Amr Musa: Saddam Hüseyin uluslararası müfettişlere onay verdi, ancak ABD Irak'ta savaşa girme kararını almıştı

Amr Musa’nın, Ocak 2002'de Bağdat'ta Saddam Hüseyin ile yaptığı görüşmeden bir kare
Amr Musa’nın, Ocak 2002'de Bağdat'ta Saddam Hüseyin ile yaptığı görüşmeden bir kare
TT

Amr Musa: Saddam Hüseyin uluslararası müfettişlere onay verdi, ancak ABD Irak'ta savaşa girme kararını almıştı

Amr Musa’nın, Ocak 2002'de Bağdat'ta Saddam Hüseyin ile yaptığı görüşmeden bir kare
Amr Musa’nın, Ocak 2002'de Bağdat'ta Saddam Hüseyin ile yaptığı görüşmeden bir kare

Şarku’l Avsat’ın eski Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’nın yakında Daru’ş-Şuruk yayın evi tarafından yayımlanacak olan ‘Senevatu’l-Camiati’l-Arabiyye’ (Arap Birliği Yılları) adlı kitabının bazı kısımlarını yayınladığı yazı dizisinin üçüncü bölümünde Musa, kitabın 63 sayfadan oluşan iki bölümünün ayrıldığı, Arap Birliği’nin Irak meselesine ilişkin çabalarına değiniyor. Bölümlerden ilkinde, Irak'ı ABD’nin saldırısından kurtarmak için ülkenin son Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ile yapılan görüşme aktarılırken ikinci bölüm, ‘ABD'nin Irak'ı işgali’ olaylarına ve 2003 sonrası yaşanan siyasi süreçteki çabalara ayrılıyor.
Musa birinci bölümde, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ile yaptığı görüşmenin detaylarından ve ‘o heybetli adamın ellerinin yumuşaklığına nasıl hayret ettiğinden’ bahsediyor. Saddam Hüseyin ile ciddi bir tonda konuştuğuna dikkati çeken Musa, görüşme sırasında yanlarında bulunan kişilerden de söz etti. Arap bir yetkilinin Saddam Hüseyin ile sert bir şekilde konuştuğu söyleyen Musa, kendisinin ve dönemin Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Kofi Annan'ın çabalarının, Amerikalıların savaşa gitme kararını almış olmalarından ötürü sonuçsuz kaldığını belirtiyor. Musa, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın Saddam'ı ‘düzenbaz ve yalancı’ olarak niteleyerek, “Saddam, sizin ve Annan’ın beynini yıkamış” dediğini aktarıyor.

Bundan sonrasını Amr Musa şöyle anlatıyor:
Arap Birliği Genel Sekreteri olarak göreve geldikten hemen sonra bana sorulan ilk sorunlardan biri, Irak ile BM arasındaki kitle imha silahlarının teftişine ilişkin müzakerelerin durdurulması meselesiydi. ABD, Irak'ın nükleer silahlara sahip olduğunu veya sahip olmaya çalıştığını iddia ediyordu.
BM’yi Arap Birliği Genel Sekreteri sıfatıyla ilk kez Kasım 2001’in başlarında 11 Eylül saldırıları nedeniyle yapılması gereken tarihte yapılamayan Genel Kurul toplantısına katılmak üzere ziyaret ettim. Dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile görüşmemde kendisine, “BM’nin başında olduğunuz bir dönemde, ABD’nin istediği ve aradığı Irak’a yönelik bir savaşı önlemek için net bir çabanın olmaması BM’ye yakışmıyor” dedim.
Bunun üzerine huzursuz olan Annan, “Elimden geleni yapıyorum ama Saddam Hüseyin inatçı ve sen onu benden daha iyi tanıyorsun” dedi. Ben de ona, “Irak'a Washington'ın hazırlandığı savaştan kaçma şansı vermeliyiz. Önümüzdeki Ocak ayında Irak Devlet Başkanı'nı ziyaret edeceğim. Uluslararası müfettişlerin çalışmalarının yeniden başlamasıyla ilgili sorunu çözmek için kendisine iletebileceğim net bir mesaj istiyorum. Kendisiyle yaptığım görüşmelerde, BM Genel Sekreteri'nden silahların denetlenmesi konusundaki durumu değiştirmeye çağıran açık bir mesajla geldiğimi söylediğimde, olumlu bir şekilde ilgileneceğinden eminim” dedim. Annan da bunu kabul etti.
Dönemin Irak Dışişleri Bakanı Naci Sabri el Hadisi ile görüşerek Irak ziyaretim için gerekli ayarlamaları yaptım.  Uçağım 18 Ocak 2002 sabahı Bağdat Uluslararası Havaalanı’na indi. Hadisi beni karşıladı. Saygı duyduğum profesyonel bir dışişleri bakanıydı. Ancak Saddam'ın diktatörlüğü ve tek taraflı kararlar alması, hareket alanını ve manevralarını ciddi şekilde kısıtlıyordu.
Ertesi gün Saddam'la buluştum. Ciddi bir resmi konvoy beni, Bağdat'ın orta kesimlerindeki Kerade Meryem bölgesinde kaldığım Cumhurbaşkanlığı misafirhanelerinden birinden alarak bir askeri karargaha götürdü. Yanımda Arap Birliği’nden bir heyet de vardı. Heyette, merhum Arap Birliği Genel Sekreter Yardımcısı Ahmed Bin Helli, Arap Birliği’nin BM Temsilcisi Hüseyin Hasuna ve Ofis Müdürüm Hişam Bedir bulunuyordu.
Askeri karargahına girer girmez,  Saddam'a gölgesi gibi eşlik eden adamla karşılaştım. Bu adam, Irak Devlet Başkanı ile yapılan resmi görüşmelerde dahi bulunuyordu. Pala bıyıkları, zarif askeri üniforması ve belinden sarkan tabancasıyla tanınıyordu. Saddam'ın güvendiği nadir insanlardandı. Büyük bir saygı ile kendini bana, “Tümgeneral Abid Hamid” olarak tanıttı ve “Buyrun, Başkan Saddam Hüseyin ile görüşmeniz için size eşlik edeceğim” dedi. "Ben de kendisine heyetteki üç meslektaşımın da yanımda olması gerektiğini söyledim. Bana onların başka bir araç ile getirileceklerini söyledi. Abid Hamid’in yanına bej renkli ‘Toyota’ marka bir araç yanaştı. Abid Hamid, Saddam'la buluşacağım yere kadar aracı kendisi sürdü. Abid Hamid buluşma yerinin, Bağdat'ın güneybatısındaki Rıdvaniye bölgesinde olduğunu söyledi. Küçük ama güzel bir saraydı.
İki tarafı ağaçlı bir yolun sonunda gideceğimiz saraya vardık. İçeri girer girmez Saddam'la buluşacağım salonun dışında Ahmed Bin Hilli, Hüseyin Hasuna ve Hişam Bedir'in beni beklediğini gördüm.
İçeriye girer girmez Irak Devlet Başkanı beni karşılamak üzere koltuğundan kalktı. Ellerimiz salonun ortasında buluştu ve tokalaştık. Onunla tokalaştığımda, öpüşmemeye özen gösterdim. Mısır'da dediğimiz gibi, ‘kuru bir selam’ verdim. Amacım, onunla yapacağım tartışmalara ciddiyet kazandırmaktı. Ama her nedense, o heybetli adamın, Saddam Hüseyin'in elinin yumuşaklığına hayret ettim!
Saddam beni “Hoş geldiniz Sayın Genel Sekreter. Hoş geldin Amr kardeş” diyerek karşıladı ve milliyetçi tavrıma övgüde bulundu. Ardından yaklaşık iki saat on beş dakika süren toplantıya başladık. Selamlayıp sağlığını sorduktan misafirperverliği ve bazı genel açıklamalardan ötürü teşekkür ettikten sonra Saddam Hüseyin'le ciddi bir tonda konuştum.
Irak Devlet Başkanı’na kendisiyle görüşmeden önce üst düzey yardımcılarına Arap Birliği’ndeki Irak heyetinin durgunluğundan bahsettiğimi söyledim. Irak'ta kitle imha silahlarının  denetlenmesi amacıyla BM uzmanlarının ziyaretine karşı takındığı olumsuz tavırdan ötürü kendisini suçladım ve ona Genel Sekreter Kofi Annan'ın bu konudaki mesajını ilettim.
Ona Irak'ın iki büyük uluslararası kurumun sempatisini kaybettiğini ve aslında onları kazanması ve yanına çekmesi gerektiğini söyledim. “Sayın Başkan, Irak’ın Arap Birliği’nin desteğini ve BM platformunu kaybetmesi kabul edilebilir bir şey mi?” diye sordum.
Soruma cevap vermeden ekledim:
“Sayın Başkan, size bir soru daha sormama izin verin. İncelenmesinden korktuğunuz nükleer silahlarınız var mı?”
Buna karşın, “Irak'ın nükleer silahı yok. Bunu defalarca kez açıkladım” diye yanıt verdi.
Ben de “Başkan, size soruyu tekrar sormama izin verin, incelenmesinden korktuğunuz nükleer silahlarınız var mı?” diye sorumu bir kez daha yineledim. Üslubumdan alınmış bir ses tonuyla, “Hayır, nükleer silahımız yok” dedi. Bunun üzerine, “Madem ortada Irak’ın korkacağı bir şey yok, uluslararası müfettişlerin gelmesinden neden rahatsız oluyorsunuz?” dedim. Bana, “Çünkü korkulacak bir şey var” diye karşılık verdi. “Nedir?” diye sordum. Bana, “Bize gelen tüm müfettişler, CIA ajanlarıdır” cevabını verdi.
Ben de, “Peki ya onların CIA’den olmadığından, yani BM için çalıştıklarından emin olursak? Bağımsız BM müfettişlerinin gönderilmesi gerektiğini vurgulayabiliriz.  Bunu siz ve BM, özellikle de Kofi Annan arasındaki bir müzakere süreciyle teyit edebilirim” dedim.
Irak Devlet Başkanı, “Bunu kabul ediyorum. Sözüne güveniyorum. Çünkü sen saygın bir Arapsın” dedi. Ona, “Peki bu sözleri BM Genel Sekreteri Kofi Annan'a iletmemi kabul ediyor musunuz?” diye sordum. “Evet, kabul ediyorum” şeklinde yanıtladı.

Ahmed bin Hilli’nin tanıklığı
Saddam'la yaptığım görüşmede konuşulanları, Ahmed bin Hilli’nin bu kitabın editörü Halid Ebu Bekir'e ses kaydı olarak verdiği röportajın yazılı nüshasından tamamladım. İşte tamamı kitapta yayınlanan ses kaydının kelimesi kelimesine metni:
Bu, Arap Birliği Genel Sekreteri Sayın Amr Musa'nın Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ile yaptığı görüşme tutanağının el yazımla yazılmış bir kopyasıdır. Umarım kolayca okuyabilirsiniz. Ancak dikkatinizi, toplantı tutanaklarını yazarken tüm detayları listelemediğimize ve belirli bir şekilde yazmadığımıza dikkatinizi çekmek isterim. Kayıtta bulamayacağınız bu detaylardan bazılarını size şöyle anlatayım:
Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’le görüşmeye girdiğimizde Amr Musa, hemen tartışmalı konuları açmayıp ortamı yumuşatmaya başladı. Saddam misafirperver ve haşmetli bir tavır sergiliyor, bir devlet başkanına yakışır şekilde konuşuyordu. Görüşme başladığında Saddam’ın Amr Musa’yı yakından tanımadığını hissettim. Musa Mısır Dışişleri Bakanı iken belki onunla bir veya iki kez görüşmüş olabilir, fakat onu iyi tanımıyordu.
Genel meseleler konuşulduktan sonra, Başkan, Saddam'ı Irak'ın uluslararası gözlemcilere ve (kitle imha silahı uzmanı) müfettişlere ilişkin Arap Birliği Zirvesi’nde alınan bir karara yanıt vermeye ikna edecek olan önemli konuya girdi. Çünkü Irak bu karara mesafeli bir tutum sergiliyordu.
Amr Musa, ABD’nin saldırmak için fırsat kolladığı Irak’ın BM ile sorun çıkarmadan en üst düzeyde iş birliği yapmasını istedi. Genel Sekreter, Saddam'ın yakında gerçekleşmesinden korkulan askeri bir saldırıdan ülkesini korumak için bir takım kararlar almasını istedi. Musa, Başkan Saddam'ı Irak'ın gerçekten de ülkeyi tamamen yok edecek bir saldırının eşiğinde olduğuna ikna etmek istiyordu. Amr Musa, açıkça güçlü bir mesaj veriyordu.
Başkan Saddam, Irak'ın karşı karşıya olduğu dehşeti hafife almaya başladı ve şöyle dedi:
“Biz kararlıyız ve ne olursa olsun, Irak ölmeyecek.”
Musa bu sözleri duyunca sabrının tükendiğini hissettim. Büyük bir öfkeyle ve Mısır lehçesiyle konuşarak Saddam’a, “Dinleyin Sayın Başkan, bu bakış açısı Irak’ın yararına değil. Size yapılan hiçbir açıklama fayda vermiyor. Irak'ın dünyanın süper gücü olan ABD tarafından öldürücü bir darbeye maruz kalacağını söylüyorum.  Ülkenizin açıkça böyle bir yakın tehditle karşı karşıya olduğunun farkında mısınız?” dedi.
Amr Musa adeta Saddam Hüseyin'in yüzüne haykırırcasına, “Irak'ı bu belalardan kurtarmaktan sorumlu olduğunuzun farkında mısınız?” ifadelerini kullandı. Saddam, “Ey Dr. Amr” diyerek Musa’nın sözünü kesmeye çalıştı, ancak öfkesiyle onu şaşkına çeviren Musa, “Ben doktor değilim! Sayın Başkan, Irak tehlikede. Irak’ın BM ve Arap Birliği’ndeki kardeşleriyle yeniden temas kurmasını sağlamanız için size sunduğum önerilere karşılık verin” dedi.
O an Saddam’ın derin bir uykudayken kendisine açıkça ülkesinin tehlikede olduğunu söyleyen Amr Musa’nın şu sözleriyle uyandığını hissettim:
“Dünya değişti. Ne Avrupalılar ne de Ruslar size yardım etmeyecekler. Irak halkının kaderi sizin ellerinizde.”
Saddam, Amr Musa’yı dinlemeye başlamıştı. Konu silah teftiş uzmanlarının Irak’ı ziyaret etmesine geldiğinde Amr Musa sözü bana bıraktı. Hüseyin Hasuna ve Hişam Bedir de bizimle birlikteydi.
Saddam meselenin bilincine varmaya başlamıştı. Amr Musa’ya şunları söyledi:
“Size Irak adına konuşma ve BM Genel Sekreterine gidip onunla iş birliği yapacağımızı söyleme yetkisi veriyorum.”
Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Amr Musa’yı o an keşfettiğini hissettim. Çünkü Musa, kendisiyle hiç alışık olmadığı bir dilde, açık sözlü ve sorumlu bir şekilde konuşmuştu. Musa, ona, “Irak adına konuşacak komiserinizim” dedi. Bunun üzerine Saddam, “ABD’li yetkililer ve Kofi Annan'ı ara” dedi. Amr Musa da gerekli telefon görüşmelerini yaptı, ancak maalesef savaş kararı alınmış gibi görünüyordu.
Size dürüstçe söyleyebilirim ki belki Musa ve Saddam arasındaki bu tarihi buluşma, daha önce yapılmış olsaydı, Irak bu trajediyi yaşamazdı ve onu ABD'nin elinden kurtarırdık.

Arap ülkelerinin ve Annan'ın Irak ziyaretinin sonuçlarından haberdar edilmesi
Bağdat’tan Kahire’ye dönüşümün ertesi günü, 20 Ocak 2002 akşamı Irak ziyaretimin sonuçları ve Saddam Hüseyin ile yaptığım görüşmeler hakkında bilgi vermek amacıyla Arap Birliği'nin daimi üyeleri ile bir toplantı yaptım.  Aynı gün, Saddam Hüseyin ile yaptığım görüşmelerle ilgili bir rapor sunmak amacıyla Arap Birliği Zirve Dönem Başkanı Kral Abdullah ile görüşmek üzere acil bir randevu talebiyle Ürdün Kraliyet Sarayı’nı aradım. Ayrıca dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Mübarek’e, ardından Dışişleri Bakanı Ahmed Mahir es-Seyyid’e ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal'a telefon ettim.
Ertesi sabah, 1990 yılında Irak'ın Kuveyt'i işgalinden bu yana tutsak olan Kuveytliler ve kayıp kişiler konusunda Saddam Hüseyin ile yaptığım ve uzlaşıya vardığım konuşmaların bir özetini bildirmek üzere Kuveyt Emiri Sabah el-Ahmed el-Cabir es-Sabah’ı aradım. Telefon görüşmesi sırasında 22 Ocak 2002’de Kuveyt'e ziyarette bulunmam konusunda anlaştık.
Kuveyt’e gittim ve Şeyh Sabah el-Ahmed ve bir dizi yetkiliyle görüştüm. Kuveyt’teki kardeşlerimin Irak ziyaretimden rahatsız olduğunu hissettiren genel bir hava vardı. Onlara, “1990 yılında yaşananlara ne kadar öfkeli olursak olalım, Irak, Arap Birliği üyesi bir Arap ülkesidir. Kuveyt'e yönelik saldırısından sonra en tehlikeli Arap krizlerinden birinin baş aktörüdür. Arap dünyasının istikrarını tehdit eden bu duruma, kabul edilebilir bir şekilde son vermek ve tekrarlanmamasını sağlamak Arap Birliği için son derece önemlidir. Aynı zamanda, ziyaret sırasında yaşananların yanı sıra Kuveytli tutsaklar ve kayıp kişiler konusunda varılan uzlaşılar konusunda sizi bilgilendirmeye geldim” dedim.
Aslında, Kuveytlilerin Saddam’a olanlardan sonra hissettikleri büyük öfkeyi anlıyorum. Saddam Hüseyin Irak’ına ve bölge politikalarına ilişkin üst düzey uluslararası uzlaşılar çerçevesinin dışında kalan Arap Birliği’nin rolünden korkmalarını da anlıyorum. Ancak, Arap Birliği bütçesine yıllık olarak ödemeleri gereken aidatı ödemeyerek bir süre daha bu kızgınlıklarını sürdürdüler. Sanırım sonunda Arap Birliği’nin gelişmekte olduğunu ve Genel Sekreterinin Arap ülkeleriyle ilgili çeşitli meselelerde somut bir çaba sarf ettiğini anladıklarında buna son verdiler. Böylece Arap Birliği ile birlikte hareket etmeye başladılar. Çünkü Kuveyt, karşılıklı ciddiyeti seven bir ülkedir. Bu nedenle, hemen ortak Arap eylemine hizmet etmek için yaptığımız çabaları takdir ettiler.
Bağdat’tan döndüğümde Kofi Annan ile telefonda görüştüm. Irak’ı ziyaret ettiğimi ve Saddam Hüseyin'le görüştüğümü söyledim. 11 Eylül saldırısı gerçekleştikten sonra ABD dayanışma içinde olunduğunun bir göstergesi olarak o yıl bir istisna yapılarak New York'ta (31 Ocak - 4 Şubat 2002 tarihleri ​​arasında) düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'na (Davos) katılmak üzere New York'a geleceğimi belirttim.
Annan, “New York’a gelmeni beklemeyeceğim. Saddam'la aranda neler olup bittiğini öğrenmek istiyorum. Dinle Amr, bugün Stockholm'dayım. Yarın Avusturya'da olacağım. Lütfen New York yolunda Viyana'da buluşalım” dedi. Ocak ayının sonlarında Avusturya'nın başkentinde bir araya geldik. Ona, Saddam Hüseyin ile Irak'ta kitle imha silahları olduğu iddiasını incelemek üzere uluslararası müfettişlerin Irak’ı ziyaret etmesi konusunda uzlaşıya vardığımızı aktardım.
Görüşmenin sonunda Annan'a BM’nin Saddam Hüseyin’in müfettişlerin Irak’ı ziyaret etmesini kabul etmesine yönelik ne gibi adımları olduğunu sordum. “Biraz bekleyelim” dedi. Konuyu Amerikalılarla istişare edeceğini anladım. O an Irak konusunda Amerikalılarla da görüşmeye karar verdim. Viyana'dan dönemin ABD Dışişleri bakanı Colin Powell’ı telefonla aradım. Ona, birkaç gün önce Irak'ı ziyaret ettiğimi, Davos Forumu'na katılmak üzere New York'a geleceğimi ve kendisiyle görüşmek istediğimi söyledim.
Bana, 2 Şubat sabahı saat 11.00’da New York’taki ofisinde birlikte kahve içmeyi önerdi. New York'a vardıktan sonra Annan'la konuştum ve ona Powell'la buluşacağımı söyledim. Bana, bunu bildiğini söyledi. Ona “Ne zaman buluşuruz?” diye sordum. Powell’la görüşmenizden sonra dedi.
ABD Dışişleri Bakanı ile buluşma saati geldi. Karşılamadan sonra, bana, “Saddam Hüseyin hem sana hem de Kofi Annan'a gülüyor. Sen ve Annan, Saddam'ın ne kadar düzenbaz ve yalancı olduğunu göreceksiniz” dedi.
Powell’a, “Önce Irak Devlet Başkanı ile aramızda geçenleri bir dinleyin” dedim ve Saddam ile görüşmemizi anlattım. Son olarak da kendisine, “Irak'a müfettiş göndermek istiyorsanız, Annan ile Saddam arasında yapılacak ve Saddam'ın bazı müfettişlerin CIA ajanı olduğu şüphelerini ele alan müzakereler yoluyla derhal gönderin” dedim.
Powell güldü ve “Saddam Hüseyin, sizin ve Annan'ın beynini yıkamış!” dedi.
Powell kesin bir ifadeyle şunları söyledi:
“Ne siz ne de Kofi Annan hiçbir şey başaramayacaksınız.”
 Çünkü Irak'ı vurma kararı alınmıştı ve bunun için hazırlıklar ABD yönetimi tarafından tüm hızıyla devam ediyordu.
Aslında Irak ile BM arasında denetlemelerin yeniden başlaması konusunun müzakere edilmesi önerim reddedilmemişti.
Kofi Annan ile 4 Şubat'ta buluşacaktık. Buluşmak üzere yanına gittiğimde yanında benim için sürpriz bir kişi vardı. BM Silah Denetçileri Komisyonu (UNMOVIC) Başkanı Hans Blix’in de onunlaydı.
BM Genel Sekreteri, toplantının sonunda, Irak hükümetine diyalogu yeniden başlatması için çağrıda bulunmayı kabul etti. Bu konudaki ilk oturumun, 7 Mart 2002'de yapılması planlandı.
Fakat işler yolunda gitmedi. ABD Irak politikasında geri adım atmaya hazır değildi. Irak ve BM arasındaki müzakereler hızla tökezledi.
(Kitapta, Genel Sekreter'in Bağdat'ta Tarık Aziz ile Kofi Annan’ın ofisindeki kesintisiz iletişime paralel olarak, Irak Dışişleri Bakanı’nın da katılımıyla BM ile Irak arasında Eylül 2002'de durdurulan müzakereleri kurtarma girişimlerinin ayrıntıları yer almaktadır. Annan daha sonra basına verdiği bir demecinde, BM Genel Sekreteri ile Arap Birliği Genel Sekreteri arasındaki ortak çabalar sayesinde müfettişlerin Irak’ta yeniden denetimlere başlaması için bir anlaşmaya varıldığını söylemiştir.)
*Kitabın bölümleri, Daru’ş-Şuruk ile yapılan özel anlaşma ile yayınlanmıştır
*Tüm hakları saklıdır
Amr Musa: Kaddafi, devrimden kurtulduğunu ve Bin Ali’nin ardından düşmeye aday olan ismin Mübarek olduğunu sanıyordu
Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor... (4) Musa: İsrail, Arap Girişimi’ni olumsuz karşıladı, çünkü girişim İsrail’i Araplarla müzakereye itiyordu
Amr Musa: Mübarek, İsmet Abdulmecid’in görevde kalmasını istemedi... 11 Eylül olayları bize karşı beslenen olumsuz duyguları ortaya çıkardı
Musa: Faysal, Muallim’in ‘şeytani’ hayallerine karşı çıktı. Şu an Lübnan’da tanık olduklarımız, Refik Hariri suikastının sonuçlarıdır



Trump-Zeydi görüşmesi üzerinde İran’ın etkisi hissediliyor

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)
TT

Trump-Zeydi görüşmesi üzerinde İran’ın etkisi hissediliyor

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, göreve gelmesinin ardından gerçekleştirdiği ilk yurt dışı ziyareti kapsamında Washington’a giderken, çantasındaki gündem görünürde ekonomi olsa da, ABD, Bağdat ile Washington arasındaki en hassas müzakere süreçlerinden birine sahne olmaya hazırlanıyor.

Zeydi’nin bugün ABD Başkanı Donald Trump ile yapması beklenen görüşme, yalnızca ABD ile İran arasında artan gerilim ve Hürmüz Boğazı’nın olası bir şekilde kapanmasının doğurabileceği sonuçlara ilişkin kaygıların gölgesinde gerçekleşmeyecek. Görüşme aynı zamanda Trump yönetiminin, İran’ın nüfuzunu azaltarak Irak’ın Ortadoğu’daki rolünü yeniden şekillendirme ve Bağdat’ı bir çatışma sahasından ABD’nin başlıca ekonomi ve güvenlik ortaklarından biri haline getirme hedefiyle de yakından bağlantılı.

Zeydi’nin ziyaret öncesinde yaptığı açıklamalar ise Washington ile ilişkilerin niteliğini yeniden tanımlama çabasını açık biçimde ortaya koyuyor. Zeydi, terörle mücadele ve ABD’nin Irak’taki askerî varlığının belirlediği ilişki modelinin yerine, yatırımlar, kalkınma ve teknoloji odaklı yeni bir dönemin kapısını aralamayı hedefliyor.

Zeydi, Washington Post’ta yayımlanan makalesinde amacının ‘kriz yönetiminden fırsat üretimine geçiş yapmak’ olduğunu belirterek, Irak’ın ABD siyaseti açısından yalnızca bir güvenlik dosyası değil, ekonomik bir ortak olmak istediğini vurguladı.

Zeydi, temaslarına dün akşam ABD’nin Irak ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Irak heyetinin konakladığı yerde gerçekleştirdiği basına kapalı görüşmeyle başladı. Görüşmenin, Trump yönetimiyle yapılacak temasların gündemini belirlemeye yönelik hazırlık niteliği taşıdığı değerlendirilirken, devletin silah tekelinin sağlanması, hükümet denetimi dışında faaliyet gösteren silahlı grupların varlığının sona erdirilmesi, İran’ın nüfuzunun sınırlandırılması ve uluslararası koalisyonun görevinin 30 Eylül’de sona ermesinin ardından ABD askerî varlığının geleceği ele alınan başlıca konular arasında yer aldı.

Daha sonra ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in, Pentagon’daki üst düzey temasları öncesinde Irak Başbakanı onuruna resmî bir karşılama töreni düzenlemesi planlanıyor. Ardından Zeydi’nin Senato ve Temsilciler Meclisi üyeleriyle de bir araya gelmesi bekleniyor.

Zeydi yarın Dünya Bankası Başkanı ve Uluslararası Finans Kurumu (IFC) Başkanı ile görüşecek. Program kapsamında ayrıca Michigan, Teksas ve Kaliforniya eyaletlerinden Iraklı topluluk temsilcileri, özel sektör temsilcileri ve yurt dışında eğitim gören Iraklı öğrencilerle buluşacak. Zeydi, perşembe günü ise Teksas eyaletinin Houston kentine geçerek Halliburton, Chevron ve ExxonMobil şirketlerini ziyaret edecek, ayrıca ABD Ticaret Odası Başkanı ile görüşecek.

Zeydi’nin programında, Irak’ta faaliyet gösteren enerji şirketleri ile ülkede yatırım yapmayı planlayan şirketlerin temsilcilerinin katılımıyla düzenlenecek bir yuvarlak masa toplantısı da yer alıyor.

Irak Başbakanı, cuma günü yeniden Washington’a dönerek ABD Ticaret Odası’nın düzenlediği üst düzey iş zirvesine katılacak. Zirvede Irak ile ABD arasındaki ekonomik ortaklığın geleceği, finansal teknolojiler, bankacılık ve dijital dönüşüm alanlarındaki iş birliği ile iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin genişletilmesi imkânları ele alınacak.

Bağdat’ın öncelikleri

Zeydi, hükümetini ekonomik reform odaklı bir yönetim olarak tanıtmayı hedefliyor. Bu yaklaşım, petrol, ticaret ve dışişleri bakanlarının yanı sıra Merkez Bankası Başkanı, Ulusal Güvenlik Danışmanı ve iş insanlarının da yer aldığı 27 bakan ve üst düzey yetkiliden oluşan Irak heyetinin yapısına da yansıdı.

Irak Hükümet Sözcüsü Haydar Abudi gazetecilere yaptığı açıklamada, petrol dosyasının görüşmelerin önemli başlıklarından biri olacağını belirterek, Hürmüz Boğazı’nın olası bir şekilde kapanmasının yol açabileceği olumsuzluklara karşı Irak petrolünün ihracatı için yeni güzergâhların değerlendirileceğini söyledi.

dfrgthy
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ı ağırladı. (Hükümet Basın Ofisi)

Irak’ın günlük 3,4 milyon varillik petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ı Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyor.

Zeydi daha önce yaptığı açıklamada, Irak’ın önümüzdeki üç yıl içinde günlük petrol üretimini 7 milyon varile çıkarmayı hedeflediğini ifade etmişti.

Iraklı yetkililer, heyetin Washington’a taşıdığı temel mesajın, ABD’li yatırımcılara Irak’ın enerji, dijital ekonomi, yapay zekâ ve altyapı alanlarında uzun vadeli ortaklıklar kurmak istediğini göstermek olduğunu belirtiyor. Ancak Washington, bu ekonomik gündeme farklı bir perspektiften yaklaşıyor. ABD yönetimine göre Amerikan yatırımlarının başarılı olabilmesi için öncelikle şirketlerin Irak’a yönelmesini sağlayacak istikrarlı bir güvenlik ortamının oluşturulması gerekiyor. Bu durum ise silahlı gruplar dosyasını yeniden görüşmelerin en önemli başlıklarından biri haline getiriyor.

Trump’ın istedikleri

Ziyaret programı resmî olarak ekonomi ve yatırımlara odaklansa da güvenlik başlıklarının Beyaz Saray’daki görüşmelerin en önemli gündem maddeleri arasında yer alması bekleniyor.

Trump yönetiminin öncelikleri üç ana başlıkta toplanıyor: Silahların yalnızca Irak devletinin kontrolünde bulunmasının sağlanması, İran bağlantılı silahlı grupların nüfuzunun sona erdirilmesi ve Irak topraklarının ABD güçleri ya da çıkarlarına yönelik saldırılar için kullanılmasının engellenmesi. Bunun yanı sıra Washington, Amerikan şirketlerine petrol, enerji ve altyapı projelerinde güçlü bir konum sağlayacak ekonomik ortaklığın geliştirilmesini de hedefliyor.

ABD yönetimi, Zeydi hükümetinin silahların devletin tekeline alınmasına yönelik taahhütlerini hayata geçirme başarısını, yeni dönemde ikili ilişkilerin en önemli sınavı olarak görüyor.

Zeydi ise hükümetinin göreve başlamasının üzerinden henüz 60 gün geçmeden yolsuzlukla mücadele ve bazı silahlı grupların devlet kurumlarına entegre edilmesi gibi alanlarda önemli ilerleme kaydettiğini Trump yönetimine anlatmaya çalışıyor. Ancak Washington’ın performansını özellikle Tahran’a yakın gruplarla nasıl mücadele edeceğine göre değerlendireceğinin farkında olan Zeydi, bu süreçte ABD’den istihbarat, teknik ve askerî destek talep ediyor.

Öte yandan, ziyaretten birkaç gün önce silahlı grupların yaptığı açıklamalar süreci daha da karmaşık hale getirdi. Kendisini Irak İslami Direnişi olarak adlandıran grup, silah bırakmayı reddettiğini duyururken, buna ilişkin bir dizi siyasi şart öne sürdü ve Amerikan şirketleri aracılığıyla askerî işgalin ekonomik işgalle değiştirilmek istendiğini savundu.

fgthyju
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Irak’ın Necef Havalimanı’nda, Ali Hamaney’in cenaze töreni öncesinde (Reuters)

Ketaib Hizbullah lideri Ebu Hüseyin el-Hamidavi de söylemini sertleştirerek hükümeti ‘direnişin iradesine boyun eğmeye’ çağırdı ve grubun İran ekseniyle bağlarını sürdüreceğini vurguladı.

Washington ise bu açıklamaların yalnızca Irak hükümetine yönelik olmadığını, aynı zamanda Trump yönetimine İran’ın Irak’taki nüfuzunu azaltmanın kolay olmayacağı mesajını vermeyi amaçladığını değerlendiriyor.

Washington ile Tahran arasında

Zeydi, bir yandan ABD ile stratejik bir ilişki kurmayı hedeflerken, diğer yandan Irak’ta siyaset ve güvenlik alanlarında hâlâ geniş nüfuza sahip olan İran’la doğrudan bir çatışmaya girmek istememesi nedeniyle zorlu bir denge kurmaya çalışıyor. Bu nedenle Zeydi, birçok kez Irak’ın ‘hiçbir eksene katılmayacağını’ vurgulayarak, Bağdat’ın Washington ile Tahran arasındaki gerilimin tarafı değil, iki ülke arasında arabulucu rolü üstlenmeyi amaçladığını ifade etti.

Zeydi, ABD yönetimini İran’ın nüfuzunun doğrudan bir çatışmayla değil, güçlü bir devlet yapısı ve siyasi sistem içindeki farklı aktörleri kapsayabilecek sağlam bir ekonomi inşa edilerek sınırlandırılabileceğine ikna etmeye çalışıyor. Bu nedenle Bağdat, Washington ile ilişkileri yeniden şekillendirmenin en gerçekçi yolunun ekonomik iş birliğinden geçtiği görüşünü benimsiyor.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) eski komutanı emekli General David Petraeus, Washington Post’ta yayımlanan makalesinde Irak’ın, onlarca yıl süren diktatörlük, savaşlar, terör ve dış müdahalelerin ardından devletini yeniden inşa edebilmesi için ‘nadir görülen tarihî bir fırsatın’ eşiğinde bulunduğunu belirtti. Petraeus, Zeydi’nin Washington ziyaretinin ABD ile yeni bir ortaklığın temellerini atmak açısından önemli bir fırsat sunduğunu ifade etti.

Petraeus’a göre Irak’ın başarısı; hükümetin yolsuzluk ağlarını ve milis yapılanmalarını tasfiye etmesine, silahların devletin tekelinde toplanmasına, hukukun üstünlüğünü güçlendirmesine ve özellikle İran’a aşırı bağımlılığı azaltacak şekilde ekonomik ortaklıklarını çeşitlendirmesine bağlı olacak.


Beyrut ve Bağdat, İran’ın Şii Hilali projesini bir haftada nasıl sarstı?

Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)
Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)
TT

Beyrut ve Bağdat, İran’ın Şii Hilali projesini bir haftada nasıl sarstı?

Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)
Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)

Maneli Mirhan

İran İslam Cumhuriyeti yirmi yıl boyunca, gücünü Tahran'dan yönlendirebildiği Bağdat, Şam, Beyrut ve Sana gibi Arap başkentlerinin sayısıyla ölçtü. Bu başkentlerden ilk düşen Şam oldu, onunla birlikte kara köprüsü de çöktü. Ardından, haziran ayının son haftasında, geriye kalan üç başkentten ikisi, İran'a nüfuzunu kazandıran milislere karşı ayaklandı. Bu, bir ABD veya İsrail saldırısıyla değil, bu ülkelerin kendi devletleri tarafından alınan bir kararla gerçekleşti.

Lübnan, 26 Haziran'da Washington'da ABD’nin arabuluculuğunda İsrail ile bir çerçeve anlaşması imzaladı. Anlaşma, Lübnan ordusunu devletin silah tekelini yeniden tesis etme ve İsrail ile mutabık kalınan ‘deneme bölgelerinden’ başlayarak Hizbullah'ı bölge bölge silahsızlandırmakla görevlendiriyor. 1982 yılından bu yana hiçbir Lübnan hükümeti bu denli ileri gitmeye cesaret edememişti. Anlaşma, Hizbullah'ın silah cephaneliğini egemenliğin bir güvencesi değil, önündeki bir engel olarak ele alıyor.

Bu imza, 2024 yılında patlak veren savaşın Hizbullah'a ağır bir darbe indirip Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ı öldürmesi ve Hizbullah’ın Suriye üzerinden uzanan ikmal hattını kesmesiyle başlayan bir gerileme sürecini pekiştirdi. Bu dönüşümün, eski Genelkurmay Başkanı olan bir cumhurbaşkanı, daha önce orduyu silahı devlet elinde toplama planı hazırlamakla görevlendirmiş bir hükümet ve kendi seçmediği bir savaşın enkazını taşıyan, İran'ın yeniden inşa fonlarının hiç ulaşmadığı bir Şii toplumu gibi koşulları Lübnan içinde de olgunlaşmıştı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, anlaşmayı ‘geçersiz ve batıl’ olarak nitelendirdi ve mücadeleyi sürdürme sözü verdi. Bunu yapabilir. Ancak Kasım, artık hiç kimseyi korumayan bir cephaneliği, savaşın çürüttüğü bir caydırıcılık adına ve bunun bedelini ödeyen bir toplumun karşısında savunuyor. Artık Lübnan adına savaştığını iddia edemez.

İki gün sonra, mayıs ayından bu yana iktidarda bulunan Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi hükümeti, şafak vakti terörle mücadele birimini Yeşil Bölge'ye gönderdi ve aralarında milletvekillerinin de bulunduğu 47 yetkiliyi, yolsuzluk, silahlı grupların finansmanı ve İran petrolü ile dolarların kaçakçılığıyla ilgili bir davada gözaltına aldı.

Aynı hükümet, devlet otoritesi dışında faaliyet gösteren tüm silahlı grupların, ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyonun Irak'taki görevinin sona ereceği 30 Eylül'e kadar silahlarını teslim etmesini emretmişti. Bu tarihin seçilmesi tesadüf değildi. Çünkü bu tarih, milislerin en eski bahanesini, yani silahlarının yabancı bir varlığa karşı bir yanıt olduğu iddiasını ellerinden alıyor.

Bu süre, silahlı unsurları terhis etmeyi amaçlayan ve silahı devlet kurumlarındaki işlerle takas eden bir programla birlikte geliyor. Program aksayabilir, ancak anlamı Bağdat’ın milislerle kurum olarak müzakere etmeyi bırakması ve onların adamlarını, devlete entegre ederek geri kazanmaya başlaması halinde de değişmeyecek.

Lübnan'ı yazılı ve imzalı bir anlaşmayla, Suriye'yi ise rejimin çöküşüyle kaybeden Tahran, kaybetmeye tahammülü olmayan tek başkente bağlılığını iki katına çıkardı. Bunu yaparken de hâlâ orada işleyen -türbeler, ziyaret ekonomisi ve ortak inanç ritüelleri gibi- az sayıdaki araca başvuruyor.

Beyrut, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) vekillerine karşı harekete geçerken Bağdat da kolları devletin en tepesinde ve hazinelerinde olan yapılara karşı harekete geçti. Bunların tümü aynı hafta içinde yaşandı.

Her iki hikayenin de kendi bağımsız ulusal boyutu olsa da yan yana konulduklarında, tek bir doktrinin yapısal başarısızlığını ortaya koyuyorlar. DMO’nun yurtdışı kolu Kudüs Gücü’nün eski komutanı Kasım Süleymani'nin bu görevi üstlenmesinden 2020 yılının ocak ayında öldürüldüğü ana kadar inşa ettiği ‘Şii Hilali’ sadece bir müttefikler grubu değildi. Bu, ileri savunma için bir yapı, İran'ın savaşlarını başkalarının topraklarında sürdürmenin bir aracıydı; İran'ın rantından finanse ediliyor ve Suriye üzerinden tek, kesintisiz bir cephe halinde birbirine bağlanıyordu.

Bu yapının tamamı, tek bir bahis üzerine kuruluydu. O da ev sahibi devletlerin, gücün tekelini talep edemeyecek kadar zayıf, bölünmüş veya korkmuş kalmaya devam etmesi. Bu bahis, bugün herkesin gözü önünde çöküyor.

Ancak bu çöküş aynı hızda ilerlemiyor ve bu fark önem taşıyor. Lübnan'da Hizbullah hâlâ savaşçıları üzerinde kontrolünü koruyor, ancak ithal ettiği savaşların yıktığı bir ülke içinde cephaneliğini savunuyor durumda. Irak'ta ise bölünme, milislerin kendi bünyesini bölüyor.

Mukteda es-Sadr, mayıs ayı sonlarında birliklerini devlet otoritesi altına soktu ve cephaneliğini orduya teslim etti; bunu yapan ilk kişi oldu. Tahran'a yakın en büyük iki gruptan da benzer bir yolu izleyeceklerine dair işaretler geldi. Yalnızca Kudüs Gücü'ne en yakın katı çekirdek, yabancı güçlerin önce ülkeyi terk etmesi gerektiği gerekçesiyle direnmeyi sürdürüyor. Bağdat ise artık bu bahaneye bir bitiş tarihi koymuş durumda.

Daha güneyde, hava saldırılarıyla yıpranan Husiler ise savaşlarını Yemen'in içine yönlendirdi. Kimse ekseni tek bir darbeyle yenemez. Eksen, her cephenin görevi pahasına kendi varlığını sürdürmeyi tercih etmesiyle parça parça dağılıyor.

gfrtbnyt
Washington'da, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun katılımıyla, İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter, Dışişleri Bakanlığı Kurmay Başkanı Daniel Holler ve Lübnan’ın Washington Büyükelçisi Nada Hamade çerçeve anlaşmasını imzalarken, 26 Haziran 2026 (AFP)

Tahran, aynı haritayı okudu ve verdiği yanıt cenaze oldu. 28 Şubat'ta suikasta kurban giden Ali Hamaney, temmuz ayı başlarında, iki ülkeden geçen altı gün süren bir törenle Meşhed'de toprağa verildi. Naaşı Meşhed'e ulaşmadan önce Necef ve Kerbela'dan geçti.

Rejim, ücretsiz geçişten yararlanmak üzere 1,7 milyon Iraklıyı kayıt altına aldı. Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) üyeleri, Necef'in dört bir yanına konuşlandı ve Bağdat ulusal tatil ilan etti. Hükümetinin güçleri daha birkaç gün önce Yeşil Bölge'ye baskın düzenlemiş olan Başbakan'ın kendisi de havalimanı pistinde İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve ülkesindeki yargı kurumlarının peşinde olduğu milis liderlerinin yanında durdu.

Lübnan'ı yazılı ve imzalı bir anlaşmayla, Suriye'yi ise rejimin çöküşüyle kaybeden Tahran, kaybetmeye tahammülü olmayan tek başkente bağlılığını iki katına çıkardı. Bunu yaparken de hâlâ orada işleyen -türbeler, ziyaret ekonomisi ve ortak inanç ritüelleri gibi- az sayıdaki araca başvuruyor.

Himayecinin silahlarına el konulup varlıkları takibe alındığında, kutsallık son nüfuz kanalına dönüşür. Hamaney’in naaşının Necef'ten geçişi, Şii Hilali’nin son savunması niteliğindeydi.

İleri savunma doktrininin bedeli; ilki bu doktrini barındıran Arap toplumları tarafından, ikincisi petrol gelirleri yabancı milisleri finanse eden İran halkı tarafından olmak üzere iki kez ödendi. Bu esnada İranlıların kendi ücretleri değer kaybetmeye devam etti.

Irak devletinin bu ikili tutumu ikiyüzlülük olarak yorumlanmaya elverişli görünebilir, ancak daha doğru bir ifadeyle bu, yarı yolda takılıp kalmış bir geçiş sürecinden ibaret. Pazartesi günü, ABD Başkanı Donald Trump ile önemli görüşmeler yapmak ve Amerikan ekonomik ve mali kurumlarıyla bazı temaslarda bulunmak üzere resmi bir ziyaret kapsamında üst düzey bir heyetin başında Washington'a giden Zeydi, ağın finansörlerini gözaltına aldıktan iki hafta sonra bu ağın himayecisinin cenazesine katıldı. Çünkü Irak, elinden geldiği yerde egemenliğini uyguluyor, elinden gelmediği yerde ise gözetim ritüellerini yerine getiriyor.

Önemli olan gözaltılardan süreye ve silah teslimine kadar etkili her adımın tek bir yönde ilerlemesi. Washington'ın eli Beyrut'ta arabuluculuk, Bağdat'ta ise baskı ve bir çekilme takvimi şeklinde olmak üzere her iki başkentte de görünür durumda. Ancak her iki durumda da belirleyici eylem ulusal nitelikteydi ve bu da geri dönüşü zorlaştırıyor.

Coğrafyanın ötesinde, liderlik de dağıldı. İleri savunma doktrini üç sac ayağı üzerine kuruluydu ve bunların tümü artık ortadan kalktı. Cepheleri tek bir dava etrafında birleştiren doktrinsel referans noktası, Hamaney ile birlikte öldü. Yerine geçen ‘tartışmalı’ halefi ise süreci DMO’nun oluşturduğu bir kordonun arkasından yönetiyor.

Operasyonel liderlik ise 2020'den bu yana yetim ve ağın uyumunu koruyan otoriteden yoksun varisler tarafından yönetiliyor. Suriye köprüsü de kapandı. Doktrin, kurucusunun ardından yaşayabilir, ancak koşullarının ortadan kalkmasının ardından yaşayamaz.

İran İslam Cumhuriyeti, tüm bunlarla, tarihinde geldiği en zayıf konumla yüzleşiyor. 7 Temmuz'da Tahran'da dolar kuru 1 milyon 754 bin İran riyaline ulaştı. İran riyali bir günde yüzde sekiz değer kaybetti. Bütçe artık kendi kurduğu ağları sürdürülebilir şekilde finanse edecek kapasiteye sahip değil.

fvgbhyju
Tahran'da düzenlenen cenaze törenlerinin ikinci gününde, İran’ın merhum Dini Lideri Ali Hamaney'in tabutunun başında kılınan cenaze namazından bir kare, 5 Temmuz 2026 (AFP)

Rejim içinde ise, İran destekli örgütlerin liderleri, örgütün kendisinin feshedilmesini açıkça tartışmaya başladı. Şii Hilali, savaşı İran'ın uzağında tutmak için tasarlanmıştı. Ancak hilal içindeki en yakın iki başkent, milisler yerine devleti tercih etti ve doktrinin ihraç etmek üzere kurulduğu savaş, şimdi içe dönmeye başladı.

Söylenmesi gereken bir başka gerçek daha var. İran rejimi bunu gizlemek için elinden geleni yapacaktır. İleri savunma doktrininin bedeli; ilki bu doktrini barındıran Arap toplumları tarafından, ikincisi petrol gelirleri yabancı milisleri finanse eden İran halkı tarafından olmak üzere iki kez ödendi. Bu esnada İranlıların kendi ücretleri değer kaybetmeye devam etti. Bugün gücün tekelini yeniden ele geçiren devletler, yorgun düşmüş toplumların, yabancı himayecinin maliyeti korkusundan daha ağır bastığında yaptığını yapıyor.

Ateş çemberi, Tahran'ın düşmanlarını uzak tutmak için inşa edilmişti. Bu çember, Batı'nın vurduğu yerde değil, Beyrut ve Bağdat'ın iki cephe olmaktansa iki devlet olmayı tercih ettiği yerde kırıldı. Bugün ise geriye İran'ın artık finanse edemediği veya sürdüremediği bir dizi yerel savaş ve artık ordunun üstlenemediği rolü üstlenen bir cenaze töreni kaldı.


Deraa’nın Çocukları anlatısında Atıf Necib davası

Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)
Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)
TT

Deraa’nın Çocukları anlatısında Atıf Necib davası

Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)
Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)

Beşşar Esed rejiminde Siyasi Güvenlik Şubesi başkanlığı yapan Atıf Necib'in yargı karşısına çıkarılmasından bu yana, 2011 martında Deraa'da çocukların gözaltına alınması olayı yeniden gündemin başına oturdu. Etkileri ise askeri boyutlar ile devasa can kayıplarıyla sınırlı kalmayıp bir anlatı savaşına, tarihsel bir söyleme ve bu söylemi sahiplenme hakkına dönüşen 15 yıllık yıkıcı savaşın yaralarını yeniden deşti.

Şarku’l Avsat gazetesi, o dönemde farklı iki olayda gözaltına alınan ve ikisi de bugün genç birer delikanlı olan Nayef Abazid ve Samir Ali es-Siyasine ile görüştü. içlerinden biri, Necib'in yargılandığı davada tanık olarak yer alıyor.

Geçmiş bu kez, "Sıra sana geldi doktor" sözüyle ilk kıvılcımı ateşleyen olayın anlatısını yeniden inşa etmek amacıyla hatırlanıyor. Bu süreç, Esed'in kaçışı ve Suriyelilerin hayatında hâlâ varlığını sürdüren ağır bir ihlaller mirasıyla ve bir dönemin ‘sembolleriyle’ hesaplaşma konusunda geçiş dönemi adaleti kurumlarının kapasitesini gerçek anlamda sınayan bir ceza davasıyla son buldu.