Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor (2) Musa: Faysal, Muallim’in ‘şeytani’ hayallerine karşı çıktı. Şu an Lübnan’da tanık olduklarımız, Refik Hariri suikastının sonuçlarıdır

Amr Musa ve Refik Hariri’nin gerçekleştirdiği bir gir görüşme. (Getty Images)
Amr Musa ve Refik Hariri’nin gerçekleştirdiği bir gir görüşme. (Getty Images)
TT

Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor (2) Musa: Faysal, Muallim’in ‘şeytani’ hayallerine karşı çıktı. Şu an Lübnan’da tanık olduklarımız, Refik Hariri suikastının sonuçlarıdır

Amr Musa ve Refik Hariri’nin gerçekleştirdiği bir gir görüşme. (Getty Images)
Amr Musa ve Refik Hariri’nin gerçekleştirdiği bir gir görüşme. (Getty Images)

Eski Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa biyografisinin ilk bölümünü yayımlamasının üzerinden geçen 3 yılın ardından ‘Senevatu’l-Camiati’l-Arabiyye’ (Arap Birliği Yılları) adlı ikinci kitabını çıkardı. 574 sayfa olan ve 19 bölümden oluşan kitap, Daru’ş-Şuruk yayın evi tarafından yayımlandı.
Musa, Şarku’l Avsat’ın bugünden itibaren 7 bölümlük yazı dizisi halinde bazı bölümlerini yayınlayacağı kitabında, Arap Birliği Genel Sekreteri olduğu 2001 ve 2011 yılları arasında, Arap ülkelerinde ve çevresinde yaşanan ciddi olaylarla dolu 10 yılın gizli kalan yönlerini gün yüzüne çıkarıyor.
Kitabın 90 sayfalık iki bölümden oluşan bu bölümünde, Hizbullah liderliğindeki Lübnan muhalefeti ve Maruni müttefiki Özgür Yurtsever Hareket’in (ÖYH), 2006 yılının aralık ayı başlarında halkın Fuad Sinyora hükümetinin istifası talebiyle sokaklara döküldüğü, 2008 yılında Doha Anlaşması'nın imzalanmasına yol açan ve tüm ülkeyi saran siyasi krizin çözülmesindeki rolünü ele alıyor.

İşte Amr Musa’nın kaleme aldığı kitabından bölümler:
14 Şubat 2005 tarihinde Arap Birliği’ndeki ofisimde, Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih tarafından açılışı yapılacak olan Arap Birliği Ekonomik ve Sosyal Konseyi'nin ilk toplantısına katılmak üzere Aden'e gitmeye hazırlanıyordum. El-Cezire televizyonu son dakika haberi olarak, Beyrut'ta Başbakan Refik Hariri'nin yaralandığı büyük bir patlama olduğu haberini geçti. Diğer kanallara baktığımda, Al Arabiya televizyonunun yanındaki 21 kişi ile birlikte öldüğü haberinin verildiğini gördüm. Ofis müdürümü aradım. Derhal Lübnan'a gitmem için gerekli ayarlamaların yapılmasını istedim. Yemen Dışişleri Bakanı Ebu Bekir el-Kirbi'yi de aradım. Kendisine son gelişmeden dolayı gelemeyeceğimi, Lübnan'a gideceğimi söyledim.
Kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, beni arayıp Yemen'e gelmem gerektiğini vurgulayarak “Amr kardeşim, neler oluyor?” dedi. Kendisine “Sayın Cumhurbaşkanı, bir takım öncelikler var. Sizden özür diliyorum, Beyrut'a gideceğim” dedim.
Ardından şöyle devam ettim:
“Lütfen özürlerimi kabul edin. Çünkü Refik Hariri suikastı bir Arap trajedisidir. Bu çok tehlikeli bir gelişme. Bu gelişme karşısında Arap Birliği Genel Sekreteri Lübnan'da olmalıdır.”
Bana kendi üslubuyla “Hayır, hayır, hayır, bu doğru olmaz. Bu toplantıya katılmanız çok önemli” ifadelerini kullandı.
Onu ikna etmeye çalışmaktan yorulmuştum ve şöyle söyledim:

“Sayın Cumhurbaşkanı, her halükarda bugün Yemen’e gelemeyeceğim.”
Aynı gün Beyrut'a gittim. Havaalanından doğruca Hariri Sarayı'na ulaştım. Burada oğulları Saadeddin ve Bahaa ile karşılaştım. Kendilerine başsağlığı diledim. Saray Lübnanlılarla dolup taşıyordu. Lübnan dışından ilk başsağlığı dileyen ben oldum. Onlara taziyelerimi ilettim. Gece geç saatlere kadar sarayda kaldım. Bu üzücü durumda komik olan ise Arap ülkelerinden Beyrut'a gelen ilk dışişleri bakanının, Aden’deki toplantıya katılmayan Yemen Dışişleri Bakanı Dr. Ebu Bekir El Kirbi’nin olmasıydı.
Ertesi gün cenaze töreni yapıldı. Lübnan devleti buna hazır değildi. Beyrut güvenli değildi. Bu yüzden sevgili dostum Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, parlamento korumalarıyla güvenliğimi sağladı.
Bazı Sünni ve Maruni partilerin ve diğer çeşitli akımların liderleri, Hariri suikastından Suriye'yi sorumlu tuttular. Bazıları Hizbullah’ı suçladı. Fakat bu suçlama temelde Suriye'ye yönelikti. Bu durumda bir Arap Birliği Genel Sekreteri'nin yapması gereken en iyi şeyin Suriye'ye gitmek ve Devlet Başkanı Beşşar Esed ile konuşmak olduğunu anladım.
Hariri suikastının üzerinden üç gün geçmişti. Suriye'yi ziyaret etmek istedim. Bana, “Hemen gelin” dediler. Suriye sınırına ulaşana kadar Lübnan hükümeti tarafından sıkı bir şekilde korundum. Buradan sonra Suriyeli muhafızlar beni doğruca başkanlık sarayına götürdüler. Devlet Başkanı Beşşar, beni karşıladı. Samimi bir görüşmeydi. Beşşar’ın çok konuştuğu ve az çalıştığı ile ilgili söylenenler mutlak doğru değildir.
Kendisine şunları söyledim:
“Sayın Başkan, olayların ardından tüm duyguların doruğa ulaştığı Lübnan'dan geliyorum. Refik Hariri'nin öldürülmesi olayı kolay kolay atlatılamayacak. Bu olayda Suriye’nin parmağı olduğuna dair yoğun tartışmalar var. Suriye askerlerinin, Lübnan topraklarından geri çekilmesine yönelik çok büyük bir talep var. Bu talepte bulunanlar, Suriye askerlerinin geri çekilmesi konusunda boşuna konuşmuyorlar. Bilakis bunları Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) 2 Eylül 2004'te kabul ettiği 1559 sayılı karara dayanarak gündeme getiriyorlar. Bunları size aktarıyorum. Hariri’nin öldürülmesiyle ilgili olarak Suriye’ye açıkça suçlamalarda bulunulduğunu duyuyorum. Suriye’nin Lübnan’daki askeri varlığı konusunu yeniden gözden geçirip, sakinleşerek olumsuz unsurları olumlu bir konuma sokmanın tam zamanıdır.”
Bana, “Lübnan’daki askerlerini geri çeken ilk Suriye Devlet Başkanı benim.  İktidara geldiğimde Lübnan’da 60 binden fazla Suriye askeri vardı. Şimdi bu sayıyı 35 bine düşürdüm. Daha fazla askeri geri çekmeye hazırım. Tüm askerlerin geri çekilmesine bir itirazım yok” dedi.
Ben de kendisine, “Peki, Sayın Başkan, Suriye ordusunu Lübnan'dan çekmeye karar verdiğinizi söyleyebilir miyim?” diye sordum.
Sorumu, “Evet, bunu ilan edebilirsiniz. Çünkü orduyu geri çekeceğimi söyledim” diye yanıtladı.
Bunun üzerine dışarıya çıktım ve Devlet Başkanı Beşşar Esed'in gerçekten de Lübnan’daki Suriye güçlerini geri çekmeye karar verdiğini ve yakında geri çekilmenin başlayacağını duyurdum. Sanırım bunun belirli bir zaman çerçevesinde yapılacağını da ekledim. Devlet Başkanı Beşşar Esed ve Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara ile görüşmemin devamında ve birlikte yediğimiz öğle yemeği sırasında, konu gündeme gelse de bir daha Suriye güçlerini Lübnan’dan çekmekten söz etmedi. Konuyu görmezden gelmek istedi. Faruk eş-Şara, bazı Suriyeli gazetecilere Başkan’ın Suriye ordusunu Lübnan’dan çekmeye başlamaya karar verdiğini söylediği durumdan rahatsızdı.

Savaş açıklamaları
Karayoluyla Suriye’den ayrıldım ve Beyrut’a vardım. Akşamüzeri uçakla Kahire’ye döndüm. Arabadaki radyodan BBC kanalını dinlerken, “Suriyeli yetkililer, Arap Birliği Genel Sekreteri'nin Devlet Başkanı Beşşar Esed'in Lübnan'daki Suriye güçlerini geri çekeceğini söylediğine dair açıklamasını yalanladılar” haberini duydum.
Sinirlendim ve derhal Faruk eş-Şara’yı aradım. Bana “Ne yapmamızı istiyorsunuz?” diye sordu.
Kendisine şunları söyledim:
“Devlet Başkanı Esed’in Lübnan’daki Suriye güçlerini geri çekmeye başladığını ve nihai bir geri çekilme yolunda olduğu yönündeki sözlerini ve bunu açıklamamı kabul ettiğini bizzat duydunuz. Bu nedenle Başkan ile görüşmemden sonra yapılan bu açıklamanın geri çekilmesini talep ediyorum. Arap Birliği Genel Sekreteri olarak açıklamamın teyit edilmesini ve görüşme savaşına girmekten kaçınmayı istiyorum. Çünkü görüşmeden sonra yaptığım açıklamalar konusunda ısrar edeceğim.”
Bana, “Peki, konuyu Başkan'a ileteceğim” dedi.

Musa, Lübnan Cumhurbaşkanı Avn ile birlikte.
Dakikalar sonra Suriye Enformasyon Bakanı beni arayıp yayınlamak istediğim açıklamayı belirtmem için kendisine talimat verildiğini ve istediğim her şeyi yayınlayacaklarını söyledi. Başkan Esed'in kendisinin bu sözleri bana söylediğini doğrulayan bir düzeltme talimatı verdiği açıktı. Bu da güvenilirliğini gösteren önemli bir işaretti. Yardımcıları ya da Suriye yönetiminin diğer yetkilileri, Lübnan’daki Suriye askerlerinin geri çekilmesini örtbas etmeye çalışıyorlardı. Belki de bu geri çekilmeye karşıydılar. Ancak Başkan düşüncesinde ve hareketinde açıktı. Gerçekten de tüm Suriye güçlerini Lübnan’dan geri çekmeye başladı.

Suikastın nedenleri
Hariri suikastının sebeplerine ilişkin yorumuma gelince… Hariri, Lübnanlı Sünniler arasında veya tüm Lübnan'daki siyaset, ekonomi ve toplumsal çevrelerde özel bir saygınlığı olduğundan liderlik yapabilen ve bunu sürdürebilen bir isimdi. Üstelik Sünnilerin başında Hariri gibi bir adamın olması, Hizbullah karşısında göz ardı edilemeyecek bir ağırlık anlamına geliyordu. Hariri'nin ortadan kaldırılması, uzun vadeli bölgesel hesaplar içindi. Lübnan'da bugün gördüklerimizin önemli bir kısmı Hariri suikastının sonuçlarıdır.
2006 yılının mart ve haziran ayları arasında, liderlerin ve çeşitli akımların katılımıyla gerçekleştirilen Lübnan Ulusal Diyalog Konferansı’nda, Lübnan ve Suriye arasında uluslararası mahkeme kurulması, diplomatik ilişkiler, sınırların çizilmesi ve Şeba Çiftlikleri’nin tanınması konularında fikir birliğine varıldı. Ayrıca Filistinli mültecilerin kaldığı kampların dışındaki silahlar ve Hizbullah'ın silahlarıyla ilgili henüz sonuçlandırılamayan ciddi bir tartışma da vardı.
Konferans bize, özellikle Lübnan’ın İsrail ile güney sınırlarında işlerin sessiz bir iyimserliğe doğru ilerlediğini hissettirdi. Ancak bu iyimser hava çok sürmedi. Hizbullah’a bağlı bir güç, 12 Haziran 2006’da, sınırda bir İsrail askeri karakoluna saldırdı. Saldırıda iki İsrail askeri esir alındı, sekizi de öldürüldü. İsrail, bu saldırıya, birkaç gün önce Gazze'de yaptığı gibi aşırı şiddetli bir bombardımanla karşılık verdi.
Arap ülkeleri arasında, Hizbullah ile İsrail arasındaki gerilime ilişkin bir fikir ayrılığı bulunuyordu. Mısır ve Suudi Arabistan bu gerilimi, Hizbullah açısından bir macera olarak görüyordu. Burada, Arap siyasetini yönetmenin, küresel politikalarla ve Arap-İsrail çatışması gibi büyük ülkelerin çelişkili çıkarlarıyla ilgili kök salan ve dallanıp budaklanan bir krizin söz konusu olduğunu söylemeliyim. Arap siyasetinin, bir partinin, grubun veya birliğin hareketlerinden etkilenmesine izin verilemez veya ellerine bırakılamaz. Arap siyasi hareketinin Arap olmayan bir referans politikasına bağlı olması da doğru değildir. Bu yüzden Lübnan-İsrail cephesindeki işlerin gidişatı beni rahatsız etti.

Musa ve Said Hariri.
Bu açıdan bakıldığında, Arap Birliği’nin konumu ve siyasi hareketi, söz konusu dönemde birliğin sorunun kökenlerinden biri olan İsrail’in işgaline ve kabul edilemez uygulamalarına karşı dik duruşuna zarar verilmeden formüle edildi. Saldırından hemen sonra Kuveyt benimle koordineli bir şekilde Arap dışişleri bakanlarını Kahire'deki Arap Birliği merkezinde acil bir toplantıya çağırdı. Toplantı, İsrail saldırısının başlamasından 3 gün sonra, yani 15 Temmuz 2006'da gerçekleşti. Toplantının ikinci kapalı oturumunda dönemin Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal ile Suriyeli mevkidaşı (Velid el-Muallim) arasında sert sözlü tartışmalar yaşandı. Tartışma, Muallim’in toplantıya katılan bakanlara aşağıdaki sözleri söylemesiyle başladı.
Toplantı tutanaklarında da yer alan ifadelerinde Muallim şunları söyledi:
“Sizlerle bazı çılgın hayallerimi paylaşmak istiyorum. Çılgın diyorum, çünkü Arap dünyası veya uluslararası toplumdaki mevcut durumlara uymuyor.  Toplantının Gazze’deki ve Lübnan’daki şehitlerin ruhları için bir dakikalık saygı duruşu ile başladığını ve Arap Birliği Genel Sekreteri’nin bu toplantıyı Gazze'de yapmamız çağırısında bulunduğunu hayal ettim. Lübnan’ın güney köylerinden birinde bulunan Ümmü Samir Kuntar'ın evinde buluştuğumuzu, sabrın ve oğlunu kurtarmak için 30 yıl beklemenin anlamını ondan öğrendiğimizi hayal ettim. Hayal ettim, çünkü hayal etmekten başka hakkımız yok. Meşru müdafaa hakkımız yok. İşgale karşı ulusal direnişi destekleme hakkımız yok. Saldırıyı kınama hakkımız da yok.”
Suriyeli Bakan konuşmasını şöyle bitirdi:
“Tüm dürüstlüğüm ve samimiyetimle ister rasyonel ister duygusal olsun buradan çıkan her sözün, İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırganlığına fayda sağlayacağını söylüyorum. Biz buna taraf olmayacağız.”

Faysal ve Sabah’ın Muallim’e tepkisi
Prens Faysal, Muallim’in sözlerine karşılık vermek için izin isteyerek şunları söyledi:
“Velid kardeşin politikalarını hayallerin yönlendirdiğini bilmiyordum. Hayallerinde, bazı Arap ülkelerinin İsrail'in Lübnan’a yönelik saldırısı karşısındaki tutumlarının İsrail’e yardım ettiğini söyledi. Öncelikle bu sorumsuzca bir konuşmadır. İkinci olarak da yanlıştır. Örneğin, bir silahlı grup, Golan Tepeleri’nden İsrail'e karşı bir saldırı düzenlerse, Velid kardeşin tutumunun ne olacağını hayal edemiyorum. Nasıl bir tutum sergileyecek. Lübnan sınırlarını İsrail'e saldırmak için kullanmak isteyenlere izin veriliyor da Golan Tepeleri’nin kullanılması için neden verilmiyor? İsrail bir açıklama yaptığımız için mi saldırdı? İsrail, Hizbullah'ın bölgede yaptıklarından dolayı saldırdı. Bunlar, siyaset peşinde koşarken rasyonalite ve mantığın ölümcül bir hata olduğuna inanan bir insanın hayalleri değil, şeytani rüyalardır.”
Bir dizi müdahalenin ardından söz, dönemin Kuveyt Dışişleri Bakanı Dr. Muhammed Sabah Salim es-Sabah'a verildi.
Sabah, Velid el-Muallim'e cevaben şunları söyledi:
“Kardeşim Ebu Tarık'ın hayallerini anlatması güzel bir şey. Bu pembe rüyalar, hafif bir akşam yemeğinden kaynaklanıyor olabilir. Rüyalardan uyanman için yüzüne biraz soğuk su atmalıyım. Çünkü sahadaki gerçekler rahatsız edicidir. İçinde bulunduğumuz çağ, çatlaklar ve bölünmeler çağıdır.”
Tüm söylenenleri dikkatle takip ederek ve herhangi bir tarafın konuşmasında Mısır'da dediğimiz gibi ‘rolü tanımlayan’ bir atılım yapmamı sağlayacak bir boşluk bulabileceğimi umarak açıklamaları sessizce dinledim. Bununla birlikte Arap Birliği ülkelerinin büyük bir kısmı, Hizbullah'ın yaptıklarının İsrail işgaline direnmek değil, İran'ın önderlik ettiği siyasi bir oyunun parçası olduğuna dair inançlarını değiştirmek zordu. Hizbullah’ın yaptıklarının, İran’ın Arap rolüne ve Arap çıkarlarına karşı bölgesel rolünün teyidi niteliğinde olduğunu düşünüyorlardı.

Arap ülkeleri dışişleri bakanları toplantısı
2006 yılının temmuz ayının son haftasında, ABD ve Fransa’nın BMGK’ya verdikleri karar taslağını engellememiz gerektiğini hissettim. Çünkü söz konusu karar taslağı Lübnan'ı gölgeliyordu. Bu yüzden, İsrail'in acımasız saldırısına maruz kalan bir Arap ülkesi olan Lübnan’la güçlü bir dayanışma beyanına ihtiyaç vardı. Böylece herkes tüm Arapların birlik olduğunu hissedecekti. Bu sebeple Arap ülkeleri dışişleri bakanlarına, Beyrut'taki Büyük Serail'de (Lübnan Başbakanlık Binası) 7 Ağustos'ta yapılacak bir toplantı için çağrıda bulundum.
Arap Birliği Konseyi, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayed Al Nahyan başkanlığında toplandı. Sinyora, dokunaklı bildirisini okudu. Ardından bazı bakanlar Lübnan'la dayanışma içinde olduklarını belirten konuşmalar yaptılar. Sonrasında dönemin Suriye Dışişleri Bakanı Velid el-Muallim söz aldı. O andan itibaren toplantıya hakim olan dostane atmosfer değişti. Çünkü Muallim, Fuad Sinyora ile bildirisindeki birçok noktaya ilişkin uzun bir tartışmaya girdi.
Muallim konuşmasında şunları söyledi:
“Öncelikle, 26 gün sonra yeniden Beyrut’a gelmişken ve savaş halen sürerken Lübnan'ın ve Arap ulusunun onurunu savunmak için en şiddetli savaşları veren kahraman Lübnan Ulusal Direnişi’nin kararlılığını nasıl selamlayamayız merak ediyorum. Ne varki bildirinin, bu ezici savaşın üzerinden 26 gün geçmişken bu yiğit direnişe destek veren bir madde içermemesine şaşırıyorum. Son olarak, Başbakan’ın (Fuad Sinyora) - bu sözüne tamamen saygı gösteriyorum - vesayet terimiyle ülkemi (Suriye) kast etmiyordur. Burada vesayet istemiyoruz. Kardeş bir halk ve komşusu olan bir ülke olarak Lübnan'la dayanışma içindeyiz. Onların başına gelen, bizim başımıza gelmiştir. Teşekkür ederim.”
Söz alan Sinyora ise konuşmasında şunları söyledi:
 “Lübnan, tekrarlanan işgaller, saldırılar, çatışmalar, yerel, bölgesel veya uluslararası vesayetlerin sosyal ve siyasi oluşumuna müsamaha göstermez. Bunu sadece Velid el-Muallim hissetti. Toplantıya katılanların geri kalanı böyle bir hisse kapılmadı.”
Ardından toplantı, Arap Birliği Konseyi'nin ortak bildirisinde Hizbullah'ın selamlanması konusunda ısrar eden Muallim ile kendisine yanıt veren Sinyora arasında acı ve uzun bir tartışmaya dönüştü. Sinyora, Arap ülkelerinin dışişleri bakanlarının toplantıyı, Lübnan’ı destekleyen katılımcılar da Sinyora’nın tutumunu destekledi.
Toplantı sonunda, Arapların Lübnan'daki duruma ilişkin bakış açısının sunulması ve Lübnan'daki bu tehlikeli durumun nasıl giderileceğinin istişare edilmesi için BAE Dışişleri Bakanı, Arap Birliği Konseyi Başkanı ve Katar Dışişleri Bakanı'nın Arap ülkelerinin BMGK temsilcisi olarak atanması ve bunun için Arap Birliği Genel Sekreteri ile BMGK’ya gidilmesi gibi bir dizi karar alındı.

New York seyahati
Beyrut’tan doğruca New York’a gitmeye karar verdik. Şeyh Abdullah bin Zayed, Abu Dabi'ye döneceğini ve oradan New York'a geçeceğini söyledi. Bu sırada Katar Dışişleri Bakanı Hamad bin Cassim'in ailesi Fransa'nın Cannes kentindeydi. Ben ve Arap Birliği heyetinin, Beyrut'tan New York'a doğrudan seyahat etmeye hazır olduğumuzu duyurduğumda, Şeyh Hamad bin Cassim bana ve heyete, özel uçağıyla New York’a kısa bir süre Fransa’da durakladıktan sonra gitmeyi teklif etti. Uçak, Fransa'nın güneyindeki Cannes’daki havaalanına indi. Hamad, evine, ailesini görmeye gideceğini, çok geç olduğu için sabah erkenden New York'a gitmek üzere ben ve heyet için The Ritz-Carlton Oteli’nde iki süit ayırdığını söyledi. Beyrut'tan Cannes’a gitmek kolay oldu. Çünkü İsrail hava sahasından geçmiştik. Bu da yolculuğu baya kısalttı.
Yazın bu döneminde Cannes ve birçok Avrupa şehri, tahmin ettiğim gibi Arap turistlerle doluydu.  Lübnan'ın İsrail’in saldırganlığına maruz kaldığı bir dönemde, turistik bir şehirde Arap Birliği Genel Sekreteri’ni gören herhangi bir Arap vatandaşı ne düşünürdü? Bu kesinlikle yankı uyandırırdı! Ne var ki Kuveytli yaşlı bir kadın, otele girip çıkarken benimle karşılaştı. Bana, “Sen Amr mısın?” diye sordu. “Evet” dedim. Sonra bana “Nasılsın oğlum? Sağlığın nasıl? Seni seviyoruz” dedi. Ardından aklıma geldiği gibi “Burada ne yapıyorsun?” sorusunu sordu. Utanarak, “Lübnan'daki savaşı durdurmak için çalışmalarda bulunmak üzere New York'taki Birleşmiş Milletler'e giderken uçak Cannes'da durdu. Şimdi bana uçağın hazır olduğunu haber verdiler” dedim.  Bana, “Tamam, Allah sizi muvaffak etsin” dedi.
Henüz 20 metre gitmemiştim ki, Bahreynli bir başka kadın bana “Sen Amr Musa mısın?” diye sordu. “Evet” dedim. Hesap soran bir ses tonuyla bana, “Lübnan'da savaş varken burada ne yapıyorsun?” dedi. Ona, “Vallahi uçak bozuldu ve burada bir gece kalmak zorunda kaldım” dedim. New York'a gidene kadar geceyi odamda geçirmeye karar versem de odama gidene kadar bu durum birkaç kez tekrarlandı.  Asansörde, Kuveyt Parlamentosu Dışişleri Komisyonu Başkanı sevgili arkadaşım Muhammed Cassim es-Sakr ile karşılaştım. Ona, “Seninle karşılaşmam harika oldu” dedim ve “Nereye gidiyorsun?” diye sordum. Akşam yemeği için bir restorana gittiğini söyledi. Ben de akşam yemeğini kendisiyle yiyeceğimi söyledim.
Ona, ne zaman bir Arap ile karşılaşsam bana, -hakları da var- “Lübnan yanarken Cannes’da tatil mi yapıyorsun?!” dediklerini ve onlara tekrar tekrar uçağın bozulduğunu ve yarın ABD’ye gideceğimi açıklamadığımı söyledim. Sakr, durumun komikliği karşısında gülme krizine girdi. Beni otelin içindeki bir restorana davet etti. Köşede ve alışılagelmiş yolculuk tutkusunun dışında bir restorandı. Ertesi sabah Bin Cassim, ben ve heyet, New York’a gittik. Abdullah bin Zayed de bize katıldı. BM’deki heyetlerin çoğu ile temas kurmaya başladık. Lübnan Başbakanı Fuad Sinyora'nın İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırısını durdurmak için önerdiği yedi maddelik planı BMGK’ya sunduk. Heyetlere, bu planın, Lübnan halkının krize son verme konusundaki ortak iradesinin samimi bir ifadesi olduğunu söyledik.
BMGK, 11 Ağustos 2006’da 1701 sayılı kararı yayınladı. Kararın, İsrail lehine son derece taraflı olduğunu düşünüyorum. Ancak en azından, Hizbullah ve Lübnan hükümeti tarafından reddedilen önceki taslak kararlardan daha iyi olduğu düşünülebilir. Hasan Nasrallah'a göre ise bu karar, diğer tüm taslak kararlar arasında en az kötüsüydü.
*Kitabın bölümleri, Daru’ş-Şuruk ile yapılan özel anlaşma ile yayınlanmıştır
*Tüm hakları saklıdır
Amr Musa: Kaddafi, devrimden kurtulduğunu ve Bin Ali’nin ardından düşmeye aday olan ismin Mübarek olduğunu sanıyordu
Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor... (4) Musa: İsrail, Arap Girişimi’ni olumsuz karşıladı, çünkü girişim İsrail’i Araplarla müzakereye itiyordu​​​​​​​
Amr Musa: Saddam Hüseyin uluslararası müfettişlere onay verdi, ancak ABD Irak'ta savaşa girme kararını almıştı
Amr Musa: Mübarek, İsmet Abdulmecid’in görevde kalmasını istemedi... 11 Eylül olayları bize karşı beslenen olumsuz duyguları ortaya çıkardı



İsrail ve Suriye arasındaki görüşmeler ABD'nin arabuluculuğunda Paris'te yeniden başlıyor

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, geçen salı günü Florida, Palm Beach'te gerçekleştirdikleri beşinci görüşmeleri kapsamında ortak basın toplantısı düzenlediler (Arşiv-Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, geçen salı günü Florida, Palm Beach'te gerçekleştirdikleri beşinci görüşmeleri kapsamında ortak basın toplantısı düzenlediler (Arşiv-Reuters)
TT

İsrail ve Suriye arasındaki görüşmeler ABD'nin arabuluculuğunda Paris'te yeniden başlıyor

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, geçen salı günü Florida, Palm Beach'te gerçekleştirdikleri beşinci görüşmeleri kapsamında ortak basın toplantısı düzenlediler (Arşiv-Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, geçen salı günü Florida, Palm Beach'te gerçekleştirdikleri beşinci görüşmeleri kapsamında ortak basın toplantısı düzenlediler (Arşiv-Reuters)

Axios'a konuşan bir İsrailli yetkili ve başka bir bilgili kaynağa göre üst düzey Suriyeli ve İsrailli yetkililer bugün Paris'te bir araya gelerek yeni bir güvenlik anlaşması için müzakereleri yeniden başlatacaklar.

Bu çabalar, yeni müzakere turunda arabuluculuk yapacak olan Başkan Trump'ın Suriye özel temsilcisi Tom Barrack tarafından yönetiliyor. Toplantılar, Suriye'nin güneyinde silahsızlanma ve Esed rejiminin düşüşünden sonra İsrail'in işgal ettiği Suriye bölgelerinden çekilmesini içeren bir güvenlik anlaşmasına varılmasını amaçlıyor.

 Eş-Şeybani (sağda) ve ABD elçisi Tom Barrack, geçen temmuz ayında Paris'te Fransız Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot ile birlikte (SANA)Eş-Şeybani (sağda) ve ABD elçisi Tom Barrack, geçen temmuz ayında Paris'te Fransız Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot ile birlikte (SANA)

Görüşmelerin iki gün sürmesi bekleniyor ve Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani, yeni bir İsrail müzakereci grubuyla görüşmelere katılacak.

Bu, yaklaşık iki ay sonra yapılacak beşinci tur görüşmeler olacak. Şarku’l Avsat’ın Axios'tan aktardığına göre bu haberin önemi, Trump yönetiminin hem İsrail'e hem de Suriye'ye, sınırlarındaki güvenlik durumunu istikrara kavuşturacak ve gelecekte diplomatik ilişkilerin normalleşmesi yolunda ilk adım olabilecek bir anlaşmaya varmaları için baskı uygulamasında yatıyor.

Kaynağa göre Trump, Netanyahu'dan görüşmeleri yeniden başlatmasını ve mümkün olan en kısa sürede bir anlaşmaya varmak için ciddi müzakereler yürütmesini istedi. Üst düzey bir İsrailli yetkiliye göre Netanyahu bunu kabul etti, ancak herhangi bir anlaşmanın İsrail'in kırmızı çizgilerine uyması gerektiğini vurguladı.

 İsrail Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer (Getty)İsrail Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer (Getty)

İki taraf arasındaki büyük anlaşmazlıklar ve İsrail'in baş müzakerecisi Ron Dermer'in istifası nedeniyle görüşmeler çıkmaza girmişti.

Amerikan internet sitesi, Netanyahu'nun Paris'teki toplantı öncesinde, yakın arkadaşlarından biri olan İsrail'in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter'ın başkanlığında yeni bir müzakere ekibi atadığını bildirdi. Netanyahu'nun askeri danışmanı, Mossad başkanlığı adayı General Roman Gofman ve Netanyahu'nun ulusal güvenlik danışmanı Gil Reich'ın da toplantıya katılması bekleniyor.

İsrail'in Washington Büyükelçiliği konuyla ilgili yorum yapmaktan kaçındı.


Kuzey Darfur eyaletinde hastane ve pazarda bombalı saldırı sonucu en az 64 kişi öldü

30 Aralık 2025'te Hartum'un kuzeyindeki bir kampta savaştan kaçan Sudanlılar insani yardım almak için bekliyor (AFP)
30 Aralık 2025'te Hartum'un kuzeyindeki bir kampta savaştan kaçan Sudanlılar insani yardım almak için bekliyor (AFP)
TT

Kuzey Darfur eyaletinde hastane ve pazarda bombalı saldırı sonucu en az 64 kişi öldü

30 Aralık 2025'te Hartum'un kuzeyindeki bir kampta savaştan kaçan Sudanlılar insani yardım almak için bekliyor (AFP)
30 Aralık 2025'te Hartum'un kuzeyindeki bir kampta savaştan kaçan Sudanlılar insani yardım almak için bekliyor (AFP)

Çeşitli kaynaklar, cumartesi günü Kuzey Darfur eyaletinin Zerk ve Ghurair bölgelerinde bir hastane ve bir pazarı hedef alan bombalı saldırıda 64'ten fazla sivilin öldürüldüğünü doğrularken, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) dün Sudan ordusunu saldırının arkasında olmakla suçladı ve saldırının bir insansız hava aracı (İHA) tarafından gerçekleştirildiğini söyledi. Sivil koalisyon Sumud, el-Zerk Hastanesi ve Ghurair pazarının bombalanmasını kınadı ve bağımsız bir soruşturma yapılması çağrısında bulunarak, acil insani ateşkes çağrısını yineledi.

Öte yandan, Sudan Elektrik Şirketi, Kuzey Kordofan Eyaleti'nin başkenti el Ubeyd'deki termik santralin dün sabah erken saatlerde İHA’larla saldırıya uğradığını, yangın çıktığını ve elektrik kesintisine yol açtığını doğruladı. Görgü tanıkları, HDK’ne ait İHA’ların, termik santralin yanı sıra el Ubeyd'deki el Emel Hastanesi ve el Ubeyd Uluslararası Havalimanı da dahil olmak üzere diğer yerleri de hedef aldığını ve santralin binalarında yangın çıktığını belirtti. Sivil Savunma güçleri yangına müdahale etti.


Güney Yemen’de siyasi bileşenler Riyad Konferansı’na olumlu yaklaşıyor

“Vatan Kalkanı” güçleri, “Geçiş Konseyi” unsurlarını kamplardan çıkarmalarının ardından Hadramut’ta konuşlandı (Reuters)
“Vatan Kalkanı” güçleri, “Geçiş Konseyi” unsurlarını kamplardan çıkarmalarının ardından Hadramut’ta konuşlandı (Reuters)
TT

Güney Yemen’de siyasi bileşenler Riyad Konferansı’na olumlu yaklaşıyor

“Vatan Kalkanı” güçleri, “Geçiş Konseyi” unsurlarını kamplardan çıkarmalarının ardından Hadramut’ta konuşlandı (Reuters)
“Vatan Kalkanı” güçleri, “Geçiş Konseyi” unsurlarını kamplardan çıkarmalarının ardından Hadramut’ta konuşlandı (Reuters)

Yemen’de güneyli siyasi çevreler, gerek liderlik düzeyinde gerekse yapı ve kurumlar bazında, Suudi Arabistan’ın Başkent Riyad’da kapsamlı bir Güney Konferansı düzenlenmesi çağrısına olumlu yanıt verdi. Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad Muhammed el-Alimi’nin talebiyle gündeme gelen konferansın, Güney ve Doğu Yemen vilayetlerinin iradesini yok saymadan, tek taraflılığa kapı aralamadan Güney meselesine yönelik yol haritasını belirlemesi hedefleniyor.

Söz konusu uzlaşının; Hadramut, el-Mahra, Abyan, Lahic, Şebve ve Sokotra’daki yerel yönetimleri, önde gelen güneyli siyasi isimleri, danışma organlarını ve etkin bileşenleri kapsadığı; Güney Geçiş Konseyi’nin (GGK) de sürece dahil olduğu belirtildi. Girişimin Körfez, Arap ve uluslararası düzeyde destek gördüğü kaydedildi.

Suudi Arabistan’ın çağrısı ve buna eşlik eden resmî, halk ve uluslararası düzeydeki memnuniyetin; güney diyaloğunu kapsayıcılık temelinde yeniden düzenlemeye, dışlayıcı yaklaşımları aşmaya ve Güney meselesini adil bir çerçevede ele alacak ulusal-bölgesel bir zemine oturtmaya yönelik kritik bir adım olarak değerlendirildiği ifade edildi.

zx
Güney Geçiş Konseyi’nin, Hadramut ve el-Mehra’da tek taraflı askeri adımlar atarak sahadaki gerilimi tırmandırdı. (AP)

Bu çerçevede Başkanlık Konseyi Üyesi Dr. Abdullah el-Alimi, Suudi tutuma duyduğu derin takdiri dile getirerek, başta Güney Geçiş Konseyi olmak üzere tüm güneyli bileşenleri, Güney’in çıkarlarını her türlü mülahazanın üzerinde tutan kapsayıcı bir diyaloğa yapıcı biçimde katılmaya çağırdı. El-Alimi, ciddi bir diyaloğun görüşleri yakınlaştırmanın, ortaklık esaslı çözümler üretmenin, halk iradesine saygı göstermenin ve güney saflarındaki birliği güçlendirmenin tek yolu olduğunu vurguladı.

Yemen Şura Meclisi Başkanı Ahmed bin Değir ise Riyad Konferansı’nın önemine dair en net değerlendirmelerden birini yaptı. Bin Değir, güney diyaloğunun Güney meselesini yeniden sahiplerine iade edeceğini, güney vilayetleri arasında derinleşen ve istikrarsızlığa yol açan fitne ve gerilimlerin önünü keseceğini söyledi. Konferansın; iktidar, kaynak paylaşımı ve siyasi sistemin geleceğine ilişkin sorunların, Ulusal Diyalog Konferansı çıktıları, Riyad Anlaşması ve yetki devri bildirisi gibi açık referanslar çerçevesinde ele alınması için gerçekçi bir giriş kapısı oluşturduğunu belirtti.

Yerel yönetimlerden destek

Suudi çağrısına yerel yönetimlerden de art arda destek açıklamaları geldi. Lahic Valiliği, Riyad’da kapsayıcı bir Güney Konferansı’na ev sahipliği yapılmasını, “Güney halkının davalarının adaletini koruma yolunda doğru yönde ilerlediğinin göstergesi olan olumlu bir adım” olarak niteledi. Lahic Valisi Ahmed Türki, resmî açıklamasında yerel yönetimin meşru siyasi liderlik ve meşruiyeti destekleyen koalisyonun yanında durduğunu, devlet kurumlarının korunmasının güvenlik ve istikrarın temel dayanağı olduğunu vurguladı.

Tarihsel ve siyasi ağırlığıyla Hadramut da sürece güçlü destek verdi. Hadramut Valisi Salim el-Hanbeşi, Suudi Arabistan’ın çağrıya yanıtının Yemen ile stratejik ilişkilerin derinliğini ve siyasi diyalog yoluyla ihtilafları aşma iradesini yansıttığını belirterek, Hadramut’un güney saflarını birleştiren her türlü çabanın dayanağı ve istikrarın temel unsuru olmaya devam edeceğini söyledi.

El-Mehra Valisi Muhammed Ali Yasir ise vilayetinin Riyad Konferansı’na tam destek verdiğini, kapsamlı diyaloğun çatışmayı sona erdirmenin ve birlik ile güvenliği güçlendiren adil ve kalıcı bir barışa ulaşmanın en doğru yolu olduğunu ifade etti. Abyan Valisi Ebu Bekir Hüseyin Salim de konferansın, Güney meselesinin ulusal bir çerçevede, dışlama ve tekelleşmeye izin vermeden ele alınması açısından önemli bir adım olduğunu kaydetti.

yfrgty
Aden’de, Yemen’den ayrılma çağrılarıyla bilinen Güney Geçiş Konseyi’nin destekçileri arasında yer alan bir kişi (AFP)

Gözlemciler, bu geniş coğrafi mutabakatın güney sahnesini yeniden şekillendirdiğini; vilayetlerin seslerinin görmezden gelinmesinin ya da Güney’in tek bir yapı veya tek sesli bir söylemle sınırlandırılmasının artık zorlaştığını belirtiyor.

Şartlı memnuniyet

Güney Geçiş Konseyi, Suudi çağrıyı diyaloğu esas alan yaklaşımıyla uyumlu bularak memnuniyetini açıkladı. Ancak bu tutum; “Güney halkının iradesinin” vurgulanması, uluslararası garantiler, net bir takvim ve nihai aşama olarak halk oylaması gibi siyasi şartlarla birlikte dile getirildi.

Gözlemcilere göre, GGK’nin bu şartları konumunu koruma çabası olarak görülse de, yıllar süren tek taraflı yaklaşımların ardından kapsayıcı bir müzakere masasına oturmayı kabul etmesi; Güney meselesinin herhangi bir bileşenden daha geniş olduğunun ve bölgesel-uluslararası koşulların tek taraflı süreçlere artık izin vermediğinin bir göstergesi.

Suudi davetin, Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi’nin talebi üzerine geldiği; daha önce GGK’nin bazı adımlarını reddeden ve bunların Güney meselesinin özüne zarar verdiğini, dış ajandalara hizmet ettiğini savunan güneyli bileşenler ve siyasi isimlerden gelen çağrıların bu süreci güçlendirdiği belirtildi. Bu durumun, yaklaşan konferansın meşruiyetini ve olası sonuçlarını pekiştirdiği ifade edildi.

Öte yandan Yemen Dışişleri Bakanlığı ile İstişare ve Uzlaşı Heyeti, Suudi rolünün güney diyaloğu için bir “emniyet supabı” oluşturduğunu vurgulayarak, Riyad’ın taraf değil, tarafsız bir kolaylaştırıcı olarak zemini hazırladığını ve diyaloğun yeni çatışmalara sürüklenmesini engellemeyi amaçladığını kaydetti. Körfez, Arap ve İslam dünyasından gelen destekle girişimin uluslararası bir boyut kazandığı; Güney meselesine ilişkin herhangi bir çözümün Yemen’de kapsamlı siyasi çözümün parçası olması gerektiği vurgulandı.