile getiriyor. Bu kesimler, İsrail hükümetinin de bu durumu, süreci bütünüyle sekteye uğratmak için kullanabileceğini ve müzakereleri zorlaştıracak çok sayıda ağır şart öne sürebileceğini savunuyor. Buna karşılık ABD yönetimine yakın isimler ise iyimser mesajlar veriyor. Projede kilit sorumluluklar üstlenen üç İsrailli yetkili de bu isimler arasında yer alıyor.

Söz konusu isimler, ABD Başkanı’nın planın başarıya ulaşması konusunda kararlı olduğunu ve sürecin sabote edilmesine izin vermeyeceğini vurguluyor. Ayrıca şimdiye kadar atılan adımların, biriken engellere rağmen ‘umut verici’ olduğunu ifade ediyorlar.

dvfd
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın kuzeyinde, toplu iftar yapan yerinden edilmiş aileler, 21 Şubat 2026 (AFP)

İsrail’in önde gelen gazetelerinden Yedioth Ahronoth, ABD ekibi tarafından görevlendirilen ve İsrail’i resmen temsil etmeyen İsrailli yetkililere dayandırdığı haberinde, sürecin artık geri dönülmez biçimde başladığını aktardı. Yetkililer, Mısır, Türkiye ve Katar’ın Hamas’ı iş birliğine ikna etmek için etkili bir rol üstlendiğini ifade etti.

Gazete, İsrail’in siyasi ve askeri liderliğinde birçok ismin Trump’ın vizyonuna ve bu vizyona inanan danışmanları Steve Witkoff ile Jared Kushner’ın planı fiilen hayata geçirme kapasitesine kuşkuyla yaklaştığını yazdı. Söz konusu iki ismin, planın uygulanma mekanizmalarını oluşturmak ve başarıya ulaştırmakla görevlendirildiği belirtildi.

Buna karşılık Barış Konseyi’nde yer alan İsrailli yetkililer (İş insanı Yakir Gabay, teknoloji sektörü yöneticisi Liran Tancman ve Başbakan Binyamin Netanyahu’nun ABD koordinasyon merkezindeki temsilcisi Michael Eisenberg) Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmesi ve Filistinlilerin okul müfredatını ‘barış ve hoşgörü kültürünü’ esas alacak şekilde değiştirmesi halinde Trump’ın projesinin ‘Gazze Şeridi’ni gerçek bir rivieraya dönüştürmek için tarihi bir fırsat’ olacağını savundu.

Şarku’l Avsat’ın Yedioth Ahronoth’tan aktardığına göre yetkililer, projenin arkasında ‘engellenmesi zor, sağlam, profesyonel ve dengeli bir çekirdek oluşturan’ Amerikalı, Arap ve uluslararası isimlerden oluşan bir kadronun bulunduğunu ifade etti.

Ancak aynı yetkililer, Hamas’tan talep edilen hususun ‘taviz verilemeyecek belirleyici unsur’ olduğuna da dikkat çekti.

İlk görev

Barış Konseyi üyesi Yakir Gabay, projenin uygulanmasına ilişkin vizyonunu açıklarken, “İlk görev 70 milyon ton moloz ve patlayıcı kalıntısını temizlemek, geri dönüştürülebilecek malzemeleri değerlendirmek, yüzlerce kilometrelik tüneli yıkıp doldurmak ve Gazze sakinleri için dayanıklı çadırlar ile konteynerlerden oluşan geçici konutları hızla organize etmek olacak. Bu adımlar, altyapı ve konut inşasıyla eş zamanlı yürütülecek” dedi.

dfvfdv
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın kuzeyinde, yerinden edilmiş kişiler için kurulan çadırlar (AFP)

Gabay, modern hastaneler, okullar, fabrikalar, tarım alanları, karayolu ve demiryolu ağları, enerji, su ve veri merkezleri ile bir liman ve havaalanı inşasını içeren ayrıntılı bir plan hazırlandığını belirtti.

Ortadoğu’da milyonlarca konut inşa etmiş deneyimli müteahhitlerin projeye dahil edileceğini kaydeden Gabay, ‘uygun maliyetli’ konut üretimi için finansmanın hazır olduğunu, yüz binlerce kişiye istihdam sağlanacağını ifade etti.

Konut ve iş alanlarının yanı sıra 200 otelin inşasının da planlandığını açıkladı.

Gabay ayrıca, bu çerçevede Jared Kushner’ın açıklamalarına atıfta bulunarak, Gazze’de Ali Şaas liderliğinde kurulan teknokrat hükümete ve yolsuzlukla mücadele konusunda sağlanan mutabakata dayandıklarını söyledi.

Yüksek teknoloji girişimcisi ve hükümete bağlı siber merkez danışmanı Liran Tancman ise Amerikalı, Arap ve Filistinli taraflarla iş birliği içinde modern teknolojik çözümler geliştirilmesini öngören bir planın uygulanmasından sorumlu olduğunu belirtti. Gazze Şeridi’nde internet altyapısının 2G’den beşinci nesil teknolojiye yükseltileceğini ve hizmetin halka ücretsiz sunulacağını vaat eden Tancman, Gazze Şeridi’nde üretilen mal ve ürünlerin yurt dışına ihracı için modern mekanizmaların oluşturulduğunu da açıkladı.

Yeni bir çağ

İsrailli yetkililer, Yedioth Ahronoth gazetesine yaptıkları açıklamada, Gazze Şeridi’nin yeniden imar planının fiilen Refah’ta başladığını ve üç yıl süreceğini bildirdi. İsrail’in halihazırda moloz temizleme çalışmalarını yürüttüğünü belirten yetkililer, ilk aşamada 500 bin kişiyi barındıracak 100 bin konut inşa edileceğini, yalnızca altyapı maliyetinin 5 milyar dolar olacağını ifade etti. Hedefin, Gazze Şeridi’ndeki tüm vatandaşlar için 400 bin konut inşa etmek olduğu; altyapı için 30 milyar dolar ve yeniden inşa için aynı tutarda kaynak öngörüldüğü kaydedildi.

vfdvfd
Gazze şehrindeki er-Rimal Mülteci Kampı’nda yerinden edilmiş bir kadın, seyyar su tankerlerinden doldurduğu iki su kabını taşıyor, 21 Şubat 2026 (AFP)

Gazete, Barış Konseyi’nden üst düzey bir üyenin, “Hamas planla olumlu şekilde etkileşime girerse bunun iyi bir karşılığı olur. İsrail’de liderleri için af çıkabilir, hatta silahları para karşılığında satın alınabilir. En önemlisi, Gazze ve halkı dünyaya açık ve bağlantılı yeni bir döneme geçer” ifadelerini aktardı.

Öte yandan The Times of Israel’e konuşan bir ABD’li yetkili, Yedioth Ahronoth’ta yer alan bilgilerin büyük bölümünü doğruladı. Yetkili, “Hamas silah bırakmayı kabul etmeden fon akışı başlamaz. Ancak İsrail’in de olumlu bir tutum sergilemesi gerekecek” dedi.

The Times of Israel’e konuşan bir Arap diplomat ise “Ortadoğu’da kibir tehlikeli olabilir” uyarısında bulunarak, ABD’nin Gazze’nin yeniden inşasını ve bölgede yeni bir teknokrat hükümet kurulmasını kapsayan planının ikinci aşamasının başarıya ulaşması için hem İsrail hem de Hamas üzerindeki sürekli baskının gerekli olacağını söyledi.

Bölgesel arabulucuların Hamas ile yürüttüğü silahsızlanma görüşmelerine de vakıf olduğu belirtilen diplomat, Washington’un bu konuda bir anlaşmaya varılabileceğine inanması için gerekçeler bulunduğunu aktardı.

Ancak diplomat, silahsızlanma sürecinin zaman alacağını ve Hamas’ın bazı üyelerinin, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere oluşturulan Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi gözetimindeki kamu sektörüne entegre edilmesini gerektireceğini ifade etti. İsrail’in bu çerçeveye karşı çıkmasının muhtemel olduğunu belirten diplomat, Tel Aviv yönetiminin söz konusu komitenin başarısını kolaylaştıracağı konusunda da ciddi şüpheler bulunduğunu dile getirdi.


Şarku’l Avsat’a konuşan Lübnan Meclis Başkanı Berri: Meclis seçimlerinin ertelenmesini istemiyorum

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan Lübnan Meclis Başkanı Berri: Meclis seçimlerinin ertelenmesini istemiyorum

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, Şarku’l Avsat gazetesine verdiği demeçte, ‘Beşli Komite’deki büyükelçilerin 10 Mayıs'ta yapılması planlanan meclis seçimlerinin ertelenmesinden yana olduklarını belirterek “Onlara bunu reddettiğimi ve (Beşli Komite'den) diğer büyükelçilere de teknik olarak parlamento seçimlerinin ertelenmesini veya parlamentonun görev süresinin uzatılmasını desteklemediğimi bildirdim” dedi.

Berri, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Meclisin teknik nedenlerle ertelenmesi veya uzatılması konusunda beni kişisel olarak suçlamaya çalışanları engellemek için seçimlere ilk aday olan bendim. Bu yüzden hem ülke içinde hem de dışında ilgili kişilere, son dakikaya kadar bu konuyu takip edeceğime dair bir mesaj vermek istedim.”

 (Lübnan'ın doğusunda) Bekaa Vadisi’nin orta kesimlerindeki ve kuzeyindeki beldeleri hedef alan İsrail saldırılara değinen Berri, tüm bunları ‘Lübnan'ı Tel Aviv'in koşullarını kabul etmeye zorlamayı amaçlayan yeni bir savaş’ olarak nitelendirdi.