Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor (2) Musa: Faysal, Muallim’in ‘şeytani’ hayallerine karşı çıktı. Şu an Lübnan’da tanık olduklarımız, Refik Hariri suikastının sonuçlarıdır

Amr Musa ve Refik Hariri’nin gerçekleştirdiği bir gir görüşme. (Getty Images)
Amr Musa ve Refik Hariri’nin gerçekleştirdiği bir gir görüşme. (Getty Images)
TT

Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor (2) Musa: Faysal, Muallim’in ‘şeytani’ hayallerine karşı çıktı. Şu an Lübnan’da tanık olduklarımız, Refik Hariri suikastının sonuçlarıdır

Amr Musa ve Refik Hariri’nin gerçekleştirdiği bir gir görüşme. (Getty Images)
Amr Musa ve Refik Hariri’nin gerçekleştirdiği bir gir görüşme. (Getty Images)

Eski Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa biyografisinin ilk bölümünü yayımlamasının üzerinden geçen 3 yılın ardından ‘Senevatu’l-Camiati’l-Arabiyye’ (Arap Birliği Yılları) adlı ikinci kitabını çıkardı. 574 sayfa olan ve 19 bölümden oluşan kitap, Daru’ş-Şuruk yayın evi tarafından yayımlandı.
Musa, Şarku’l Avsat’ın bugünden itibaren 7 bölümlük yazı dizisi halinde bazı bölümlerini yayınlayacağı kitabında, Arap Birliği Genel Sekreteri olduğu 2001 ve 2011 yılları arasında, Arap ülkelerinde ve çevresinde yaşanan ciddi olaylarla dolu 10 yılın gizli kalan yönlerini gün yüzüne çıkarıyor.
Kitabın 90 sayfalık iki bölümden oluşan bu bölümünde, Hizbullah liderliğindeki Lübnan muhalefeti ve Maruni müttefiki Özgür Yurtsever Hareket’in (ÖYH), 2006 yılının aralık ayı başlarında halkın Fuad Sinyora hükümetinin istifası talebiyle sokaklara döküldüğü, 2008 yılında Doha Anlaşması'nın imzalanmasına yol açan ve tüm ülkeyi saran siyasi krizin çözülmesindeki rolünü ele alıyor.

İşte Amr Musa’nın kaleme aldığı kitabından bölümler:
14 Şubat 2005 tarihinde Arap Birliği’ndeki ofisimde, Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih tarafından açılışı yapılacak olan Arap Birliği Ekonomik ve Sosyal Konseyi'nin ilk toplantısına katılmak üzere Aden'e gitmeye hazırlanıyordum. El-Cezire televizyonu son dakika haberi olarak, Beyrut'ta Başbakan Refik Hariri'nin yaralandığı büyük bir patlama olduğu haberini geçti. Diğer kanallara baktığımda, Al Arabiya televizyonunun yanındaki 21 kişi ile birlikte öldüğü haberinin verildiğini gördüm. Ofis müdürümü aradım. Derhal Lübnan'a gitmem için gerekli ayarlamaların yapılmasını istedim. Yemen Dışişleri Bakanı Ebu Bekir el-Kirbi'yi de aradım. Kendisine son gelişmeden dolayı gelemeyeceğimi, Lübnan'a gideceğimi söyledim.
Kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, beni arayıp Yemen'e gelmem gerektiğini vurgulayarak “Amr kardeşim, neler oluyor?” dedi. Kendisine “Sayın Cumhurbaşkanı, bir takım öncelikler var. Sizden özür diliyorum, Beyrut'a gideceğim” dedim.
Ardından şöyle devam ettim:
“Lütfen özürlerimi kabul edin. Çünkü Refik Hariri suikastı bir Arap trajedisidir. Bu çok tehlikeli bir gelişme. Bu gelişme karşısında Arap Birliği Genel Sekreteri Lübnan'da olmalıdır.”
Bana kendi üslubuyla “Hayır, hayır, hayır, bu doğru olmaz. Bu toplantıya katılmanız çok önemli” ifadelerini kullandı.
Onu ikna etmeye çalışmaktan yorulmuştum ve şöyle söyledim:

“Sayın Cumhurbaşkanı, her halükarda bugün Yemen’e gelemeyeceğim.”
Aynı gün Beyrut'a gittim. Havaalanından doğruca Hariri Sarayı'na ulaştım. Burada oğulları Saadeddin ve Bahaa ile karşılaştım. Kendilerine başsağlığı diledim. Saray Lübnanlılarla dolup taşıyordu. Lübnan dışından ilk başsağlığı dileyen ben oldum. Onlara taziyelerimi ilettim. Gece geç saatlere kadar sarayda kaldım. Bu üzücü durumda komik olan ise Arap ülkelerinden Beyrut'a gelen ilk dışişleri bakanının, Aden’deki toplantıya katılmayan Yemen Dışişleri Bakanı Dr. Ebu Bekir El Kirbi’nin olmasıydı.
Ertesi gün cenaze töreni yapıldı. Lübnan devleti buna hazır değildi. Beyrut güvenli değildi. Bu yüzden sevgili dostum Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, parlamento korumalarıyla güvenliğimi sağladı.
Bazı Sünni ve Maruni partilerin ve diğer çeşitli akımların liderleri, Hariri suikastından Suriye'yi sorumlu tuttular. Bazıları Hizbullah’ı suçladı. Fakat bu suçlama temelde Suriye'ye yönelikti. Bu durumda bir Arap Birliği Genel Sekreteri'nin yapması gereken en iyi şeyin Suriye'ye gitmek ve Devlet Başkanı Beşşar Esed ile konuşmak olduğunu anladım.
Hariri suikastının üzerinden üç gün geçmişti. Suriye'yi ziyaret etmek istedim. Bana, “Hemen gelin” dediler. Suriye sınırına ulaşana kadar Lübnan hükümeti tarafından sıkı bir şekilde korundum. Buradan sonra Suriyeli muhafızlar beni doğruca başkanlık sarayına götürdüler. Devlet Başkanı Beşşar, beni karşıladı. Samimi bir görüşmeydi. Beşşar’ın çok konuştuğu ve az çalıştığı ile ilgili söylenenler mutlak doğru değildir.
Kendisine şunları söyledim:
“Sayın Başkan, olayların ardından tüm duyguların doruğa ulaştığı Lübnan'dan geliyorum. Refik Hariri'nin öldürülmesi olayı kolay kolay atlatılamayacak. Bu olayda Suriye’nin parmağı olduğuna dair yoğun tartışmalar var. Suriye askerlerinin, Lübnan topraklarından geri çekilmesine yönelik çok büyük bir talep var. Bu talepte bulunanlar, Suriye askerlerinin geri çekilmesi konusunda boşuna konuşmuyorlar. Bilakis bunları Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) 2 Eylül 2004'te kabul ettiği 1559 sayılı karara dayanarak gündeme getiriyorlar. Bunları size aktarıyorum. Hariri’nin öldürülmesiyle ilgili olarak Suriye’ye açıkça suçlamalarda bulunulduğunu duyuyorum. Suriye’nin Lübnan’daki askeri varlığı konusunu yeniden gözden geçirip, sakinleşerek olumsuz unsurları olumlu bir konuma sokmanın tam zamanıdır.”
Bana, “Lübnan’daki askerlerini geri çeken ilk Suriye Devlet Başkanı benim.  İktidara geldiğimde Lübnan’da 60 binden fazla Suriye askeri vardı. Şimdi bu sayıyı 35 bine düşürdüm. Daha fazla askeri geri çekmeye hazırım. Tüm askerlerin geri çekilmesine bir itirazım yok” dedi.
Ben de kendisine, “Peki, Sayın Başkan, Suriye ordusunu Lübnan'dan çekmeye karar verdiğinizi söyleyebilir miyim?” diye sordum.
Sorumu, “Evet, bunu ilan edebilirsiniz. Çünkü orduyu geri çekeceğimi söyledim” diye yanıtladı.
Bunun üzerine dışarıya çıktım ve Devlet Başkanı Beşşar Esed'in gerçekten de Lübnan’daki Suriye güçlerini geri çekmeye karar verdiğini ve yakında geri çekilmenin başlayacağını duyurdum. Sanırım bunun belirli bir zaman çerçevesinde yapılacağını da ekledim. Devlet Başkanı Beşşar Esed ve Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara ile görüşmemin devamında ve birlikte yediğimiz öğle yemeği sırasında, konu gündeme gelse de bir daha Suriye güçlerini Lübnan’dan çekmekten söz etmedi. Konuyu görmezden gelmek istedi. Faruk eş-Şara, bazı Suriyeli gazetecilere Başkan’ın Suriye ordusunu Lübnan’dan çekmeye başlamaya karar verdiğini söylediği durumdan rahatsızdı.

Savaş açıklamaları
Karayoluyla Suriye’den ayrıldım ve Beyrut’a vardım. Akşamüzeri uçakla Kahire’ye döndüm. Arabadaki radyodan BBC kanalını dinlerken, “Suriyeli yetkililer, Arap Birliği Genel Sekreteri'nin Devlet Başkanı Beşşar Esed'in Lübnan'daki Suriye güçlerini geri çekeceğini söylediğine dair açıklamasını yalanladılar” haberini duydum.
Sinirlendim ve derhal Faruk eş-Şara’yı aradım. Bana “Ne yapmamızı istiyorsunuz?” diye sordu.
Kendisine şunları söyledim:
“Devlet Başkanı Esed’in Lübnan’daki Suriye güçlerini geri çekmeye başladığını ve nihai bir geri çekilme yolunda olduğu yönündeki sözlerini ve bunu açıklamamı kabul ettiğini bizzat duydunuz. Bu nedenle Başkan ile görüşmemden sonra yapılan bu açıklamanın geri çekilmesini talep ediyorum. Arap Birliği Genel Sekreteri olarak açıklamamın teyit edilmesini ve görüşme savaşına girmekten kaçınmayı istiyorum. Çünkü görüşmeden sonra yaptığım açıklamalar konusunda ısrar edeceğim.”
Bana, “Peki, konuyu Başkan'a ileteceğim” dedi.

Musa, Lübnan Cumhurbaşkanı Avn ile birlikte.
Dakikalar sonra Suriye Enformasyon Bakanı beni arayıp yayınlamak istediğim açıklamayı belirtmem için kendisine talimat verildiğini ve istediğim her şeyi yayınlayacaklarını söyledi. Başkan Esed'in kendisinin bu sözleri bana söylediğini doğrulayan bir düzeltme talimatı verdiği açıktı. Bu da güvenilirliğini gösteren önemli bir işaretti. Yardımcıları ya da Suriye yönetiminin diğer yetkilileri, Lübnan’daki Suriye askerlerinin geri çekilmesini örtbas etmeye çalışıyorlardı. Belki de bu geri çekilmeye karşıydılar. Ancak Başkan düşüncesinde ve hareketinde açıktı. Gerçekten de tüm Suriye güçlerini Lübnan’dan geri çekmeye başladı.

Suikastın nedenleri
Hariri suikastının sebeplerine ilişkin yorumuma gelince… Hariri, Lübnanlı Sünniler arasında veya tüm Lübnan'daki siyaset, ekonomi ve toplumsal çevrelerde özel bir saygınlığı olduğundan liderlik yapabilen ve bunu sürdürebilen bir isimdi. Üstelik Sünnilerin başında Hariri gibi bir adamın olması, Hizbullah karşısında göz ardı edilemeyecek bir ağırlık anlamına geliyordu. Hariri'nin ortadan kaldırılması, uzun vadeli bölgesel hesaplar içindi. Lübnan'da bugün gördüklerimizin önemli bir kısmı Hariri suikastının sonuçlarıdır.
2006 yılının mart ve haziran ayları arasında, liderlerin ve çeşitli akımların katılımıyla gerçekleştirilen Lübnan Ulusal Diyalog Konferansı’nda, Lübnan ve Suriye arasında uluslararası mahkeme kurulması, diplomatik ilişkiler, sınırların çizilmesi ve Şeba Çiftlikleri’nin tanınması konularında fikir birliğine varıldı. Ayrıca Filistinli mültecilerin kaldığı kampların dışındaki silahlar ve Hizbullah'ın silahlarıyla ilgili henüz sonuçlandırılamayan ciddi bir tartışma da vardı.
Konferans bize, özellikle Lübnan’ın İsrail ile güney sınırlarında işlerin sessiz bir iyimserliğe doğru ilerlediğini hissettirdi. Ancak bu iyimser hava çok sürmedi. Hizbullah’a bağlı bir güç, 12 Haziran 2006’da, sınırda bir İsrail askeri karakoluna saldırdı. Saldırıda iki İsrail askeri esir alındı, sekizi de öldürüldü. İsrail, bu saldırıya, birkaç gün önce Gazze'de yaptığı gibi aşırı şiddetli bir bombardımanla karşılık verdi.
Arap ülkeleri arasında, Hizbullah ile İsrail arasındaki gerilime ilişkin bir fikir ayrılığı bulunuyordu. Mısır ve Suudi Arabistan bu gerilimi, Hizbullah açısından bir macera olarak görüyordu. Burada, Arap siyasetini yönetmenin, küresel politikalarla ve Arap-İsrail çatışması gibi büyük ülkelerin çelişkili çıkarlarıyla ilgili kök salan ve dallanıp budaklanan bir krizin söz konusu olduğunu söylemeliyim. Arap siyasetinin, bir partinin, grubun veya birliğin hareketlerinden etkilenmesine izin verilemez veya ellerine bırakılamaz. Arap siyasi hareketinin Arap olmayan bir referans politikasına bağlı olması da doğru değildir. Bu yüzden Lübnan-İsrail cephesindeki işlerin gidişatı beni rahatsız etti.

Musa ve Said Hariri.
Bu açıdan bakıldığında, Arap Birliği’nin konumu ve siyasi hareketi, söz konusu dönemde birliğin sorunun kökenlerinden biri olan İsrail’in işgaline ve kabul edilemez uygulamalarına karşı dik duruşuna zarar verilmeden formüle edildi. Saldırından hemen sonra Kuveyt benimle koordineli bir şekilde Arap dışişleri bakanlarını Kahire'deki Arap Birliği merkezinde acil bir toplantıya çağırdı. Toplantı, İsrail saldırısının başlamasından 3 gün sonra, yani 15 Temmuz 2006'da gerçekleşti. Toplantının ikinci kapalı oturumunda dönemin Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal ile Suriyeli mevkidaşı (Velid el-Muallim) arasında sert sözlü tartışmalar yaşandı. Tartışma, Muallim’in toplantıya katılan bakanlara aşağıdaki sözleri söylemesiyle başladı.
Toplantı tutanaklarında da yer alan ifadelerinde Muallim şunları söyledi:
“Sizlerle bazı çılgın hayallerimi paylaşmak istiyorum. Çılgın diyorum, çünkü Arap dünyası veya uluslararası toplumdaki mevcut durumlara uymuyor.  Toplantının Gazze’deki ve Lübnan’daki şehitlerin ruhları için bir dakikalık saygı duruşu ile başladığını ve Arap Birliği Genel Sekreteri’nin bu toplantıyı Gazze'de yapmamız çağırısında bulunduğunu hayal ettim. Lübnan’ın güney köylerinden birinde bulunan Ümmü Samir Kuntar'ın evinde buluştuğumuzu, sabrın ve oğlunu kurtarmak için 30 yıl beklemenin anlamını ondan öğrendiğimizi hayal ettim. Hayal ettim, çünkü hayal etmekten başka hakkımız yok. Meşru müdafaa hakkımız yok. İşgale karşı ulusal direnişi destekleme hakkımız yok. Saldırıyı kınama hakkımız da yok.”
Suriyeli Bakan konuşmasını şöyle bitirdi:
“Tüm dürüstlüğüm ve samimiyetimle ister rasyonel ister duygusal olsun buradan çıkan her sözün, İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırganlığına fayda sağlayacağını söylüyorum. Biz buna taraf olmayacağız.”

Faysal ve Sabah’ın Muallim’e tepkisi
Prens Faysal, Muallim’in sözlerine karşılık vermek için izin isteyerek şunları söyledi:
“Velid kardeşin politikalarını hayallerin yönlendirdiğini bilmiyordum. Hayallerinde, bazı Arap ülkelerinin İsrail'in Lübnan’a yönelik saldırısı karşısındaki tutumlarının İsrail’e yardım ettiğini söyledi. Öncelikle bu sorumsuzca bir konuşmadır. İkinci olarak da yanlıştır. Örneğin, bir silahlı grup, Golan Tepeleri’nden İsrail'e karşı bir saldırı düzenlerse, Velid kardeşin tutumunun ne olacağını hayal edemiyorum. Nasıl bir tutum sergileyecek. Lübnan sınırlarını İsrail'e saldırmak için kullanmak isteyenlere izin veriliyor da Golan Tepeleri’nin kullanılması için neden verilmiyor? İsrail bir açıklama yaptığımız için mi saldırdı? İsrail, Hizbullah'ın bölgede yaptıklarından dolayı saldırdı. Bunlar, siyaset peşinde koşarken rasyonalite ve mantığın ölümcül bir hata olduğuna inanan bir insanın hayalleri değil, şeytani rüyalardır.”
Bir dizi müdahalenin ardından söz, dönemin Kuveyt Dışişleri Bakanı Dr. Muhammed Sabah Salim es-Sabah'a verildi.
Sabah, Velid el-Muallim'e cevaben şunları söyledi:
“Kardeşim Ebu Tarık'ın hayallerini anlatması güzel bir şey. Bu pembe rüyalar, hafif bir akşam yemeğinden kaynaklanıyor olabilir. Rüyalardan uyanman için yüzüne biraz soğuk su atmalıyım. Çünkü sahadaki gerçekler rahatsız edicidir. İçinde bulunduğumuz çağ, çatlaklar ve bölünmeler çağıdır.”
Tüm söylenenleri dikkatle takip ederek ve herhangi bir tarafın konuşmasında Mısır'da dediğimiz gibi ‘rolü tanımlayan’ bir atılım yapmamı sağlayacak bir boşluk bulabileceğimi umarak açıklamaları sessizce dinledim. Bununla birlikte Arap Birliği ülkelerinin büyük bir kısmı, Hizbullah'ın yaptıklarının İsrail işgaline direnmek değil, İran'ın önderlik ettiği siyasi bir oyunun parçası olduğuna dair inançlarını değiştirmek zordu. Hizbullah’ın yaptıklarının, İran’ın Arap rolüne ve Arap çıkarlarına karşı bölgesel rolünün teyidi niteliğinde olduğunu düşünüyorlardı.

Arap ülkeleri dışişleri bakanları toplantısı
2006 yılının temmuz ayının son haftasında, ABD ve Fransa’nın BMGK’ya verdikleri karar taslağını engellememiz gerektiğini hissettim. Çünkü söz konusu karar taslağı Lübnan'ı gölgeliyordu. Bu yüzden, İsrail'in acımasız saldırısına maruz kalan bir Arap ülkesi olan Lübnan’la güçlü bir dayanışma beyanına ihtiyaç vardı. Böylece herkes tüm Arapların birlik olduğunu hissedecekti. Bu sebeple Arap ülkeleri dışişleri bakanlarına, Beyrut'taki Büyük Serail'de (Lübnan Başbakanlık Binası) 7 Ağustos'ta yapılacak bir toplantı için çağrıda bulundum.
Arap Birliği Konseyi, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayed Al Nahyan başkanlığında toplandı. Sinyora, dokunaklı bildirisini okudu. Ardından bazı bakanlar Lübnan'la dayanışma içinde olduklarını belirten konuşmalar yaptılar. Sonrasında dönemin Suriye Dışişleri Bakanı Velid el-Muallim söz aldı. O andan itibaren toplantıya hakim olan dostane atmosfer değişti. Çünkü Muallim, Fuad Sinyora ile bildirisindeki birçok noktaya ilişkin uzun bir tartışmaya girdi.
Muallim konuşmasında şunları söyledi:
“Öncelikle, 26 gün sonra yeniden Beyrut’a gelmişken ve savaş halen sürerken Lübnan'ın ve Arap ulusunun onurunu savunmak için en şiddetli savaşları veren kahraman Lübnan Ulusal Direnişi’nin kararlılığını nasıl selamlayamayız merak ediyorum. Ne varki bildirinin, bu ezici savaşın üzerinden 26 gün geçmişken bu yiğit direnişe destek veren bir madde içermemesine şaşırıyorum. Son olarak, Başbakan’ın (Fuad Sinyora) - bu sözüne tamamen saygı gösteriyorum - vesayet terimiyle ülkemi (Suriye) kast etmiyordur. Burada vesayet istemiyoruz. Kardeş bir halk ve komşusu olan bir ülke olarak Lübnan'la dayanışma içindeyiz. Onların başına gelen, bizim başımıza gelmiştir. Teşekkür ederim.”
Söz alan Sinyora ise konuşmasında şunları söyledi:
 “Lübnan, tekrarlanan işgaller, saldırılar, çatışmalar, yerel, bölgesel veya uluslararası vesayetlerin sosyal ve siyasi oluşumuna müsamaha göstermez. Bunu sadece Velid el-Muallim hissetti. Toplantıya katılanların geri kalanı böyle bir hisse kapılmadı.”
Ardından toplantı, Arap Birliği Konseyi'nin ortak bildirisinde Hizbullah'ın selamlanması konusunda ısrar eden Muallim ile kendisine yanıt veren Sinyora arasında acı ve uzun bir tartışmaya dönüştü. Sinyora, Arap ülkelerinin dışişleri bakanlarının toplantıyı, Lübnan’ı destekleyen katılımcılar da Sinyora’nın tutumunu destekledi.
Toplantı sonunda, Arapların Lübnan'daki duruma ilişkin bakış açısının sunulması ve Lübnan'daki bu tehlikeli durumun nasıl giderileceğinin istişare edilmesi için BAE Dışişleri Bakanı, Arap Birliği Konseyi Başkanı ve Katar Dışişleri Bakanı'nın Arap ülkelerinin BMGK temsilcisi olarak atanması ve bunun için Arap Birliği Genel Sekreteri ile BMGK’ya gidilmesi gibi bir dizi karar alındı.

New York seyahati
Beyrut’tan doğruca New York’a gitmeye karar verdik. Şeyh Abdullah bin Zayed, Abu Dabi'ye döneceğini ve oradan New York'a geçeceğini söyledi. Bu sırada Katar Dışişleri Bakanı Hamad bin Cassim'in ailesi Fransa'nın Cannes kentindeydi. Ben ve Arap Birliği heyetinin, Beyrut'tan New York'a doğrudan seyahat etmeye hazır olduğumuzu duyurduğumda, Şeyh Hamad bin Cassim bana ve heyete, özel uçağıyla New York’a kısa bir süre Fransa’da durakladıktan sonra gitmeyi teklif etti. Uçak, Fransa'nın güneyindeki Cannes’daki havaalanına indi. Hamad, evine, ailesini görmeye gideceğini, çok geç olduğu için sabah erkenden New York'a gitmek üzere ben ve heyet için The Ritz-Carlton Oteli’nde iki süit ayırdığını söyledi. Beyrut'tan Cannes’a gitmek kolay oldu. Çünkü İsrail hava sahasından geçmiştik. Bu da yolculuğu baya kısalttı.
Yazın bu döneminde Cannes ve birçok Avrupa şehri, tahmin ettiğim gibi Arap turistlerle doluydu.  Lübnan'ın İsrail’in saldırganlığına maruz kaldığı bir dönemde, turistik bir şehirde Arap Birliği Genel Sekreteri’ni gören herhangi bir Arap vatandaşı ne düşünürdü? Bu kesinlikle yankı uyandırırdı! Ne var ki Kuveytli yaşlı bir kadın, otele girip çıkarken benimle karşılaştı. Bana, “Sen Amr mısın?” diye sordu. “Evet” dedim. Sonra bana “Nasılsın oğlum? Sağlığın nasıl? Seni seviyoruz” dedi. Ardından aklıma geldiği gibi “Burada ne yapıyorsun?” sorusunu sordu. Utanarak, “Lübnan'daki savaşı durdurmak için çalışmalarda bulunmak üzere New York'taki Birleşmiş Milletler'e giderken uçak Cannes'da durdu. Şimdi bana uçağın hazır olduğunu haber verdiler” dedim.  Bana, “Tamam, Allah sizi muvaffak etsin” dedi.
Henüz 20 metre gitmemiştim ki, Bahreynli bir başka kadın bana “Sen Amr Musa mısın?” diye sordu. “Evet” dedim. Hesap soran bir ses tonuyla bana, “Lübnan'da savaş varken burada ne yapıyorsun?” dedi. Ona, “Vallahi uçak bozuldu ve burada bir gece kalmak zorunda kaldım” dedim. New York'a gidene kadar geceyi odamda geçirmeye karar versem de odama gidene kadar bu durum birkaç kez tekrarlandı.  Asansörde, Kuveyt Parlamentosu Dışişleri Komisyonu Başkanı sevgili arkadaşım Muhammed Cassim es-Sakr ile karşılaştım. Ona, “Seninle karşılaşmam harika oldu” dedim ve “Nereye gidiyorsun?” diye sordum. Akşam yemeği için bir restorana gittiğini söyledi. Ben de akşam yemeğini kendisiyle yiyeceğimi söyledim.
Ona, ne zaman bir Arap ile karşılaşsam bana, -hakları da var- “Lübnan yanarken Cannes’da tatil mi yapıyorsun?!” dediklerini ve onlara tekrar tekrar uçağın bozulduğunu ve yarın ABD’ye gideceğimi açıklamadığımı söyledim. Sakr, durumun komikliği karşısında gülme krizine girdi. Beni otelin içindeki bir restorana davet etti. Köşede ve alışılagelmiş yolculuk tutkusunun dışında bir restorandı. Ertesi sabah Bin Cassim, ben ve heyet, New York’a gittik. Abdullah bin Zayed de bize katıldı. BM’deki heyetlerin çoğu ile temas kurmaya başladık. Lübnan Başbakanı Fuad Sinyora'nın İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırısını durdurmak için önerdiği yedi maddelik planı BMGK’ya sunduk. Heyetlere, bu planın, Lübnan halkının krize son verme konusundaki ortak iradesinin samimi bir ifadesi olduğunu söyledik.
BMGK, 11 Ağustos 2006’da 1701 sayılı kararı yayınladı. Kararın, İsrail lehine son derece taraflı olduğunu düşünüyorum. Ancak en azından, Hizbullah ve Lübnan hükümeti tarafından reddedilen önceki taslak kararlardan daha iyi olduğu düşünülebilir. Hasan Nasrallah'a göre ise bu karar, diğer tüm taslak kararlar arasında en az kötüsüydü.
*Kitabın bölümleri, Daru’ş-Şuruk ile yapılan özel anlaşma ile yayınlanmıştır
*Tüm hakları saklıdır
Amr Musa: Kaddafi, devrimden kurtulduğunu ve Bin Ali’nin ardından düşmeye aday olan ismin Mübarek olduğunu sanıyordu
Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor... (4) Musa: İsrail, Arap Girişimi’ni olumsuz karşıladı, çünkü girişim İsrail’i Araplarla müzakereye itiyordu​​​​​​​
Amr Musa: Saddam Hüseyin uluslararası müfettişlere onay verdi, ancak ABD Irak'ta savaşa girme kararını almıştı
Amr Musa: Mübarek, İsmet Abdulmecid’in görevde kalmasını istemedi... 11 Eylül olayları bize karşı beslenen olumsuz duyguları ortaya çıkardı



Fuad Hüseyin: Trump'ın özel temsilcisi Mark Savaya'nın yerine Irak dosyasını Tom Barrack devraldı

ABD'nin Suriye Büyükelçisi Tom Barrack (Arşiv- AFP)
ABD'nin Suriye Büyükelçisi Tom Barrack (Arşiv- AFP)
TT

Fuad Hüseyin: Trump'ın özel temsilcisi Mark Savaya'nın yerine Irak dosyasını Tom Barrack devraldı

ABD'nin Suriye Büyükelçisi Tom Barrack (Arşiv- AFP)
ABD'nin Suriye Büyükelçisi Tom Barrack (Arşiv- AFP)

Irak Dışişleri Bakanı ve cumhurbaşkanı adayı Fuad Hüseyin, Mark Savaya'nın artık ABD Başkanı Donald Trump'ın Irak özel temsilcisi olarak görev yapmadığını ve yerine Tom Barrack'ın "Irak dosyasını yönettiğini" belirtti.

Hüseyin, Kurdistan 24 televizyonuna bugün verdiği röportajda, ABD'nin Nuri el-Maliki'nin başbakan adaylığına ilişkin tutumunun yeni bir durum yarattığını ifade etti.

Kürdistan Demokrat Partisi'nin (KDP) cumhurbaşkanlığı adayı Hüseyin, "Koordinasyon çerçevesi hâlâ Nuri el-Maliki'nin aday gösterilmesinde ısrar ediyor, ancak Amerika'nın son tutumu yeni bir durum yarattı ve Washington'un el-Maliki hakkındaki görüşünün geçici mi yoksa kalıcı mı olduğu belirsiz" ifadesini kullandı.

Bu değişiklik, Washington'un Irak siyasetinde İran etkisini sınırlama çabaları nedeniyle Washington ve Bağdat arasında artan gerilimlerin ortasında gerçekleşti.

Savaya, Iraklı-Amerikalı Hristiyan bir iş adamı ve Trump tarafından üst düzey görevlere atanan birkaç Arap-Amerikalıdan biri. Trump, Detroit'te ve ülke genelinde Arap ve Müslüman oylarını kazanmak için 2024 başkanlık kampanyasını yoğunlaştırmıştı.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre bir kaynak, Savaya'nın, eski Irak Başbakanı Nuri el-Maliki'nin bir sonraki başbakanlık için aday gösterilmesini engelleyememesi de dahil olmak üzere, önemli durumları "yanlış yönettiğini" söyledi. Bu, Trump'ın Bağdat'ı açıkça uyardığı bir hamleydi.

Detroit'te bir kenevir işletmesi olan ve Trump ile yakın bağları bulunan Savaya'nın diplomatik deneyiminin olmaması göz önüne alındığında, elçi olarak seçilmesi sürpriz oldu. İki kaynak, atanmasından bu yana Irak'a resmi olarak seyahat etmediğini söyledi.

İki Iraklı yetkili, cuma günü Irak'ı ziyaret edip üst düzey yetkililerle görüşmeler yapmasının planlandığını ancak aniden bu görüşmeleri iptal ettiğini söyledi.

Bu olay, Trump'ın Irak'ı Maliki'yi başbakan olarak yeniden seçmesi halinde Washington'un petrol zengini ve ABD'nin yakın müttefiki olan bu ülkeye tüm desteğini keseceği konusunda uyarmasından günler sonra gerçekleşti.

ABD'nin görev süresi boyunca mezhep çatışmalarını körüklemek ve DEAŞ'ın yükselişine izin vermekle suçladığı Maliki, Irak'ın en büyük parlamento bloğu tarafından birkaç gün önce başbakanlığa aday gösterildi.


Haseke Valiliği için SDG'nin adayı kimdir?

Eski SDG üyeleri, bugün Suriye'nin kuzeyindeki Rakka kentinde hükümet tarafından işletilen bir uzlaşma merkezinin önünde duruyor (AP)
Eski SDG üyeleri, bugün Suriye'nin kuzeyindeki Rakka kentinde hükümet tarafından işletilen bir uzlaşma merkezinin önünde duruyor (AP)
TT

Haseke Valiliği için SDG'nin adayı kimdir?

Eski SDG üyeleri, bugün Suriye'nin kuzeyindeki Rakka kentinde hükümet tarafından işletilen bir uzlaşma merkezinin önünde duruyor (AP)
Eski SDG üyeleri, bugün Suriye'nin kuzeyindeki Rakka kentinde hükümet tarafından işletilen bir uzlaşma merkezinin önünde duruyor (AP)

Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Haseke Valiliği için aday gösterdiği Nureddin Ahmed, Suriye hükümetinin adaylığına onay verdiğini açıkladı. Ahmed, bugün yaptığı medya açıklamasında, hükümet ile SDG arasında yarın yürürlüğe girmesi beklenen anlaşmanın başlamasından saatler önce, önümüzdeki iki gün içinde bir siyasi heyetle birlikte Şam’ı ziyaret edeceğini söyledi.

Şam’daki kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, adaylığa ilkesel düzeyde onay verildiğini ancak henüz resmi atama kararnamesinin çıkarılmadığını ve onayın resmen ilan edilmediğini ifade ettiler. Bu gelişmeler yaşanırken, dün Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Mesud Barzani ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında bir telefon görüşmesi gerçekleşti. Eş-Şara, görüşmede devletin Kürtlerin haklarına saygılı olduğunu vurgulayarak, tüm Suriyelilerin yasa önünde eşit ve eşit haklara sahip bulunduğunu belirtti.

Barzani ise Suriye hükümeti ile SDG arasında varılan kapsamlı anlaşmaya desteğini dile getirerek, anlaşmanın Suriye’nin birlik ve istikrarını garanti edecek şekilde uygulanmasının önemini vurguladı. Taraflar, anlaşmanın hayata geçirilmesi ve Suriye ile bölgesel istikrarın sağlanması için ortak iş birliği ve koordinasyonun önemini kaydetti.

SDG’nin Haseke Valiliği adayı Nureddin AhmedSDG’nin Haseke Valiliği adayı Nureddin Ahmed (  Dolaşımda)

SDG’nin Haseke Valiliği adayı Nureddin Ahmed, bilinen adıyla “Ebu Ömer Hanika”, North Press ajansına yaptığı açıklamada, Suriye hükümetinin adaylığını kabul ettiğini ve iki gün içinde siyasi bir heyetle birlikte Şam’a gideceğini doğruladı.

1969 yılında Kamışlı’da doğan Ahmed, 2014 yılından bu yana SDG Genel Komutanlık üyesi ve halkla ilişkiler sorumlusu olarak görev yapıyor. Şam Üniversitesi Makine ve Elektrik Mühendisliği Fakültesi’nden mezun olan Ahmed, 1993–2012 yılları arasında Haseke ve Kamışlı’daki Telekomünikasyon Müdürlüğü’nde mühendis olarak çalıştı. 2011’de Esed yönetimine karşı protestolara katılması nedeniyle görevinden uzaklaştırılan Ahmed, 2014 yılında DEAŞ’ın Kobani’ye düzenlediği saldırılarda oğlu Ömer’i kaybetti.

Kamışlı’daki Alaya Cezaevi’nin de bir süre müdürlüğünü yapan Ebu Ömer Hanika, geniş siyasi ve toplumsal ilişkileri ile biliniyor. Arap ve Kürt toplulukları arasındaki ortak dosyaların yönetilmesi ve gerilimin azaltılmasında önemli rol oynadı. Arap aşiretleri ve Kürt siyasi güçleriyle güçlü ilişkileri bulunana Ebu Ömer, PKK’ye yakınlığı ile tanınıyor.

Suriye hükümeti ile SDG arasında varılan anlaşmanın yarın yürürlüğe girmesi bekleniyor. Anlaşma; ateşkes ilanını, kurumların entegrasyonunu, SDG’nin Haseke Valiliği, Savunma Bakan Yardımcılığı ve bazı üst düzey pozisyonlar için adaylar önermesini ve Halk Meclisi’ne milletvekili adayları göstermesini öngörüyor.

SDG Lideri Mazlum Abdi’nin Haseke Valiliği veya Savunma Bakan Yardımcılığı için aday gösterildiği, ancak herhangi bir resmi görevi kabul etmeyeceğini açıklayarak Kürtler için siyasi referans oluşturma çalışmalarını sürdüreceğini belirttiği ifade edildi.

Haseke İç Güvenlik Komutan Yardımcılığı için Simenad Afrini (Dolaşımda)Haseke İç Güvenlik Komutan Yardımcılığı için Simenad Afrini (Dolaşımda)

Sızan bilgilere göre, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi Başkan Yardımcısı Bedran Ciya Kurd Savunma Bakan Yardımcılığına, Albay Simenad Afrini ise Haseke İç Güvenlik Komutan Yardımcılığına aday gösterildi. Perşembe günü yayımlanan kararla, Haseke İç Güvenlik Komutanlığına ilin yerlilerinden Tuğgeneral Mervan el-Ali atanmıştı.

SDG'den iki kadın savaşçı, Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de Suriyeli Kürtlerin düzenlediği bir gösteride  zafer işareti yapıyor (AFP)SDG'den iki kadın savaşçı, Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de Suriyeli Kürtlerin düzenlediği bir gösteride  zafer işareti yapıyor (AFP)

Öte yandan SDG, yarından itibaren Haseke’de sokağa çıkma yasağı ilan etti. El-Sevra el-Suriye gazetesi, yerel kaynaklara dayandırdığı haberinde, yasağın, anlaşma kapsamında kente girmesi beklenen Suriye güvenlik güçlerinin halk tarafından karşılanmasını engellemeyi amaçladığını ifade etti.

Anlaşma kapsamında Suriye İç Güvenlik güçleri Haseke ve Kamışlı kentlerine girecek. Bu süreçte özerk yönetim kurumları ile devlet kurumlarının entegrasyonu sağlanacak. Önümüzdeki günlerde Rumeylan ve Süveyde petrol sahalarının Enerji Bakanlığı’na devredilmesi, çalışanların entegrasyonu, Kamışlı Havalimanı’nın Sivil Havacılık Kurumu’na teslimi, Semalka Sınır Kapısı’ndaki geçişlerin yeniden başlaması ve özerk yönetim kurumlarının devlet yapısına dahil edilmesi planlanıyor.

Ayrıca Haseke’de 16 bin, Kobani’de ise 6 bin askerden oluşan bir askeri birlik kurulacak. Kürtlerin haklarını düzenleyen 13 No’lu Kararname uygulanacak, Kürtlerin medeni ve eğitim hakları güvence altına alınacak, yerinden edilmiş kişilerin bölgelerine dönüşü sağlanarak istikrar yeniden tesis edilecek.

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, yarın sabah saat 06.00’dan itibaren, kamu güvenliği araçlarının kente girişleri tamamlanana kadar sokağa çıkma yasağı uygulanacağını duyurdu. Kürt medyası, Mesud Barzani ile SDG Lideri Mazlum Abdi arasında da bir telefon görüşmesi yapıldığını, görüşmede anlaşmanın uygulanmasına ilişkin son gelişmelerin ele alındığı ve sorunların diyalog yoluyla çözülmesi konusunda mutabakata varıldığını bildirdi.

Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) ise anlaşma ve 13 No’lu Kararname’nin Kürt halkının ulusal haklarının tanınması için diyalog sürecinin önünü açtığını belirterek, tüm Suriyeli bileşenlerin gerçek ortaklık, adalet ve eşitlik temelinde haklarının güvence altına alınmasının ülkenin yüksek çıkarlarını ve kalıcı istikrarı sağlayacağını ifade etti.


BAE'nin çekilmesinin ardından Yemen'de neler oldu?

Gelişen hizmetler daha iyi bir gelecek umutlarını besledi (AFP)
Gelişen hizmetler daha iyi bir gelecek umutlarını besledi (AFP)
TT

BAE'nin çekilmesinin ardından Yemen'de neler oldu?

Gelişen hizmetler daha iyi bir gelecek umutlarını besledi (AFP)
Gelişen hizmetler daha iyi bir gelecek umutlarını besledi (AFP)

Tevfik eş-Şenvah

Meşru hükümetin talebi üzerine Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) Yemen'den çekilmesinin ardından, 10 yıl boyunca meşru hükümet güçlerine paralel bir silahlı kanat olan Güney Geçiş Konseyi aracılığıyla askeri üstünlüğünü koruyan güneyin kaderi hakkında sorular gündeme geldi.

Bu dönem hem askeri hem de sivil hükümet kurumlarıyla ve ayrıca kalkınma, insani yardım ve sosyal hizmetlerle sürekli bir çatışma ve çekişme olduğu için kolay değildi. Bu durum, derin bölünmelerle zaten zayıflamış ve bu bölünmelerin artık uluslararası toplum tarafından tanınmış, Suudi Arabistan’ın büyük desteği sayesinde iç güveni yeniden kazanan hükümetin yönetimindeki birleşik toprakların kalan kısmını da tehdit ettiği ülkede, BAE’nin ayrılmasının yaratacağı “boşluğun” sonuçları hakkındaki tartışmaları da tetiklemişti.

 Boşluğu doldurmaya yönelik kararlı bir duruş

2025’in Aralık ayının başından 2026’nın Ocak ayının başına kadar Hadramut ve el-Mehra'da yaşanan yoğun olaylarla geçen bir aylık süre, Yemen'deki siyasi, askeri ve hatta hizmetler sahnesini kökten değiştirmeye yetti.

Bu değişikliklerin sonucu olarak, BAE kuvvetleri tüm ekipman ve kaynaklarıyla geri çekildi ve arkasında önemli olaylar, misyonlar ve 10 yıllık hakimiyet, kontrol ve faaliyetin ardından merak uyandıran sorular bıraktı.

Güvenlik ve hizmetlerde yaşanacak boşluk konusunda uyarıda bulunanlar bile, güç dengesinin sahada hızla değişmesi, Suudi Arabistan’ın desteğiyle devletin sahadaki varlığının ciddi bir geri dönüş yaşamasıyla arka plana çekildi. Riyad'ın bu desteğine iyileştirilmiş hizmetler, güvenlik ve maaş ödemelerinin ötesine uzanan çeşitli düzeylerdeki kararlı duruş da eşlik etti. Bu değişiklikler, herkesin dilinde ve Yemenlilerin kendilerine ve ülkelerinin geleceğine olan güvenlerini yeniden kazanmalarıyla zirveye ulaştı.

Enformasyon Bakan Yardımcısı Feyyaz el-Numan, BAE'nin, Cumhurbaşkanı Reşad el-Alimi'nin egemenlik kararı doğrultusunda kurtarılan şehirlerden çekilmesinin ardından, “elektrik ve su gibi temel hizmetlerde kademeli bir iyileşme ve bazı hizmet sektörlerinde göreceli bir normale dönüşle birlikte, sahanın çehresinin açık ve belirgin bir şekilde değişmeye başladığını” söyledi.

Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre web sitesine verdiği röportajda Numan, “geçici başkent Aden ve diğer kurtarılan şehirlerdeki bu artan iyileşmenin bir tesadüf olmadığını, aksine ikilik, karar alma sürecindeki çok başlılık, Abu Dabi’nin politikalarının artık feshedilmiş olan Güney Geçiş Konseyi'ne dayattığı müdahalelerden arındırıldıktan sonra devlet kurumlarının normal işlevlerine geri dönme çabalarının bir sonucu olduğunu” ifade etti.

Gerçek, kurşunların susturamayacağı bir denklemdir

Sahadaki alternatif değişiklikler hükümete bağlı “Vatan Kalkanı” güçlerinin ilerleyişiyle hızla ilerliyordu. Askeri ilerleyişi, Güney Geçiş Konseyi ve BAE ile bağlantılı engelleyici güçlerin sahne dışına itilmesiyle başlayan siyasi çabalar takip etti. Bu çabalar, Yemen'de önemli bir kamuoyu desteğine sahip etkili isimlerin, Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi tarafından temsil edilen devlet hiyerarşisinin en tepesine yerleştirilmesini ve Şayi Zindani’nin başbakan olarak atanmasını da içeriyordu. Güney Geçiş Konseyi unsurları ise hızla değişen gerçekliğe ayak uydurmaya çalışarak Riyad'a akın ettiler.

Bu akın, Ayderus ez-Zübeydi kampından ayrılma ya da inat ve bölgesel kibirden vazgeçme işareti değil. Aksine, değişen koşulları okuduklarının ve paralel oluşumlar ve projeler sayfasının kapanmasından sonra yeni bir pozisyon belirlediklerinin bir işareti.

Gazeteci ve toplum aktivisti Veddah el-Ahmedi, “Su ve elektrik gibi hizmetlerdeki iyileşme ve maaş ödemelerindeki düzenlilik, Aden'in yıllardır tanık olmadığı kadar açık ve hızlıydı” dedi.

Bu değişiklikler insanlara “devletin geri dönüşü, kanun ve devlet kurumlarının yönetmeliklerinin uygulanması, işlerin kayırmacılık ve bölgeselcilik yerine yeniden liyakate dayanarak yürütülmesi konusunda bir umut ışığı” verdi.

Ahmedi'ye göre, insanların en çok umduğu şey belki de “iki farklı dış kararın varlığı sebebiyle görevlerdeki ikiliğin ortadan kaldırılmasıdır.”

İyileşmenin pekiştirilmesi ve çatışma döngülerinin sona erdirilmesi için “geçmiş yıllarda Aden'de kök salmış olan ve bu şehre tamamen yabancı olan bölgeselcilik yerine, tüm güney şehirlerin sakinlerinin bir sonraki aşamanın yönetimine dahil edilmesinin” çok önemli olduğunu düşünüyor.

Krallığın çabalarının bir parçası olarak, meşru hükümetin kontrolündeki bölgelerde uzun süredir yaşanan kalkınma ve hizmet boşluğu giderildi. Devlete silah doğrultan “Güney Geçiş Konseyi” güçleri de dahil olmak üzere yaklaşık 40 bin askere, Adalet Bakanlığı çalışanlarına ve diğer bazı sivil sektör çalışanlarına maaş ödemeleri yapıldı.

Ekonomik ve mali durumu iyileştirmek için Yemen Merkez Bankası'na 300 milyon dolarlık bir mevduat şeklinde yeni bir finansman paketi sunuldu. Toplam 1,2 milyar dolarlık paketin bir parçası olarak, ülkedeki gıda güvenliğini güçlendirmek ve bütçe açığını kapatmak için de ilave 200 milyon dolar tahsis edildi. Bu fon ayrıca maaş, ücret ve işletme giderleri ödemelerini destekleyecek, hükümete ekonomik reform programını uygulamada yardımcı olacak ve elektrik, sağlık, ulaşım ve diğer sektörlerdeki projeleri finanse edecektir.

Bu destek, geçici başkent Aden ile sınırlı kalmayıp, Hadramut, Mehra, Sokotra, Marib, Şebve, Abyan, ed-Dali, Lahc ve Taiz şehirlerindeki çeşitli projelerin geliştirilmesini de içeriyor.

Geçtiğimiz yılın sonlarında, Krallık, Yemen hükümetinin bütçesini güçlendirmek ve Yemen Merkez Bankası'nı desteklemek için 500 milyon dolarlık ek ekonomik destek sundu.

Acil planlar

Aden'den askeri birliklerin çekilmesini ve güvenlik koşullarının, emniyetin sağlanmasını denetleyen Danışman Faleh eş-Şehrani ise son zamanlarda zorlu koşullar yaşayan çeşitli kurumların temsilcileriyle bir araya geldiğini açıkladı. Bu kurumlar arasında yetimhaneler, görme engelliler merkezleri, huzurevleri ve çocuk evleri, Güvenli Çocukluk Derneği, Protez Merkezi, Psikiyatri Hastanesi, Aden Otizmli Çocuklar Derneği, El-Hayat Engelliler İçin Erken Müdahale Vakfı ve bir grup eğitimci yer alıyor.

Bu toplantıların ardından Şehrani, eğitim sürecinin devamlılığını sağlamak için eğitim sektörünü ve öğretmenleri desteklemenin yanı sıra, bu kurumları desteklemek ve güçlendirmek için acil bir planın uygulanacağını açıkladı.

Ülkenin ruh halini yansıtan popüler bir ifade

Halkın gelişmelere tepkisi hızlı ve belirgindi; Yemenliler, Güney Geçiş Konseyi'nin kontrolü sırasında tam bir yoksunluk yaşayan bölgelerine ve evlerine elektrik ve su da dahil olmak üzere hizmetlerin geri döndüğünü gösteren fotoğraf ve videoları sosyal medyada paylaşmakta adeta yarıştılar.

Ardından, cuma günü Aden'de düzenlenen ve Suudi Arabistan bayraklarının taşındığı büyük bir gösteri, bu duyguyu ifade ediyor ve içeriği, konuşmaları ile halkın son günlerde gerçekleşen ilerlemeden duyduğu memnuniyeti dillendiren bir mesaj taşıyordu. Aynı zamanda güvenliğin önceliğini vurguluyor, maaş ödemelerinde, hizmetlerde ve kalkınma projelerinde yapılan iyileştirmelere destek veriyordu. Bu projelerin en yenisi, Aden Valisi ve Suudi Arabistan'ın Yemen Kalkınma ve Yeniden Yapılanma Programı yetkilileri tarafından Aden Uluslararası Havalimanı’nı geliştirme projesinin üçüncü aşamasının temel atma töreniydi. Söz konusu aşama, ana pistin rehabilitasyonunu ve hava seyrüsefer ve iletişim sistemlerinin uluslararası standartlara uygun hale getirilmesini, operasyonel verimliliğin ve hava trafiği güvenliğinin artırılmasını, havalimanının hem yerel hem de uluslararası havayolları uçuşlarını kabul etmeye ve işletmeye hazır hale getirilmesini içeriyor.

Güneyde siyasi pazarlıklara yer yok

Aden'in el-Urud Meydanı'nda toplanan kalabalığın, Amalika Tugayı lideri Hamdi Şükri'ye yönelik suikast girişimini kınayan mesajı, Güney davasının, herhangi bir tarafın halkın pahasına siyasi manevra veya kazanç aracı olmadığına halkın bağlı kaldığını açığa çıkardı. Bunun diyalog ve istikrara yönelik bilinçli bir halk talebi olduğunu, halkı yeniden bir krizler döngüsüne sürüklemeyi, kendi çıkarları için siyasi pazarlıkların esiri olarak kalmasını amaçlayan baskı ve güç mantığını reddettiğini ortaya koydu.

Sahneyi değiştiren hafta

Daha önce Güney Geçiş Konseyi'ne sadık olan gazeteci ve siyasi yazar Cemal Haydara, BAE'nin Güney Yemen'deki varlığının sona ermesinin ardından, özellikle askeri, siyasi, güvenlik ve hizmet sektörlerinde yaşanan değişikliklerin önemli olduğunu söylüyor.

Haydara, Konseyin BAE'nin elinde sadece bir pazarlık kozu olarak kalmasının ardından, siyasi sahnenin sadece bir hafta içinde tamamen değiştiğini düşünüyor.

Hizmet düzeyinde ise “hem askeri hem de sivil sektörlerdeki çalışanların maaşlarının ödenmesinin yanı sıra, elektrik verme saatlerinde ve petrol ürünlerinin bulunabilirliği konusunda gözle görülür bir iyileşme yaşandı” dedi.

 Endişe ve kaygı

Haydara'ya göre genel olarak bu değişikliklere yönelik bakış açısına, özellikle Aydarus Zübeydi'nin destekçilerinin öfkesinin doruk noktasında olması nedeniyle, “artçı şoklar beklentisi” karıştı. Hükümetin ve Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi'nin Riyad'da olmaya devam etmesi ve Suudi Arabistan başkentinde planlanan Güney-Güney diyaloğu için hazırlık komitesinin kurulmasının ve hatta bir tarih belirlenmesinin gecikmesi göz önüne alındığında, kimsenin bir sonraki siyasi ve askeri gelişmeleri tahmin edemeyeceğini ifade etti.

Paralel güçler değil, siyasi araçlar

Müttefik Suudi Arabistan’ın desteklediği değişikliklerle birlikte Yemenliler, deneyimli Dr. Şayi Zindani'nin yeni hükümetinin önümüzdeki saatlerde açıklanmasını bekliyorlar. Şüpheli kaos projelerine ve zorla dayatılan oldubittilere ortak veya suç ortağı olan taraflardan kurtulduktan sonra, devletin bağımsızlık ve tam egemenlik araçlarıyla sahadaki varlığının güçlenmesinde hükümetin daha aktif ve belirgin bir rol oynamasını umuyorlar.

Son söz meşru hükümetindir

Yemenlileri belki de en çok rahatlatan husus, Riyad'ın güney için belirli bir siyasi vizyon dayatmaması ve bu konuları meşru hükümete bırakmasıydı. Güney Geçiş Konseyi unsurları da dahil olmak üzere tüm siyasi tarafları kabul etti ve Yemenlilerin sorunlarıyla ilgili olarak ne karar verirlerse versinler, onları destekleyeceğini açıkça vurguladı. Dahası, Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman aracılığıyla Riyad, Güney-Güney Diyalog Konferansı sırasında varılacak kararlara bağlı olarak güney davasını destekleyeceğini de açıkladı.

Zira bugün meşru hükümetin ve Riyad'ın kendisi için çabaladığı Yemen projesi, tek bir kişiye veya siyasi oluşuma değil, halka ve hükümetin işleyişine bağlı. Çeşitli aşamaları ve sonuçları bazılarını sahne dışına itebilir ama davanın haklılığını ortadan kaldırmaz.

Son birkaç haftadır, Aden ve Riyad havaalanları arasındaki karşılıklı uçuşlar, sadece insani ve kalkınma yardımları, Merkez Bankası’na finansman desteği, askeri ve sivil memurların maaşlarının ödenmesi amacıyla değil, aynı zamanda siyasi ve askeri destek için de kesintisiz devam etti. Bu desteğin en somut örneği, Aden'in kavurucu güneşi altında halk arasında ve devlet kurumları içinde çok yönlü destek çabalarını denetleyen Suudi Arabistanlı yetkililerin varlığıydı. Bahsi geçen çabaların başında ise güvenlik ve askeri durumu istikrara kavuşturmak, feshedilen Güney Geçiş Konseyi kuvvetlerin yerini alan kuvvetlerin operasyonlarını organize ederek, onların egemenliğine fiilen son vermek geliyor. Güney Geçiş Konseyi ve kuvvetleri 10 yıl boyunca Aden ve güney şehirleri üzerindeki silahlı kontrolünü sürdürdü ve BAE tarafından kurulmayan, devletle bağlantılı herhangi bir askeri oluşumun buralarda varlık göstermesine karşı çıktı ve bunları bastırdı.

Silahlı güçlerin ortadan kaybolması

Numan, “Şehirlerin içinde silahlı güçlerin ortadan kaybolması ve Güney Geçiş Konseyi'ne bağlı ‘Güvenlik Kuşakları’nın daha önce kurmuş olduğu gayri resmi kontrol noktalarının azaltılması, halka bir güvenlik duygusu kazandırdı” değerlendirmesinde bulundu. “Vatandaşlar artık, Suudi Arabistan liderliğindeki Arap Koalisyonu’nun Ortak Kuvvetler Komutanlığı içinde birleşik komuta merkezini aktifleştirmeye yönelik direktifleri sayesinde, kendilerine karşı korkunç ihlallerde bulunan bu güçlerden korkmadan şehirlerinde dolaşabiliyorlar. Bu direktifler askeri sürecin yeniden düzenlenmesine yardımcı oldu” diye vurguladı.

Yemen'in güney ve doğu şehirlerini yıllarca kasıp kavuran “askeri ve güvenlik kaosunu” “devlet çerçevesinin dışında faaliyet gösteren oluşumların varlığına” bağlayan Numan; “Bu faktörün ortadan kaldırılmasının ardından, birleşik komuta ve karar alma süreci, sürdürülebilir istikrarın temeli olarak hükümete ve halka karşı net bir hesap verebilirlik ile askeri ve güvenlik sahnesinin yeniden düzenlenmesi süreci başladı” ifadesini kullandı.

Bugün yaşananlar, Numan’a göre meşru hükümete bağlı şehirlerin “dış vesayete ihtiyaç duymaktan ziyade güçlü bir devlete ve etkili kurumlara ihtiyaç duyduklarını” teyit ediyor. Zira ona göre deneyimler, istikrarın tarafların çokluğundan değil, içeriden geldiğini kanıtlamıştır ve hükümet, Suudi Arabistan'daki kardeşlerimizin desteği ve Yemen halkının kendi iradesiyle bu yolda ilerlemektedir.