Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor: Mübarek, İsmet Abdulmecid’in görevde kalmasını istemedi... 11 Eylül olayları bize karşı beslenen olumsuz duyguları ortaya çıkardı

Amr Musa, eski Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal ile
Amr Musa, eski Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal ile
TT

Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor: Mübarek, İsmet Abdulmecid’in görevde kalmasını istemedi... 11 Eylül olayları bize karşı beslenen olumsuz duyguları ortaya çıkardı

Amr Musa, eski Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal ile
Amr Musa, eski Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal ile

Şarku’l Avsat’ın eski Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’nın yakında Daru’ş-Şuruk yayın evi tarafından yayımlanacak olan ‘Senevatu’l-Camiati’l-Arabiyye’ (Arap Birliği Yılları) adlı kitabının bazı bölümlerini yayınladığı yazı dizisinin ikinci bölümünde Musa, İsmet Abdulmecid’in ardından Arap Birliği Genel Sekreterliği görevini üstlendiği dönemden bahsediyor. Arap ülkelerinin, Mısır Dışişleri Bakanı olarak görevine devam etmesi ile yeni görevi üstlenmesi konusunda  görüş ayrılıkları yaşadıklarını açıklayan Musa, eski Arap Birliği Genel Sekreteri İsmet Abdulmecid’in görev süresinin bitmesinin ardından görevde kalmak istediğini, ancak eski Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in Arap Birliği ‘komada ve ölmek üzere olduğu için’ Abdulmecid’in kalmasını istemediğini aktarıyor.
Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerinden alınan mali desteğin genel merkezden ve çalışanlarından başlayarak Arap Birliği’nde değişim yaratmasına ve Arap Birliği’nin Arap ülkelerinin tüm meselelerinde aktif bir şekilde rol almasına yardım ettiğini söyleyen Musa, göreve geldikten 4 ay sonra ortaya çıkan en önemli konulardan biri olan 11 Eylül saldırılarının, Araplar ve Müslümanlar üzerindeki yansımalarından bahsederken “11 Eylül saldırıları, bize karşı beslenen olumsuz duyguları ortaya çıkardı” ifadelerini kullanıyor.
ABD’li yetkililerle yaptığı görüşmelerde, çağrılarından ve açıklamalarından bu olumsuz duygulara değinen Musa bu çerçevede düzenlediği ‘Medeniyetlerarası Diyalog: Çatışma değil, iletişim’ konulu konferansla sarf ettiği mücadele çabalarından söz ediyor.

İşte Amr Musa’nın kaleme aldığı kitaptan bazı bölümler:
Arap Birliği Genel Sekreteri Dr. İsmet Abdulmecid, 2000 yılının Kasım sonlarında bana telefon etti. ‘Genel Sekreterlik görevi’ de dahil olmak üzere bazı önemli konular hakkında konuşmak için görüşmek istiyordu. “Sayın Genel Sekreter, hafta sonundan önce sizi ofisinizde ziyaret edeceğim” dedim ve öyle de yaptım. Dr. Abdulmecid, görev süresinin dolmak üzere olduğunu ve halen görev süresinin bir veya iki yıllık daha uzatmak için öneride bulunabileceğini, ancak bazı Arap Birliği üyesi ülkelerinin üçüncü kez genel sekreter olmasına karşı çıkabileceğini bildiğini söyledi. Konuyu Cumhurbaşkanı Mübarek'e açacağıma söz verdim ve aynı günün akşamı bunu yaptım. Cumhurbaşkanı’na Abdulmecid’in bir yıl dahi olsa görevde kalmasını onaylayabileceğini, bu süre zarfında görev için uygun bir isim üzerinde anlaşmaya varılabileceğini söyledim. Cumhurbaşkanı bana, “Ona bu kadar sürenin yeterli olduğunu söyle. Yahu adam, bana Arap Birliği’nin komada ve ölmek üzere olduğunu söyleyen önemli ülkeler var” dedi. Ardından net bir şekilde, “Bu kadar yeter. Görev süresi uzatılmayacak” ifadelerini kullandı.
İki gün sonra Dr. Abdulmecid’i telefonla arayarak, talebini yerine getirmekte zorlandığımı bildirdim. Her zamanki sakinliğiyle bunu anlayışla karşıladı ve konuyu bir daha gündeme getirmedi. 2000 yılının sonlarında bir kış sabahı, Dışişleri Bakanlığı'ndaki ofisimde yuvarlak bir masada oturmuş bir yandan kış güneşinin tadını çıkarırken diğer yandan bir rapor okuyordum ki Cumhurbaşkanlığı’ndan arandım. Arayan Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Mecid Abdulfettah’dı. Bana Cumhurbaşkanı’nın benden Arap Birliği Genel Sekreterliği için uygun bir veya daha kaç isim önermemi istediğini ve artık Mısır'ın bu büyük makama kendi adayını sunma zamanının geldiğini söylediğini aktardı.

Mübarek'in mesajı
Sözcü Abdulfettah, “Açıkçası, aramızda bu göreve en iyi adayın siz olduğunuza inanıyoruz. Cumhurbaşkanı da böyle düşünüyor” dediğinde bunun Mübarek’in mesajı olduğunu hemen anladım. Cevabım, “Mecid.. Cumhurbaşkanı’na söyle, kabul ediyorum” oldu. Telefon görüşmesi sadece birkaç dakika sürmüştü. Ardından Abdulfettah Cumhurbaşkanı’na dönüp, “Bakan aday olmayı kabul etti” dedi.
Mısır, 15 Şubat 2001'de İsmet Abdulmecid’in yerine adaylığımı resmen açıkladı. Bu gelişme, Mısır'da, çok sayıda Arap ülkesinde ve hatta uluslararası başkentlerde büyük bir karmaşaya neden oldu. Arap ülkelerinin Mısır Dışişleri Bakanlığı'nda kalmamın daha etkili ve Arap çıkarlarına daha faydalı olduğu şeklindeki düşüncesine karşın Washington ve Tel Aviv'in bu haberden oldukça memnun kaldıklarını düşünüyorum.
Eski Sudan Dışişleri Bakanı Dr. Mustafa Osman İsmail, Arap Birliği Genel Sekreterliği için resmi olarak adaylığımın açıklanmasının ardından Albay (Muammer) Kaddafi ve Ömer el-Beşir’in Hartum'da ülkelerinin dışişleri bakanları (Libya Dışişleri Bakanı Ali Abdusselam Treki ve Sudan Dışişleri Bakanı İsmail) ile birlikte bir araya geldiklerini söyledi. Mustafa Osman’a göre iki lider, adaylığımı tartışmış ve bu seçimi memnuniyetle karşılamışlardı. Ancak kendilerinin ve dışişleri bakanlarının, Kahire'deki bir sonraki dışişleri bakanının kim olacağına dair bir takım endişeleri vardı. Mustafa Osman, Kaddafi ve Beşir'e ‘Arapların ve bölgenin çıkarlarının benim Mısır Dışişleri Bakanı olarak kalmamı gerektirdiğini’ söylediğini belirtti.

Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin desteği
Öte yandan Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud El Faysal bana, ülkesinin beni ister Dışişleri Bakanı olayım, ister Arap Birliği Genel Sekreteri olayım her yerde desteklediğini ve kendilerinden gerekli tüm desteği alacağımı söyledi. Prens Suud ile birlikte Arap Birliği’nin mali durumunun iflasın eşiğinde olduğunu ve yeni Genel Sekreter olarak ortak Arap eylem kurumlarında reform yapmak konusunda desteklenmemin önemini gündeme getirdiğimizi hatırlıyorum. Prens Suud, dönemin Veliaht Prensi Abdullah bin Abdulaziz’e bu talebi desteği ile birlikte sunacağına söz verdi.
Modern bir yönetim sağlanırsa ve çalışanlarının kendilerini güvende hissetmeleri için gereken fonlar bulunursa Arap Birliği’nde reform yapılabilir olduğunu gördüm. Bu sayede ellerinden gelenin en iyisini yapacaklarını biliyordum. Nitekim her ülkenin bütçedeki payının yanı sıra Arap Birliği’ne özel destek şeklinde gerekli fonları sağlayacakları konusunda en üst düzeyde sözler aldığım Körfez ülkelerini gezerken, istediğim gibi hareket edebildim ve Arap Birliği’ndeki yeni yönetimin, ortak Arap eylemini ilerletebileceği becerisine güvenmelerini sağladım. O dönem Suudi Arabistan Veliaht Prensi Abdullah Arap Birliği’ne 6 milyon dolar, Umman Sultanı Sultan Kabus 3 milyon dolar ve Katar Emiri Prens Hamad Al Sani üç milyon dolar destek vermeyi kabul ederken Kuveyt Arap Ekonomik Kalkınma Fonu, Genel Sekreterlikteki iletişim hatlarını modernize etmek için bir milyon dolar tahsis etti. Ayrıca dönemin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayed, merhum BAE Devlet Başkanı Şeyh Zayed Bin Sultan Al Nahyan’ın Arap Birliği’ne olan inancı ve Amr Musa'ya destek olma arzusu çerçevesinde, daha büyük bir ödemenin başlangıcı ​​olarak gördüğü bir milyon doları gönderdiğini bizzat bana iletti.

Arap Birliği Genel Merkezi’nde ilk gün
16 Mayıs 2001 sabah 9.30’da evimden ayrıldım. Genel Sekreterlik makam aracı beni bekliyordu. Eskimiş bir arabaydı. Üzerindeki Arap Birliği bayrağı dikkatimi çekti. Koruma görevlisinden bayrağı kaldırmasını istedim. Çünkü Kahire sokaklarında bayrak taşıyan bir araba ile yürümem için hiçbir sebep yoktu. Arap Birliği Genel Sekreteri olarak ilk günümde saat 10.00 olmadan Arap Birliği Genel Merkezi’ne vardım. Arap Birliği’nin mali ve idari işlerini denetlemek üzere Dışişleri Bakanlığı'ndan benimle birlikte çalışması için iyi bir yönetici olan Büyükelçi Samir Seyfulyezel ile birinci kattaki Genel Sekreterlik ofisine gittim. Önce ofisin salonunda oturdum. Tüm kattaki ışıkların loş ve duvarlardaki boyanın zamandan dolayı aşınmış olması beni şaşırttı. Seyfulyazal’e bu görüntünün derhal değişmesi gerektiğini söyledim. “Pencereleri açın, duvarları açık renklere boyayın ve insanın uykusunu getiren ışıkları parlaklaştırın!” dedim.
Bazıları havada bazıları duvarda asılı haldeki telefon kablolarını gördüğümde neredeyse deliriyordum. Genel Sekreterin Ofisi bu haldeyse kim bilir diğer ofisler ne haldeydi? İdari İşler Müdürünün gelmesini istedim. Ona, “Bu manzarayı yarın görmek istemiyorum” dedim. Adam, “Peki efendim. Fakat bize biraz zaman verin” dedi. Ben de, “Hafta sonuna kadar vaktiniz var, havada, pencerelerin kenarlarında, halıların altında ve duvarlarda telefon kablosu görmek istemiyorum, anladınız mı?” dedim. Bana, “Tamam” diye karşılık verdi.
Arap Birliği Genel Merkezi’nin geliştirilmesi için Fas Krallığı binadaki salonlardan birinin masraflarını üstlenmeyi teklif etti. Salon, Fas’ın güzel mimarisi tarzında yapıldı. Çin ise bana şahsi bir hediye olarak ikinci bir salonun tadilatını üstlendi. Sonra salonlarda oturan delegasyonların düzenini değiştirdik. A’dan Z’ye her şeyi yeniden düzenledik. Salonlara giren her delegasyon kendisini onlarca yıldır alışık oldukları yer dışında farklı bir mekanda buldular. Tüm bunları Arap Birliği’nde yeni bir dönemin - en azından biçim olarak - başladığı hissi yaratmak için yaptım. Oturma yerleri, duvarların rengi, kapıların ve pencerelerin açılması vb. ile başlayan yeni bir dönemdi.

Arap Birliği personeli
Arap Birliği ve ona bağlı kurumlarda çalışan personel geliştirilmeden ortak Arap eylemi sistemi için hiçbir gelişme sağlanamayacağına inanıyorum. Her biri beş veya altı kişiden oluşan gruplar halinde çalışanlarla, aralarından güvenebileceklerimi anlamak için toplantılara başladım. Dönemin Mısır Halk Meclisi Başkanı Dr. Ahmed Fethi Surur'un kızı da tanıştıklarım arasındaydı. Ona nereden mezun olduğunu sordum. Bir Fransız okulu olan la Mère de Dieu mezunu olduğunu, fakat mezun olduğundan bu yana kullanmadığından Fransızcayı unuttuğunu söyledi. Ona, “Bu seninle ilk ve son görüşmem. Fransız Kültür Merkezine gidin ve Fransızcanızı eski haline getirip üç ay sonra gelin. Fransızca yeterlilik belgesi olmadan dönerseniz, Arap Birliği’nde yeriniz yok” dedim. Beni babasına şikayet etmeye gitti. Fakat babası, “Amr Musa sana doğru olanı söylemiş. Fransızcanı düzeltmelisin” diyerek, onu azarladı. Fransızca olarak konuşma yeteneğini yeniden kazandıktan sonra geri döndü ve işinde üst düzey bir idare müdürü oldu.
Çalışanlarla yaptığım görüşmelerin ilk iki ayında yatırım yapabileceğim ve güvenebileceğim yaklaşık 30 kişi seçtim. Onlara görevler vermeye başladım. Yüksek bir eğitim aldıklarını, gelişmeye ve çalışmaya hazır olduklarını gördüm.  Başka herhangi bir örgütün çalışanlarından geri kalır yanları yoktu. Sadece yol gösterilmesine ve güvene ihtiyaçları vardı.

11 Eylül 2001 olayları
ABD, 11 Eylül 2001’de saldırıya uğradığında, Arap Birliği Genel Sekreteri olarak göreve başlamamın üzerinden sadece dört ay geçmişti. Henüz ortak Arap eylemi için aradığım değişiklikle ve Arap Birliği Genel Sekreterliğini yeniden yapılandırmakla meşguldüm. Fakat bu korkunç felaket bir anda yıkıcı siyasi etkileriyle birlikte gerçekleşti.
11 Eylül 2001’de Arap Birliği Genel Merkezi’ndeki ofisimdeydim, asistanlarımdan biri Kahire saatiyle öğleden sonra saat 03.10'da (New York saatiyle 08.10’da) içeriye girip, “Sayın Genel Sekreter. Sayın Genel Sekreter. Lütfen televizyonu açın. ABD’ye hava saldırısı düzenleniyor” dedi.
Hemen CNN’i açtım ve New York’taki Dünya Ticaret Merkezi kulelerinden birine bir uçağın çarpmasıyla binada açılan büyük bir delik ve üst katlardan büyük bir duman bulutunun yükseldiği görüntüsüyle karşılaştım. Televizyonu açmamdan sadece 4 dakika sonra, Dünya Ticaret Merkezi'nin ikinci kulesinin tam ortasına çarpan ve güçlü bir patlama yaratan ikinci uçakla şok olduk. O an, “Aman Allah’ım! Canlı yayınlanan bu savaş da nedir?! ABD.. Dünyanın süper gücü.. Güvenlik sisteminin bu kadar kırılgan olması mümkün mü?!” dedim.

Kim yapmış olabilir?
Bir dizi danışmana ve asistana derhal toplanmaları için çağrıda bulundum. Dönemin Mısır Dışişleri Bakanı Ahmed Mahir es-Seyyid ile konuştum. Aralarında durumun ciddiyetini gerçekten farkında olan Suriye Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara’nın da olduğu çok sayıda Arap ülkesinin dışişleri bakanıyla telefon görüşmeleri yaptım. Şara ile olayların sonuçlarını düşünme noktasına geldik ve aramızda Arap ülkeleri bağlamında bu olay karşısında ne yapılması gerektiği konusunda bir istişare başlattık. Ona, Arap Birliği olarak bu önemli olaya yönelik tepkileri öngörme ve hazırlanma amacıyla ciddi bir çalışma başlatmayı düşündüğümü söyledim.
Haber ajanslarının ve ABD basının yayınladığı haberler, Arapların bu saldırılara karıştığından şüphelenildiğini göstermeye başlayınca, mesai arkadaşlarıma, “Bunu bekliyordum. Arapların ve onların başlıca dinlerinin (İslam) suçlanmasının ardından yıllar alabilecek uzun bir sıkı çalışma bizi bekliyor” dedim.
Asistanlardan gelişmeleri yakından takip etmelerini ve beni bilgilendirmelerini istedim. Çünkü Arap ülkeleri liderleriyle ve bakanlarıyla yaptığı telefon görüşmeleriyle meşguldüm. Telefon görüşmelerinin bazıları benim isteğim üzerine, bazıları da onların isteği üzerine oldu. Olaydan sonraki ikinci ve üçüncü günlerde Amerikan televizyon kanalları, benden olaylar hakkında yorum yapmamı istediler. Yani Arap Birliği, Arap vatandaşların, ABD şehirlerine yönelik saldırısıyla ilgili yorum yapmaya davet edilmişti. Danışmanların bazıları, Arap Birliği Konseyi’ni mümkün olan en yüksek düzeyde toplanmadan önce Arap Birliği adına kamuoyuna açıklama yapmaktan kaçınılması gerektiğini vurgularken bazıları da Amerikan televizyonlarının Arap Birliği’ni olaya dahil etmeye çalıştığını düşünüyorlardı.
Fakat ben tüm Arapları ve tüm Müslümanları etkileyen suçlamalara yanıt vermeye kararlıydım. Bu koşullarda Arap Birliği'nin Arap ülkelerinin sözcüsü olarak rolünü teyit etme fırsatı olduğunu düşündüm. Kahire'ye gelen ilk Amerikan televizyon kanalı olan NBC’ye verdiğim demeç başta olmak üzere birçok kanalla görüşmeyi kabul ettim.
Görüşmeden önce Arap Birliği Genel Merkezi’ne akredite Arap ülkeleri temsilcilerinin yanı sıra Arap bakanlarla bir takım temaslarda bulundum. Terör saldırısını kınamak, ABD’ye başsağlığı dilemek, ABD ile olan siyasi ve diplomatik ilişkiler çerçevesinde söz konusu olaya karışmakla suçlanan bu bir avuç sapkın kişiyle Arap ülkelerinin hiçbir bağlantısı olmadığını ve anlaşmazlıkların bu şekilde çözülemeyeceğini açıklamak için uluslararası basına konuşacağımı bildirdim.

Araplara ve Müslümanlara yönelik saldırılar
11 Eylül olaylarının ardından başta Araplar olmak üzere ABD ve bazı Avrupa ülkelerindeki Müslümanlar, şiddetli bir zulme ve ayrımcılığa maruz kaldılar. Çünkü, olaydan ötürü İslam dinine mensup Araplar suçlanmıştı. Gerçek şu ki o zamanlar, ABD ve Batı ülkelerinde Müslümanlara ve Araplara yönelik düşmanlık ve nefret duyguları için uygun zemin vardı.  Halen de öyle. Sadece bu olaylar bize karşı bu olumsuz duyguları ifade etmenin doruk noktasını teşkil ediyordu ve hâlihazırda çirkin bir suça dayanıyordu.
Eski İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi'nin 11 Eylül olaylarının ardından “Batı uygarlığı İslam dünyasından üstündür. İslam dininin dünya medeniyetinde hiçbir izi yoktur” şeklindeki açıklamalarına sert bir karşılık verdim. İtalya Başbakanı’nın açıklamalarının ‘aklın sınırlarını aştığını ve Batı uygarlığının üstün bir medeniyet olduğuna inanmadığımızı’ söyledim.  Tamamen yanıldığını ve özür dilemesi gerektiğini belirttim. Bu ifadeler, haber ajansları ve büyük uluslararası gazeteler tarafından yayınlandı.
Berlusconi de bu ırkçı ifadelerden geri adım attı. Açıklamalarının yanlış anlaşıldığını ve sözlerinin bağlamından çıkarıldığını söyledi. Müslüman ülkelerin büyükelçileri ve üst düzey diplomatlarıyla görüştü. Onlara, Batı medeniyetinin İslam dünyasına üstün olduğunu iddia ettiği tartışmalı ifadelerin yanlış bir şekilde aktarıldığını ve ‘bu sözleri asla söylemediğini’ belirtti.
Öte yandan 11 Eylül olayları nedeniyle süresi bir haftayla sınırlandırılan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantılarına katılmak üzere Kasım 2001'de ABD’ye gittim. Bu ziyaret sırasında, 11 Eylül olaylarını şiddetle kınayan açıklamalarımdan ötürü en azından minnettar görünen bir grup Amerikalı yetkiliyle karşılaştım. Onlara, Arap dünyasının, bu yıkıcı terör saldırısı karşısında ABD’nin yanında olduklarını, saldırıların Arapların ve Müslümanların adına veya onların emriyle yapılmadığını söyledim. Ziyaretim sırasında ilki Washington'da olmak üzere oradaki Arap topluluklarıyla bir dizi görüşme yaptım. Sorunlarını dinledim. Onlara kendileri adına konuşan bir Arap sesi bulmaları gerektiğini öğütledim. Bu konuyu dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ve ABD yönetimindeki diğer yetkililerle yaptığım görüşmelerde de dile getirdim. Yine görüşmelerimde Araplara karşı ayrımcılığın devam edemeyeceğini vurguladım.

“Medeniyetlerarası Diyalog: Çatışma değil, iletişim”
Gerçek şu ki, bir dizi Batılı yetkili ve aydın ile yaptığım görüşmelerde, bazılarının Araplara karşı yürütülen kampanyaya katılmadığını ve bu karşı kampanyanın ciddiyetinin farkında olduklarını hissettim. Arapların buna cevap vermesi gerektiğini düşünüyorlardı. Bu durum, konuya ilişkin bir konferans düzenleme düşüncemi güçlendirdi. Batı ülkelerindeki siyasi ve kültürel durumla ilgili olarak yabancı ülkelerde Arap ülkelerini ve Arap topluluklarını temsil eden 100'den fazla Arap düşünürün katılımıyla 26-27 Kasım 2001 tarihlerinde Arap Birliği Genel Merkezi’nde ‘Medeniyetlerarası Diyalog: Çatışma değil, iletişim’ konulu bir konferans düzenledik.
Katılımcılar, iki gün süren konferans boyunca Arap Birliği Genel Sekreterliği tarafından diyalogun ana hatları üzerine hazırlanan çalışma çizelgesinin yanı sıra konferansa sunulan 40 çizelge ile ilgili tartıştılar. Böylece Batı'nın Araplara ve Müslümanlara yönelik saldırılarına karşı hızlı bir eylem planı oluşturuldu. Planın tamamı Arap ülkelerinin hükümetlerine ve Mart 2002'de Beyrut'ta yapılan Arap Birliği Zirvesi’nde sunuldu.
Kitabında konferansla ilgili bir takım eleştirilerde bulunan Musa, “Diyalogun, İslam medeniyeti ile diğer medeniyetler arasında olduğu göz önüne alındığında, Arap Birliği ülkeleri yerine tüm İslam dünyasından düşünürler ve aydınlar davet edilmeliydi. Fakat sadece Arap adınlar davet edildi. Buna, o zamanlar Arap-Arap iş birliğini ve ortak anlayışını canlandırmak için çalıştığımız sırada, mevcut medeniyet sorunuyla ortak bir şekilde mücadele etmek için Arap ülkeleri ve Müslüman ülkeler arasında iş birliğini başlatarak yanıt verdim” dedi.
*Kitabın bölümleri, Daru’ş-Şuruk ile yapılan özel anlaşma ile yayınlanmıştır
*Tüm hakları saklıdır
Amr Musa: Kaddafi, devrimden kurtulduğunu ve Bin Ali’nin ardından düşmeye aday olan ismin Mübarek olduğunu sanıyordu
Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor... (4) Musa: İsrail, Arap Girişimi’ni olumsuz karşıladı, çünkü girişim İsrail’i Araplarla müzakereye itiyordu
​​​​
Amr Musa: Saddam Hüseyin uluslararası müfettişlere onay verdi, ancak ABD Irak'ta savaşa girme kararını almıştı
Musa: Faysal, Muallim’in ‘şeytani’ hayallerine karşı çıktı. Şu an Lübnan’da tanık olduklarımız, Refik Hariri suikastının sonuçlarıdır



Güney Lübnan: Büyük anlaşmaların beklendiği istikrarsız bir arena

Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)
Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)
TT

Güney Lübnan: Büyük anlaşmaların beklendiği istikrarsız bir arena

Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)
Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)

Güney Lübnan, Temmuz 2006 savaşının sona ermesinden bu yana çatışma ortamının dışında olmaktan ziyade savaşın zamanlamasının dışında kaldı. Bölgede hâkim olan ateşkes kalıcı bir barışı değil, nedenleri ortadan kaldırılmadan ve yapısal koşulları ele alınmadan ertelenmiş bir çatışmayı ifade ediyordu. Ekim 2023’te savaşın yeniden başlamasıyla birlikte Güney Lübnan, bölgesel ve uluslararası siyasi uzlaşıları bekleyen istikrarsız bir cephe haline geldi.

Yaklaşık 19 yıl boyunca bu tablo ‘istikrar’ olarak sunuldu. Oysa gerçekte, caydırıcılık hesaplarına dayanan ve bölgesel siyaset tarafından yönetilen kırılgan bir dengeden ibaretti. Güney cephesindeki gelişmeleri yakından izleyen Lübnanlı kaynaklara göre, 2025’in sonuna gelindiğinde ortaya çıkan durum, istikrarın çöküşünden ziyade, bu istikrar algısının bir yanılsama olduğunun anlaşılması oldu.

Savaştan önce siyaset

Eski Lübnan Sosyal İşler Bakanı Raşid Derbas, 2006’dan sonra Güney Lübnan’da ‘istikrar’ olarak adlandırılan durumun gerçekte ‘sahte ve zehirli bir sükûnetten’ ibaret olduğunu belirterek, bunun başından itibaren kalıcı bir istikrar yolu değil, geçici bir uzlaşma olarak ele alındığını söyledi. Derbas, bu yanlış yaklaşımın sonraki dönemde yaşanan patlamanın temel nedenlerinden biri olduğunu vurguladı.

Derbas, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ilgili tarafların 2006 sonrası ateşkesi, güneyi korumaya ya da devleti güçlendirmeye yönelik bir adım olarak değil, nüfuzu pekiştirme ve yeni güç dengeleri inşa etme fırsatı olarak gördüğünü ifade etti. Öte yandan İsrail’in de bu sakinlik dönemini ‘sessiz bir hazırlık ve yıpratma süreci’ olarak kullandığını belirten Derbas, Tel Aviv’in gelecekteki çatışmalara hazırlandığını söyledi. Hizbullah’ın ise bu dönemi, askeri kontrolünü güçlendirmek ve devlet ile Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü’nün (UNIFIL) rolünü aşmak için bir fırsat olarak değerlendirdiğini dile getirdi.

cdf
İsrail'in 2024'te Lübnan'ın güneyindeki el-Hıyam kasabasında düzenlediği bombardıman sonucu bir kilisede meydana gelen hasar (EPA)

Bu çerçevede Derbas, Lübnan’ın ‘uluslararası meşruiyet şemsiyesi altına tam anlamıyla yerleşme yönünde önemli bir fırsatı kaçırdığını’ ifade ederek, bu şemsiyeye sıkı biçimde bağlı kalınmasının, İsrail’den gelebilecek her türlü saldırı karşısında devlete Arap ve uluslararası düzeyde siyasi ve hukuki güç kazandıracağını söyledi. Derbas’a göre uluslararası meşruiyet zemininden kademeli olarak uzaklaşılması, UNIFIL’in rolünü de doğrudan zayıflattı.

Derbas ayrıca, sükûnetin bozulmasının yalnızca bir güvenlik ihlali ya da askeri bir aşım olarak ele alınamayacağını belirtti. “Güvenlik ihlali, çatışmanın nedeni değil, araçlarından biridir” diyen Derbas, asıl sorunun, güç dengelerinin göz ardı edilmesinden ve bazı kesimlerde Lübnan’ın gerçekleriyle örtüşmeyen askeri ya da siyasi denklemler dayatılabileceği yönünde oluşan yanılsamadan kaynaklanan açık bir siyasi hata olduğunu savundu. Derbas, bu tür hesapların asgari düzeyde siyasi öngörüden dahi yoksun olduğunu bildirdi.

Caydırıcılık kavramı

Konuya askeri-siyasi açıdan yaklaşan emekli Tümgeneral Abdurrahman Şuhaytli, Güney Lübnan’da 2006–2024 yılları arasında ‘istikrar’ olarak nitelenen dönemin gerçekte kalıcı bir istikrar değil, İsrail ile Hizbullah arasında ertelenmiş bir savaşa yönelik karşılıklı hazırlıkları gizleyen ‘sahte bir sükûnet’ olduğunu söyledi. Şuhaytli, 2024 sonrasında yaşananların mevcut durumun gerçek niteliğinin açığa çıkması olduğunu vurguladı.

dfgth
İsrailli bir subay, Lübnan'ın güneyinde, Gazze Şeridi'nde ve Suriye'de ordu tarafından ele geçirilen silahları sergiliyor. (EPA)

Şuhaytli, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, 2006 savaşının taraflardan hiçbiri açısından nihai hedeflere ulaşmadığını belirterek, İsrail’in Hizbullah’ın kapasitesini ortadan kaldıramadığını, Hizbullah’ın da savaşın sonuçlarını iç ya da bölgesel düzeyde siyasi kazanımlara dönüştüremediğini ifade etti. Bu sonucun, iki tarafı da uzun vadeli bir sonraki çatışmaya hazırlık sürecine soktuğunu dile getiren Şuhaytli, Hizbullah’ın güneyde kurduğu kapsamlı tahkimatlar ile İsrail’in yıllar öncesinden oluşturduğu ayrıntılı hedef bankası, mühimmat birikimi ve operasyon planlarını buna örnek gösterdi. Şuhaytli’ye göre Güney Lübnan, ‘savaşın dışında değil, onu bekleyen bir zaman diliminin içindeydi’.

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararının uygulanmasının görece sakin yıllar boyunca sahada ve güvenlik alanında bazı kazanımlar sağladığını belirten Şuhaytli, bu kazanımların son savaşın patlak vermesiyle fiilen ortadan kalktığını söyledi. Şuhaytli ayrıca, ABD ve Batılı ülkelerin hızlı şekilde devreye girmesinin, çatışmanın yalnızca yerel bir mesele olmadığını, Lübnan cephesinin daha geniş bir bölgesel bağlamda ve Lübnan iç dinamiklerini aşan dengeler çerçevesinde yönetildiğini ortaya koyduğunu kaydetti.

2006 ile 2025 yılları arasında neler değişti?

Şuhaytli, 2006 savaşı ile son çatışma turu arasında doğrudan bir karşılaştırma yaparak, bu kez temel farkın İsrail’in önleyici saldırısının başarısında ortaya çıktığını söyledi. Şuhaytli’ye göre İsrail bu defa çatışmanın ilk aşamalarında Hizbullah’ın komuta kademesini, ikmal hatlarını ve hedef bankasını vurmayı başardı. 2006’da İsrail’in komuta ve kontrol sistemini devre dışı bırakamadığını, ikmal hatlarının işlerliğini koruduğunu ve bunun da savaşın uzamasına yol açtığını hatırlatan Şuhaytli, son gelişmelerin çatışmanın yönetilme anlayışında bir değişime işaret ettiğini belirtti. Şuhaytli, bu dönüşümün, uzun süreli yıpratma stratejisinden çatışmayı erken aşamada sonuçlandırmayı hedefleyen bir yaklaşıma geçiş anlamına geldiğini ifade ederek, bunun olası her yeni çatışmanın maliyetini artırdığını ve yönetilebilir sükûnet alanlarını daralttığını ifade etti.

Garanti yok

2026 yılının başı itibarıyla Güney Lübnan’ın gerçek bir istikrara kavuştuğu yönünde bir tablo ortaya çıkmıyor; aksine bölgenin önceki dönemlere kıyasla daha kırılgan bir dengeye sürüklendiği görülüyor. 2006 sonrası istikrarı belirleyen unsurların değiştiğine dikkat çekilirken, savaş araçlarının geliştiği, bölgesel ortamın daha karmaşık hale geldiği ve Lübnan devletinin ekonomik ve kurumsal açıdan daha da zayıfladığı vurgulanıyor. Bu çerçevede Şuhaytli, kalıcı güvenlik istikrarının artık geniş çaplı bölgesel ve uluslararası bir siyasi karara bağlı olduğunu belirterek, bunun başta Filistin meselesinin seyri ve İran’ın bölgesel rolünün niteliği olmak üzere kapsamlı uzlaşılarla bağlantılı olduğuna işaret etti. Aksi halde Güney Lübnan’ın, istikrardan ziyade ‘sürekli bir istikrarsızlık alanı’ olarak kalacağı uyarısında bulundu.


Irak’ta anayasal takvim işliyor, Kürt aday hâlâ netleşmedi

Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)
Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)
TT

Irak’ta anayasal takvim işliyor, Kürt aday hâlâ netleşmedi

Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)
Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)

Irak’ta gelenek gereği Kürtlere ayrılan cumhurbaşkanlığı makamı için Kürt adayın belirlenmesi süreci, Kürdistan Bölgesi’ndeki iki ana parti olan Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) arasındaki siyasi görüş ayrılıkları ve belirsizlikler nedeniyle gündemdeki yerini koruyor. KYB’nin nihai aday ismini ne zaman açıklayacağı merakla bekleniyor.

KYB lideri Bafel Talabani’ye yakın bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “KYB henüz resmî adayını sunmadı. Nihai ismin pazartesi günü açıklanması bekleniyor. Bu tarih, aday listesinin Parlamento Başkanı’na teslim edilmesi için son gündür” dedi. Kaynak, medyada dolaşan isimlerin resmî olmadığını ve henüz kesin bir aday üzerinde uzlaşma sağlanmadığını vurguladı.

Siyasi kaynaklar ise mevcut Cumhurbaşkanı Abdullatif Reşid’in görev için yeniden adaylığını koyduğunu, bunun da bazı Kürt siyasi çevrelerde şaşkınlık yarattığını belirtiyor. Buna karşılık KDP’nin, Kürt siyasi dengelerini yeniden şekillendirme arayışı çerçevesinde, ister KYB’den ister ona yakın bir isim olsun, uzlaşı adayını desteklemeye sıcak baktığı ifade ediliyor.

Karar toplantıları

Kürdistan Bölgesi’ndeki iki ana partinin, cumhurbaşkanlığı dosyasını ele almak üzere yarın (cumartesi) Erbil ve Süleymaniye’de ayrı ayrı toplantılar yapması bekleniyor.

Şafak News ajansına göre KYB, Süleymaniye’deki toplantısında aday isimlerini masaya yatıracak. Öne çıkan isimler arasında Nizar Amedi ve Halid Şuvani bulunuyor. Toplantının, parti lideri Bafel Talabani’nin katılımıyla nihai kararın alınmasına zemin hazırlaması bekleniyor.

hnj
Irak Cumhurbaşkanı Abdullatif Reşid (Cumhurbaşkanlığı internet sitesi)

Öte yandan KDP de parti lideri Mesud Barzani başkanlığında, Neçirvan Barzani ve Mesrur Barzani’nin katılımıyla bir toplantı gerçekleştirecek. Bu toplantıda, Kürdistan Bölgesi İçişleri Bakanı Riber Ahmed ile Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin’in adaylıkları ele alınacak.

Her iki toplantının ardından, Kürt siyasi partilerinin üst düzey isimlerini bir araya getirecek geniş kapsamlı bir görüşme yapılması da gündemde. Amaç, Kürt siyasi evi adına tek bir aday üzerinde uzlaşı sağlamak. Diğer siyasi bloklar da, sürecin sorunsuz ilerlemesi için bu yönde bir mutabakat çağrısı yapıyor.

Kürtler arası görüş ayrılıkları

Kürt siyasi sahnesinde, açık polemiklere dönüşmese de, Kürtler arası görüş ayrılıklarının giderek derinleştiği belirtiliyor. Bu durumun, özellikle KDP lideri Mesud Barzani’nin cumhurbaşkanının belirlenmesine ilişkin önerdiği mekanizma nedeniyle ortaya çıktığı ifade ediliyor. Tüm siyasi süreç ise ana üç bileşen (Şii, Sünni ve Kürt) arasındaki kırılgan dengeler üzerinde ilerliyor. Gözlemciler, bu iç ayrılıkların yaklaşan anayasal süreçlere yansımasından endişe ediyor.

Irak’ta 2003’te Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden bu yana siyasi teamül gereği cumhurbaşkanlığı Kürtlere, başbakanlık Şii güçlere, parlamento başkanlığı ise Sünni güçlere veriliyor. Bu yapı, geleneksel “muhasasa” (kota) sisteminin bir parçası olarak kabul ediliyor.

2005’ten bu yana cumhurbaşkanlığı makamı, yazılı olmayan uzlaşılar çerçevesinde KYB’nin payına düşerken, KDP’nin ise bölge içindeki egemen ve kilit pozisyonları elinde tutması öngörülüyor.

Seçim yöntemi tartışması

2025’in sonunda Mesud Barzani, Kürt cumhurbaşkanının belirlenme yönteminin değiştirilmesi çağrısında bulundu. Barzani, üç olası mekanizma önerdi: Kürdistan Bölgesi Parlamentosu’nun Kürtleri temsilen bir isim belirlemesi; tüm Kürdistani tarafların tek bir aday üzerinde uzlaşması; ya da Irak Parlamentosu’ndaki Kürt bloklar ve milletvekillerinin adayı seçmesi.

Barzani, en önemli hususun Kürtler arasında geniş bir mutabakat sağlanması olduğunu vurgulayarak, cumhurbaşkanının “Bağdat’ta Kürdistan halkını temsil eden” bir figür olması gerektiğini, belirli bir partiye bağlı olmamasının esas olduğunu dile getirdi.

Ancak bu öneri, özellikle iki ana parti arasında yeni bir tartışma alanı açtı. KYB, cumhurbaşkanlığını siyasi nüfuzunun temel unsurlarından biri olarak görürken; KDP, geleneksel teamülü kırarak devletin egemen makamlarının paylaşımında daha büyük bir rol elde etmeyi hedefliyor.

Gözlemcilere göre Kürtler arasındaki bu anlaşmazlıkların sürmesi, sessiz kalsa bile, Bağdat’taki müzakere sürecini etkileyebilir. Zira cumhurbaşkanlığı seçimi, başbakanın belirlenmesi ve parlamentodaki ittifak düzenlemeleriyle yakından bağlantılı daha geniş siyasi dengelerin bir parçası olarak görülüyor.


Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar: Vatan Kalkanı güçleri El-Haşa Kampı’nın kontrolünü ele geçirerek Seyun’un kırsalına ulaştı

Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare
Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar: Vatan Kalkanı güçleri El-Haşa Kampı’nın kontrolünü ele geçirerek Seyun’un kırsalına ulaştı

Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare
Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare

Sahadaki kaynaklar, Hadramut Valisi ve Güvenlik Komitesi Başkanı’nın komutasındaki Vatan Kalkanı güçlerinin, El-Haşa bölgesinde bulunan stratejik 37. Tugay Kampı’nın kontrolünü ele geçirdiğin doğruladı.

Sahadaki kaynaklar, Vatan Kalkanı güçlerinin, Güney Geçiş Konseyi (GGK) güçleriyle yaşanan çatışmaların ardından El-Haşa Kampı’nda tam kontrol sağladığını, GGK unsurlarının ise geri çekildiğini bildirdi.

Aynı kaynaklar, Vatan Kalkanı güçlerinin kamp çevresindeki bölgeleri güven altına almak için  operasyonların sürdürdüğünü aktardı.

Hadramutlu askerî kaynaklara göre, GGK güçleri, olası hava saldırılarından endişe duydukları için erken saatlerden itibaren kampın çevresindeki bazı noktalarda konuşlanmıştı. Kaynaklar, bu unsurlarla müdahale edildiğini ve bölgenin güvenliğinin sağlanmasına yönelik çalışmaların hâlen devam ettiğini belirtti.

Kaynaklar ayrıca, “Vatan Kalkanı” güçlerinin Seyun yönünde ilerlemeyi sürdüreceğini, kalan askerî kamplar ve bölgelerin kontrol altına alınmasının hedeflendiğini vurguladı. Açıklamada, Suudi Arabistan’daki müttefiklerin desteğiyle, Hadramut ve Mehri vilayetlerindeki tüm kampların güvenliğini sağlamaya yönelik net planlar doğrultusunda hareket edildiği ifade edildi.

Kaynaklar, “Vatan Kalkanı” güçlerinin şu anda bazı noktalarda Seyun’un kırsalına ulaştığını da kaydetti.

Öte yandan kaynaklar, GGK güçlerinin Seyun’daki Birinci Askerî Bölge’den tamamen çekildiğine dair haberleri doğrulamadı; ancak göstergelerin olumlu olduğunu belirtti. Açıklamada, GGK’ya bağlı bazı unsurların Seyun Hastanesi ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda konuşlandığı, diğer noktaların ise tamamen boşaltıldığı ve güçlerin El-Katın yönüne çekildiği ifade edildi.