Amr Musa: Saddam Hüseyin uluslararası müfettişlere onay verdi, ancak ABD Irak'ta savaşa girme kararını almıştı

Amr Musa’nın, Ocak 2002'de Bağdat'ta Saddam Hüseyin ile yaptığı görüşmeden bir kare
Amr Musa’nın, Ocak 2002'de Bağdat'ta Saddam Hüseyin ile yaptığı görüşmeden bir kare
TT

Amr Musa: Saddam Hüseyin uluslararası müfettişlere onay verdi, ancak ABD Irak'ta savaşa girme kararını almıştı

Amr Musa’nın, Ocak 2002'de Bağdat'ta Saddam Hüseyin ile yaptığı görüşmeden bir kare
Amr Musa’nın, Ocak 2002'de Bağdat'ta Saddam Hüseyin ile yaptığı görüşmeden bir kare

Şarku’l Avsat’ın eski Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’nın yakında Daru’ş-Şuruk yayın evi tarafından yayımlanacak olan ‘Senevatu’l-Camiati’l-Arabiyye’ (Arap Birliği Yılları) adlı kitabının bazı kısımlarını yayınladığı yazı dizisinin üçüncü bölümünde Musa, kitabın 63 sayfadan oluşan iki bölümünün ayrıldığı, Arap Birliği’nin Irak meselesine ilişkin çabalarına değiniyor. Bölümlerden ilkinde, Irak'ı ABD’nin saldırısından kurtarmak için ülkenin son Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ile yapılan görüşme aktarılırken ikinci bölüm, ‘ABD'nin Irak'ı işgali’ olaylarına ve 2003 sonrası yaşanan siyasi süreçteki çabalara ayrılıyor.
Musa birinci bölümde, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ile yaptığı görüşmenin detaylarından ve ‘o heybetli adamın ellerinin yumuşaklığına nasıl hayret ettiğinden’ bahsediyor. Saddam Hüseyin ile ciddi bir tonda konuştuğuna dikkati çeken Musa, görüşme sırasında yanlarında bulunan kişilerden de söz etti. Arap bir yetkilinin Saddam Hüseyin ile sert bir şekilde konuştuğu söyleyen Musa, kendisinin ve dönemin Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Kofi Annan'ın çabalarının, Amerikalıların savaşa gitme kararını almış olmalarından ötürü sonuçsuz kaldığını belirtiyor. Musa, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın Saddam'ı ‘düzenbaz ve yalancı’ olarak niteleyerek, “Saddam, sizin ve Annan’ın beynini yıkamış” dediğini aktarıyor.

Bundan sonrasını Amr Musa şöyle anlatıyor:
Arap Birliği Genel Sekreteri olarak göreve geldikten hemen sonra bana sorulan ilk sorunlardan biri, Irak ile BM arasındaki kitle imha silahlarının teftişine ilişkin müzakerelerin durdurulması meselesiydi. ABD, Irak'ın nükleer silahlara sahip olduğunu veya sahip olmaya çalıştığını iddia ediyordu.
BM’yi Arap Birliği Genel Sekreteri sıfatıyla ilk kez Kasım 2001’in başlarında 11 Eylül saldırıları nedeniyle yapılması gereken tarihte yapılamayan Genel Kurul toplantısına katılmak üzere ziyaret ettim. Dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile görüşmemde kendisine, “BM’nin başında olduğunuz bir dönemde, ABD’nin istediği ve aradığı Irak’a yönelik bir savaşı önlemek için net bir çabanın olmaması BM’ye yakışmıyor” dedim.
Bunun üzerine huzursuz olan Annan, “Elimden geleni yapıyorum ama Saddam Hüseyin inatçı ve sen onu benden daha iyi tanıyorsun” dedi. Ben de ona, “Irak'a Washington'ın hazırlandığı savaştan kaçma şansı vermeliyiz. Önümüzdeki Ocak ayında Irak Devlet Başkanı'nı ziyaret edeceğim. Uluslararası müfettişlerin çalışmalarının yeniden başlamasıyla ilgili sorunu çözmek için kendisine iletebileceğim net bir mesaj istiyorum. Kendisiyle yaptığım görüşmelerde, BM Genel Sekreteri'nden silahların denetlenmesi konusundaki durumu değiştirmeye çağıran açık bir mesajla geldiğimi söylediğimde, olumlu bir şekilde ilgileneceğinden eminim” dedim. Annan da bunu kabul etti.
Dönemin Irak Dışişleri Bakanı Naci Sabri el Hadisi ile görüşerek Irak ziyaretim için gerekli ayarlamaları yaptım.  Uçağım 18 Ocak 2002 sabahı Bağdat Uluslararası Havaalanı’na indi. Hadisi beni karşıladı. Saygı duyduğum profesyonel bir dışişleri bakanıydı. Ancak Saddam'ın diktatörlüğü ve tek taraflı kararlar alması, hareket alanını ve manevralarını ciddi şekilde kısıtlıyordu.
Ertesi gün Saddam'la buluştum. Ciddi bir resmi konvoy beni, Bağdat'ın orta kesimlerindeki Kerade Meryem bölgesinde kaldığım Cumhurbaşkanlığı misafirhanelerinden birinden alarak bir askeri karargaha götürdü. Yanımda Arap Birliği’nden bir heyet de vardı. Heyette, merhum Arap Birliği Genel Sekreter Yardımcısı Ahmed Bin Helli, Arap Birliği’nin BM Temsilcisi Hüseyin Hasuna ve Ofis Müdürüm Hişam Bedir bulunuyordu.
Askeri karargahına girer girmez,  Saddam'a gölgesi gibi eşlik eden adamla karşılaştım. Bu adam, Irak Devlet Başkanı ile yapılan resmi görüşmelerde dahi bulunuyordu. Pala bıyıkları, zarif askeri üniforması ve belinden sarkan tabancasıyla tanınıyordu. Saddam'ın güvendiği nadir insanlardandı. Büyük bir saygı ile kendini bana, “Tümgeneral Abid Hamid” olarak tanıttı ve “Buyrun, Başkan Saddam Hüseyin ile görüşmeniz için size eşlik edeceğim” dedi. "Ben de kendisine heyetteki üç meslektaşımın da yanımda olması gerektiğini söyledim. Bana onların başka bir araç ile getirileceklerini söyledi. Abid Hamid’in yanına bej renkli ‘Toyota’ marka bir araç yanaştı. Abid Hamid, Saddam'la buluşacağım yere kadar aracı kendisi sürdü. Abid Hamid buluşma yerinin, Bağdat'ın güneybatısındaki Rıdvaniye bölgesinde olduğunu söyledi. Küçük ama güzel bir saraydı.
İki tarafı ağaçlı bir yolun sonunda gideceğimiz saraya vardık. İçeri girer girmez Saddam'la buluşacağım salonun dışında Ahmed Bin Hilli, Hüseyin Hasuna ve Hişam Bedir'in beni beklediğini gördüm.
İçeriye girer girmez Irak Devlet Başkanı beni karşılamak üzere koltuğundan kalktı. Ellerimiz salonun ortasında buluştu ve tokalaştık. Onunla tokalaştığımda, öpüşmemeye özen gösterdim. Mısır'da dediğimiz gibi, ‘kuru bir selam’ verdim. Amacım, onunla yapacağım tartışmalara ciddiyet kazandırmaktı. Ama her nedense, o heybetli adamın, Saddam Hüseyin'in elinin yumuşaklığına hayret ettim!
Saddam beni “Hoş geldiniz Sayın Genel Sekreter. Hoş geldin Amr kardeş” diyerek karşıladı ve milliyetçi tavrıma övgüde bulundu. Ardından yaklaşık iki saat on beş dakika süren toplantıya başladık. Selamlayıp sağlığını sorduktan misafirperverliği ve bazı genel açıklamalardan ötürü teşekkür ettikten sonra Saddam Hüseyin'le ciddi bir tonda konuştum.
Irak Devlet Başkanı’na kendisiyle görüşmeden önce üst düzey yardımcılarına Arap Birliği’ndeki Irak heyetinin durgunluğundan bahsettiğimi söyledim. Irak'ta kitle imha silahlarının  denetlenmesi amacıyla BM uzmanlarının ziyaretine karşı takındığı olumsuz tavırdan ötürü kendisini suçladım ve ona Genel Sekreter Kofi Annan'ın bu konudaki mesajını ilettim.
Ona Irak'ın iki büyük uluslararası kurumun sempatisini kaybettiğini ve aslında onları kazanması ve yanına çekmesi gerektiğini söyledim. “Sayın Başkan, Irak’ın Arap Birliği’nin desteğini ve BM platformunu kaybetmesi kabul edilebilir bir şey mi?” diye sordum.
Soruma cevap vermeden ekledim:
“Sayın Başkan, size bir soru daha sormama izin verin. İncelenmesinden korktuğunuz nükleer silahlarınız var mı?”
Buna karşın, “Irak'ın nükleer silahı yok. Bunu defalarca kez açıkladım” diye yanıt verdi.
Ben de “Başkan, size soruyu tekrar sormama izin verin, incelenmesinden korktuğunuz nükleer silahlarınız var mı?” diye sorumu bir kez daha yineledim. Üslubumdan alınmış bir ses tonuyla, “Hayır, nükleer silahımız yok” dedi. Bunun üzerine, “Madem ortada Irak’ın korkacağı bir şey yok, uluslararası müfettişlerin gelmesinden neden rahatsız oluyorsunuz?” dedim. Bana, “Çünkü korkulacak bir şey var” diye karşılık verdi. “Nedir?” diye sordum. Bana, “Bize gelen tüm müfettişler, CIA ajanlarıdır” cevabını verdi.
Ben de, “Peki ya onların CIA’den olmadığından, yani BM için çalıştıklarından emin olursak? Bağımsız BM müfettişlerinin gönderilmesi gerektiğini vurgulayabiliriz.  Bunu siz ve BM, özellikle de Kofi Annan arasındaki bir müzakere süreciyle teyit edebilirim” dedim.
Irak Devlet Başkanı, “Bunu kabul ediyorum. Sözüne güveniyorum. Çünkü sen saygın bir Arapsın” dedi. Ona, “Peki bu sözleri BM Genel Sekreteri Kofi Annan'a iletmemi kabul ediyor musunuz?” diye sordum. “Evet, kabul ediyorum” şeklinde yanıtladı.

Ahmed bin Hilli’nin tanıklığı
Saddam'la yaptığım görüşmede konuşulanları, Ahmed bin Hilli’nin bu kitabın editörü Halid Ebu Bekir'e ses kaydı olarak verdiği röportajın yazılı nüshasından tamamladım. İşte tamamı kitapta yayınlanan ses kaydının kelimesi kelimesine metni:
Bu, Arap Birliği Genel Sekreteri Sayın Amr Musa'nın Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ile yaptığı görüşme tutanağının el yazımla yazılmış bir kopyasıdır. Umarım kolayca okuyabilirsiniz. Ancak dikkatinizi, toplantı tutanaklarını yazarken tüm detayları listelemediğimize ve belirli bir şekilde yazmadığımıza dikkatinizi çekmek isterim. Kayıtta bulamayacağınız bu detaylardan bazılarını size şöyle anlatayım:
Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’le görüşmeye girdiğimizde Amr Musa, hemen tartışmalı konuları açmayıp ortamı yumuşatmaya başladı. Saddam misafirperver ve haşmetli bir tavır sergiliyor, bir devlet başkanına yakışır şekilde konuşuyordu. Görüşme başladığında Saddam’ın Amr Musa’yı yakından tanımadığını hissettim. Musa Mısır Dışişleri Bakanı iken belki onunla bir veya iki kez görüşmüş olabilir, fakat onu iyi tanımıyordu.
Genel meseleler konuşulduktan sonra, Başkan, Saddam'ı Irak'ın uluslararası gözlemcilere ve (kitle imha silahı uzmanı) müfettişlere ilişkin Arap Birliği Zirvesi’nde alınan bir karara yanıt vermeye ikna edecek olan önemli konuya girdi. Çünkü Irak bu karara mesafeli bir tutum sergiliyordu.
Amr Musa, ABD’nin saldırmak için fırsat kolladığı Irak’ın BM ile sorun çıkarmadan en üst düzeyde iş birliği yapmasını istedi. Genel Sekreter, Saddam'ın yakında gerçekleşmesinden korkulan askeri bir saldırıdan ülkesini korumak için bir takım kararlar almasını istedi. Musa, Başkan Saddam'ı Irak'ın gerçekten de ülkeyi tamamen yok edecek bir saldırının eşiğinde olduğuna ikna etmek istiyordu. Amr Musa, açıkça güçlü bir mesaj veriyordu.
Başkan Saddam, Irak'ın karşı karşıya olduğu dehşeti hafife almaya başladı ve şöyle dedi:
“Biz kararlıyız ve ne olursa olsun, Irak ölmeyecek.”
Musa bu sözleri duyunca sabrının tükendiğini hissettim. Büyük bir öfkeyle ve Mısır lehçesiyle konuşarak Saddam’a, “Dinleyin Sayın Başkan, bu bakış açısı Irak’ın yararına değil. Size yapılan hiçbir açıklama fayda vermiyor. Irak'ın dünyanın süper gücü olan ABD tarafından öldürücü bir darbeye maruz kalacağını söylüyorum.  Ülkenizin açıkça böyle bir yakın tehditle karşı karşıya olduğunun farkında mısınız?” dedi.
Amr Musa adeta Saddam Hüseyin'in yüzüne haykırırcasına, “Irak'ı bu belalardan kurtarmaktan sorumlu olduğunuzun farkında mısınız?” ifadelerini kullandı. Saddam, “Ey Dr. Amr” diyerek Musa’nın sözünü kesmeye çalıştı, ancak öfkesiyle onu şaşkına çeviren Musa, “Ben doktor değilim! Sayın Başkan, Irak tehlikede. Irak’ın BM ve Arap Birliği’ndeki kardeşleriyle yeniden temas kurmasını sağlamanız için size sunduğum önerilere karşılık verin” dedi.
O an Saddam’ın derin bir uykudayken kendisine açıkça ülkesinin tehlikede olduğunu söyleyen Amr Musa’nın şu sözleriyle uyandığını hissettim:
“Dünya değişti. Ne Avrupalılar ne de Ruslar size yardım etmeyecekler. Irak halkının kaderi sizin ellerinizde.”
Saddam, Amr Musa’yı dinlemeye başlamıştı. Konu silah teftiş uzmanlarının Irak’ı ziyaret etmesine geldiğinde Amr Musa sözü bana bıraktı. Hüseyin Hasuna ve Hişam Bedir de bizimle birlikteydi.
Saddam meselenin bilincine varmaya başlamıştı. Amr Musa’ya şunları söyledi:
“Size Irak adına konuşma ve BM Genel Sekreterine gidip onunla iş birliği yapacağımızı söyleme yetkisi veriyorum.”
Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Amr Musa’yı o an keşfettiğini hissettim. Çünkü Musa, kendisiyle hiç alışık olmadığı bir dilde, açık sözlü ve sorumlu bir şekilde konuşmuştu. Musa, ona, “Irak adına konuşacak komiserinizim” dedi. Bunun üzerine Saddam, “ABD’li yetkililer ve Kofi Annan'ı ara” dedi. Amr Musa da gerekli telefon görüşmelerini yaptı, ancak maalesef savaş kararı alınmış gibi görünüyordu.
Size dürüstçe söyleyebilirim ki belki Musa ve Saddam arasındaki bu tarihi buluşma, daha önce yapılmış olsaydı, Irak bu trajediyi yaşamazdı ve onu ABD'nin elinden kurtarırdık.

Arap ülkelerinin ve Annan'ın Irak ziyaretinin sonuçlarından haberdar edilmesi
Bağdat’tan Kahire’ye dönüşümün ertesi günü, 20 Ocak 2002 akşamı Irak ziyaretimin sonuçları ve Saddam Hüseyin ile yaptığım görüşmeler hakkında bilgi vermek amacıyla Arap Birliği'nin daimi üyeleri ile bir toplantı yaptım.  Aynı gün, Saddam Hüseyin ile yaptığım görüşmelerle ilgili bir rapor sunmak amacıyla Arap Birliği Zirve Dönem Başkanı Kral Abdullah ile görüşmek üzere acil bir randevu talebiyle Ürdün Kraliyet Sarayı’nı aradım. Ayrıca dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Mübarek’e, ardından Dışişleri Bakanı Ahmed Mahir es-Seyyid’e ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal'a telefon ettim.
Ertesi sabah, 1990 yılında Irak'ın Kuveyt'i işgalinden bu yana tutsak olan Kuveytliler ve kayıp kişiler konusunda Saddam Hüseyin ile yaptığım ve uzlaşıya vardığım konuşmaların bir özetini bildirmek üzere Kuveyt Emiri Sabah el-Ahmed el-Cabir es-Sabah’ı aradım. Telefon görüşmesi sırasında 22 Ocak 2002’de Kuveyt'e ziyarette bulunmam konusunda anlaştık.
Kuveyt’e gittim ve Şeyh Sabah el-Ahmed ve bir dizi yetkiliyle görüştüm. Kuveyt’teki kardeşlerimin Irak ziyaretimden rahatsız olduğunu hissettiren genel bir hava vardı. Onlara, “1990 yılında yaşananlara ne kadar öfkeli olursak olalım, Irak, Arap Birliği üyesi bir Arap ülkesidir. Kuveyt'e yönelik saldırısından sonra en tehlikeli Arap krizlerinden birinin baş aktörüdür. Arap dünyasının istikrarını tehdit eden bu duruma, kabul edilebilir bir şekilde son vermek ve tekrarlanmamasını sağlamak Arap Birliği için son derece önemlidir. Aynı zamanda, ziyaret sırasında yaşananların yanı sıra Kuveytli tutsaklar ve kayıp kişiler konusunda varılan uzlaşılar konusunda sizi bilgilendirmeye geldim” dedim.
Aslında, Kuveytlilerin Saddam’a olanlardan sonra hissettikleri büyük öfkeyi anlıyorum. Saddam Hüseyin Irak’ına ve bölge politikalarına ilişkin üst düzey uluslararası uzlaşılar çerçevesinin dışında kalan Arap Birliği’nin rolünden korkmalarını da anlıyorum. Ancak, Arap Birliği bütçesine yıllık olarak ödemeleri gereken aidatı ödemeyerek bir süre daha bu kızgınlıklarını sürdürdüler. Sanırım sonunda Arap Birliği’nin gelişmekte olduğunu ve Genel Sekreterinin Arap ülkeleriyle ilgili çeşitli meselelerde somut bir çaba sarf ettiğini anladıklarında buna son verdiler. Böylece Arap Birliği ile birlikte hareket etmeye başladılar. Çünkü Kuveyt, karşılıklı ciddiyeti seven bir ülkedir. Bu nedenle, hemen ortak Arap eylemine hizmet etmek için yaptığımız çabaları takdir ettiler.
Bağdat’tan döndüğümde Kofi Annan ile telefonda görüştüm. Irak’ı ziyaret ettiğimi ve Saddam Hüseyin'le görüştüğümü söyledim. 11 Eylül saldırısı gerçekleştikten sonra ABD dayanışma içinde olunduğunun bir göstergesi olarak o yıl bir istisna yapılarak New York'ta (31 Ocak - 4 Şubat 2002 tarihleri ​​arasında) düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'na (Davos) katılmak üzere New York'a geleceğimi belirttim.
Annan, “New York’a gelmeni beklemeyeceğim. Saddam'la aranda neler olup bittiğini öğrenmek istiyorum. Dinle Amr, bugün Stockholm'dayım. Yarın Avusturya'da olacağım. Lütfen New York yolunda Viyana'da buluşalım” dedi. Ocak ayının sonlarında Avusturya'nın başkentinde bir araya geldik. Ona, Saddam Hüseyin ile Irak'ta kitle imha silahları olduğu iddiasını incelemek üzere uluslararası müfettişlerin Irak’ı ziyaret etmesi konusunda uzlaşıya vardığımızı aktardım.
Görüşmenin sonunda Annan'a BM’nin Saddam Hüseyin’in müfettişlerin Irak’ı ziyaret etmesini kabul etmesine yönelik ne gibi adımları olduğunu sordum. “Biraz bekleyelim” dedi. Konuyu Amerikalılarla istişare edeceğini anladım. O an Irak konusunda Amerikalılarla da görüşmeye karar verdim. Viyana'dan dönemin ABD Dışişleri bakanı Colin Powell’ı telefonla aradım. Ona, birkaç gün önce Irak'ı ziyaret ettiğimi, Davos Forumu'na katılmak üzere New York'a geleceğimi ve kendisiyle görüşmek istediğimi söyledim.
Bana, 2 Şubat sabahı saat 11.00’da New York’taki ofisinde birlikte kahve içmeyi önerdi. New York'a vardıktan sonra Annan'la konuştum ve ona Powell'la buluşacağımı söyledim. Bana, bunu bildiğini söyledi. Ona “Ne zaman buluşuruz?” diye sordum. Powell’la görüşmenizden sonra dedi.
ABD Dışişleri Bakanı ile buluşma saati geldi. Karşılamadan sonra, bana, “Saddam Hüseyin hem sana hem de Kofi Annan'a gülüyor. Sen ve Annan, Saddam'ın ne kadar düzenbaz ve yalancı olduğunu göreceksiniz” dedi.
Powell’a, “Önce Irak Devlet Başkanı ile aramızda geçenleri bir dinleyin” dedim ve Saddam ile görüşmemizi anlattım. Son olarak da kendisine, “Irak'a müfettiş göndermek istiyorsanız, Annan ile Saddam arasında yapılacak ve Saddam'ın bazı müfettişlerin CIA ajanı olduğu şüphelerini ele alan müzakereler yoluyla derhal gönderin” dedim.
Powell güldü ve “Saddam Hüseyin, sizin ve Annan'ın beynini yıkamış!” dedi.
Powell kesin bir ifadeyle şunları söyledi:
“Ne siz ne de Kofi Annan hiçbir şey başaramayacaksınız.”
 Çünkü Irak'ı vurma kararı alınmıştı ve bunun için hazırlıklar ABD yönetimi tarafından tüm hızıyla devam ediyordu.
Aslında Irak ile BM arasında denetlemelerin yeniden başlaması konusunun müzakere edilmesi önerim reddedilmemişti.
Kofi Annan ile 4 Şubat'ta buluşacaktık. Buluşmak üzere yanına gittiğimde yanında benim için sürpriz bir kişi vardı. BM Silah Denetçileri Komisyonu (UNMOVIC) Başkanı Hans Blix’in de onunlaydı.
BM Genel Sekreteri, toplantının sonunda, Irak hükümetine diyalogu yeniden başlatması için çağrıda bulunmayı kabul etti. Bu konudaki ilk oturumun, 7 Mart 2002'de yapılması planlandı.
Fakat işler yolunda gitmedi. ABD Irak politikasında geri adım atmaya hazır değildi. Irak ve BM arasındaki müzakereler hızla tökezledi.
(Kitapta, Genel Sekreter'in Bağdat'ta Tarık Aziz ile Kofi Annan’ın ofisindeki kesintisiz iletişime paralel olarak, Irak Dışişleri Bakanı’nın da katılımıyla BM ile Irak arasında Eylül 2002'de durdurulan müzakereleri kurtarma girişimlerinin ayrıntıları yer almaktadır. Annan daha sonra basına verdiği bir demecinde, BM Genel Sekreteri ile Arap Birliği Genel Sekreteri arasındaki ortak çabalar sayesinde müfettişlerin Irak’ta yeniden denetimlere başlaması için bir anlaşmaya varıldığını söylemiştir.)
*Kitabın bölümleri, Daru’ş-Şuruk ile yapılan özel anlaşma ile yayınlanmıştır
*Tüm hakları saklıdır
Amr Musa: Kaddafi, devrimden kurtulduğunu ve Bin Ali’nin ardından düşmeye aday olan ismin Mübarek olduğunu sanıyordu
Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor... (4) Musa: İsrail, Arap Girişimi’ni olumsuz karşıladı, çünkü girişim İsrail’i Araplarla müzakereye itiyordu
Amr Musa: Mübarek, İsmet Abdulmecid’in görevde kalmasını istemedi... 11 Eylül olayları bize karşı beslenen olumsuz duyguları ortaya çıkardı
Musa: Faysal, Muallim’in ‘şeytani’ hayallerine karşı çıktı. Şu an Lübnan’da tanık olduklarımız, Refik Hariri suikastının sonuçlarıdır



Somaliland: Açıklanan ortaklıkların haritası ve bölgesel belirtilerin sınırları

Fotoğraf: Hargeisa'nın güvenlik ve istihbarat ilişkilerinin açıklanan çekirdeğini beş taraf oluşturuyor ve İsrail de bunlardan biri (AFP)
Fotoğraf: Hargeisa'nın güvenlik ve istihbarat ilişkilerinin açıklanan çekirdeğini beş taraf oluşturuyor ve İsrail de bunlardan biri (AFP)
TT

Somaliland: Açıklanan ortaklıkların haritası ve bölgesel belirtilerin sınırları

Fotoğraf: Hargeisa'nın güvenlik ve istihbarat ilişkilerinin açıklanan çekirdeğini beş taraf oluşturuyor ve İsrail de bunlardan biri (AFP)
Fotoğraf: Hargeisa'nın güvenlik ve istihbarat ilişkilerinin açıklanan çekirdeğini beş taraf oluşturuyor ve İsrail de bunlardan biri (AFP)

Amani et-Tavil

Son iki yılda Hargeisa, en az beş güvenlik ve istihbarat çevresinin hesaplarının kesiştiği bir merkez haline geldi. Bunlar yakın komşu Etiyopya, Kızıldeniz limanlarına yönelik Körfez ilgisi, Cibuti’deki üssüne jeopolitik alternatif arayan ABD, sömürge himayesine dayanan İngiliz güvenlik mirası ve son olarak, yakın zamana kadar resmi söylemin bir parçası olmayan, giderek büyüyen bir İsrail varlığı. Son aylarda yayınlanan uluslararası ve bölgesel haberler, sadece ortaklarda bir çeşitlenme değil, aynı zamanda Somaliland'ın uluslararası tanınma konusunda sessiz bir diplomatik rekabetin konusu olmaktan çıkıp, sahadaki gerçeklerin siyasi tanımaya tabi olmak yerine ondan önce geldiği, fiili bir istihbari ve askeri konumlandırma alanına döndüğünü ortaya koyuyor.

Bu bağlamda, Hargeisa'nın güvenlik aygıtının bölgesel ve uluslararası ortaklarıyla geliştirdiği istihbarat ve güvenlik etkileşiminin modelini analiz etmek çok önemli. Bu analiz, bahsedilen etkileşimin açıklanmış çerçevesinden yola çıkmalı. Ardından bu çerçevenin resmi söylemde o kadar öne çıkmayan, ancak tabloya katkıda bulunan son araştırma haberleri ile ne ölçüde örtüştüğünü incelemeli.

Birçok kaynak, Hargeisa'nın güvenlik ve istihbarat ilişkilerinin açıklanan çekirdeğini beş tarafın oluşturduğu konusunda hemfikir. Bunların katılımlarının niteliği, doğrudan istihbarat koordinasyonundan kritik altyapıdaki operasyonel ortaklıklara kadar değişiyor.

Etiyopya hem coğrafi olarak hem de güvenlik açısından Somaliland'ın en yakın bölgesel ortağı olmaya devam ediyor. Doğrudan bir sınır ile Etiyopya için hassas olan denize erişim konusunu paylaşıyorlar. Denize erişim konusu, Addis Ababa'yı Hargeisa ile askeri iş birliği konusunda doğrudan görüşmelere yöneltti. Daha önce bu görüşmeler, Addis Ababa'nın Mogadişu'nun diplomatik baskısı altında geri adım atmasından önce, Aden Körfezi'ndeki 19 kilometrelik bir kıyı şeridi ile ilgili müzakereleri de içeriyordu. Bu konu, açık kaynaklı istihbarat konusunda uzman araştırmacıların, 2025 sonlarından beri aktif olan tedarik yolu Berbera Limanı üzerinden Asosa'daki Etiyopya Savunma Kuvvetleri üssüne askeri sevkiyat akışını tespit etmesiyle yeni bir boyut kazandı. Bu, ortak sınır koordinasyonunu Sudan savaşı ve Hızlı Destek Kuvvetleri’ni (HDK) destekleme yollarıyla bağlantılı daha geniş bir meseleye bağlıyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) gelince, yıllardır Berbera Limanını ve tesislerini idare ederek hayati öneme sahip altyapı konusunda en yakın ortak konumunda bulunuyor. Bu rol, son zamanlarda daha gelişmiş bir savunma boyutuna evrildi. Somaliland Cumhurbaşkanı Abdurrahman Muhammed Abdullahi'nin (Iro) BAE tarafından gönderilen özel bir uçakla Abu Dabi'ye yaptığı ziyaret, BAE'nin bölgenin hava savunmasını güçlendirme çabasına işaret ediyor ve limanlara yapılan ticari yatırımlardan daha derin bir güvenlik ortaklığına doğru kaymayı yansıtıyor.

Fransız basınında yer alan haberler, Berbera Havaalanı pistinin güneyinde, 2025 yılının ekim ayından bu yılın mart ayına kadar kazılan en az 18 hendek de dahil olmak üzere kapsamlı kazı çalışmalarının, yeraltı mühimmat ve yakıt depolama tesislerinin inşasına işaret ettiğini vurguladı. BAE'nin pist iyileştirmeleri, askeri hangarların inşası ve savaş gemilerinin yanaşabileceği bir deniz iskelesi de dahil olmak üzere önceki projelerin yanı sıra bu çalışmaları da gerçekleştiren taraf olduğuna inanılıyor.

Uluslararası düzeyde ise ABD, AFRICOM heyetleri aracılığıyla son aylarda Hargeisa'ya yaptığı ziyaretleri yoğunlaştırdı. Ziyaretlerin en dikkat çekici olanı, ABD Afrika Komutanlığı Komutanı General Dagvin Anderson'ın 1 Aralık 2025'te Berbera Havaalanı pistini ziyaret etmesiydi. Washington, Pekin dışındaki tek Çin askeri üssüne komşu olan Cibuti'deki üssüne jeopolitik bir alternatif bulma arzusunda olduğunu gizlemiyor, zira bu durum Amerikalılar için kabul edilemez. Buna ilave olarak, Cibuti Mayıs 2024'te Husilere karşı operasyonlar için topraklarının kullanılmasına izin vermeyi reddetmişti; Hargeisa ise diplomatik kazanımlar karşılığında bunu göz ardı etmeye hazır. Somaliland'ın, bölgenin bağımsızlığının ABD tarafından tanınması karşılığında, Berbera Limanı ve Afrika'nın en uzun pistlerinden birine sahip olan Berbera Havaalanında Washington'a konuşlanma hakkı teklif ettiği yönünde haberler var. Buna ilave olarak, Kızıldeniz'de seyrüsefere yönelik tehditlerle mücadele amacıyla Tomahawk füzelerinin depolanması olasılığıyla ilgili görüşmeler yapıldığına dair haberler de mevcut.

Londra'nın, yerel polis ve istihbarat gücünü desteklemeye ve sınır yönetimi ile organize suçla mücadele konusunda teknik tavsiyeler sunmaya odaklanan, daha sakin ancak tarihsel olarak uzun süredir devam eden bir koordinasyon yaklaşımını koruduğu söylenebilir. Bu, Washington'un sergilediği gibi yeni bir stratejik hamleden ziyade, İngiltere'nin bölgedeki güvenlik mirasının sürekliliğini yansıtıyor.

Cibuti de daha karmaşık bölgesel hesaplar tarafından yönetilen, düzensiz bir sınır ve istihbarat koordinasyonu yaklaşımını sürdürüyor. Cibuti, özellikle Amerikan askeri varlığına ev sahipliği yapma olasılığından kaynaklanan rekabetin gölgesinde, Somaliland'ın rolünde bölgedeki önemli bir uluslararası askeri ve lojistik merkezi olarak geleneksel konumunu tehdit edebilecek herhangi bir artıştan endişe duyuyor.

Paralel bir gelişme olarak, 2024'ten bu yana İsrail istihbaratı, üst düzey siyasi figürlerle gizli ilişkiler kurarak ve istihbarat şefleri ile Somaliland yetkilileri arasında doğrudan görüşmeler yaparak Somaliland ile sessiz etkileşimini yoğunlaştırmış bulunuyor. Bu süreç, sistematik bir açık belirsizlikle birlikte, bölgenin İsrail tarafından daha sonra tanınmasının diplomatik olarak önünü açtı. Yine bu süreç, İsrail Dışişleri Bakanı'nın 2026 yılının başlarında Hargeisa'ya yaptığı aleni bir ziyaretle doruk noktasına ulaştı. Bu etkileşimin, sembolik normalleşmenin ötesine geçen doğrudan güvenlik ve istihbarat boyutları bulunuyor. CNN'de yayınlanan bir haber, İsrail'in İran'a yönelik kuşatmasını genişletmesine olanak sağlayan gizli bölgesel üsler ağını ortaya çıkardı.

Berbera limanı ve havaalanı, bu sahneye dair herhangi bir analizde özel bir analitik değerlendirmeyi hak ediyor olabilir. Zira artık sadece tek bir tarafça yönetilen altyapı varlıkları olmaktan çıkıp, aynı anda beş veya altı uluslararası ve bölgesel aktörün çıkarlarının fiili kesişim noktası haline geldi. Bunlar; ticari ve askeri BAE yönetimi, Cibuti'ye alternatif olarak ABD’nin kendisine gösterdiği ilgi, İsrail istihbarat varlığı, Berbera-Hargeisa yolu üzerinden bölgedeki Etiyopya çıkarlarına hizmet eden lojistik tedarik yoludur. Dahası, liman ve havaalanı Hargeisa'nın çok yönlü diplomatik tanınmayı güvence altına almak için kullandığı bir pazarlık kozu olarak da değer taşıyorlar.

Tek bir coğrafi konum için yaşanan bu mücadele, bölgenin 1991'deki tek taraflı bağımsızlık ilanından bu yana herhangi bir döneme kıyasla Hargeisa'daki güvenlik ve istihbarat faaliyetlerinde son dönemdeki ivmeyi büyük ölçüde açıklıyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Berbera artık sadece ticari bir bakış açısıyla yönetilen bir ekonomik varlık değil; çeşitli tarafların rekabet alanı olan jeopolitik bir varlığa dönüştü. Bu taraflardan bazıları bunu Kızıldeniz'deki Husi tehditlerine karşı koymak için kullanırken, kimileri İran'a karşı bölgesel kuşatma stratejisinde, kimileri ise coğrafi olarak uzak ama stratejik olarak bağlantılı başka bir bölgesel savaş olan Sudan savaşı bağlamında bir tedarik hattı olarak kullanıyor.

Elbette, güvenlik ve istihbarat alanındaki bu genişleme, Hargeisa ve Mogadişu arasında bu düzenlemelerin meşruiyeti konusunda artan gerilimden ayrı olarak okunamaz. Ocak ayında Somali kabinesi, ulusal egemenliği korumayı amaçlayan ve Somaliland dahil olmak üzere bölgesel yönetimlerin federal hükümetten önceden izin almadan yabancı taraflarla anlaşma yapmasını yasaklayan bir yasa tasarısını onayladı. Resmî açıklamalarda, merkezi hükümetin yetkisini aşan herhangi bir siyasi veya diplomatik ilişkinin yasal meşruiyetinin olmadığı vurgulandı.

Bu yasal ve siyasi gerilim, Somaliland'ı hassas bir durumda bırakıyor: Sınırları içindeki yabancı istihbarat ve askeri varlık ne kadar derinleşirse, bu varlığı haklı çıkarmak için diplomatik desteğe olan ihtiyacı da o kadar artıyor. Bu durum, BM tarafından tam olarak tanınmayı beklemek yerine (ki bu yakın gelecekte gerçekleşmeyebilir), kısmi veya örtük uluslararası tanımayı (İsrail örneğinde olduğu gibi) güvence altına alma yönündeki artan çabasını açıklıyor.

Uluslararası istihbarat ve askeri varlıktaki bu artışın, Somaliland'ın kendi içindeki kırılgan güvenlik durumuyla eş zamanlı gelmesi çarpıcı bir paradoks. Bölge Las Anod ve Boorama (Awdal bölgesinin başkenti) şehirlerinde huzursuzluklara sahne oldu, bu durum Hargeisa'nın çözülmemiş iç gerilimler arasında artan sayıda dış güvenlik ortaklığını yönetme kapasitesi hakkında soruları gündeme getiriyor. Somaliland'ın konumunu haklı çıkarmak için yerel yetkililer tarafından sunulan güvenilir bir güvenlik ortağı ve çalkantılı bölgede bir “istikrar modeli” imajı ile sahadaki iç kırılganlık gerçeği arasında çelişki bulunuyor. Bu da Somaliland'a Cibuti'ye alternatif bir güvenlik dayanağı veya İran ve Husilere karşı bir istihbarat müttefiki olarak uluslararası ve bölgesel güven duymayı, gerçek bir iç güvenlik krizi senaryosunda henüz test edilmemiş tehlikelerle dolu riskli kumara dönüştürüyor.

Bu dosyanın geleceğine ilişkin herhangi bir stratejik değerlendirmede ortaya çıkan soru, Somaliland'ın yakın gelecekte geniş çapta bir uluslararası tanınırlık kazanıp kazanmayacağı değil, ki Somali ve Afrika'nın devam eden muhalefeti göz önüne alındığında bu pek olası görünmüyor. Asıl soru; Hargeisa'nın, coğrafi konumunu paylaşan ancak aynı nihai stratejik hedefleri mutlaka paylaşmayan taraflar arasında dolaylı bir çatışma alanı haline gelmeden, topraklarındaki bu artan istihbarat rekabetini yönetebilecek kapasitede olup olmadığıdır.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir."


Bağdat’ta ‘silahların devletin elinde toplanması’ sürecinin altını oyma girişimleri… Milis gruplarının silah cephaneliği 2028’e kadar kalacak

13 Eylül 2026 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen bir tören sırasında, polis akademisi mezunları Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin önünde geçit töreni düzenledi. (Hükümet medya ofisi)
13 Eylül 2026 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen bir tören sırasında, polis akademisi mezunları Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin önünde geçit töreni düzenledi. (Hükümet medya ofisi)
TT

Bağdat’ta ‘silahların devletin elinde toplanması’ sürecinin altını oyma girişimleri… Milis gruplarının silah cephaneliği 2028’e kadar kalacak

13 Eylül 2026 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen bir tören sırasında, polis akademisi mezunları Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin önünde geçit töreni düzenledi. (Hükümet medya ofisi)
13 Eylül 2026 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen bir tören sırasında, polis akademisi mezunları Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin önünde geçit töreni düzenledi. (Hükümet medya ofisi)

Bağdat’ta uzun süren toplantıların ardından iktidar koalisyonundaki liderler, ABD’nin çekilmesinin ardından yapılacak düzenlemeler, özellikle de devlet dışındaki silahların akıbeti konusunda İran yanlısı grupların temsilcileriyle bir uzlaşmaya varabileceklerini düşündü.

Ancak geçtiğimiz perşembe günü Irak’ın güneyinden, İran sınırı yakınlarından Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine yönelik saldırıların düzenlenmesinin ardından bu liderler, büyük olasılıkla kendilerini ‘kontrol etmedikleri bir sahnede rol arayan siyasetçiler’ konumunda buldu.

Şarku’l Avsat’a konuşan özel kaynaklar ve yetkililer, son saldırılardan önce grupların İran’ın desteğiyle ‘silahların devletin kontrolünde toplanmasına yönelik planı etkisiz hale getirmeyi başardığını’ belirtti. Kaynaklara göre gruplar, Başbakan Ali ez-Zeydi’yi siyasi açıdan kuşatarak baskı ve uygulama araçlarını elinden aldı.

Bağdat’taki farklı devlet kurumlarında görev yapan yetkililer arasında umutsuzluk giderek artıyor. Yakın zamanda Irak’ı ziyaret eden Amerikalı bir yetkiliyle yaptığı görüşmede üst düzey bir Kürt yetkili, mevcut siyasi sistemi ‘frenleri olmayan, yokuş aşağı hızla ilerleyen eski bir otobüse’ benzetti.

‘Saatli bomba’

Son haftalarda silahların sınırlandırılması için yürütülen müzakerelerde yer alan komitenin üyeleri; eski başbakan Nuri el-Maliki, eski başbakan Muhammed Şiya es-Sudani ve Bedir Örgütü lideri Hadi el-Amiri, en az dört toplantıda saatler süren görüşmeler gerçekleştirerek temelini ‘silah kullanılmaması’ ilkesinin oluşturduğu, ancak ‘silahlardan vazgeçilmemesi’ şartını içeren bir uzlaşmayı müzakere etti.

Kaynaklara göre, bu şeklî formüle rağmen grupların temsilcileri, baş müzakerecilerin itirazı olmaksızın uzlaşmanın içine bir ‘saatli bomba’ yerleştirdi. Buna göre, silahların kullanılmaması konusunda varılacak herhangi bir anlaşma, belirli koşullar altında geçersiz sayılabilecekti. Taraflar ayrıca grupların silahlarını nihai olarak devletin kontrolüne vermeyi kabul etmesine kadar uzanan ve 2028’in başına kadar sürecek bir takvim üzerinde anlaşmaya vardı.

Birçok kişi, Şarku’l Avsat’ın ilk ayrıntılarına ulaştığı bu takvimin, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın Iraklı gruplara ABD ile ‘zaman kazanmaları’ yönündeki yaklaşımının bir yansıması olduğuna inanıyor.

Bu atmosferde, Koordinasyon Çerçevesi’ndeki liderler, aylar süren siyasi durgunluğun ardından yeniden sahaya çıktı. Bu gelişmede, Kalibaf ve geçen ay Bağdat’ı yoğun şekilde ziyaret eden diğer İranlı yetkililerin yürüttüğü İran baskısı etkili oldu. Söz konusu baskının amacı, ABD’nin Ali ez-Zeydi hükümetine verilen benzeri görülmemiş desteğin ardından elde etmeye başladığı kazanımların önüne geçmekti.

dfrgt
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Bedir Örgütü lideri Hadi el-Amiri, İmar ve Kalkınma İttifakı Başkanı Muhammed Şiya es-Sudani (Koordinasyon Çerçevesi)

Ali ez-Zeydi hükümetinin kurulmasının ardından Irak’ta ve bölgede, siyasi sistemin en karmaşık dosyalarından birinin çözülebileceğine ilişkin umutlar arttı. Ancak zamanla grupların ‘Bağdat’ta art arda kurulan hükümetleri etkisiz hale getirme konusunda deneyimli’ olduğu ortaya çıktı.

Bağdat’taki güç dengesi değişti. Şii gruplar ve partilerden kişiler, 30 Eylül’ün artık silahların sınırlandırılması için bir tarih olmaktan ziyade ‘grupların zafer günü’ haline geldiğini ifade ediyor. Bu sırada ABD güçleri, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) Erbil kentindeki en yakın müttefiklerine dahi hava savunma sistemleri bırakmadan Irak’tan çekilme sürecini hızlandırıyor.

Garantisi olmayan bir zaman çizelgesi

Suudi Arabistan’daki Doğu-Batı petrol boru hattına yönelik saldırıdan yaklaşık bir hafta önce, Koordinasyon Çerçevesi müzakerecileri ile grupların temsilcileri, 2027 sonuna kadar uzanan bir takvim üzerinde anlaşmaya vardı. Şarku’l Avsat’ın ulaştığı taslağa göre, herhangi bir güvence içermeyen anlaşmada Iraklı gruplar, silahlarını teslim etmeden savaşçılarını Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) bünyesinde tugaylar şeklinde birleştirmeyi taahhüt ediyor. Bu sürecin 30 Eylül’de başlayarak 31 Aralık 2026’ya kadar sürmesi öngörülüyor.

Anlaşmanın ikinci aşamasının 2027’nin başında başlaması ve Türk güçlerinin Irak’tan çekilmesinin takvime bağlanması planlanıyor. Çekilmenin gelecek yıl 1 Temmuz’da tamamlanması hedefleniyor. Üçüncü aşamada ise Haşdi Şabi, Koordinasyon Çerçevesi, gruplar ve hükümetten oluşan dört taraflı bir komite kurulması ve bu komitenin entegrasyon ile Türk güçlerinin çekilmesi sürecinin uygulanmasını 2028’in başına kadar izlemesi öngörülüyor.

Ancak grupların temsilcileri, planı belirli bir şartla kabul etti. Toplantının içeriğine vakıf iki kişinin aktardığına göre, uygulamanın herhangi bir aşamasında İran’a karşı savaşın yeniden başlaması veya Koordinasyon Çerçevesi ya da gruplardan herhangi bir tarafın varoluşsal bir tehditle karşı karşıya kalması halinde anlaşma ‘tek taraflı olarak derhal geçersiz sayılacak’.

Kaynaklardan biri Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Gruplar anlaşmanın uygulanacağı aşamalar boyunca yabancı şirketleri ve diğer hedefleri vurmama taahhüdünde bulunuyor” dedi.

axscdfvgbh
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Bağdat’ta düzenlenen Koordinasyon Çerçevesi toplantısına katılırken (INA)

Son aylarda Iraklı yetkililer, ABD’deki diplomatik ve istihbarat çevrelerine Bağdat’ın İran tarafından bölgedeki dört başkentte oluşturulan ‘cepheler birliğinden’ çıktığını bildiriyordu. Ancak yetkililer, devlet dışındaki silahlar sorununu çözmek için ‘özel bir muameleye’ ihtiyaç duyduklarını belirtiyordu.

Son anlaşma taslağı dikkate alındığında, grupların bölgesel savaş ile silahların devletin kontrolünde toplanması süreçlerini hâlâ birbirine sıkı şekilde bağlı tuttuğu görülüyor.

Koordinasyon Çerçevesi, ‘direnişçileri’ koruyor

Koordinasyon Çerçevesi’ndeki dört lider ile grupların temsilcileri arasında ‘direnişçilerin korunması’ gerektiği konusunda uzlaşma sağlandı. Toplantıya katılan bir lidere göre, son görüşmede 30 Eylül sonrasının çerçevesini ‘grupların bakış açısıyla’ ortaya koyan anlaşma taslağı hazırlandı.

Adının açıklanmamasını isteyen lider, “Anlaşma, koşullara bağlı olarak gelecek ekim ayının başında ilan edilebilir (...) hiçbir şey garanti değil” dedi.

Bu ayın başında gerçekleştirilen toplantıya, Ensarullah el-Evfiya lideri Haydar el-Garavi ile Ketaib Seyyid eş-Şüheda lideri Ebu Ala el-Velayi’nin yanı sıra Ketaib Hizbullah Genel Sekreteri Ebu Hüseyin el-Hamidavi’yi temsilen bir kişi ve en-Nuceba Hareketi lideri Ekrem el-Kabi’yi temsilen bir başka kişi katıldı. Bu grupların tamamı İran’a yakınlığıyla biliniyor.

Toplantının içeriğine vakıf iki kişinin aktardığına göre, grupların temsilcileri önceliklerini; ‘silahlardan vazgeçmemek ve herhangi bir operasyonun, şeklen dahi olsa, ABD’ye teslim olunuyormuş görüntüsü vermesinden kaçınmak, ancak Amerikalıları Ali ez-Zeydi hükümetine sağlanan desteği kesmeye itecek bir gerilime de yol açmamak’ şeklinde belirledi.

İktidar koalisyonunda görev yapan üst düzey bir siyasi danışman, grupları hükümet karşısında öne çıkaran yeni yaklaşımın, Şii partilerin kulislerinde Amerikalıların da silahların kullanılmaması şartıyla bunların şeklen devletin kontrolünde toplanmasına itiraz etmeyeceğine ilişkin bilgilerin sızmasının ardından güçlü bir ivme kazandığı görüşünde.

Gruplarla yürütülen müzakerelerin sonuç vermeyeceğine ilişkin kanaat giderek güçlenirken, silahların dondurulmasını veya düzenlenmesini güvence altına alacak asgari bir anlaşmanın yapılmasının yeterli olabileceği düşünülüyor. Danışman, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Silahların sınırlandırılmasıyla ilgilenen Amerikalıların ve Iraklı yetkililerin içine umutsuzluk sızmaya başladı. Hatta bazıları planın başarıya ulaşması için baskı yapmayı tamamen bıraktı ve grupların oyunlarından duydukları bıkkınlık nedeniyle dosyayı kendi haline bıraktı” dedi.

Ancak Şarku’l Avsat’a konuşan ve adının açıklanmasını istemeyen Iraklı bir yetkili, ABD’nin tutumunun yumuşak olduğu varsayımına karşı uyarıda bulundu. Yetkili, ABD Büyükelçiliği Maslahatgüzarı olarak Steven Fagin’in atanmasıyla eş zamanlı olarak son dönemde bazı mesajların ulaştığını belirtti.

Yetkili, “Özel toplantılarda, Washington’ın grupların elindeki silahları düşman bir devletin cephaneliği olarak değerlendirdiği ve Bağdat’ın bunları elinde tutmasına izin verilemeyeceği, aksine bu silahların imha edilmesi gerektiği yönünde görüşler dile getiriliyor” dedi.

Tarafsız kimse yok

Ali ez-Zeydi, Koordinasyon Çerçevesi ile gruplar arasındaki müzakerelere daha az dahil oldu. İktidar koalisyonundan bir danışmanın ifadesiyle bunun nedeni, ‘müzakere eden tarafın yeterince tarafsız olduğunu düşünmemesi’ olabilir.

Koordinasyon Çerçevesi’nin kısa süre önce Bağdat’ta düzenlediği toplantıda ez-Zeydi, Şii parti liderlerine, “Size karşı açık konuşacağım, gruplarla müzakere eden komite taraflı... Ona güvenmenin doğru bir karar olduğunu düşünmüyorum” dedi.

Ancak ez-Zeydi de silahların devletin kontrolünde toplanması sürecini yavaşlattı. Ez-Zeydi’ye yakın kişiler, onun ‘geçen temmuzun ortasında ABD Başkanı Donald Trump’la görüşmesinin ardından başlattığı sürecin ne kadar gerçeklikten uzak olduğunu fark ettiğini’ belirtti. Buna karşılık üst düzey bir lider, “Komitede deneyimli ve uzman isimler bulunuyor. Üstelik son derece karmaşık bir görev yürütüyorlar; bunu başaramadılar ve başaramayacaklar” dedi.

cvfbg
Irak’taki Halk Seferberlik Güçleri’ne (Haşdi Şabi) bağlı bir devriye (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)

Bağdat’taki hükümet çevrelerine yakın bir kişinin aktardığına göre, ‘ez-Zeydi biraz geri adım atmaya karar verdi, ancak bunu hesaplı bir şekilde ve projeden vazgeçmeden yapıyor’. Üst düzey bir yetkili de toplantılardan birinde ez-Zeydi’nin şu sözleri söylediğini aktardı: “Çıkmazın tek çözümü, silahlar üzerinde devlet otoritesini tesis etmek.”

Gruplar ile Koordinasyon Çerçevesi liderleri arasında gerçekleştirilen dört toplantıya paralel olarak ez-Zeydi, en-Nuceba Hareketi ve Ketaib Seyyid eş-Şüheda ile ikili görüşmeler yürüttü. Güvenilir kaynaklar, ez-Zeydi’nin silahların bırakılması konusunda makul bir formül karşılığında bu iki gruba ‘sivil ayrıcalıklar’ olarak nitelendirilen bazı imkanlar sunduğunu belirtti.

Milis grupları daha fazlasını talep ediyor

Ancak gruplar bununla yetinmiyor. Gruplardan birinin sorumlusuna yakın bir kişi, grupların ‘hukuki takibata uğramayacaklarına ve üyeleri ile liderlerinin geçmişlerinin incelenmeyeceğine dair güvence aradığını’ belirtti. Aynı kişi, “Herkes bu güvenceleri kimsenin veremeyeceğini biliyor, ancak bunları şart koşmak zaman kazanma sürecinin bir parçası” dedi.

En-Nuceba Hareketi’ne yakın bir kişi ise grupların ‘sivil ayrıcalıkları (burada devlet kurumlarındaki görevler kastediliyor), DEAŞ’la mücadelede oynadıkları rolün doğal bir karşılığı olarak gördüğünü’ söyledi. Aynı kişi, Ketaib Hizbullah’ın hükümetle yürütülen ikili görüşmelerin parçası olmadığını, bunun nedeninin ise ‘daha ağır şartlar öne sürmelerine yol açan derin bir güven krizi’ olduğunu belirtti.

reftbh
Irak’taki Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) mensupları, 29 Temmuz 2026 tarihinde Basra Operasyon Komutanlığı binası önünde nöbet tutuyor. (Reuters)

Hükümetin grupları bir uzlaşmaya çekme girişimleri büyük ölçüde sonuçsuz kaldı. ABD’li yetkili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, görüştüğü Iraklıların ‘ez-Zeydi’nin dostları veya müttefikleri olmadan tek başına kaldığını düşündüklerini’ söyledi. Yetkili ayrıca, “Silahların devletin kontrolünde toplanması sürecinin tamamı çıkmaza girdi ve bu durumdan nasıl çıkacaklarını bilmiyorlar” ifadesini kullandı.

ABD’li yetkili, Erbil’deki Kürt yetkiliden de benzer bir umutsuzluk tonu duyduğunu belirterek, “Bağdat’taki hurda otobüsün büyük bir çarpışma sesi çıkaracağı gün gelecek (...) Bağdat’taki kardeşler gruplara fren yaptıramıyor” dedi.


Yemen yönetimi öncelikleri yeniden belirleyerek inisiyatifi ele almaya çalışıyor

Yemen yönetimi öncelikleri yeniden belirleyerek inisiyatifi ele almaya çalışıyor
TT

Yemen yönetimi öncelikleri yeniden belirleyerek inisiyatifi ele almaya çalışıyor

Yemen yönetimi öncelikleri yeniden belirleyerek inisiyatifi ele almaya çalışıyor

Yemen yönetimi, hükümet güçlerinin batı kıyısında geniş bir bölgedeki mevzilerini Husilere kaptırmasının ardından önceliklerini yeniden belirlemeye çalışıyor. Husiler, 3-11 Eylül tarihleri arasında düzenledikleri saldırıda Hays, el-Huha ve el-Muha ile limanını ele geçirerek Kızıldeniz'in güneyindeki Bab el-Mendeb Boğazı, Meyyun Adası ve Yemen'e ait diğer adalara kadar ilerledi.

Yemen yönetimi, güçlerini yeniden organize etmeyi ve yeniden konuşlandırmayı hedeflerken çatışmaların devam edeceğini ve inisiyatifin yeniden ele geçirileceğini vurguluyor. Hükümet kaynakları, bazı askerlerin Marib'e intikal ettiğini ve eş zamanlı olarak yerinden edilenleri karşılamaya yönelik hazırlıkların sürdüğünü belirtti.

Yemen Başkanlık Konseyi üyesi Tarık Salih'in liderliğindeki Ulusal Direniş, İran'ı, Devrim Muhafızları ve bölgedeki müttefikleri aracılığıyla saldırıya doğrudan destek vermek ve operasyonu yönetmekle suçladı. Ulusal Direniş, saldırının Husilerin kıyı boyunca geniş alanları ve mevzileri ele geçirmesiyle sonuçlandığını bildirdi.