Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor-4:  Hafız Esed Saddam’ı kurtarmaya çalıştı

Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan Saddam-Esed arasındaki gizli mesajlarda Şam’ın, ilişkilerin geliştirilmesi için Ramazan ve Aziz’in atanmasından rahatsız olduğu görülüyor.
Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan Saddam-Esed arasındaki gizli mesajlarda Şam’ın, ilişkilerin geliştirilmesi için Ramazan ve Aziz’in atanmasından rahatsız olduğu görülüyor.
TT

Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor-4:  Hafız Esed Saddam’ı kurtarmaya çalıştı

Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan Saddam-Esed arasındaki gizli mesajlarda Şam’ın, ilişkilerin geliştirilmesi için Ramazan ve Aziz’in atanmasından rahatsız olduğu görülüyor.
Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan Saddam-Esed arasındaki gizli mesajlarda Şam’ın, ilişkilerin geliştirilmesi için Ramazan ve Aziz’in atanmasından rahatsız olduğu görülüyor.

1996 yılının ikinci yarısında, Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed’in hedefi “Irak’ta Saddam rejiminin devrilmesini durdurmak” oldu. Bu tarihten itibaren Esed, 1982’den beri kapalı olan Suriye-Irak sınırlarını açmanın yanı sıra bu hedefe odaklandı.
Şarku’l Avsat’ın iki devlet başkanın elçileri, Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam ve Irak’ın Katar büyükelçisi Enver Sabri Abrurrezzak’ın belgelerinden elde ettiği Esed ile Saddam arasındaki yazışmalarda, iki tarafın önceliklerinin farklı olduğu görülüyordu. Esed tereddütlü ve şüpheciydi. Saddam ise işbirliği yapmak için acele ediyordu. “Ulusal eylem sözleşmesine” dönmeyi ve iki ülke arasında birlik kurulmasını ısrarla öneriyordu. Esed’in, Fırat’ın diğer kıyısında kendisine rakip olarak gördüğü Baas Partisi’nin muhalif kanadı ise 1979 yılında parçalanmıştı.
Irak’ın Şam Büyükelçisi, Saddam’ın Şam’a bir mesaj ilettiğini söyledi. Mesajda şu ifadeler yer alıyordu: “Eğer Suriyeli kardeşlerimiz ulusal eylem sözleşmesini görüşmek istiyorlarsa bunu kabul ederiz. İlişkilerimiz şu anda iyi durumda. Yetmişlerde ve seksenlerdeki bazı sorunları arkamızda bıraktık.” Saddam’ın mesajında bahsettiği sorun, Irak Cumhurbaşkanı Ahmed Hasan el-Bekir’i Saddam’ın darbe yaparak alaşağı etmesinin nedenleri öğrenmek için Esed’in Haddam’ı 1979’da Bağdat’a göndermesi sorunuydu. Bekir, Irak ile Suriye’nin birleşmesini isteyen bir Baas Sosyalistiydi.

Görüşme tutanakları ve belgeler ayrıca Saddam’ın Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesi dosyasına, yardımcısı Taha Yasin Ramazan ve Başbakan Yardımcısı Tarık Aziz’i ataması, önceki tecrübeler göz önüne alındığında Esed ve Haddam’ı memnun edemedi. Geçmişte Haddam ve Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara ile Tarık Aziz arasında birkaç gizli görüşme yapılmıştı. Ancak bu ciddiyetsiz görüşmelerden bir sonuç elde edilememişti.
Ancak günler geçtikçe Bağdat’a yönelik artan baskılar ile Esed, Saddam rejiminin devrilmesi, Irak’ın çöküşü ve bunun Suriye’nin istikrarı ve Suriye rejimi üzerindeki yansımaları hususunda endişelenmeye başladı. Şam hükümeti, Kasım 1997’de Aziz’i ve ardından Şubat 1998’de Dışişleri Bakanı Muhammed Said es-Sahaf’ı kabul etti. Esed ve Sahaf arasındaki resmi görüşmelerin tutanaklarına göre Suriye Devlet Başkanı şunları söyledi: “Irak’a yönelik saldırıların sonuçları hususunda uyarılarda bulunmak için bazı kardeşlerle temasa geçtim. Amerikalılar ve Avrupalılarla temaslarımızda tutumumuzu açıkça ortaya koyduk. Irak’ın bahaneleri ve fırsatı istismar etmeye çalışmayı bırakması gerektiğine inanıyoruz. Şu anda önemli olan askeri bir müdahaleden kaçınmak. Askeri bir müdahale olursa, geçici de olsa planlarımızın büyük bir kısmı bozulacak.”
Haddam Paris’ten, Cumhurbaşkanı Chirac ile görüşmesinden döndükten sonra Fransa’nın tutumunu Başkan Esed’e arz etti. Sonra da Irak konusunu görüşmek üzere Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hikmet el-Şihabi ve Dışişleri Bakanı Şara’nın da katılımıyla bir toplantı yapılmasını istedi. Resmi bir Suriye belgesine göre bu toplantıda aşağıdaki şu teklifler yapıldı: “Irak’taki rejim hakkında yanılgıya düşmemek için çalışmamızın amaçlarını tanımlamayı gerekli gördük. Çalışmamızın amaçları:
Irak rejiminin, ABD, İsrail ve Ürdün tarafından devrilmesini durdurmaya çalışmak.
İki ülke arasında sürekli bir çalışma zemini geliştirmemizi sağlayan parti organlarıyla iletişim için bir atmosfer oluşturmak.
Bölgede yeni koşullar oluşturma gücümüz hakkında Amerikalılara ve İsraillilere bir mesaj vermek.
Arap halkının moralinin yükselmesine katkıda bulunmak.
Suriye’nin Irak’ta ve başka yerlerdeki çıkarlarını güvence altına almak.”
Çalışma programı, Irak’ın Katar Büyükelçisi Enver Sabri’nin çağırılmasını ve ona, 1982’de kapatılan uluslararası Irak sınırının BM Güvenlik Konseyi kararlarını ihlal etmeyecek şekilde açılacağına dair yapılacak açıklamanın bildirilmesini gerektiriyordu.
Açıklamada metninde, kardeş Irak halkının çektiği acılar da dahil olmak üzere bu kararın alınmasının gerekçeleri ve onların acılarını gidermek için kardeşlik ve ulusal ilişkiler bağlamında çalışılması gerektiği yer alıyordu. Açıklamada ayrıca, iki ülke arasındaki sınırların açılmasına yönelik düzenlemeleri görüşmek üzere bir toplantı yapılacağına dair bir paragraf bulunuyordu. Büyükelçiye, iki ülke arasındaki ilişkilerin çeşitli yönleriyle nasıl düzenleneceğini tartışmak için siyasi bir toplantı düzenleme önerisi sunuldu. Bu toplantının iki ülkenin de çıkarlarına olacağı, Arap durumlarındaki karmaşıklığı artırmayacak şekilde programlanacağı ve aynı zamanda iki ülke arasındaki iletişim biçimini de belirleyeceği aktarıldı. Bir yandan iki ülkeye zarar verilmemesi diğer yandan da bu fırsatın kaçırılmaması için toplantının gizli tutulması teklif edildi.
21 Ağustos 1996’da Haddam, Enver Sabri ile buluştu. Toplantı tutanaklarına göre Haddam: “Kendisine, gerekli adımları attığımıza işaret ederek bu süreçte çeşitli kesimlerden büyük baskılara maruz kaldığımızı ancak bu baskıların tutumumuzu değiştirmediğini söyledim. Bazı Arap ülkeleri ile görüştük ve onları yaklaşımımızın doğruluğuna ikna edebildik. Suriye hükümetinin, BM Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda uluslararası sınırların açıldığını ilan eden bir bildiri yayınlamasını, iki ülkeden yetkililerin bunu organize etmek için bir araya gelmesini ve konuları aşamalı olarak görüşmek üzeri bir komitenin kurulmasını öneriyoruz. Bunun elde edilmesi, iki ülkenin çıkarına olacak ve bazı üçüncü kimselerin keyfini kaçıracaktır. Hiçbir kimseden korkumuz yok. Biz sadece yöneldiğimiz hedefi korumak istiyoruz. İki ülkenin ve Arap ulusunun yararına sizin ve bizim elde etmek istediğimiz şeyi başarmak için hedefimize adım adım yürüyoruz.”
Haddam: “Büyükelçi bana bu komitenin seviyesini sordu. Ben de, karar merci düzeyinde veya bu merciye yakın bir düzeyde, zira komite, iki ülkenin çıkarına olan tüm olası adımları önerebilmek için uygun vizyona sahip olmalıdır dedim.”
28 Ağustos’da Haddam, Irak elçisini kabul etti. Haddam’dan gelen belgelerde şu ifadeler yer alıyordu: “Bana, Şam’dan aldığı bilgileri Başkan Saddam’a ilettiğini söyledi. Saddam’ın da Devrim Komuta Konseyi’ni ve ulusal yönetimin üyelerini toplantıya çağırarak Şam ile yapılan temasları sunduğunu, toplantıya katılanlarla durumu görüşmek ve uygun karar almak istediğini söyledi. Toplantı sonrasında Saddam elçiyi çağırarak ona içinde şu ifadelerin olduğu mektubu verdi: “Irak yönetimi, Devlet Başkanı Saddam ile elçisi Enver Sabri arasında 3 Haziran’da Bağdat’ta gerçekleşen toplantıya muvafık olarak Suriye ile yeni bir ilişki modeli kurma arzusunu teyit etmektedir.”
“Irak yönetimi, en iyi adımın, sınırların açılması da dahil olmak üzere hangi adımların atılabileceğini tartışmak için iki taraf arasında siyasi düzeyde bir toplantı düzenlemek olduğuna inanıyor. İki kardeş ülkenin ve Arap ulusunun, karşı karşıya olduğu, gözden geçirilmesi ve değerlendirilmesi gereken birçok konu ve zorluk var. Suriyeli kardeşlerimizin, ortak meseleleri görüşmek üzere iki ülke yönetimine yakın bir komite oluşturma isteğine binaen Irak yönetimi, bu komiteye iki üyeyi atamaya hazırdır: Taha Yasin Ramazan ve Başbakan Yardımcısı Tarık Aziz, veyahut Suriyeli kardeşlerimizin arzusuna göre, toplantı yapmak için seçtikleri bu iki isimden biri. Toplantının tarihini, yerini, gizli mi yoksa aleni mi olacağını belirlemeyi Suriye’deki yoldaşlarımıza bırakıyoruz.”
Saddam’ın Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesi dosyasına, yardımcısı Taha Yasin Ramazan ve Başbakan Yardımcısı Tarık Aziz’i ataması, önceki tecrübeler göz önüne alındığında Esed ve Haddam’ı memnun edemedi. Geçmişte Haddam ve Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara ile Tarık Aziz arasında birkaç gizli görüşme yapılmıştı. Ancak bu ciddiyetsiz görüşmelerden bir sonuç elde edilememişti.
31 Ağustos 1996’da Suriye Devlet Başkan Yardımcısı Haddam, Irak büyükelçisini çağırarak ona şu bilgileri verdi: “İki ülke elçileri arasında tartışılacak konuların çokluğu ve önemi göz önüne alındığında, Bağdat’taki kardeşlerimizin gündeme getirmek istedikleri konuları sunmalarını umuyoruz. Biz de tartışalım ve inceleyelim. Bunun ışığında müzakereleri yürütecek heyetin birleşim tarihini belirleyelim. Amacımız, işlerin dar sınırlar içinde kalmaması ve her elçilik heyetinin yetkilerle donatılmış olmasıdır. Taha Yasin Ramazan ve Tarık Aziz isimleri bizleri pek memnun etmedi. Biz bu atamayı, Irak tarafında ciddiyetsizliğin bir işareti olarak gördük.”
Enver Sabri, iki ülke arasında 1978’de imzalanan Ulusal Eylem Sözleşmesi’ne dönüş de dahil olmak üzere gündeme getirilmesi gereken önemli meselelerden dolayı Şam’ı ziyaret etmek için defalarca tarih belirlemeye çalıştı. Ancak gecikmeler yaşandı. 21 Şubat 1997’de Haddam, Enver Sabri’yi kabul etti ve Haddam’ın raporlarındaki kayıtlara göre Arapların durumu, Haddam’ın bu durumların hassasiyetini, inceliğini ve baskıları anlatmak için yaptığı turlar ve bu turların amaçları hakkında genel bir konuşma yapıldı. Haddam’ın raporları elçi Enver Sabri’nin, Haddam’a şunları söylediğini aktardı: “Başkan Saddam’ın, Başkan Esed’e ve size selamlarını iletiyorum. Irak yönetimi ve halkı, tüm imkanlarıyla, Arap ulusunun bulunduğu bu aşamada yaşadığı tüm zorluklara karşı Suriye’nin yanındadır. Arap ulusal güvenliğini tehdit eden ciddi zorluklarla başa çıkmak, Arap ulusunun biçimsel farklılıklarını göz ardı ederek yeni bir sayfa açmak ve bencil ve bireysel davranışları engellemek gerekmektedir. Bu, iki kardeş ülke arasındaki ilişkiler eski gücüne ve işlevine dönmedikçe sağlanamayacaktır. Bu nedenle, önerilen toplantıda görüşülmesi gerektiğini düşündüğümüz konular şunlardır:
İki kardeş ülke arasında normal ilişkilerin yeniden tesis edilmesi için önemli bir adım olarak diplomatik ilişkilerin görüşülmesi.
Suriye yönetiminin, sınırları açma konusundaki istekliliği ışığında karşılıklı ticaret ve petrol boru hatlarının açılması meselesinin görüşülmesi.
İlişkilerin geliştirilmesi için Yüksek Liderlik Komite’sinde kararlaştırılan adımların uygulanmasını takip etmek üzere bu komiteye yardımcı bir komitenin oluşturulması.
Suriyeli kardeşlerimizin görüşmek istediği diğer konular.
Son olarak Irak, Lübnan’daki Iraklı diplomatların serbest bırakılmasında oynadığı rol için Suriye’ye teşekkür ediyor.”
Enver Sabri, Saddam’ın mesajını ilettikten sonra, “Başkan Saddam bana, Ulusal Eylem Sözleşmesi’ni tartışmak isterseniz bunu kabul edeceğini, şimdi iyi ilişkilerimiz olduğunu ve geçmişte yaşananların üstesinden geldiğimizi söyledi” dedi.
Haddam: “Bütün Arap ve uluslararası temaslarımızda Irak meselesi var. Fransa’yı olumlu adımlar atmaya teşvik ettik. Ayrıca iletişim eksiğine rağmen, Irak’a karşı bir dizi komployu da engellemek de dahil olmak üzere çok şey yaptık. Keşke bunlar 1978’de olsaydı. O zaman Araplar şu anda olduğu durumda olmazlardı. Ulusal Eylem Sözleşmesi’ni sabote etmek ve ardından İran’ı Irak’a karşı bir savaşa sokmak için Bağdat’ta gelip entrika çevirenler var.”
Büyükelçi Enver Sabri, Başkan Saddam’ın partide ve devlette büyük değişiklikler yapacağını, ancak bunun için Suriye ile ilişkileri beklediğini, bu ilişkilerin değişimde kilit rol oynayacağını belirtti. Haddam, ilişkileri yeniden kurmak için iki teklif sundu. Bunlardan birinde Haddam şöyle dedi: “Irak ile Suriye’yi ve onların kardeş halklarını birbirine bağlayan kader bağları ve ortak çıkarlardan yola çıkarak ve ulusal çalışmanın gerekliliklerini ve Irak ile Suriye arasındaki ilişkiler göz önünde bulundurularak, aralarında geçen temaslar ışığında, Irak Cumhuriyeti Hükümeti, 1996 yılından başlayarak kardeş Suriye Arap Cumhuriyeti ile büyükelçilikler düzeyinde tam diplomatik ilişkileri tekrar kurma kararı almıştır.”
26 Şubat 1997’de Suriye Başkan Yardımcısı Haddam, Saddam’ın elçisini kabul etti ve ona şunları söyledi: “Arap durumunu düzeltmek ve yeni formülleri Arap eylemindeki mevcut yöntem ve formüllerle değiştirmek için bir Arap girişimi hazırlıyoruz. Taahhütleri ve garantileri tanımlayacak, herkese güvence sağlayacak sağlam kurallara dayalı ciddi bir işbirliğinin yolunu açacağız.”
Ardından Haddam, kendisine şu mesajı okudu: “Cumhurbaşkanı ve şahsım adına Başkan Saddam Hüseyin’i selamlarım. Büyükelçi Enver Sabri aracılığıyla, Arapların durumu ve Arap ulusunun karşı karşıya olduğu tehlikeler hususunda, özellikle İsrail’in tehlikeleri ve Siyonizmin bölgede yapmaya çalıştığı şeyler hususunda, yabancı hakimiyeti, Arap kaynakları ve zenginliklerine yönelik hırslar ve iki ülkenin bunlara karşı sorumlulukları hususunda, özellikle de iki ülkenin de üzerinde durulan hedef olması hususunda Irak’la fikir alışverişinde bulunmaya başladığımızdan beri ilişkilerimizde objektif ilerlemeler kaydedilmiştir.
Esed ve Saddam aynı tarafta Türkiye karşı tarafta
“Gerilim ve düşmanlık aşamasından, tüm Arap ulusunu ilgilendiren bir dizi önemli konuda ortak bir anlayış aşamasına geçtik. Suriye’nin, Irak’ın birliğini ve ulusal güvenliğini hedef alan komplolara verdiği yanıt bunun açık bir kanıtıdır. Biz iki ülkede mazeret teşkil edecek adımlar atarsak, diğerleri de bunu İsrail ile ilişkileri düzeltmeye yönelik ABD baskısına teslim olmak için bahane olarak kullanır. Bu tür adımları düzeltmenin ve zararlarını sınırlamanın ne kadar zor olduğunu idrak etmeliyiz. Arapların bir kısmı, Türkiye ve bölge dışındaki diğer güçlerin olduğu tarafta, biz ise diğer taraftayız. Suriye’nin tehlikeler karşısında Irak ile işbirliği yapma arzusu çok açık bir mesajdır. Bunu,  mevcut gerçekliğe objektif bir bakış açısıyla ve sonuç olarak tepkilere yol açabilecek ve Suriye ile Irak’ın veya Arap ilişkilerinin atmosferini iyileştirme çabalarını olumsuz etkileyecek diplomatik ilişkilerin formalitelerinden uzak bir şekilde gerçekleştirmek istemektedir.”
Görünüşe göre Irak yönetimi Şam’ın mesajını yanlış anlamış. Çünkü 29 Mart’taki Arap Birliği toplantısında Irak Dışişleri Bakanı Said el-Sahhaf, Suriye Dışişleri Bakanı Faruk el-Şera’ya şu mesajı verdi: “Başkan Saddam, Başkan Esed’a selamlarını sunuyor. Enver Sabri’nin Şubat ayında Haddam’dan aldığı mektubunuzu ilgiyle okuduk. 1995 sonbaharında sizinle iletişime geçmemizin nedeninin, Irak ve Suriye’yi tehdit edenler de dahil olmak üzere Arap ulusunun varlığı ve kaderi açısından tehlike arz eden durumların farkında olmamız olduğunu vurgulamak isteriz. Çevremizde olup bitenlerin hem bizi hem de milleti bir bütün olarak tehdit ettiğini gördüğümüzü zamanında söylemiştik. Bu sizin de takdiriniz ise, ne yapmamız gerektiğini ve neler yapabileceğimizi birlikte tartışmaya hazırız. Cevabınız, bu analizi ve sonucu bizimle paylaşmanız anlamında olumluydu. Yani bu analiz ve sonuç hususunda bizimle aynı fikirdeydiniz. Aramızdaki temaslar bu temelde devam etti. Ayrıca Kahire ve New York’ta dışişleri bakanlarımız Sahaf ve Şara arasında iki toplantı yapıldı. Bir önceki aşamaya ilişkin yorumlar ne olursa olsun, Irak yönetimi, şu anda önemli olanın, mevcut koşulların ve gelecekteki beklentilerin net bir resmini elde etmek olduğuna inanıyor: Şu anda ulusun karşı karşıya olduğu riskler nelerdir? Bir sonraki aşamada beklenen riskler nelerdir? Bu risklerin kaynakları nelerdir ve onlarla nasıl yüzleşmelidir?”
“Belirttiğimiz tüm görüş ve önerilerde, başından beri, istisnasız tüm Arap ülkeleriyle eskisinden daha iyi ilişkiler kurma yönündeki genel çabadan izole edilmiş, ikili ve münferit olarak hareket etme niyetinde olmadığımızı teyit ederiz. Görüş ve analizlerimizle, bu aşamada işlerin takdirine uygun görmediğiniz bir adım atarak sizi utandırma niyetinde değiliz.”
İki yıl boyunca iki ülke arasındaki sınırları açmaya çalışan Suriye hükümeti, Devlet Başkanı Hafız Esed’in talimatıyla 2 Haziran 1997’den itibaren sınırların açılması kararı aldı. Bu karar olumlu bir havanın oluşmasına yardımcı oldu. Suriye ve Irak ticaret heyetleri, iki ülkenin başkentlerini ziyaret etmeye başladı.
Ekim ve Kasım 1997’de Irak krizinin şiddetlenmesiyle, Suriye, ABD tehditlerini reddeden ve Arapları da bu tehditleri reddetmeye çağıran bir bildiri yayınladı. Kasım ayında Tarık Aziz, Suriyeli yetkililere bu durumla ilgili gelişmeleri haber vermek için Şam’ı ziyaret etmek istedi. Başkan Hafız Esed bu teklifi kabul etti ve Haddam’dan onu karşılamasını ve dinlemesini istedi. 22 Kasım’da Haddam, Tarık Aziz’i Dışişleri Bakanı el-Şera’nın huzurunda kabul etti.
Karşılıklı nezaket ifadelerinden sonra Haddam, Tarık Aziz’e yaptığı siyasi turu sordu. Tarık Aziz de cevap verdi: “Toplamda çok şey yaptık. Davamız uykudaydı ve neredeyse ihmal ediliyordu. Rus ve Fransız dostlarımız bizimle konuşuyorlar ama Amerika’nın kötü davranışlarına kesin bir son veremiyorlar. Üstelik Ruslar, çok uzun zamandır aleyhimize ümitsiz bir şekilde devam eden durumun düzeltilmesinde bize yardımcı olmak istediklerini söylediler. Bu, son günlerde bize yardımcı olacak bir girişim ve sözler gibi görünüyor. Böylece Özel Komite’nin çalışmalarını bitirdik. Bu komite profesyoneldir ve ABD’ye boyun eğmez. Ekonomik ambargonun kaldırılması konusu sizinle yaptığımız iletişimde gündeme geldi. Size bunun sadece Irak için değil herkes için tehlike olduğunu söylemiştik ve cevabınız olumluydu. Kral Hüseyin, bölgeyi Balkanlaştırmak, federasyon oluşturmak ve Şii, Sünni ve Kürt devletleri kurmak istiyor. Her bölgede Sünniler ve Şiiler var. O halde asıl amacı bölgeyi Balkanlaştırmaktır."
Tarık Aziz, Irak’ın Suriye için neler yapabileceğini sorduğunda Haddam: “Amacımızın Arap iklimini iyileştirmek olduğunu, Arapların durumunu karmaşıklaştıracak ve bize, size ve özellikle de Amerikan baskılarına karşı zayıf olan tüm Arap gruplarına zarar verecek resmi nitelikte bir adım atmak istemediğimizi size söyledik. Irak’la ilgili her şeyin ulusal bir sorumlulukla ele alındığını ve aramızda iletişim kanalları olduğunu hissediyorsunuz ki şimdi buradasınız. Bence büyük ilerleme kaydettik, temel sorunları gündeme getirdik ve bunlarda büyük ilerleme sağladık. Daha önce Irak hakkında yüksek sesle konuşamazdık ama şimdi konuşabiliyoruz.”
Aziz, “İyi adımlar attık. Aramızdaki ilişkiler rahat ve ortak bir anlayışa sahip. İş ilişkilerine de başladık ve insanlar mutlu. İşi pratik yoldan halletmek istiyoruz. İşin ekonomik yönü, tüccarlar ve bireyler arasındaki ilişkilerin düzenli olarak yürütülmesini gerektirir. Bu da vize almak ve vatandaşlara hizmet etmek için iki ülke arasında diplomatik misyonların varlığını gerektirir. Size baskı yapmıyoruz ancak bunu düşünmenizi rica ediyoruz. Başardıklarımızın üzerine bir tuğla daha koymamız gerekir. Diplomatik bir gelişme olmalı. Büyükelçilik düzeyinde ilişkiler istemiyorsanız bırakın durum Mısır gibi olsun. Mısır’ın bir maslahatgüzarı var. Pratik olarak bu bir büyükelçilik vazifesi yapıyor. Arap Birliği ve Kahire’deki temsilciliğimiz pratikte bir büyükelçilik. Oradaki temsilcimiz gidip bakanlar ve resmi makamlarla görüşüyor. Bu büyükelçilik ismini kullanmadan tam bir büyükelçilik temsili. Uygun görürseniz bunu bir düşünelim. Şimdi benim buraya gelebilmem için bile dolaylı yoldan birçok temasta bulunduk.”
Haddam’ın raporlarında şöyle yazıyor: “Kuzey ve güneydeki hava operasyonlarının yoğunlaştığı gibi Irak üzerindeki Amerikan baskısı da yoğunlaştı. El-Sahhaf Şam’ı ziyaret etmek istedi ve el-Şera 9 Şubat 1998’de onu kabul etti.”
İsmail Cem’in Ortadoğu hamlesi
Toplantı tutanaklarına göre Iraklı bakan şunları söyledi: “Irak yönetiminin ve Devlet Başkanı Saddam’ın elçisi olarak Şam ziyaretine kabul edilmekten, size ve Suriyeli kardeşlerimize Amerika ile aramızdaki krizin son gelişmelerinin detayları hakkında bilgi vermekten memnuniyet duyuyorum. Sizinle görüş alışverişinde bulunmaktan, sizden haber almaktan, sizi durumu olduğu gibi aktarmaktan ve olasılıklarının neler olduğunu göstermekten memnuniyet duyuyorum. Geçtiğimiz günlerde Türk Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in Bağdat’ta bizi ziyaret etmesi nedeniyle bir Türklerin de bir hamle yaptığını gördük. Cem’in anlattıklarını sizlere aktarmayı önemli bulduk. Böylece size söyledikleriyle bize söylediklerinin aynı olup olmadığını doğrulayabiliriz.”
Şara şunları söyledi: “Türk bakan şaşırtıcı açıklamalarda bulundu. Türk büyükelçiliği, Suriye’yi ziyaret etmek istediğini söyledi ancak bizi ziyaret etmedi. Bize fikirlerini de göndermedi. Şüphesiz ki Irak çok büyük bir baskı altında ve Suriye yönetimi bu baskıların boyutlarının ve amaçlarının farkında. (Saddam’ın damadı) Hüseyin Kamil’in kaçışı ve bazı tarafların onu kucaklaması ve Irak halkının kurtarıcı olarak lanse etmesi meselesi öncesinde bile Suriye olarak çok endişeliydik ancak sessiz kalmadık. Kamuoyunda bir şeyler söyledik ama özellikle Mısır ile iletişimde yaptıklarımız, Irak’ın, özellikle Hüseyin Kamil’in bir araç olarak kullanılması, tehlikeler konusunda gözümüzü açtı. Özellikle Başkan Esed, bu planları bozmak için büyük çaba sarf etti. Mesele sadece Irak’ı ve Irak’taki rejimi hedef almıyordu. Rejimi yönetmeye ve değiştirmeye yönelikti. Ama biz meseleyi sadece bir rejim değişikliği olarak değil, Irak’ın  yapısının temelindeki bir değişiklik ve ona bir saygısızlık olarak değerlendirdik. Dolayısıyla bu durum tüm Arap ulusunu üzerine etkili olacaktır.”
Türkiye-Irak-Suriye üçgeni
Şara şunları ekledi: “Türkiye’nin bu konudaki tehlikeli rolünü de görüyoruz. Türkiye, Kuzey Irak’ta fiilen var ve Irak’ın varlığını gerçekten etkileyen meseleleri, ABD’nin açık teşvikiyle kontrol ediyor. Şimdi de İsrail Türkiye’ye açık destek veriyor. Kuzey Irak’ta, uzman veya terörle mücadele vasıfları altında ya da Lübnan’da bulunan güvenlik çemberinde yüksek teknolojili araçlar kullanmak için görevlendirilmiş İsrailliler var. Türkiye ile de ilişkilerimiz kötüleşti. Açıkçası bu konuda biz İran’la birlikteyken Suriye ile ikili veya üçlü görüşmeler yapmaktan kaçındılar. Çünkü Kuzey Irak’ta olup bitenler ve başkaları tarafından sömürülme olasılıkları konusunda bir tür endişeleri vardı. Türkiye’yi biliyoruz ve hedefi de bizim hedefimizle aynı. Türkiye, bir Kürt devleti kurulmasından endişe duyuyor. Aynı şekilde İran da öyle. Bu, üç ülke arasında Irak’ın bölünmemesi için iyi bir ortak nokta, çünkü ortak bir tehlike var. Irak’a girdiklerinde onlara saldırdığımız için bu üçlü komitenin çalışmalarını durdurdular. Onların açıklamalarına dönüp bakarsanız sebebin bu olduğunu göreceksiniz. Onlara, uyarılar yapmak için toplandığımızı, Irak’ın bütünlüğüne saygısızlık yapmak için toplanmadığımızı aktardık. Birimiz Irak’a nasıl girebiliriz ki? Bu, iki yıl önce Tahran’daki son görüşmeydi. Onlar ise güvenlik boşluğu olduğunu ve Kürtlerin savaştığını iddia ettiler.”
Iraklı bakan güvenlik boşluğunu oluşturan sebebi sordu. Suriyeli bakan da şöyle devam etti: “Her şeye rağmen duruşumuz belliydi. Size şunu söyleyebilirim ki son yıllarda Irak, Suriye ve milletimiz adına çok bedel ödedik. Şimdi Türkiye ile ilişkilerimiz çok kötü ve bu kötü ilişki yüzünden yalnız olduklarını söyleyerek İsrail ile askeri ittifak kurdular. Ve bu ittifak için kendilerini haklı çıkardılar. Ürdün ile ilişkilerimize gelirsek, önceden bir bağlantı vardı ama Hüseyin Kamil konusundan sonra bu bağlantı da koptu. Bizimle ilk iletişime geçenler onlardı.”
“İkinci nokta: Güvenlik Konseyi veya Teftiş Kurulu kararlarının uygulanmasının bir takvime sahip olması, ucu açık olmaması gerektiğine, yoksa bu kararların uygulanmasının yüz yıl sürebileceğine inanıyoruz.”
Ertesi gün Devlet Başkanı Esed, Iraklı bakanı kabul etti. Sahaf’ın Esed’e, kendi liderinden getirdiği, durumun, gelişmelerin ve krizin nedenlerinin ve analizlerinin sunulduğu, Suriye’nin durumunun övüldüğü mektubu sunmasının ardından Hafız Esed ona şunları söyledi:
Suriye krizin amaçlarının farkında ve tüm Arap durumuyla ilgileniyor. Bu geçici şartlarda iki ülke arasındaki ilişkileri durdurmayacağız. Çünkü dış mihrakların hedefi çok büyük. Özellikle de İsrail’in hedefleri. Bu yüzden tutumumuz çok açık.
Olanların Kuveyt ile değil İsrail ve ABD çıkarlarıyla ilgisi var ve tüm bölgeyi hedef alıyor. Bu nedenle, Irak’a yönelik saldırganlığın sonuçları konusunda uyarılarda bulunan bazı kardeşlerle temas kurdum. ABD ve Avrupa ülkeleriyle ilişkilerde net bir tavır ortaya koyduk.
Irak’ın bahaneleri ve fırsatı istismar etmeye çalışmayı bırakması gerektiğine inanıyoruz. Şu anda önemli olan askeri bir müdahaleden kaçınmak. Askeri bir müdahale olursa, geçici de olsa planlarımızın büyük bir kısmı bozulacak.

Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajlar yayınlıyor 1: Hafız Esed, Saddam Hüseyin’den ilk mesajını dikkate aldı ve yanıt vermeden önce Saddam’ı test etti

Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajlar yayınlıyor 2: Saddam Esed’e 1996’da Lübnan’a yönelik İsrail saldırılarına karşı “gizli  zirve” teklif etti

Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajlar yayınlıyor-3: Esed Saddam’ı durdurmak için Fransa’ya iş birliği teklif etti

 



Ortadoğu’daki enerji tesislerine yönelik saldırıların artmasının ardından Brent petrol 118 doları aştı

Fransa’nın Paris yakınlarındaki Vaudoy-en-Brie kasabasında gün batımında çalışan petrol pompaları (Reuters)
Fransa’nın Paris yakınlarındaki Vaudoy-en-Brie kasabasında gün batımında çalışan petrol pompaları (Reuters)
TT

Ortadoğu’daki enerji tesislerine yönelik saldırıların artmasının ardından Brent petrol 118 doları aştı

Fransa’nın Paris yakınlarındaki Vaudoy-en-Brie kasabasında gün batımında çalışan petrol pompaları (Reuters)
Fransa’nın Paris yakınlarındaki Vaudoy-en-Brie kasabasında gün batımında çalışan petrol pompaları (Reuters)

Brent ham petrol fiyatları, İran’ın Ortadoğu’daki enerji tesislerine yönelik saldırılarının ve İsrail’in güney Pars gaz sahasına düzenlediği saldırının ardından, bugün işlem sırasında varil başına 118 doları aşarak rekor seviyeye yükseldi.

Brent ham petrol vadeli işlemleri yüzde 10,08 artışla saat 09:00’da varil başına 118,20 dolara ulaştı. Gün içi işlemde yaklaşık 8 dolar yükselerek 9 Mart’tan bu yana en yüksek seviyesi olan 115,10 doları gördü.

ABD Batı Teksas Ham Petrolü (WTI) ise yüzde 3,09 artışla varil başına 99,30 dolara çıktı; gün içinde yaklaşık 4 dolar yükselerek 100,02 doları buldu.

WTI şu anda Brent petrole kıyasla 11 yılın en büyük iskonto seviyesinde işlem görüyor; bunun ABD’den gelen verilerle bağlantılı olduğu bildirildi.

Stratejik rezervler, artan nakliye maliyetleri ve Ortadoğu’daki enerji tesislerine yönelik saldırıların yeniden gündeme gelmesi, Brent petrolü destekleyen faktörler arasında yer alıyor.

Phillip Nova analistlerinden Priyanka Sachdeva, yayımladığı bir notta şu ifadeleri kullandı: “Ortadoğu’daki tırmanış, enerji altyapısına yapılan hassas saldırılar ve İranlı liderlerin ölümü, uzun süreli petrol arzı aksaklıklarına işaret ediyor.”

Sachdeva ayrıca, “ABD Merkez Bankası’nın (FED) sıkı bir dil kullanmasına rağmen faiz oranlarını sabit bırakması, savaşın ardından ekonomik kaygıları artırdı” dedi.

FED dün faiz oranlarını sabit tutarken, politika yapıcılar, ABD-İsrail ve İran arasındaki çatışmanın etkilerini değerlendirerek enflasyonun yükselebileceği öngörüsünde bulundu.


İran Savaşı, Çin’in dört derin endişesini nasıl ortaya çıkardı?

Görsel: Chiara Vercesi
Görsel: Chiara Vercesi
TT

İran Savaşı, Çin’in dört derin endişesini nasıl ortaya çıkardı?

Görsel: Chiara Vercesi
Görsel: Chiara Vercesi

Shirley Ze Yu

ABD ve İsrail, geçtiğimiz şubat ayı sonlarında İran’a karşı koordineli saldırılar düzenleyerek, ülkenin Dini Lideri (Rehber) Ali Hamaney’i öldürdüler ve Tahran’daki askeri altyapıya büyük çaplı hasar verdiler. Bu olayla Ortadoğu, güç dengelerinin yeniden şekillendiği yeni bir döneme girdi. Pekin'in hesaplı ahlaki kınamaları, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde (BMGK) acil toplantı çağrısı, Körfez'e özel bir temsilci gönderilmesi ve Dışişleri Bakanı Wang Yi’yi Washington'a gönderdiği uzlaşmacı mektubu içeren açık tepkisi, onun bu ayın sonlarında ABD Başkanı Donald Trump-Çin Devlet Başkanı Şi Cinping zirvesinde varılan düzenlemeleri korumak için gerekli gördüğü adımlardı. Bu adımlar Pekin'i, istenmeyen jeopolitik kaosu sakin bir şekilde yöneten ve ulusal güvenlikteki merkezi çıkarları olan ABD ile ilişkilerini sadece marjinal olarak etkileyen istikrarlı bir küresel güç olarak gösterdi.

Pekin, ‘Destansı Öfke’ adı verilen askeri operasyona verdiği tepkiyi büyük bir disiplin ve soğukkanlılıkla ölçüp biçmeye özen göstermiş olsa da bu sakinliğin ardında yatan gizli endişe, gerçek bir güven hissi uyandırmıyordu. Bu hesaplı diplomatik koreografinin ardında, Pekin'in hesaplarını belirleyen ve İran savaşına yaklaşımını kısıtlayan dört derin ve iç içe geçmiş endişe ortaya çıktı. Bunlar enerji güvenliği endişesi, Çin ekonomisinin dayandığı küresel ticaret altyapısındaki darboğaz noktalarında ABD'nin hakimiyetinden duyulan endişe, Washington'ın, ABD’ye düşman egemen devletlerin liderlerini hedef alarak askeri güçle rejim değişikliği dayatma ve lider kadrosunu ortadan kaldırma hazırlığının devam etmesinden duyulan endişe ve Şi Cinping'in ortaya koyduğu, özünde ‘Pax Americana’yı ortadan kaldıracak çok taraflı bir dünya düzeni kurmaya dayanan kişisel ve küresel hırslarından duyulan endişeydi. İran savaşı, basitçe bu dört endişeyi birden gündeme getirdi.

Birinci endişe: Enerji tuzağı

İran’daki savaşın Pekin’in stratejik hesaplarında nasıl ani yansımalar yarattığını anlamak için yenilenebilir enerji başlıklarıyla yetinmek doğru olmaz. Çin sanayisinin ve petrokimya sektörünün temelini oluşturan iki hammaddeye, yani ham petrole ve sıvılaştırılmış doğal gaza (LNG) bakmak gerekir.

İran ham petrolü ithalatındaki uzun süreli kesinti, hemen bir krize yol açmayabilir, ancak Çin'in rafineri kapasitesinin dörtte birini aksatabilir ve Pekin'in Rusya'ya olan yapısal bağımlılığını derinleştirebilir.

Dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olan Çin'in ham petrol ithalatı, 2025 yılında günlük 11,55 milyon varil ile rekor seviyeye ulaştı. Ancak bu rakam, ne kadar büyük olursa olsun, tam bir tablo sunmuyor. Çin, aynı yıl bu ithalatın yaklaşık 430 bin varilini depolamaya yönlendirdi. Bu da ham petrol ithalatındaki yıllık toplam artışın yüzde 83'ünü oluşturdu. Gerçek tüketim talebindeki büyümenin son derece sınırlı kaldığını gösteren depolamadaki bu büyük artış, Pekin'de tedarikte ani kesinti olasılığına dair köklü bir endişeyi yansıtıyor. Dünyanın en büyük ikinci petrol tüketicisi olan Çin, petrol ihtiyacının yüzde 74'ü ithalata bağımlıyken, yerel üretimi tüketiminin sadece dörtte birini karşılıyor.

Çin'e petrol tedarik eden ülkelerin dağılımı, enerji uzmanlarını endişelendirecek derecede coğrafi olarak yoğunlaşmış görünüyor. Rusya yüzde 20'lik payla listenin başında yer alırken, onu yüzde 14 ile Suudi Arabistan, yüzde 12 ile Irak izliyor; İran'ın payı ise yüzde 11 ile 14 arasında değişiyor. Bu bağlamda, geniş Körfez bölgesi Çin'in ham petrol ithalatının yaklaşık yüzde 54'ünü sağlıyor.

Çin'in 2024 yılındaki ham petrol ithalatının yüzde 33'ünü Rusya, İran ve Venezuela oluşturdu. ABD'nin yaptırımlar uyguladığı bu üç ülke, petrolü Çin pazarına gölge filolar, takas anlaşmaları ve büyük indirimler yoluyla ulaştırıyor.

İran ham petrolü, Brent ham petrolüne kıyasla varil başına 8 ila 10 dolar arasında bir indirimle satılıyor. Günlük ithalatın 1,3 ila 1,4 milyon varile ulaştığı göz önüne alındığında, bu arzın aniden kesilmesi Çinli bağımsız rafinerilere yıllık 4,7 milyar dolara mal olabilir.

Şantung eyaletindeki dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan ve Çin'de ‘çaydanlık’ olarak bilinen bağımsız rafineriler, bu ham petrolün başlıca alıcılarından. Çin'deki rafineri kapasitesinin yaklaşık dörtte birini oluşturuyorlar. Düşük kar marjlarına dayalı iş modelleri, ucuz ham petrole bağlı.

Bu durum, büyük bir jeopolitik çelişkiyi ortaya koyuyor. İran’ı izole etmek amacıyla yıllardır uygulanan ABD yaptırımları, dolaylı olarak Washington’ın en büyük stratejik rakibinin ekonomisine hizmet etmiş oldu.

sdv
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'de düzenlenen Çin Halkı Siyasi Danışma Konferansı'nın kapalı oturumuna katıldı, 11 Mart 2026 (Reuters)

İran'dan gelen arzın azalması durumunda, Rusya bu açığın bir kısmını karşılayabilir. Uluslararası veri analitik şirketi Vortexa verilerine göre Çin, geçtiğimiz şubat ayında Rusya’dan petrol ithalatını günlük 2,07 milyon varile çıkardı. Bu rakam, ocak ayına kıyasla günlük 370 bin varillik bir artışa tekabül ederken, Venezuela'dan kaybettiği miktarların büyük bir kısmını telafi etti. Ancak boru hatlarının kapasite sıkıntısı, Moskova'nın yıllarca sürecek altyapı yatırımları olmadan İran petrolünün yerini geniş ölçekte doldurma yeteneğini sınırlıyor. Dolayısıyla İran ham petrolü ithalatındaki uzun süreli bir kesinti, acil bir krize yol açmayabilir, ancak Çin'in rafineri kapasitesinin dörtte birini aksatabilir ve Pekin'in Rusya'ya olan yapısal bağımlılığını derinleştirebilir.

Pekin, küresel altyapıda alternatifler geliştirmek için on milyarlarca dolar harcadı, ancak İran'daki savaş, bu alternatiflerin ihtiyacı karşılamaktan hâlâ çok uzak olduğunu ortaya çıkardı.

Petrol, Çin’in enerji altyapısındaki kronik kırılganlığı ortaya koyarken LNG, ülkeyi daha acil ve ciddi bir zayıflık noktasıyla karşı karşıya bırakıyor. Çin, 2023 yılında dünyanın en büyük sıvılaştırılmış doğal gaz ithalatçısı haline geldi. İthalatının yüzde 34'ünü Avustralya'dan, yüzde 23'ünü Katar'dan, yüzde 11'ini Rusya'dan ve yüzde 10'unu Malezya'dan temin ediyor. Katar’ın Çin’in ithalatındaki büyük ağırlığı göz önüne alındığında, İran insansız hava araçlarının (İHA) dünyanın en büyük LNG ihracat tesisi olan Ras Laffan kompleksine düzenlediği saldırılar, son derece ciddi sonuçlara yol açtı. Saldırılar, Avrupa ve Asya'daki fiyatlarda rekor düzeyde yaklaşık yüzde 50 artışa neden oldu. Çin, kayıplarını hızla telafi etmek için Avustralya'ya yönelirse, Pasifik'teki önemli bir ABD müttefikine bağımlılığını derinleştirme riskiyle karşı karşıya kalır ve bölgede bir ABD-Çin çatışması patlak verirse buradan gelen LNG tedarikleri kesintiye uğrayabilir. Böylece Rusya, bir kez daha varsayılan seçeneğe dönüşüyor. Bu durum her ne kadar Pekin'in kaçınmaya çalıştığı bir bağımlılık olsa da kaçınmakta zorlandığı bir bağımlılıktır.

İkinci endişe: Darboğazların kabusu     

Öte yandan ‘Malakka Boğazı sorunu’, Çin'in stratejik düşüncesinin merkezinde yer alan sürekli bir endişe kaynağı olmaya devam ediyor. Çin’in eski Devlet Başkanı Hu Jintao 2003 yılında, Çin Komünist Partisi Politbüro Daimi Komitesi'ni, Çin'in petrol ithalatının yaklaşık yüzde 80'inin Malakka Boğazı'ndan geçtiği konusunda uyardı. Bu boğaz, Pekin'in kontrolünde olmayan ve kolayca aşamayacağı bir darboğaz olarak biliniyor. ABD ile bir çatışma çıkması durumunda, ABD Donanması Çin'e giden sevkiyatları durdurabilir ve dünyanın en büyük ikinci ekonomisini birkaç hafta içinde boğabilir. Pekin, 23 yıl önce yapılan bu uyarıdan beri küresel altyapıda alternatifler geliştirmek için on milyarlarca dolar harcadı. Ancak İran savaşı, bu alternatiflerin ihtiyacı karşılamaktan uzak kalmaya devam ettiğini ortaya çıkardı.

Pakistan’daki Gwadar Limanı ve Sri Lanka’daki Hambantota Uluslararası Limanı’ndan, Kyaukpyu’ya uzanan Çin-Myanmar koridoru ve Kuzey Kutbu’ndaki ‘Kutup İpek Yolu’na ve ‘Sibirya-2’ boru hattına kadar Çin’in alternatif rotaları, tek bir ortak özelliğe sahip. O özellik de bu rotaların hiçbirinin, coğrafi, siyasi veya mali çatışmaların yarattığı engellerle karşılaşmamış, etkinliği azalmamış veya aksaklığa uğramamış olmaları. ‘Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun incisi olan Gwadar Limanı, Karaçi'deki 33 rıhtıma karşılık sadece üç rıhtıma sahip ve buradaki konteyner hacmi, Karaçi'deki hacmin yüzde 3,2'sini geçmiyor. Bunun yanı sıra Çin-Myanmar koridoru, 2021'deki darbeyle hizmet dışı kalırken, kutup rotası mevsimsel olarak devam ediyor. ‘Sibirya-2’ hattı ise henüz inşa edilmedi.

Öte yandan Washington, gerek ‘Stratejik Limanlar Bildirim Yasası’ yoluyla, gerekse ev sahibi ülke hükümetleri üzerinde doğrudan baskı uygulayarak olsun, Çin ile bağlantılı limanların küresel altyapısını sistematik bir şekilde parçalamaya devam ediyor. Dünyanın en önemli darboğaz noktalarına yayılmış olan ve geriye kalan CK Hutchison’a ait 41 liman bu sebeple doğrudan hedefi haline geldi.

İran Savaşı, Pekin'in uzun zamandır hissettiği bir korkuyu doğruladı. Çin'in küresel ticareti ve ülkeye yönelen enerji akışları, halen Washington'ın yönettiği bir güvenlik şemsiyesi altında hareket ediyor. Daha da önemlisi, bu savaş, ABD'nin bu altyapıyı kontrol etmekle yetinmediğini, gerektiğinde onu bir silah olarak kullanmaya da hazır olduğunu gösterdi.

Üçüncü endişe: Trump’ın dayatma politikası

Üçüncü endişe, Çinli yetkililerin son derece ihtiyatlı bir şekilde müzakere ettikleri, ancak etkisini daha şiddetli şekilde hissettikleri bir konu. ABD liderliğindeki rejimi düşürme operasyonları ve zorla rejim değişikliği dayatmasının, Trump döneminde devlet yönetiminde yeni belirleyici araç olarak ortaya koyduğu modelin etkisi. Washington, sadece 60 gün içinde iki eşi benzeri görülmemiş eşiği aştı. ABD Özel Kuvvetleri, geçtiğimiz ocak ayında, Venezuela’nın başkenti Karakas'ta gece baskını düzenleyerek Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu gözaltına aldı ve operasyon Maduro’nun yerine itaatkar bir halefin getirilmesiyle sonuçlandı. Şubat ayında ise ABD ve İsrail, ortak bir saldırıyla İran’ın Dini Lideri’ni Tahran'ın kalbinde öldürdü. Böylece Pekin, en yakın iki stratejik ortağını kaybetti. Her iki ülke de Çin ile ‘kapsamlı stratejik ortaklıklar’ imzalayan ülkelerdi.

7uk
ABD uçak gemisi USS Gerald Ford, Yunanistan'ın Girit Adası'ndaki Suda Körfezi Limanı’ndan ayrılırken, 26 Şubat 2026 (AFP)

Çin Devlet Başkanı Şi ve onun dar iç çevresi için bu olaylar, dış politikada sadece geçici gelişmeler olarak görünmekle kalmıyor, şekillenmekte olan yeni bir ABD stratejik doktrininin belirtileri olarak algılanıyor. Washington, düşman olarak gördüğü, yeterli caydırıcılık araçlarına sahip olmadığını düşündüğü veya stratejik değer taşıdığını düşündüğü varlıklara sahip hükümetleri devirme hakkına sahip olduğu varsayımıyla hareket ediyor. Pekin, rejim değişikliği girişimlerinin belirli rakipleri mi hedef aldığı, yoksa Çin'in küresel etki alanını parçalamaya yönelik daha geniş çaplı bir çabanın parçası mı olduğu sorusunu görmezden gelemez. Venezuela ve İran, Küba ile birlikte Pekin'in ortaklık ağının temel taşlarını oluşturuyor ve her biri ya çöküş tehlikesiyle ya da varoluşsal bir tehditle karşı karşıya.

Bu gelişmelerin Çin Komünist Partisi (ÇKP) liderliğinde yarattığı şokun boyutunu en açık şekilde ortaya koyan ise belki de gizli kanıtlar oldu. Maduro'nun 4 Ocak'ta gözaltına alınmasından bir gün sonra, Şi'nin resmi konutu olan Zhongnanhai, Baidu Haritalar, iMap Haritalar ve Tencent Haritalar gibi harita uygulamalarından tamamen kayboldu. Mart ayına gelindiğinde Pekinliler, Merkez Askeri Komisyon'un komuta merkezinin bulunduğu Shishan Ulusal Orman Parkı'nda 24 saat aralıksız inşaat çalışmaları yapıldığını bildirdi. ABD'nin ‘decapitation’ (askeri bir strateji olan kafa kesme) operasyonlarını hassas bir şekilde yürütme konusundaki kanıtlanmış yeteneği, gözlemcilerin ‘Pekin Askeri Şehri’ olarak tanımladıkları, bir komuta merkezi ve nükleer sığınakları içeren yeraltı kompleksinin inşasını hızlandırdığına şüphe yok.

Trump'ın yaklaşımı, Pekin'i acı bir gerçekle yüz yüze getirdi. Çin, ABD ile doğrudan askeri çatışma olasılığına hazırlanırken, aynı zamanda ikili ilişkilerde bir yumuşama sağlanması için çaba gösteriyor.

Dördüncü endişe: Şi’nin tamamlanmamış küresel sistemi

Dördüncü endişe ise küresel sistem üzerinde en derin etkiye sahip olan ve çözülmesi en zor olanıdır; çünkü bu, güç dengesi kadar güvenilirliğin kendisiyle de ilgili. Çin, enerji rotalarını yeniden yönlendirebilir, darboğazları kısmen aşmayı başarabilir ve yeraltı sığınaklarını güçlendirebilir. Ancak İran'ın Savaşı, Çin’in ortaklıklarının gerçek bir ağırlığı olduğu ve çok kutupluluğu savunan medeniyetin nihayetinde sadece bir söylemden ibaret olmadığı şeklindeki Güney Küresel'e liderlik etme hedeflerinin dayandığı temeli sarstı.

Çin, enerji rotalarını yeniden yönlendirebilir, darboğazları kısmen aşmayı başarabilir ve yeraltı sığınaklarının güvenliğini artırabilir. Ancak İran Savaşı, Güney Yarımküre’ye liderlik etme hedeflerinin dayandığı temeli sarstı.

Çin Devlet Başkanı Şi, 2013 yılından bu yana 150 ülkeyi kapsayan ‘Kuşak ve Yol Girişimi’nden, Yeni Kalkınma Bankası'na, genişletilmesinden sonra Şanghay İşbirliği Örgütü'ne (ŞİÖ) ve dünya nüfusunun yüzde 55'ini ve küresel gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) dörtte birini temsil eden on ülkeden oluşan bir bloğa genişlemesinden sonra BRICS'e kadar Batı liderliğindeki sisteme geniş kapsamlı kurumsal alternatifler oluşturmaya odaklandı.

İran ve Venezuela, bu yapının temel iki ayağını oluşturdu. İran, Kuşak ve Yol Girişimi’nin batı uzantısında vazgeçilmez bir kara köprüsü rolünü üstlendi. BRICS+ ile ŞİÖ’nün üyesiydi. Venezuela ise Çin'in batı yarımkürede varlığını sağlamlaştırdı. Ancak ABD şu anda bu iki temel direği fiilen çökertti.

rfhy
Pakistan’ın Gwadar Limanı’nın havadan genel bir görüntüsü, 4 Ekim 2021 (Reuters)

Çin, uzun süredir mantıklı bir şekilde, güvenlik ittifakları kurmaktan kasıtlı olarak kaçınmasının, aşırı yayılmacı ABD'den kendisini ayıran özellik olduğunu savunuyor. Ancak, üye bir ülkenin Dini Lideri’nin ABD tarafından suikasta kurban gitmesiyle karşı karşıya kalan BRICS bloğu, sorumlu tarafı belirten bir bildiri üzerinde bile anlaşamadı. ŞİÖ de benzer bir felç durumunda. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre buna rağmen, Pekin'in önünde gerçek bir fırsat beliriyor. Başkan Trump'ın Dünya Sağlık Örgütü'nden (WHO) çekilmesi, Dünya Gıda Programı'na (WFP) sağlanan finansmanı kesmesi ve BM’yi açıkça küçümsemesi, Çin'in on yıldır inşa etmeye çalıştığı alternatif çerçeveler için fiili bir alan açıyor. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, geçtiğimiz hafta Ulusal Halk Temsilcileri Kongresi'nin basın toplantısında bu durumu dikkat çekici bir şekilde özetledi; Washington'un tam tersi tavır sergilediği bir anda Çin'i ‘barış, istikrar ve adalet için dünyanın en önemli gücü’ olarak tanıttı. Ancak ABD liderliğine olan güveni sarsılan dünyanın, bu güveni otomatik olarak Çin'e aktarması mümkün değil. Zira Çin ortaklarına en fazla, onlar yangınla mücadele ederken güvenli mesafeden gelen güçlü bir kınama vaat ediyor.

Başarısızlığa tahammül edilemeyen zirve

Şi, zirvenin başarılı olmasını ve Çin ile Washington arasındaki iş birliğinin somut sonuçlar doğurabileceğini kanıtlayarak, Çin’deki ekonomik durumu istikrara kavuşturan ve daha fazla kötüleşmeyi önleyen ticaret ateşkesini korurken, Pekin'in dünyanın en tehlikeli ilişkisini boyun eğmeden yönetebildiğine dair Güney Yarımküre'ye bir mesaj göndermek istiyor. Başkan Donald Trump'ın Çin lideriyle zirvenin ertelenebileceğinden bahsettiğini belirtmek gerekir.

Çin, İran meselesi nedeniyle ABD ile gerilimi tırmandırmanın bir yararı olmadığını düşünürken, ticaret ateşkesini korumayı ve ABD-Çin ilişkilerindeki genel istikrarı sürdürmeyi en önemli önceliği olarak görmeye devam ediyor. Bakan Yi, Ulusal Halk Temsilcileri Kongresi'nin oturum aralarında düzenlediği basın toplantısında, tarafların ‘mevcut riskleri yönetmesi ve gereksiz karışıklıkları ortadan kaldırması’ gerektiğini açıkça ifade etti. Bu, Pekin'in gözünde İran'ın sadece bir karışıklık kaynağı olduğunu, asıl ilgi odağı olmadığını ima ediyor. Bu nedenle Çin, geçen yıl Trump yönetimi ile biriktirdiği olumlu ivmeyi tehlikeye atmaya çalışmayacak. Ancak zirve, Şi'yi acı bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yandan stratejik ortaklarından birini öldüren, bir diğerini hapse atan ve Batı yarımküredeki son komünist lideri de yakalamak üzere olan bir başkanla yüz yüze otururken, diğer yandan da ondan taviz vermesi bekleniyor.

İran savaşıyla ortaya çıkan dört endişe ışığında, Çin, en acı sonucun, nihayetinde ABD’nin kurallarını belirlediği bir dünyada yaşamaya mecbur kalacağı olduğu gerçeğiyle yüzleşebilir.

Bu öncelik sıralamasının arkasında açık bir içsel neden yatıyor. Çin ekonomisi, 2026 yılında yüzde 4,5 ile 5 arasında bir büyüme kaydetmesi beklendiği için artan baskılar altında bulunuyor; bu, on yıllardır görülen en düşük seviye. Bu durum karşısında, başarılı bir ticaret anlaşması, gümrük vergilerinin hafifletilmesi ve ABD-Çin ilişkilerinin istikrarı, iç politikayla tek başına sağlanamayan bir miktar dış güven yaratabilecek az sayıdaki araçtan bazıları olarak görünüyor. Şi'nin dördüncü bir dönem için aday olacağı tahmin edilen 2027'deki ÇKP kongresinin yaklaşmasıyla birlikte, bu çabanın inandırıcılığı ekonominin dayanıklılığına bağlı hale geliyor. Bu dayanıklılık büyük ölçüde Çin'in Washington ile ilişkilerine bağlı.

Ekonomik müzakerelerin ardında, gündemin diğer tüm maddelerini gölgede bırakan daha derin bir güvenlik boyutu yatıyor. Şi, geçtiğimiz şubat ayında Trump ile yaptığı görüşmede, Tayvan'ın ikili ilişkilerde halen ‘en önemli mesele’ olduğunu belirterek, Taipei'ye yapılacak herhangi bir ilave silah satışına karşı uyardı. Tayvan, siyasi meşruiyet, ulusal kimlik ve Şi'nin kişisel mirasının kesiştiği noktada yer aldığından Çin için kırmızı çizgiyi temsil ediyor. Dolayısıyla Pekin'in İran, ticaret veya nadir toprak elementleri konusunda vereceği herhangi bir taviz, nihayetinde Tayvan Boğazı'nda ne kadar etki sağlayabileceğiyle ölçülecek. Bu anlamda zirve, Şi'nin bu büyük anlaşmayı yönetmeye çalıştığı bir araç haline geliyor.

Şi’nin hesaplamaları, acımasız bir şekilde, İran’ın molla rejiminin, ABD-Çin ilişkilerinin aksine, nihayetinde feda edilebilir bir ortak olarak kaldığını ortaya koyuyor. Pekin, zirve öncesinde Tahran yüzünden Washington ile gerilimi tırmandırmanın bir yararı olmadığını düşünüyor ve korumayı başaramadığı bir ortak uğruna ikili ilişkileri riske atmayacaktır.

Ancak ABD ile Çin arasındaki büyük anlaşma bozulursa, Pekin’in İran’a ilişkin hesapları değişebilir ve küresel stratejik haritasını yeniden çizebilir.

Şi'nin izlediği hesaplı itidal politikasının yararı, İran'daki savaşın gidişatına, rejimin kaderine, Hürmüz Boğazı'nın ne kadar süreyle kapalı kalacağına, ABD'nin kendi başlattığı bir savaşı kontrol altına alma kapasitesinin sınırlarına ve dünyanın en önemli stratejik geçitlerinden birini koruma ve buradaki seyrüsefer özgürlüğünü sağlama yeteneğine bağlı.

Başkan Trump, sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı bir paylaşımda, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatması halinde ‘üzerine ölüm, ateş ve öfkenin çökeceğini’ belirterek, “Bu, ABD'den Çin'e bir hediye” diye yazdı. Bu ‘hediye’ ateş ve öfkeyle doluydu ve en azından 28 Şubat'a kadar buna hiç ihtiyacı olmayan bir alıcıya ulaştı.

İran Savaşı’nın ortaya çıkardığı dört endişenin gölgesinde, Çin kendisini en acı sonuçla karşı karşıya bulabilir ve bunun sonucunda ABD’nin kurallarını belirlediği bir dünyada yaşamaya mecbur kalabilir.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


ABD ve İsrail: Yeniden tanımlanması gereken bir ittifak

Fotoğraf: Sarah Gheroni Karnavalı/Majalla
Fotoğraf: Sarah Gheroni Karnavalı/Majalla
TT

ABD ve İsrail: Yeniden tanımlanması gereken bir ittifak

Fotoğraf: Sarah Gheroni Karnavalı/Majalla
Fotoğraf: Sarah Gheroni Karnavalı/Majalla

Remzi İzzeddin Remzi

On yıllardır, ABD'nin İsrail'e verdiği destek, ABD dış politikasındaki birkaç sabit unsurdan birini temsil etmiştir. Hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi yönetimler bunu stratejik bir prensip olarak ele aldı bu nedenle Washington içinde nadiren sorgulandı ve Amerikan kamuoyunda geniş bir kabul gördü. Ancak bu fikir birliği giderek artan bir baskı altında ve İran ile savaş bu değişimin ivmesini hızlandırmaya yardımcı oluyor.

Şubat 2026'da Gallup Şirketi’nin yaptığı anket çarpıcı bir değişimi ortaya koydu. Şirketin bu konuyu ölçmeye başlamasından beri ilk kez, Amerikalılar Filistinlilere İsraillilerden daha fazla sempati duyduklarını ifade ettiler. Katılımcıların yüzde 41'i Filistinlilere, yüzde 36'sı ise İsraillilere daha fazla sempati duyduğunu söyledi. Sadece üç yıl önce, bu yüzdeler neredeyse tam tersiydi.

Kamuoyu, arkasında önemli itici güçler olmadan nadiren bu kadar dramatik bir değişime uğrar. Bu faktör, sadece bugün Gazze'deki yıkıcı savaşla sınırlı değil, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'da neyi hedeflediğine dair net bir vizyonu olmadan yeni bir çatışmaya girdiği yönündeki büyüyen algıyı da kapsıyor.

Amerika Birleşik Devletleri İran'a karşı ilk saldırılarını başlatmadan önce bile, anketler sürekli olarak Amerikalıların çoğunluğunun böyle bir savaşa doğrudan askeri olarak dahil olmaya karşı olduğunu gösteriyordu. Bu karşı çıkış belirli bir siyasi akım veya yaş grubuyla sınırlı değildi, çeşitli partiler ve kuşaklar arasında yaygındı. Irak ve Afganistan'daki yirmi yıllık maliyetli savaşlardan sonra, Amerikalılar Ortadoğu'da uzun süreli bir çatışmaya daha girmek konusunda tereddütlüydüler.

Buna rağmen ABD şimdi böyle bir çatışmaya, hem de hedefleri her aşamada değişiyor gibi görünen bir çatışmaya girmiş durumda. Başlangıçta, eylem sınırlı ve odaklı, İran'ın nükleer yeteneklerini zayıflatmayı ve Tahran'ın nükleer silah edinmeye yaklaşmasını engellemeyi amaçlayan bir operasyon olarak sunuldu. Ancak bu tanım çok geçmeden genişledi ve yetkililer İran'ı bölgesel davranışlarını değiştirmeye zorlamaktan bahsetmeye başladılar.

Dahası tartışmalar çeşitli aşamalarında, İran'ın bölgesel vekil güçler ağını zayıflatmak, bölgedeki güç dengesini yeniden şekillendirmek ve hatta Tahran'da iç siyasi değişimi teşvik etmek de dahil olmak üzere daha geniş hedefleri yansıtmaya başladı. Son olarak da yönetim caydırıcılık diline geri döndü ve sürekli baskının nihayetinde İran'ı müzakere masasına geri getireceğini savundu.

Bu hedeflerin her biri farklı bir stratejik gidişatı yansıtıyor. Ancak bunların bir araya gelmesi daha derin bir sorunu açığa çıkarıyor: ABD bu savaşta başarının ne anlama geldiğini açıkça tanımlamadı.

Askeri harekatlar siyasi netliğe bağlıdır. Askeri liderlerin, görevin sınırlı mı yoksa dönüştürücü bir amacı mı olduğunu bilmeleri gerekir. Diplomatlar da müzakere yoluyla bir çözümün önünü mü açtıklarını, yoksa daha fazla tırmandırmaya mı hazırlandıklarını bilmeleri gerekir. Net bir hedef olmadan, askeri operasyonlar tutarlı bir strateji içinde kalmak yerine kolayca ucu açık, belirsiz bir sürece kayabilir. Bu belirsizliğin etkileri şimdiden hissedilmeye başlandı.

gtrghtgr
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD'nin Florida eyaletindeki Palm Beach'te bulunan Trump'ın Mar-a-Lago kulübünde yaptıkları görüşmenin ardından düzenledikleri basın toplantısında, 29 Aralık 2025 (Reuters)

Diplomatik olarak, ABD'nin Ortadoğu'daki ortakları son derece temkinli davranıyor. Bölgesel istikrar için iş birlikleri hayati önem taşıyan Körfez Arap devletleri, İran ile gidişatı belirsizliğini korurken uzun süreli bir çatışmaya sürüklenmek istemiyor. Suudi Arabistan bölgesel gerilimler nedeniyle İsrail ile ilişkileri normalleştirme yolunda attığı temkinli adımları yavaşlattı. Avrupalı ​​müttefikler de bu endişeyi paylaşıyor, çünkü Washington, savaşa girişmeden önce birçoğuyla yakından istişarede bulunmadı. Şimdi Körfez'deki ve özellikle de Hürmüz Boğazı yakınlarındaki herhangi bir gerilime karşı son derece hassas olan enerji piyasalarındaki karışıklığın ekonomik sonuçlarıyla yüzleşiyorlar.

Ekonomik etki giderek daha belirgin hale geliyor. Çatışma patlak verdiğinde petrol fiyatları fırladı; bu, daha geniş çaplı bir çatışmanın dünyanın en önemli deniz koridorlarından birinden geçen enerji akışını tehdit edebileceği korkusunun doğrudan yansımasıydı. Amerikalı tüketiciler, benzin istasyonlarında bunun etkilerini hızla hissettiler ve zaten sürekli enflasyonla mücadele eden ekonomiye yeni bir yük daha bindi.

Küresel olarak, yankıları daha geniş bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Körfez sularında faaliyet gösteren gemiler için sigorta primleri keskin bir şekilde yükseldi ve Ortadoğu'daki enerji rotalarına bağlı tedarik zincirleri artan darboğazlar yaşamaya başladı. Savunma harcamaları da artmaya başladı ve bu da nihayetinde Washington'daki mali tartışmalara yansıyacaktır.

Buna paralel olarak, son yıllarda bölgedeki Amerikan diplomasisine eşlik eden daha geniş ekonomik vizyon -bölgesel entegrasyondan yatırım koridorlarına ve İsrail ile Arap komşuları arasındaki genişletilmiş ticarete kadar- başarısız oldu.

Böylece, sınırlı kalması beklenen çatışma, yavaş yavaş muhtemelen tırmanacağını gösteren bir ekonomik maliyet özelliği kazandı.

Bu meydan okumaların ardında daha derin bir stratejik ikilem yatıyor: Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail bu savaşı aynı vizyon veya aynı hedeflerle yürütmüyor. Başından beri Washington'un yaklaşımı daha temkinli görünüyordu. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre amacı, İran'ın nükleer yeteneklerini zayıflatmak ve Tahran'ı daha geniş bir bölgesel kargaşaya sürüklemeden müzakere masasına geri getirmekti.

Amerikan politika yapıcılarının gözünde, bu savaşın en kötü olası sonucu sadece İran'ın güçlü kalması değil, aynı zamanda içten çökmesi olasılığıdır. Bu, Irak'tan Lübnan'a kadar bölgede daha da tehlikeli istikrarsızlık dalgaları yaratacak ve Washington'u bugün karşılaştığı güvenlik sorunlarından çok daha karmaşık güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya bırakacaktır.

İsrail perspektifinden bakıldığında, stratejik hesaplar farklı. İsrail’de liderler İran'ı ülkenin güvenliği için en önemli uzun vadeli tehdit olarak görüyor. İran'ın nükleer emellerini durdurmak birincil hedef olmaya devam ederken, birçok İsrailli bunun tek başına yeterli olmadığına ve İran'ın bölgesel etkisinin daha derinden zayıflatılmasının da şart olduğuna inanıyor. Onların görüşüne göre, bunun anlamı, Tahran tarafından desteklenen silahlı örgütler ağının dağıtılması ve Ortadoğu'da nüfuzunu dayatma gücünün kalıcı olarak sınırlanmasıdır.

Bu iki vizyonu uzlaştırmak kolay olmayacak. Biri sınırlı baskıya odaklanırken, diğeri sahnenin yapısında daha geniş bir dönüşümü hedefliyor. Amerikan hedefleri belirsiz kalırsa, çatışma yavaş yavaş daha net ve daha iddialı bir gündeme doğru kayabilir.

Amerika Birleşik Devletleri'ndeki iç politika da bir dönüşüm geçiriyor. Özellikle genç Amerikalılar, bölgeye önceki kuşaklardan farklı bakıyor. Anketler, 35 yaş altı kişiler arasında Filistinlilere duyulan sempatinin artık İsraillilere duyulan sempatiyi önemli ölçüde aştığını gösteriyor.

Bu demografik grubun İran ile savaşa yönelik şüpheciliği, yalnızca genç Amerikalıların İsrail algısındaki bir değişikliği değil, aynı zamanda hedefleri zamanla değişen açık uçlu askeri müdahalelere karşı daha geniş çaplı bir bıkkınlığı da yansıtıyor.

fvfe
ABD Başkanı Donald Trump, Yokosuka Deniz Üssü'ndeki USS George Washington uçak gemisinde donanma üyelerine hitap ediyor, 28 Ekim 2025 (AFP)

Birçok Amerikalı için bu sahne çok tanıdık: Savaşlar sınırlı hedeflerle başlar, yavaş yavaş genişler ve sona erdirilmesi giderek zorlaşır.

Buna rağmen bütün bunlar, ABD-İsrail ortaklığının çöküşün eşiğinde olduğu anlamına gelmiyor. İki ülke arasındaki stratejik bağlar güçlü kalmaya devam ediyor ve İsrail'e verilen destek, Kongre'de iki partinin de güçlü desteğine sahip.

Ancak ittifaklar nihayetinde yalnızca kurumsal güce dayanmaz; aynı zamanda kamuoyu nezdinde meşruiyet ve açık bir ortak stratejik hedef de gerektirir.

Tarih bu konuda açık bir örnek sunmaktadır. ABD'nin Vietnam Savaşı'na verdiği destek aniden çökmedi, aksine Amerikalıların verdiklerine inandıkları savaş ile keşfetmeye başladıkları savaş arasındaki uçurum genişledikçe kademeli olarak azaldı.

İran ile savaş, Vietnam Savaşı'na benzemiyor. Ancak üzerinde durulması gereken nokta, onları birleştirebilecek modeldir; net hedefleri olmayan, maliyetli bir savaş ve bu da politika yapıcılar tarafından ciddi bir şekilde ele alınmalıdır. Zira kamuoyu değişiyor, ekonomik baskılar artıyor, bu savaşın stratejik amacı ise belirsizliğini koruyor.

Er ya da geç, Amerika Birleşik Devletleri sonsuza kadar ertelenemeyecek bir soruyla yüzleşmek zorunda kalacak: Bu savaşın amacı tam olarak nedir ve nasıl sona ermesi gerekiyor?

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.