Ahvaz sorununun 100 yıllık arka planı

Arap kökenli Ahvaz toplumu, zorla Farslılaştırma uygulamalarına maruz kaldı, kendi kaderini tayin etme özgürlüğü kısıtlandı

Ahvas'ta devam eden protestolardan (sosyal paylaşım siteleri)
Ahvas'ta devam eden protestolardan (sosyal paylaşım siteleri)
TT

Ahvaz sorununun 100 yıllık arka planı

Ahvas'ta devam eden protestolardan (sosyal paylaşım siteleri)
Ahvas'ta devam eden protestolardan (sosyal paylaşım siteleri)

Sabah Hani (Iraklı araştırmacı ve yazar)
Arapçada Ahvaz kelimesinin doğru söylenişinin ha (ح) yoksa he (ه) harfi ile mi olduğu pek çok Arap arasında ihtilaf konusu olmayı sürdürüyor. Her birinin kendi tezini destekleyen argümanları bulunuyor. Bu Arap bölge 1925 yılında İngilizlerle anlaşmalı bir şekilde Rıza Han tarafından ilhak edilerek İran’ın bir eyaleti haline geldi.
Ahvaz bölgesindeki Araplar, başkenti Muhammira (bugün Hürremşehr) olan Şeyh Hazal el-Kaabi liderliğindeki Kaab Emirliğini, Arap topraklarının Basra Körfezi’nin doğusunda bulunan doğal bedeninden koparılıp başka bir bedene eklenen önemli bir bölümünün hikayesi olarak görüyordu.

Arap varlığı silinemez bir gerçekliktir
Ahvaz bölgesine sınırdaş Irak’taki tüm Temim kabilelerinin lideri Şeyh Muzahım et-Temimi’ye göre, “Bu bölgeye Araplar Ahvaz, acemler de Ahfaz derler. Geç dönem resmi Arap  söylemi dışında hiçbir zaman bölgenin adı ha (ح) harfi ile telaffuz edilmedi”.
Irak ordusundan yarbay rütbesiyle emekli olan, 2003’ten sonra Basra valiliği yapan ve kabilesi Basra ile Ahvaz arasındaki en büyük kabile olan Şey Temim sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bu bölgelerdeki Arap varlığı çok eskidir. Bazı bölgelerde Arap varlığı Arapların Irak’ı fethinden ve Sasani Devletinin yıkılmasından önceye dayanıyor. Bu varlık, Basra Körfezi’nin doğu kıyısından Bender Abbas’a kadar uzanıyordu”.
Şeyh Temim şunu da ekliyor: “Bugünkü İran adalarında Araplar yaşıyordu. Safeviler zamanında tersine bir Arap göçü gerçekleşti ve Sünni Arapların büyük bir kısmı Basra ve Kuveyt'e yöneldi. Bir kısmı da Bender Abbas'a göç etti, daha sonra Umman'a, diğer Arap şeyhliklerine ve Bahreyn'e göçtüler”.

Arap kabileler: Toprak ve tarih bir arada
Ahvaz ve burada yaşayan (Irak’ın Sevad yani güney bölgesinden Arap Yarımadasına kadar uzanan bölgede yaşayan kabilelerin uzantısı olan) Temim, Kaab, Tarfa, Hazail, Zerkan, Sevahim gibi bilindik kabilelerin oluşturduğu Arap varlığının hikayesi, çok fazla tartışma ve tarihi paradoks içeriyor. Çağdaş dönemde, babası Cabir bin Merdav ve onun yerine geçen kardeşi Mız’al’ın mirasçısı olan Şeyh Hazal Kaabi’nin emirliğinin ortadan kalkmasından sonra bu bölgedeki Arapların siyasi durumları çok değişti. Rıza Han’ın geçen yüzyılın başında İngilizler ile gizlice anlaşmasının ardından kabilelerinin İran, Irak, Kuveyt ve Arap Yarımadası arasında bölünmesinden sonra Ahvaz bölgesinin Arap sakinleri sürekli bir mücadele ve kriz içinde yaşadılar.
İngiltere ile Fransa arasındaki Sykes-Picot Anlaşmasına benzer ama bu kez tarafları İngiltere ile İran olan uluslararası bir pazarlık sonucu geçen yüzyılın başında İran hükümetinin kontrolüne tabi hale getirilse de Ahvaz, bölge olarak çevresel ve coğrafi açıdan İran’ın diğer bölgelerinden farklı. O dönemde İran, Çarlık Rusyası’nın hayali olan sıcak denizlere doğru genişleyen bir imparatorluktu.
Topraklarında petrolün keşfedilmesi üzerine Rusya’nın Azerbaycan’ın yarısını ilhak etmesi, İran devletinin Ahvaz’ı ilhak etmesine yardımcı oldu. İngilizler, Şah’ın Ahvaz’da istediğini yapmasına izin verdiler ve bu daha sonra bölgenin ilhakına zemin hazırladı.
İngilizler için Şah ve İran, o dönemde yetersiz kaynaklara sahip küçük bir emirlikten ibaret olan Muhammira Emirliği ile ittifaktan çok daha önemliydi. 1925’te Şah, bir pusu ile Şeyh Hazal, kuzeni Şeyh Musa ve oğlu Şeyh Abdulhamid’i esir aldı. Kaçırılan Şeyh Hazal, 1937’de Şah’ın Tahran’daki sarayında öldürüldü ve orada defnedildi. Şeyhlerini kurtarmak isteyen Arap devrimcilerin tüm girişimlerinin bastırılmasıyla birlikte Kaab Emirliği perdesi de kapandı. Şeyh Hazal’ın naaşı 10 yıl sonra Necef’e nakledilene kadar defnedildiği yerde kaldı.
Bu yıllar boyunca kabilesi Kaab ve diğer kabileler sürekli kaynayarak hiç sakinleşmediler. Ahvaz kabileleri isyan etseler de iki kıskacın arasında kaldılar; İngiliz hakimiyeti ve birinci şah dönemindeki İran otoritesi.
Ancak, Muhammira Emirliği’nin bağımsızlığı, bölgenin esasında resmi olarak Kaçar İmparatorluğu'na ondan önce de Safevilere bağlı olduğunun altını çizen görüşlerle çelişiyor. Bu görüşte olanlardan biri de Iraklı yazar Akil Abbas ve kendisi şöyle diyor; “Beni Kaab Emirliği de İran’ın bölgedeki hakimiyetini kabul etmişti, çünkü çoğu zaman bu hakimiyetin formalitede kaldığını biliyordu. Şeyh Hazal’ın İngiltere ile iş birliği, İngilizlerin mesela Kuveyt ile imzaladıklarına benzer bir himaye anlaşması içermiyordu. Ne var ki Şeyh Hazal, geçen yüzyılın yirmili yıllarında hesaplanmamış adımlarla İran devletine meydan okudu. Savunma Bakanı da bölge üzerinde kontrol sağlamak için bunu argüman olarak kullandı.

Eski yeni bir çatışma
Arap çoğunluklu Ahvaz bölgesi, İran'ın bir eyaleti olarak ilhak edilmesinden bu yana geçen neredeyse 100 yıl boyunca hep içten içe kaynadı. Bu yıllar süresince adı ve Arap kimliği değiştirilmeye, kendisine Arapça yerine Farsça dayatılmaya çalışıldı. Karun Nehrinin geçtiği bölgenin adı Huzistan olarak değiştirildi. Söz konusu bölge seksenli yıllarda patlak veren İran-Irak Svaşı sırasında şiddetli muharebelere tanık oldu ve iki ateş arasında kalan Ahvaz halkı çok sayıda kayıp verdi.
Ahvaz toprakları Irak ve İran ordularının savaş meydanına dönüştü. Sakinleri bombardımanlara ve karşılıklı ateşlere maruz kaldılar. Bunlar, İran hükümetine, Ahvaz toplumunu zorla Farslılaştırma politikalarına, kendi kaderini tayin etme özgürlüğünü engellemesine karşı olan Arap grupların taleplerini canlandırdı. Öyle ki Irak’a katılmayı talep etme noktasına ulaştılar. Oysa Şah Muhammed Rıza Pehlevi rejiminin devrilmesi, Humeyni’nin liderliğinde İslami devrim unsurlarının iktidara gelmesiyle Ahvazlılarının umutları yükselmişti. Bunu coşkuyla karşılamış, kimi zaman kendilerine kendi kaderini tayin etme kimi zamanda protesto hakkı tanınmasını talep etmiş ve bunun için gösteriler düzenlemişlerdi.
Gelgelim Irak’ın Cezayir’de İran ile imzaladığı anlaşmadan çekildiğini deklare etmesi iki ülke arasındaki çatışmayı alevlendirdi. Sekiz yıl süren acımasız bir savaş için bu ölümcül bahane kullanıldı. Bu savaşa binlerce Ahvazlı genç de sürüklendi. Ahvaz bölgesinin şehirlerini ve köylerini, başkent Ahvaz, Muhammira, Abadan, Süsengird, Dezful gibi büyük şehirleri basan Saddam ordusunun zulmü Arap sakinler arasında ters tepki doğurdu. Keza kendi kaderlerini tayin etme projesinin tamamlanmasına fırsat tanınmaması, İran’daki yeni Humeyni rejimi ile bölgeye özerklik tanınması umuduyla yürütülen görüşmelerin bir mutabakata varmaması da. Özerklik, bölgedeki milliyetçi hareketlerin çağrıda bulunduğu ve çok sayıda aktivistin kendisi için çabaladığı bir talep.
1979’da iktidara gelen yeni rejim, sanki savaş, adı Huzistan’a dönüştürülen Arabistan sakinlerinin çoğunu oluşturan Şiileri hedef alıyormuş gibi, Irak’tan kutsal Şii Necef ve Kerbela şehirlerine kadar uzanan küresel müstekbirlerle mücadele adını verdiği bir strateji benimsedi.
İran-Irak savaşının 8 yılı boyunca, yeni rejim çatışmanın denklemini ulusal boyuttan mezhepsel boyuta taşımayı başardı. Bu ise Ahvaz’daki Arap milliyetçisi güçleri zor durumda bıraktı. Grupları, İran Devrim Muhafızları ve istihbarat güçleri tarafından takip edilmeye başlandı. Halkın hakları ve talepleri, silahların ve hadiselerin gürültüsü ile milyonlarca kurban arasında kayboldu. Bu talepler, önemine rağmen kan gölü ve günlük ölüm sahneleri karşısında bir lüks haline geldi.

Su savaşı çatışmayı körüklüyor
Ancak Ahvaz sorunu denildiği gibi kül altında bir kor gibi yanmaya devam etti. İslam Cumhuriyeti rejimi döneminde bölgeler, çeşitli ayaklanmalara sahne oldu. Bunların sonuncusu, Ahvaz eyaletinin suyunun kesilmek istenmesi, Huzistan denilen vilayetten geçen Karun Nehri ve onu besleyen diğer birkaç küçük ırmağın yatağını değiştirmeye yönelik girişimlerden sonra patlak verdi. İran makamları kasıtlı olarak Karun Nehri’ni kuruttu ve yatağını değiştirdi. Bu ise, Irak ve Körfez ülkelerine yakın olduğu için bir petrol yatakları bölgesi ve bu nedenle de İran'ın en zengin bölgesi olan Ahvaz’da, sakinlerin yaşamını, hayvancılığı ve genel olarak tarımı tehdit eden yeni bir gerçekliğe yol açtı. Bunun üzerine bölgenin binlerce Arap sakini protesto ve gösteriler düzenlemeye başladı. Ancak İran makamları buna aşırı baskıyla karşılık verdi. Çok eski zamanlardan beri bölgeyi, uygarlığının üzerine kurulduğu şehir ve köylerini suyu ile besleyen nehrin yatağını değiştirme projesini devam ettirmek amacıyla protestoları bastırmaları için düzenli ve düzensiz kuvvetlerinden binlerce unsuru buraya sevk etti.
Rejimin kurumlarına kadar uzanan sakinlerin öfkesi ve şehirlerde hayatı felç eden gösteriler, Arapların yaklaşık 100 yıldır muzdarip oldukları sorunun özünün ne kadar köklü olduğunu akıllara getirdi. Bu öz, bölge halkının reddettiği ve kendi kendini yönetme, BM tarafından tanınan meşru haklarını elde etme umutlarına tepeden bakan politikalar sonucunda kaybedilen haklardır.        



Fidan: ABD ve İran nükleer anlaşma konusunda uzlaşmaya hazır görünüyor

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (Reuters)
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (Reuters)
TT

Fidan: ABD ve İran nükleer anlaşma konusunda uzlaşmaya hazır görünüyor

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (Reuters)
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (Reuters)

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ABD ile İran’ın bir nükleer anlaşmaya varmak için uzlaşmaya hazır göründüğünü belirterek, görüşmelerin kapsamının Tahran’ın balistik füze programını içerecek şekilde genişletilmesinin yalnızca “başka bir savaşa” yol açacağını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Financial Times gazetesine aktardığı röportajda Fidan, “Amerikalıların İran’ın uranyum zenginleştirmesine açık ve net sınırlar içinde müsamaha göstermeye hazır olması olumlu” ifadelerini kullandı.

Bakan Fidan, “İranlılar artık Amerikalılarla bir anlaşmaya varmaları gerektiğini biliyor. Amerikalılar da İranlıların belirli sınırları olduğunu biliyor. Onları zorlamaya çalışmanın bir anlamı yok” dedi.

Washington, İran’dan saflık oranı yüzde 60’a ulaşan zenginleştirilmiş uranyum stokundan vazgeçmesini talep ediyor. Bu oran, silah yapımında kullanılan yüzde 90 seviyesine oldukça yakın kabul ediliyor.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ise ülkesinin mali yaptırımların kaldırılmasını talep etmeyi ve zenginleştirme dâhil olmak üzere “nükleer haklarında” ısrarcı olmayı sürdüreceğini söyledi.

Fidan, Financial Times’a yaptığı açıklamada, Tahran’ın “gerçekten gerçek bir anlaşma yapmak istediğine” inandığını ve 2015’te ABD ve diğer ülkelerle imzalanan anlaşmada olduğu gibi zenginleştirme seviyelerine sınırlamalar ve sıkı bir denetim mekanizmasını kabul edebileceğini belirtti.

ABD’li ve İranlı diplomatlar, geçen hafta Umman’ın arabuluculuğunda Maskat’ta bir araya gelerek diplomatik çabaları yeniden canlandırma amacıyla görüşmeler gerçekleştirdi. Bu temaslar, ABD Başkanı Donald Trump’ın bölgede bir filo konuşlandırmasının ardından yeni bir askeri harekât ihtimaline ilişkin endişelerin arttığı bir dönemde yapıldı.

Trump salı günü yaptığı açıklamada, Washington ile Tahran’ın müzakerelere yeniden başlamaya hazırlandığı bir süreçte Ortadoğu’ya ikinci bir uçak gemisi gönderme seçeneğini değerlendirdiğini söyledi.

ABD Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray ise mesai saatleri dışında yapılan yorum talebine yanıt vermedi.


Ankara, Washington ile Tahran arasında “dolaylı kanal” arayışında

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Ankara, Washington ile Tahran arasında “dolaylı kanal” arayışında

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türk kaynaklar, Ankara’nın bölgede yeni bir savaşın önlenmesi ve iki ülke arasında yeni müzakere turlarının canlandırılması amacıyla İran ile ABD arasında bir iletişim kanalı oluşturmayı hedeflediğini bildirdi.

Kaynaklar, bugün (Cumartesi) Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, Türkiye’nin dolaylı kanal oluşturma seçeneklerini öncelikleri arasına aldığını, olası müzakere süreçlerine ev sahipliği yapmaya hazırlandığını ve önümüzdeki dönemde diplomatik çözümlere odaklandığını daha net biçimde ortaya koymayı planladığını söyledi. Bu yaklaşımın, bölgede askerî tırmanma riskinin arttığı bir dönemde benimsendiği vurgulandı.

Kaynaklara göre Türkiye’nin hâlihazırda yürüttüğü diplomatik girişimler İran dosyasında en uygun seçenek olarak görülüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın attığı adımların, İran ve ABD’yi müzakere masasında buluşturma yönünde olduğu ifade edildi.

dervg
Hakan Fidan ile Abbas Arakçi’nin İstanbul’da düzenlenen ortak basın toplantısı sırasında (AFP)

Son saatlerde İran ve Türk medyasında arabuluculuğun mahiyetine ilişkin farklı senaryolar dile getirilse de, kaynaklar Washington ile Tahran arasında sunulan Türk önerisinin ayrıntılarına girmekten kaçındı. Türkiye’nin iki tarafı yakınlaştırma çabalarının, “hiçbir tarafın yeni bir savaş istemediği bir bölgede en iyi ve ilk seçenek” olduğu kaydedildi.

Arabuluculuk ve diğer kanallar

Kaynaklar, arabuluculuğun ABD’nin İran’a yeni bir saldırı düzenleme seçeneğinin önüne geçmeyi amaçlayan “diğer kanallarla” birlikte yürüyeceğini belirtti. Bu kanallar arasında Suudi Arabistan ile ABD arasındaki temaslar, İran ile Rusya arasındaki görüşmeler ile Mısır’ın Suudi Arabistan, Türkiye ve bölgedeki diğer ülkelerle yürüttüğü çabalar yer alıyor.

ABD ve İran’ın Türk arabuluculuğuna olumlu yaklaştığı, Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yoğun temasları ile bunun ortaya çıktığı ifade edildi. Bu çerçevede, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin cuma günü İstanbul’u ziyaret ederek mevkidaşı Fidan’la görüşmesi ve her iki bakanın Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edilmesi hatırlatıldı.

dthy
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (Reuters)

 Türk arabuluculuğuna olumlu baktığını belirterek, Türkiye’nin İran nükleer dosyasına ilişkin geçmiş müzakere süreçlerindeki rolünü ve önceki tutumlarını değinen Arakçi, “Türkiye’nin İran konusunda her zaman çok iyi tutumları ve son derece yapıcı görüşleri oldu. Özellikle geçen haziranda İran ile İsrail arasında yaşanan 12 günlük savaş sırasında Türkiye’nin yapıcı yaklaşımını gördük” dedi.

Arakçi, İstanbul’daki temaslarının ardından Türk medyasına yaptığı açıklamada, Erdoğan’ın diplomasi yoluyla bölge için eş zamanlı kazanımlar elde edilebileceğini vurguladığını aktardı. Türkiye’nin bölgesel bir çözüm için çalıştığını belirten Arakçi, bu çabalara olumlu baktıklarını ve başarı umduklarını, kendisinin de bölge ülkeleriyle bu konuda görüşmeler yürüttüğünü söyledi.

Müzakereye eğilim

Ülkesinin ABD ile nükleer dosya ve diğer konularda dolaylı ve ön koşulsuz müzakerelere açık olduğunu yineleyen Arakçi, Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan arasında üçlü bir görüşme olasılığını ise dışladı.

Türk medyasında, Arakçi’nin İstanbul ziyaretinden önce Erdoğan’ın Trump’a, Pezeşkiyan’la birlikte çevrim içi üçlü bir görüşme önerdiği ve Trump’ın buna olumlu yaklaştığı iddiaları yer almıştı. Ancak Arakçi, “Buna hâlâ çok uzağız… ABD ile gerçekten ciddi ve göstermelik olmayan müzakereler yürütmek istiyorsak, bunun için sağlam bir başlangıç zeminine ihtiyaç var” dedi.

frg
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

Fidan ile İstanbul’daki görüşmesinin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında konuşan Arakçi, İran’ın müzakerelere her zaman açık olduğunu, ancak “askerî tehdit” veya “ön koşullar” altında müzakere etmeyeceğini vurguladı. ABD ile doğrudan müzakereler için şu aşamada bir zemin görmediğini belirtti.

İran’ın herhangi bir saldırıya karşılık vermeye hazır olduğunu söyleyen Arakçi, ABD’nin bir yandan askerî saldırıdan, diğer yandan müzakerelerden söz ettiğini, geçen hazirandaki saldırının sonuçlarından ders çıkarmadığını savundu. Bu kez verilecek yanıtın “çok sert ve güçlü” olacağını kaydetti.

Olası bir saldırının yalnızca iki taraf arasında kalmayacağını, bölgeye yayılacağını belirten Arakçi, bunun kimsenin istemediği bir senaryo olduğunu vurguladı.

ABD Başkanı Donald Trump ise İran’a yönelik askerî saldırı tehditlerini artırırken, Orta Doğu’daki askerî varlığını güçlendirdi ve “Abraham Lincoln” uçak gemisini bölgeye gönderdi. Trump, cuma günü yaptığı açıklamada, “İran’ın saldırıdan kaçınmak için bir anlaşma yapmak istediğini söyleyebilirim” dedi. İran’a süre tanıyıp tanımadığı sorusuna ise, “Evet, verdim. Bu süreyi yalnızca Tahran biliyor. Umarım anlaşmaya varılır; olursa daha iyi olur, olmazsa ne olacağını görürüz” yanıtını verdi.

ABD’nin hedefi

Türk strateji uzmanı İbrahim Kılıç, televizyon açıklamasında ABD’nin birincil hedefinin İran’daki rejimi devirmek olmadığını söyledi. İran ile Venezuela modelleri arasında fark bulunduğunu belirten Kılıç, ABD’nin başlıca taleplerinin uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması, zenginleştirilmiş uranyumun teslimi ve İran’ın vekilleri aracılığıyla bölgeyi istikrarsızlaştırma çabalarından vazgeçmesi olduğunu ifade etti.

brftgrft
Hakan Fidan ile Abbas Arakçi’nin İstanbul’da düzenlenen ortak basın toplantısı sırasında (AFP)

Bu taleplerin amacının İran’ın İsrail için oluşturduğu tehdidi ortadan kaldırmak olduğunu belirten Kılıç, ABD’nin geçen haziranda üç İran nükleer tesisini vurmasını ve yıllardır uyguladığı yaptırımları bu çerçevede değerlendirmek gerektiğini söyledi. Kılıç’a göre Washington’un istediği “itaatkâr bir hükümet”, ancak İran’ın ikili devlet yapısı (dini otorite ve yürütme) nedeniyle bunun kolay olmadığına dikkat çekti.

Türkiye Ulusal İstihbarat Akademisi Başkan Yardımcısı Hakkı Uygur da ABD’nin İran’a yönelik planlarının belirsizliğine işaret ederek, İran’ın herhangi bir saldırıyı “topyekûn savaş ilanı” sayacağını açıklamasının durumu daha da karmaşık hale getirdiğini söyledi. Kısa vadede rejim değişikliğinin olası görünmediğini belirten Uygur, yoğun hava saldırılarıyla önce “özgürleştirilmiş bölgeler” oluşabileceğini, zamanla bunun rejim değişikliğine evrilebileceğini dile getirdi.

Geniş etki alanı

İran Araştırmaları Merkezi Başkanı Serhan Afacan, olası bir ABD saldırısından en çok İran’ın zarar göreceği konusunda görüş birliğine vardı. Afacan, Türkiye’nin rolü nedeniyle doğrudan hedef olabileceğine dair yorumlar yapıldığını, ancak bunun abartılmaması gerektiğini söyledi.

İki isim, Türkiye açısından en büyük risklerin güvenlik ve göç olduğunu, Irak’ta sınırlı, Suriye’de ise daha geniş bir etki alanı bulunduğunu vurguladı. Afacan, İran’da binlerce Afgan göçmenin bulunduğunu ve bu grubun Türkiye üzerinden Batı’ya yönelmek istediğinin bilindiğini hatırlattı.

Afacan, Ankara’nın temel kaygısının İran’a yönelik olası bir saldırının Pakistan’dan Türkmenistan’a, Azerbaycan’dan Türkiye’ye ve Körfez ülkelerine uzanan geniş bir coğrafyada istikrarsızlık yaratması olduğunu sözlerine ekledi.


Suriye’de yeni gerilim sinyali: İran, rejim kalıntılarını yeniden mi örgütlüyor?

Dördüncü Tümen iddiaları Suriye gündeminde
Dördüncü Tümen iddiaları Suriye gündeminde
TT

Suriye’de yeni gerilim sinyali: İran, rejim kalıntılarını yeniden mi örgütlüyor?

Dördüncü Tümen iddiaları Suriye gündeminde
Dördüncü Tümen iddiaları Suriye gündeminde

Suriye Televizyonu sitesinin haberine göre İran, Aralık ayının başından bu yana, Beşşar Esad’ın firari kardeşi Mahir Esad’ın denetiminde bulunan ve İran’la bağlantılı Dördüncü Tümen’in kalıntılarını yeniden örgütleyerek Suriye’deki durumu tırmandırmaya çalışıyor.

Site, bölgesel güvenlik kaynaklarına dayandırdığı haberinde, İran’ın bu süreçte Dördüncü Tümen’in eski komutanlarından Gıyath Dalla’nın yanı sıra eski Askerî İstihbarat Başkanı Tümgeneral Kemal Hasan ve Dördüncü Tümen’de görev yapmış Tümgeneral Gassan Bilal’i kullandığını aktardı.

Kaynaklara göre, son aylarda Irak sınırındaki kamplarda, Lübnan’ın Hermel bölgesinde ve Suriye’nin doğusunda PKK bağlantılı grupların kontrolündeki alanlarda onlarca eski Dördüncü Tümen ve askerî istihbarat subayını barındıran İran Devrim Muhafızları, bu isimlerin Suriye’ye geri dönmesini ve Esad rejiminin eski unsurlarını yeniden toparlayarak yeni bir güvenlik operasyonları dalgası başlatmayı hedefliyor.

fevfe
Arakçi ile Esad’ı bir araya getiren son görüşmeden bir kare (Arşiv_ İran Dışişleri Bakanlığı)

Öte yandan New York Times gazetesi de yakın zamanda yayımladığı bir haberde, bu hareketliliğe katılan kişilerle yapılan röportajlara ve aralarındaki yazışmalara dayanarak, eski rejim kadrolarının Suriye’de yeniden nüfuz tesis etmeye kararlı olduklarını yazdı. Haberde, 13 yılı aşkın süredir devam eden iç savaşın ardından ülkede hâlâ ciddi gerilimlerin sürdüğüne dikkat çekildi.

Gazete ayrıca, Esad rejiminin bazı eski üst düzey isimlerinin sürgünde silahlı bir isyan hareketi inşa etmeye çalıştığına, bunlardan birinin ise Washington’da milyonlarca dolarlık bir lobi faaliyeti yürüttüğüne dair güvenilir bilgilere ulaşıldığını aktardı. Bu girişimlerin, Esad’ın mensubu olduğu ve birçok üst düzey askerî ve güvenlik yetkilisinin geldiği Alevi topluluğunun kalesi sayılan Suriye kıyı bölgesinde kontrol sağlamayı hedeflediği belirtildi.

gt
Dördüncü Tümen Generali Gıyath Süleyman Dalla (Sosyal Medya)

Şarku’l Avsat’ın Suriye Televizyonu’ndan aktardığı bilgilere göre İran’ın Suriye’de gerilimi tırmandırmaktaki temel hedeflerinden biri, İran sınırına bitişik Irak sahasında üzerindeki Amerikan baskısını hafifletmek. ABD’nin Bağdat’a gönderdiği özel temsilcinin, Iraklı silahlı gruplara kendilerini feshetmeleri yönünde baskı yaptığına dikkat çekilirken, Suriye’deki bir tırmanmanın bu çabaları oyalayıcı bir unsur olarak kullanılması amaçlanıyor.

xvfg
İran Devrim Muhafızları’na bağlı Fatimiyun unsurları, Suriye’nin doğusundaki Deyrizor’da (Arşiv)

Habere göre, önümüzdeki dönemde Lübnan Hizbullahı üzerindeki silahsızlanma baskısının artması ve buna paralel olarak İran’a yönelik muhtemel yeni bir İsrail saldırısının gündeme gelmesi bekleniyor.

Esad rejiminin kalıntılarının yeniden sahaya sürülmesi, Tahran ve Hizbullah’a daha geniş bir manevra alanı kazandıracak ve yalnızca savunmada kalmak yerine daha esnek hamleler yapabilmelerine imkân tanıyacak. Ayrıca bu unsurların, İsrail’in olası askerî hareketlerini önceden tespit etmek amacıyla istihbarat ve gözetleme faaliyetlerinde kullanılabileceği değerlendiriliyor.