Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor (6)… Amr Musa: Kaddafi, devrimden kurtulduğunu ve Bin Ali’nin ardından düşmeye aday olan ismin Mübarek olduğunu sanıyordu

Musa ve Kaddafi, 2010 yılında Sirte’deki Arap Birliği Zirvesi'nde yan yana
Musa ve Kaddafi, 2010 yılında Sirte’deki Arap Birliği Zirvesi'nde yan yana
TT

Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor (6)… Amr Musa: Kaddafi, devrimden kurtulduğunu ve Bin Ali’nin ardından düşmeye aday olan ismin Mübarek olduğunu sanıyordu

Musa ve Kaddafi, 2010 yılında Sirte’deki Arap Birliği Zirvesi'nde yan yana
Musa ve Kaddafi, 2010 yılında Sirte’deki Arap Birliği Zirvesi'nde yan yana

Şarku’l Avsat’ın eski Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’nın yakın zamanda Daru’ş-Şuruk yayın evi tarafından yayımlanacak olan ve editörlüğünü Halid Ebu Bekir’in üstlendiği ‘Senevatu’l-Camiati’l-Arabiyye’ (Arap Birliği Yılları) adlı kitabından bölümler yayımladığı yazı dizisinin altıncı bölümünde Musa, kitabın 50 sayfalık iki bölümünü ayırdığı Şubat 2011'de patlak veren Libya devriminde yaşanan olaylarını anlatıyor. Musa, ‘Arapların Libya halkını Kaddafi'nin gazabından koruma kararlarının sırları’ başlıklı ilk bölümde, Libya ile ilgili gelişmeleri anlatıyor.
Musa, Albay'ın (Muammer Kaddafi), Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Bin Ali'den sonra düşmeye aday olan ismin Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek olduğunu ve ‘kendisinin devrimden sağ çıkacağını’ düşündüğünü aktarıyor. Libya rejim güçlerinin Bingazi ve Tobruk'a saldırmasının ardından Arap Birliği daimi üyelerinin Libya’nın Arap Birliği toplantılarına katılmasını askıya aldıklarını belirten Musa, Arap ülkelerinin Libya'ya hava ambargosu uygulama kararının, sivilleri rejimin hava saldırılarından korumak için önleyici bir tedbir olduğunu açıklıyor.
Bundan sonrasını Amr Musa şöyle anlatıyor:
Arap dünyasında 2010 yılının Aralık ayı ortalarından itibaren başlayan olaylar, takip edilmesi gereken bir hızla gelişti. Tunus'un sokakları ve meydanları, siyasette şeffaflık ve sosyal adalet talep eden öfkeli gençlerle dolduktan sonra Tunus Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Bin Ali bir gecede Suudi Arabistan'a sürgüne gönderildi. Bir aydan kısa bir süre sonra, Mısır'daki 25 Ocak devrimi, Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'i 11 Şubat 2011'de istifa etmeye zorladı. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Tunus ve Mısır'dan sonra coğrafi olarak ikisinin arasında kalan Libya'da devrim patlak verdi. Libya’daki devrimi Yemen ve Suriye izledi. Kaddafi, Zeynel Abidin Bin Ali'den sonra düşmeye aday olan ismin Hüsnü Mübarek olduğunu’ söyledi. Bu doğru bir beklentiydi, ancak yanlış olan çevresinde neler olup bittiğini tam olarak veya derinlemesine görmeden devrimlerden kurtulacak tek kişinin kendisi olduğunu sanmasıydı. Kırk yılı aşkın bir süredir Libya’yı yöneten bu adam, geniş toprakları olan ülkesinin haritasına bakmayı ihmal etmişti. Bir kez bile baksa, ülkesinin iki büyük devrim arasında yani Tunus ve Mısır arasında yer aldığını görürdü.
15 Şubat 2011 itibariyle tüm gözler, Kaddafi yönetimine karşı gösterilerin ilk kez Bingazi'de patlak verdiği ve kısa süre sonra başkent Trablus da dahil olmak üzere çeşitli şehirlerine yayıldığı Libya'ya çevrildi.
Burada elimi kalbime koyuyorum, Kaddafi rejimi dışında herhangi bir Arap rejiminin, iktidarı terk etmesi çağrısında bulunan gösterilere tepkisini tahmin edebilirsiniz. Fakat Kaddafi rejiminin nasıl bir tepki vereceğini bilemezsiniz. Çeşitli Batılı ülkelerle ilişkilerini azaltan gerilimler de yaşanıyordu. Bu nedenle Libya’daki olaylara verecekleri tepkiler konusunda endişeliydim.
Gösterilerdeki şiddet olaylarıyla birlikte Albay, 22 Şubat 2011'de halkıyla konuşmak için dışarı çıkıncaya kadar Kaddafi güçlerinin baskılarının dozu da arttı. Devlet televizyonunda canlı yayınlanan konuşmasında Albay, kendini ‘devrimin ebedi lideri’ olarak niteleyerek, istifa edene kadar devlet başkanı olmadığını söyledi. ‘Libyalılara şan kazandıran bir Bedevi savaşçısı’ olduğunu da ekleyen Kaddafi, son olaylar nedeniyle tüm dünya önünde Libya’nın imajının çarpıtıldığını, gerekirse güç kullanılacağını belirtti. Kaddafi'nin konuşması, güçlü küresel tepkilere neden oldu. Uluslararası kuruluşlar ve büyük ülkeler birbiri ardına açıklamalarda bulunarak, konuşmayı ve Libyalı yetkililerin göstericileri bastırmak için kullandığı şiddeti kınadılar.

Arap Birliği’nin tepkileri
Kaddafi güçlerinin Bingazi ve Tobruk'a ve buradaki göstericilere saldırdığı, büyük kayıpların olduğu haberleri ve hızlanan gelişmeler karşısında, Kaddafi'nin konuşmasını yaptığı günün akşamı (22 Şubat), Arap Birliği Konseyi'ni daimi temsilciler düzeyinde toplantıya çağırdım. Çünkü mesele, bakanların Kahire'ye varması günler sürebilecek olan bir bakanlar toplantısını bekleyemezdi.
Toplantıya daimi delegelere şunu söyleyerek başladım:
“Tepki vermekte geç kalmamalıyız. Libyalılar arasında çok sayıda kayıp olduğu ve kayıpların arttığı haberleri geliyor. Seyfulislam Kaddafi’nin, babasının rejimine karşı göstericileri desteklemekle suçladığı, başta Mısırlılar ve Tunuslular olmak üzere Libya'da ikamet eden Araplar, risk altındalar.”
Libya'daki duruma ve Albay’a yönelik dış tepkilere baktığımda, Arap Birliği’nin itidal çağrısında bulunarak hareket etmesi gerektiğini görmüştüm.
Toplantının sonunda, ‘Libya’nın başkent Trablus başta olmak üzere birçok şehrinde devam eden barışçıl gösterilere ve protestolara karşı işlenen suçların kınanması ve Libya Arap Cumhuriyeti hükümeti heyetlerinin Arap Birliği Konseyi’nin ve ona bağlı tüm kurum ve kuruluşların toplantılarına katılmalarının Libyalı yetkililer, yukarıda belirtilen taleplere Libya halkının güvenliğini ve istikrarını garanti altına alacak şekilde cevap verene kadar askıya alınması’ başta olmak üzere bir dizi konuyu kapsayan bir karar çıkardık.
Arap Birliği, tarihinde ilk kez, bir üye devletin içerisindeki olumsuz koşullara tepki olarak, delegasyonlarının Arap Birliği Konsey’i ve ona bağlı tüm kurum ve kuruluşların toplantılarına katılımını askıya alma kararı verdi. Bunun, çok taraflı bir Arap örgütlenmesinde önemli bir gelişme ve Albay Kaddafi’nin kabul etmesi durumunda önemli bir mesaj olduğunu düşündüm. Arap Birliği ve şahsım, Libya’daki durumun kötüleşmesini önlemeye katkıda bulunabilecek bir siyasi hareket bu karara bağlı kaldık.
Arap Devletleri Birliği Konseyi'nin 2 Mart 2011 tarihindeki 135’inci toplantısı ‘Libya'da yaşanan tehlikeli gelişmeler’ başlığı altında, dışişleri bakanları düzeyinde başladı. Konsey, delegeler toplantısında alınan kararları onaylarken Libyalıların emniyet ve güvenliğini korumanın ve sağlamanın en etkili yollarının ele alındığı istişarelerin devam etmesi ve Arap ülkelerinin, kardeş Libya halkının maruz kaldığı şiddete karşı hava sahası ambargoları uygulanması ve bu konuda Arap Birliği ile Afrika Birliği arasında koordinasyon sağlanması da dahil olmak üzere çeşitli çabalarda bulunarak boş durmaması gerektiğini vurgulayan yeni bir madde daha eklendi.

Hava sahası ambargosu uygulama çağrısı
Burada, Arap Birliği’nin sivilleri korumak için önleyici bir tedbir olarak Libya’nın uçuşa yasak bölge ilan edilmesini talep etme kararıyla ilgili bazı tartışmalara yol açan önemli bir konuya değinmeliyiz. BM Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) sivilleri korumak için Libya hava sahasına ambargo uygulamaya yönelik ilk resmi çağrının Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (KİK) Bakanlar Konseyi'nin 10 Mart 2011 tarihli ‘Arap ülkelerindeki mevcut gelişmeler’ başlığı altında yapılan 118’inci oturumunda yapıldığını söylemeliyim.
Çağrıda şu ifadeler yer aldı:
“KİK Bakanlar Konseyi, mevcut Libya rejiminin hukuka aykırı olduğunu ve Ulusal Geçiş Konseyi ile temas kurulması gerektiğini vurgulamaktadır. Konsey ayrıca Arap Birliği’ne destek vermek için gerekli önlemleri alarak, kardeş Libya halkının özlemlerini yerine getirerek ve BMGK’ya sivilleri korumak için Libya'ya hava sahası ambargosu uygulama çağrısında bulunmak da dahil olmak üzere bunu başarmanın yollarını araştırarak sorumluluklarını üstlenmesi çağrısında bulundu.”
12 Mart 2011'de, KİK dönem başkanı olan Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) çağrısıyla Arap Birliği Konseyi'nin bakanlar düzeyindeki olağanüstü toplantısı yapıldı. KİK ülkelerinin talepleri gayet doğal ve açıktı. Arap Birliği de BMGK’ya Libya topraklarını uçuşa yasak bölge ilan eden bir karar çıkarması için baskı yaptı.
Bu önemli toplantıda konuşulanları, müdahale etmeden, yorumlamaya veya analiz etmeye kalkışmadan, genel olarak okuyucular ve hem şimdiki hem de gelecek nesillerdeki kardeş Libya halkı için  kelimesi kelimesine metinlerden oturum tutanaklarına aktarmalıyım.  Okuyucunun zekasına güveniyorum.
Bu toplantı üç oturumdan oluşuyordu. İlk oturum, 12 Mart 2011 Cumartesi günü saat 14.30'da, oturum başkanı sıfatıyla Umman Sultanlığı Dışişleri Bakanı Yusuf bin Alevi'nin 15 dakikalık açılış konuşmasıyla başladı. Açılış konuşması kamuya açıktı. Ardından oturuma kapalı olarak devam edildi. Arap ülkelerinin temsilcileri konuşmalarını (tüm ülkelerin açıklamaları kitapta yer almaktadır) yaptılar.
Arap Birliği üye devletlerinin, BMGK’dan Libyalıları, Kaddafi’nin hava bombardımanlarından kurtarmak için Libya'ya hava ambargosu uygulanmasını isteme konusundaki tutumunu açıkça ifade eden kayıtlı paragraflardan alanın sınırlı olması nedeniyle açıklamaların tamamını yayınlamanın imkansızlığından dolayı alıntı yapacağımı belirtmeliyim.
İlk kapalı oturum, 12 Mart 2011 Cumartesi günü saat 14.45'te başladı ve başkan sözü bana verdi.
Konuşmamda şunları söyledim:
“Bu resmi toplantı öncesinde yaptığımız özel oturumda bahsettiklerimizin yanı sıra toplantıya katılanlar için öncelikle konuşmamı Libya vatandaşlarının emniyet ve güvenliğini koruma ve garanti altına alma yollarını içeren Konsey kararının 11’inci paragrafına dayandırdığımı ve Arap ülkelerinin hava ambargosu uygulanması talebinde bulunma ve bu konuda Afrika Birliği ile  koordinasyon kurma dahil olmak üzere, Libya halkının maruz kaldığı şiddet karşısında boş durmayacağını belirtmek isterim. 2 Mart'tan bugüne (12 Mart) çok büyük olaylar meydana geldi. Çok fazla kan döküldü. Arap dünyasında olup bitenler hakkında da büyük bir kafa karışıklığı oluştu. Afrika Birliği toplandı ve kararını verdi. Elbette BMGK, 2 Mart'taki kararımızda resmi kayıtlara geçen yedinci bölüm kapsamında iyi bilinen kararını yayınladı. Genel Sekreterliğe, gerek Trablus'tan gerekse Bingazi'den bir dizi mesaj gönderildi. Libya hükümeti ve Geçiş Konseyi ile bir dizi temasımız oldu. Bunlarla ilgili belgeleri sizlere dağıtacağız.
KİK, dün ve bugün bir araya gelerek önemli bir karar çıkardı. Arap Birliği Konseyi'ni uçuşa yasak bölge meselesinde harekete geçmeye ve Libya'daki durumun meşruiyetini değerlendirmeye çağırdı. Arap Birliği'nin önemli bir parçası olan KİK kararının yanı sıra Afrika Birliği ve Avrupa Birliği'nin kararını, her şeyin herkese açık olması ve tarihe not düşülmesi için sizlere sunmak istiyorum.
Libya’yı kurtaracak ve destekleyecek bir hale gelmek istiyoruz. Bu bağlamda Araplar arasında büyük bir heyecan olduğunu sizler de görüyorsunuz. Halkların durumunun ve Arap dünyasındaki yeni koşulların, insanların sessiz kaldıkları şeylerin hesaba katılmasını istiyorum. Artık bunlar karşısında sessiz kalmak mümkün değildir.”

Katar: Libya'da yaşananlar adeta soykırıma dönüştü
Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Hamad bin Casim bin Cabir es-Sani konuşmasında şunları söyledi:
“Libya'da yaşananlar adeta soykırıma dönüştü. Olaylara bir isim verelim. Arap Birliği olarak bu soykırıma karşı net bir tutuma sahip olmalıyız. Libyalı kardeşlerimiz için en iyisini dilemekten başka bir şey yapmıyoruz. Ama şimdi bu şartlar altında sorumluluklarımızın ötesine geçmeliyiz diye düşünüyorum. Yerinden edilmiş insanlar var, füzelerle vurulan şehirler.. Hepimiz neler olduğunu görüyoruz. Arap Birliği'nde yaptığımız her eylem, herhangi bir tarafa karşı değil, savaşı ve kan dökülmesini durdurmak içindir.

Cezayir: Diyaloga öncelik verilmeli
Söz alan Cezayir Dışişleri Bakanı Murad Medlesi konuşmasında şu ifadelere yer verdi:
“Libya'nın uçuşa yasak bölge olarak ilan edilmesi konusunda ilk kez Sayın Konseyimiz düzeyinde yapılan görüşmelerimizin başında bu prosedürün tek başına BMGK’nın uzmanlık alanlarından biri olduğunu belirtmeliyim. Libya'daki son durum geliştikçe toplantımızın uygun bir tutumla sonuçlandırılmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu amaçla Libyalıları, yönetimi ve muhalefeti, istikrarı ve güvenliği yeniden tesis etmek için şiddeti derhal durdurmaya ve aralarındaki sorunları çözmek için diyaloga öncelik vermeye çağrılmaları gerekiyor.”

BAE: Libya'da yaşananlar insani hukukun açık bir ihlalidir
BAE Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayed ise konuşmasında şunları dile getirdi:
“Bugün Libya'da yaşananların, hükümetlerin veya rejimlerin halklarını koruma rolünün uluslararası insani hukukun açık bir ihlali olduğuna şüphe yok. BMGK’ya sivil uçaklara değil askeri uçaklara uçuş yasağı koyulması çağrısı yapacağız. Birçoğunuzun savaş uçaklarını tespit edebilecek askeri deneyime sahip olduğundan eminim. Aksi bir durumdan endişe edildiğini düşünmüyorum. Ancak eğer BMGK talebi onaylarsa ve kararın uygulanmasına katılmak isteyen Arap ülkeleri varsa, bu ayrımı yapmamız gerektiğine inanıyorum.”

Suriye: Hava ambargosu askeri müdahale anlamına gelmiyor mu?
Suriye'nin Arap Birliği temsilcisi olan Yusuf Ahmed, konuşmasında şunları söyledi:
“Hava ambargosunun, sadece Libyalı sivilleri maruz kaldıkları hava bombardımanlarından korumayı amaçladığını kim garanti edebilir. ABD Savunma Bakanı ve diğerlerinin söylediği gibi daha sonra Libya’daki hava savunma üslerine, hava alanlarına ve radarlara yönelik saldırılar da bu ambargoya dahil edilecek mi? Bu, Libya'ya dışarıdan bir askeri müdahale anlamına gelmiyor mu?”

Lübnan, Libya'ya hava ambargosunu destekledi
Lübnan Dışişleri Bakanı Ali Şami ise konuşmasında, “Lübnan, herhangi bir devletin iç işlerine karışılmaması ve askeri müdahalede bulunulmaması ilkesine dikkati çekerek, Libya'ya hava ambargosu uygulanmasını destekliyor. Bu, özellikle uluslararası ve insancıl hukukun ilke ve kurallarıyla ilgilidir” ifadelerini kullandı.

Fas’tan demokratik çözüm vurgusu
Fas Dışişleri Bakanı Latifa Elabida, “Fas Krallığı, BMGK’ya Libya’nın uçuşa yasak bölge olarak ilan edilmesi çağrısında bulunan kararı destekliyor.  Çünkü Libya halkının kendi demokratik modelini inşa edebilmesi için tek çözüm bu” şeklinde konuştu.

Moritanya’dan toprak bütünlüğü vurgusu
Moritanya Başbakanı Sidi Muhammed Vild Bubekr şunları belirtti:
“Libya’daki her türlü dış müdahalenin kesin bir şekilde reddedilmesine ve Libya halkının ulusal birliğinin, egemenliklerinin ve toprak bütünlüğünün korunmasına tam olarak bağlı kalınması gerektiğini vurguluyoruz. Zira dışarıdan askeri müdahalede bulunulan bir ülkede kaçınılmaz yıkıcı etkileri olduğu biliniyor. Aynı zamanda halkının birliğine ve toprak bütünlüğüne karşı büyük bir risk oluşturmaktadır. Şekli ne olursa olsun bu bir dış müdahaledir. Çünkü hava ambargosunun askeri müdahale olmadan ne geçerliliği olur ne de uygulanabilir.”

Suudi Arabistan: Kardeşler, eğer mazlumları desteklemezsek bu bizim ayıbımız olur
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal ise konuşmasında şu ifadeleri kullandı:
“Libya yönetimi, çeşitli şehirlerde gösterilere katılanların fareler olduklarını ve ortadan kaldırılmaları gerektiğini düşünüyor. Bu kabul edilebilir mi? Libyalıların, yerlerinden edilmelere, öldürülmelere ve aşağılanmalara karşı gösterdikleri sabrı takdir ediyorum. Kardeşler, eğer mazlumları desteklemezsek bu bizim ayıbımız olur. Arapların geleneklerine ters düşer. Gerçekten müzakere masasına oturma isteği varsa o zaman şu üç adım atılsın. Birincisi Libya yönetimi askeri güçlerini geri çeksin, çatışmayı hemen durdursun, insanlar şehirlerine geri dönsün ve ardından görüşmelere başlansın. Aksi takdirde her gün duyduğumuz, halkın öldürüldüğü haberleri devam edecek. Sizce şehirlerin her gün savaş uçaklarıyla bombalanması sıradan bir siyasi sorun mu? Hayır, bu ciddi bir siyasi sorundur ve buna bir çözüm bulmak istiyoruz. Bu durum, Arapların vicdanlarının ve ahlaki değerlerinin derinlerine dokunuyor. Yani hukukçular bunu inceleyene kadar yasal bir mesele değildir. Siyasi bir sorun bile değil. Ama insanlar öldürülüyor ve yerlerinden ediliyorlar. İnsanlar muharebe güçlerinin eğitildiği hedef tahtası gibi bombalanıyorlar. Bu kabul edilebilir mi?”

Yemen’den dökülen kanı durdurma çağrısı
Yemen Dışişleri Bakanı Ebu Bekir el-Kirbi konuşmasında şunları söyledi:
“Yemen Cumhuriyeti, Libya'nın, toprak bütünlüğünü ve halkın birliğini, Libya halkının iradeleriyle aradıkları değişim hakkını teyit etmektedir. Tüm tarafları, hepimiz için değerli olan Libya’da dökülen kanı durdurmaya çağırırken, Meclisimiz, çatışmayı sona erdirmek ve hava ambargosunu uygulamak için ortak Arap eylemi yoluyla Libya vatandaşlarına koruma sağlayacak önlemleri alma sorumluluğunu üstlenmektedir.”

Mısır’dan Libya halkının güvenliğini sağlama çağrısı
Son olarak Mısır Dışişleri Bakanı Nebil El Arabi yaptığı konuşmada şunları dile getirdi:
“Mısır, çatışmanın sona erdirilmesi, ateşkese varılması ve kan dökülmesinin durdurulması açısından, Libya'da sivilleri koruma ihtiyacı ile uluslararası insancıl hukuktan kaynaklanan ahlaki ve yasal zorunluluk ve üstlenmemiz gereken siyasi ve yasal taahhüt arasında gerekli dengeyi sağlamak, Libya’nın toprak bütünlüğünü ve egemenliğini korumak için burada, aramızda bir fikir birliği olduğuna inanıyor. Konu, kardeş Libya halkının güvenliğini sağlamak amacıyla ülkenin uçuşa yasak bölge ilan edilmesi de dahil olmak üzere gerekli tüm tedbirleri alması için BMGK’ya sevk edilebilir.”

Dört temel ilke
Burada açık veya kapalı bir hava ambargosu istemediğimizi bir kez daha vurgulamalıyım. Aksine ambargonun talep edildiği kararın belli boyutları vardı. Bununla ilgili dört temel ilkeden bahsetmek istiyorum:
Birinci ilke; sivilleri korumak için Libya'nın uçuşa yasak bölge ilan edilmesine yönelik herhangi bir karar için net bir yasal dayanak sağlaması gerektiğiydi. Yani uluslararası toplumun iradesini açıkça yansıtan bir BMGK kararının olması ihtiyacıdır. Sonuçta hava ambargosu bir savaş önlemi değildir.  Libyalı ya da Libyalı olmayan sivillerin korunması ve kan dökülmesini engellenmesi için önleyici bir ateşkes tedbiridir.
İkinci ilke; bir hava yasağı oluşturma kararının sivil havacılığı engellememesi gerektiğidir. Çünkü Mısır dahil birçok ülke vatandaşlarını Libya’dan hava yolu ile tahliye etmek gibi bir takım gerekli tedbirler alıyorlardı.
Üçüncü ilke; Bir devletin egemenliğine ve iç işlerine karışılmaması ilkesine saygı gösterilmesiyle birlikte BMGK’nın Libya’ya hava ambargosu uygulamasına ilişkin olarak verdiği herhangi bir kararın, gerek komşu ülkeleri, gerekse başka ülkeleri olsun, Libya dışında hiçbir ülkenin egemenliğini etkilememesinin sağlanmasıdır.
Dördüncü ilke ise; Libya'nın toprak bütünlüğüne bağlı kalmanın önemi çerçevesinde uçuşa yasak bölge oluşturma amaçlarını, coğrafi kapsamını, çalışma koşullarını ve zaman dilimini açıkça tanımlanması ve uçuşa yasak bölgenin Libya'nın fiili bir bölünmesine sebep oluşturmamasıdır. Bu önemli, çünkü kardeş Arap ülkeleri de dahil olmak üzere birçok ülkede hava ambargolarının yıllarca devam ettiğini hepimiz biliyoruz. Şuan bu konuya girmeyeceğim.  Bu nedenle konunun baştan açık olması gerekiyor.
Toplantı saat 16.50'ye ertelendi. Karar taslağı hazırlamaya yönelik olan ikinci kapalı oturum, 50 dakika sürdü. Toplantıda, bakanlar toplantısından çıkacak taslak kararla ilgili birçok tartışma oldu.  Toplantı bir dizi kararla (kitapta yayımlanan) sona ererken, Suriye ve Moritanya yazılı, Cezayir ise sözlü olarak çekimser olduklarını bildirdiler.
Toplantı sonunda toplantı başkanı şunları söyledi:
“BMGK’dan Libya'da kötüleşen durumla ilgili sorumluluklarını üstlenmesi, komşu ülkelerin egemenlik ve toprak bütünlüğü dikkate alınarak Libya askeri hava trafiğine acil olarak uçuş yasağı getirecek tedbirleri alması ve Libya halkı ve farklı milletlerden ülke sakinlerini korumaya imkan veren önleyici bir tedbir olarak bombalanan yerlerde güvenli alanlar kurması talebinde bulunulmasına karar verilmiştir.”
*Kitabın bölümleri, Daru’ş-Şuruk ile yapılan özel anlaşma ile yayınlanmıştır
*Tüm hakları saklıdır
Amr Musa: Saddam Hüseyin uluslararası müfettişlere onay verdi, ancak ABD Irak'ta savaşa girme kararını almıştı
Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor... (4) Musa: İsrail, Arap Girişimi’ni olumsuz karşıladı, çünkü girişim İsrail’i Araplarla müzakereye itiyordu
Amr Musa: Mübarek, İsmet Abdulmecid’in görevde kalmasını istemedi... 11 Eylül olayları bize karşı beslenen olumsuz duyguları ortaya çıkardı
Musa: Faysal, Muallim’in ‘şeytani’ hayallerine karşı çıktı. Şu an Lübnan’da tanık olduklarımız, Refik Hariri suikastının sonuçlarıdır



Somaliland: Açıklanan ortaklıkların haritası ve bölgesel belirtilerin sınırları

Fotoğraf: Hargeisa'nın güvenlik ve istihbarat ilişkilerinin açıklanan çekirdeğini beş taraf oluşturuyor ve İsrail de bunlardan biri (AFP)
Fotoğraf: Hargeisa'nın güvenlik ve istihbarat ilişkilerinin açıklanan çekirdeğini beş taraf oluşturuyor ve İsrail de bunlardan biri (AFP)
TT

Somaliland: Açıklanan ortaklıkların haritası ve bölgesel belirtilerin sınırları

Fotoğraf: Hargeisa'nın güvenlik ve istihbarat ilişkilerinin açıklanan çekirdeğini beş taraf oluşturuyor ve İsrail de bunlardan biri (AFP)
Fotoğraf: Hargeisa'nın güvenlik ve istihbarat ilişkilerinin açıklanan çekirdeğini beş taraf oluşturuyor ve İsrail de bunlardan biri (AFP)

Amani et-Tavil

Son iki yılda Hargeisa, en az beş güvenlik ve istihbarat çevresinin hesaplarının kesiştiği bir merkez haline geldi. Bunlar yakın komşu Etiyopya, Kızıldeniz limanlarına yönelik Körfez ilgisi, Cibuti’deki üssüne jeopolitik alternatif arayan ABD, sömürge himayesine dayanan İngiliz güvenlik mirası ve son olarak, yakın zamana kadar resmi söylemin bir parçası olmayan, giderek büyüyen bir İsrail varlığı. Son aylarda yayınlanan uluslararası ve bölgesel haberler, sadece ortaklarda bir çeşitlenme değil, aynı zamanda Somaliland'ın uluslararası tanınma konusunda sessiz bir diplomatik rekabetin konusu olmaktan çıkıp, sahadaki gerçeklerin siyasi tanımaya tabi olmak yerine ondan önce geldiği, fiili bir istihbari ve askeri konumlandırma alanına döndüğünü ortaya koyuyor.

Bu bağlamda, Hargeisa'nın güvenlik aygıtının bölgesel ve uluslararası ortaklarıyla geliştirdiği istihbarat ve güvenlik etkileşiminin modelini analiz etmek çok önemli. Bu analiz, bahsedilen etkileşimin açıklanmış çerçevesinden yola çıkmalı. Ardından bu çerçevenin resmi söylemde o kadar öne çıkmayan, ancak tabloya katkıda bulunan son araştırma haberleri ile ne ölçüde örtüştüğünü incelemeli.

Birçok kaynak, Hargeisa'nın güvenlik ve istihbarat ilişkilerinin açıklanan çekirdeğini beş tarafın oluşturduğu konusunda hemfikir. Bunların katılımlarının niteliği, doğrudan istihbarat koordinasyonundan kritik altyapıdaki operasyonel ortaklıklara kadar değişiyor.

Etiyopya hem coğrafi olarak hem de güvenlik açısından Somaliland'ın en yakın bölgesel ortağı olmaya devam ediyor. Doğrudan bir sınır ile Etiyopya için hassas olan denize erişim konusunu paylaşıyorlar. Denize erişim konusu, Addis Ababa'yı Hargeisa ile askeri iş birliği konusunda doğrudan görüşmelere yöneltti. Daha önce bu görüşmeler, Addis Ababa'nın Mogadişu'nun diplomatik baskısı altında geri adım atmasından önce, Aden Körfezi'ndeki 19 kilometrelik bir kıyı şeridi ile ilgili müzakereleri de içeriyordu. Bu konu, açık kaynaklı istihbarat konusunda uzman araştırmacıların, 2025 sonlarından beri aktif olan tedarik yolu Berbera Limanı üzerinden Asosa'daki Etiyopya Savunma Kuvvetleri üssüne askeri sevkiyat akışını tespit etmesiyle yeni bir boyut kazandı. Bu, ortak sınır koordinasyonunu Sudan savaşı ve Hızlı Destek Kuvvetleri’ni (HDK) destekleme yollarıyla bağlantılı daha geniş bir meseleye bağlıyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) gelince, yıllardır Berbera Limanını ve tesislerini idare ederek hayati öneme sahip altyapı konusunda en yakın ortak konumunda bulunuyor. Bu rol, son zamanlarda daha gelişmiş bir savunma boyutuna evrildi. Somaliland Cumhurbaşkanı Abdurrahman Muhammed Abdullahi'nin (Iro) BAE tarafından gönderilen özel bir uçakla Abu Dabi'ye yaptığı ziyaret, BAE'nin bölgenin hava savunmasını güçlendirme çabasına işaret ediyor ve limanlara yapılan ticari yatırımlardan daha derin bir güvenlik ortaklığına doğru kaymayı yansıtıyor.

Fransız basınında yer alan haberler, Berbera Havaalanı pistinin güneyinde, 2025 yılının ekim ayından bu yılın mart ayına kadar kazılan en az 18 hendek de dahil olmak üzere kapsamlı kazı çalışmalarının, yeraltı mühimmat ve yakıt depolama tesislerinin inşasına işaret ettiğini vurguladı. BAE'nin pist iyileştirmeleri, askeri hangarların inşası ve savaş gemilerinin yanaşabileceği bir deniz iskelesi de dahil olmak üzere önceki projelerin yanı sıra bu çalışmaları da gerçekleştiren taraf olduğuna inanılıyor.

Uluslararası düzeyde ise ABD, AFRICOM heyetleri aracılığıyla son aylarda Hargeisa'ya yaptığı ziyaretleri yoğunlaştırdı. Ziyaretlerin en dikkat çekici olanı, ABD Afrika Komutanlığı Komutanı General Dagvin Anderson'ın 1 Aralık 2025'te Berbera Havaalanı pistini ziyaret etmesiydi. Washington, Pekin dışındaki tek Çin askeri üssüne komşu olan Cibuti'deki üssüne jeopolitik bir alternatif bulma arzusunda olduğunu gizlemiyor, zira bu durum Amerikalılar için kabul edilemez. Buna ilave olarak, Cibuti Mayıs 2024'te Husilere karşı operasyonlar için topraklarının kullanılmasına izin vermeyi reddetmişti; Hargeisa ise diplomatik kazanımlar karşılığında bunu göz ardı etmeye hazır. Somaliland'ın, bölgenin bağımsızlığının ABD tarafından tanınması karşılığında, Berbera Limanı ve Afrika'nın en uzun pistlerinden birine sahip olan Berbera Havaalanında Washington'a konuşlanma hakkı teklif ettiği yönünde haberler var. Buna ilave olarak, Kızıldeniz'de seyrüsefere yönelik tehditlerle mücadele amacıyla Tomahawk füzelerinin depolanması olasılığıyla ilgili görüşmeler yapıldığına dair haberler de mevcut.

Londra'nın, yerel polis ve istihbarat gücünü desteklemeye ve sınır yönetimi ile organize suçla mücadele konusunda teknik tavsiyeler sunmaya odaklanan, daha sakin ancak tarihsel olarak uzun süredir devam eden bir koordinasyon yaklaşımını koruduğu söylenebilir. Bu, Washington'un sergilediği gibi yeni bir stratejik hamleden ziyade, İngiltere'nin bölgedeki güvenlik mirasının sürekliliğini yansıtıyor.

Cibuti de daha karmaşık bölgesel hesaplar tarafından yönetilen, düzensiz bir sınır ve istihbarat koordinasyonu yaklaşımını sürdürüyor. Cibuti, özellikle Amerikan askeri varlığına ev sahipliği yapma olasılığından kaynaklanan rekabetin gölgesinde, Somaliland'ın rolünde bölgedeki önemli bir uluslararası askeri ve lojistik merkezi olarak geleneksel konumunu tehdit edebilecek herhangi bir artıştan endişe duyuyor.

Paralel bir gelişme olarak, 2024'ten bu yana İsrail istihbaratı, üst düzey siyasi figürlerle gizli ilişkiler kurarak ve istihbarat şefleri ile Somaliland yetkilileri arasında doğrudan görüşmeler yaparak Somaliland ile sessiz etkileşimini yoğunlaştırmış bulunuyor. Bu süreç, sistematik bir açık belirsizlikle birlikte, bölgenin İsrail tarafından daha sonra tanınmasının diplomatik olarak önünü açtı. Yine bu süreç, İsrail Dışişleri Bakanı'nın 2026 yılının başlarında Hargeisa'ya yaptığı aleni bir ziyaretle doruk noktasına ulaştı. Bu etkileşimin, sembolik normalleşmenin ötesine geçen doğrudan güvenlik ve istihbarat boyutları bulunuyor. CNN'de yayınlanan bir haber, İsrail'in İran'a yönelik kuşatmasını genişletmesine olanak sağlayan gizli bölgesel üsler ağını ortaya çıkardı.

Berbera limanı ve havaalanı, bu sahneye dair herhangi bir analizde özel bir analitik değerlendirmeyi hak ediyor olabilir. Zira artık sadece tek bir tarafça yönetilen altyapı varlıkları olmaktan çıkıp, aynı anda beş veya altı uluslararası ve bölgesel aktörün çıkarlarının fiili kesişim noktası haline geldi. Bunlar; ticari ve askeri BAE yönetimi, Cibuti'ye alternatif olarak ABD’nin kendisine gösterdiği ilgi, İsrail istihbarat varlığı, Berbera-Hargeisa yolu üzerinden bölgedeki Etiyopya çıkarlarına hizmet eden lojistik tedarik yoludur. Dahası, liman ve havaalanı Hargeisa'nın çok yönlü diplomatik tanınmayı güvence altına almak için kullandığı bir pazarlık kozu olarak da değer taşıyorlar.

Tek bir coğrafi konum için yaşanan bu mücadele, bölgenin 1991'deki tek taraflı bağımsızlık ilanından bu yana herhangi bir döneme kıyasla Hargeisa'daki güvenlik ve istihbarat faaliyetlerinde son dönemdeki ivmeyi büyük ölçüde açıklıyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Berbera artık sadece ticari bir bakış açısıyla yönetilen bir ekonomik varlık değil; çeşitli tarafların rekabet alanı olan jeopolitik bir varlığa dönüştü. Bu taraflardan bazıları bunu Kızıldeniz'deki Husi tehditlerine karşı koymak için kullanırken, kimileri İran'a karşı bölgesel kuşatma stratejisinde, kimileri ise coğrafi olarak uzak ama stratejik olarak bağlantılı başka bir bölgesel savaş olan Sudan savaşı bağlamında bir tedarik hattı olarak kullanıyor.

Elbette, güvenlik ve istihbarat alanındaki bu genişleme, Hargeisa ve Mogadişu arasında bu düzenlemelerin meşruiyeti konusunda artan gerilimden ayrı olarak okunamaz. Ocak ayında Somali kabinesi, ulusal egemenliği korumayı amaçlayan ve Somaliland dahil olmak üzere bölgesel yönetimlerin federal hükümetten önceden izin almadan yabancı taraflarla anlaşma yapmasını yasaklayan bir yasa tasarısını onayladı. Resmî açıklamalarda, merkezi hükümetin yetkisini aşan herhangi bir siyasi veya diplomatik ilişkinin yasal meşruiyetinin olmadığı vurgulandı.

Bu yasal ve siyasi gerilim, Somaliland'ı hassas bir durumda bırakıyor: Sınırları içindeki yabancı istihbarat ve askeri varlık ne kadar derinleşirse, bu varlığı haklı çıkarmak için diplomatik desteğe olan ihtiyacı da o kadar artıyor. Bu durum, BM tarafından tam olarak tanınmayı beklemek yerine (ki bu yakın gelecekte gerçekleşmeyebilir), kısmi veya örtük uluslararası tanımayı (İsrail örneğinde olduğu gibi) güvence altına alma yönündeki artan çabasını açıklıyor.

Uluslararası istihbarat ve askeri varlıktaki bu artışın, Somaliland'ın kendi içindeki kırılgan güvenlik durumuyla eş zamanlı gelmesi çarpıcı bir paradoks. Bölge Las Anod ve Boorama (Awdal bölgesinin başkenti) şehirlerinde huzursuzluklara sahne oldu, bu durum Hargeisa'nın çözülmemiş iç gerilimler arasında artan sayıda dış güvenlik ortaklığını yönetme kapasitesi hakkında soruları gündeme getiriyor. Somaliland'ın konumunu haklı çıkarmak için yerel yetkililer tarafından sunulan güvenilir bir güvenlik ortağı ve çalkantılı bölgede bir “istikrar modeli” imajı ile sahadaki iç kırılganlık gerçeği arasında çelişki bulunuyor. Bu da Somaliland'a Cibuti'ye alternatif bir güvenlik dayanağı veya İran ve Husilere karşı bir istihbarat müttefiki olarak uluslararası ve bölgesel güven duymayı, gerçek bir iç güvenlik krizi senaryosunda henüz test edilmemiş tehlikelerle dolu riskli kumara dönüştürüyor.

Bu dosyanın geleceğine ilişkin herhangi bir stratejik değerlendirmede ortaya çıkan soru, Somaliland'ın yakın gelecekte geniş çapta bir uluslararası tanınırlık kazanıp kazanmayacağı değil, ki Somali ve Afrika'nın devam eden muhalefeti göz önüne alındığında bu pek olası görünmüyor. Asıl soru; Hargeisa'nın, coğrafi konumunu paylaşan ancak aynı nihai stratejik hedefleri mutlaka paylaşmayan taraflar arasında dolaylı bir çatışma alanı haline gelmeden, topraklarındaki bu artan istihbarat rekabetini yönetebilecek kapasitede olup olmadığıdır.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir."


Bağdat’ta ‘silahların devletin elinde toplanması’ sürecinin altını oyma girişimleri… Milis gruplarının silah cephaneliği 2028’e kadar kalacak

13 Eylül 2026 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen bir tören sırasında, polis akademisi mezunları Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin önünde geçit töreni düzenledi. (Hükümet medya ofisi)
13 Eylül 2026 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen bir tören sırasında, polis akademisi mezunları Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin önünde geçit töreni düzenledi. (Hükümet medya ofisi)
TT

Bağdat’ta ‘silahların devletin elinde toplanması’ sürecinin altını oyma girişimleri… Milis gruplarının silah cephaneliği 2028’e kadar kalacak

13 Eylül 2026 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen bir tören sırasında, polis akademisi mezunları Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin önünde geçit töreni düzenledi. (Hükümet medya ofisi)
13 Eylül 2026 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen bir tören sırasında, polis akademisi mezunları Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin önünde geçit töreni düzenledi. (Hükümet medya ofisi)

Bağdat’ta uzun süren toplantıların ardından iktidar koalisyonundaki liderler, ABD’nin çekilmesinin ardından yapılacak düzenlemeler, özellikle de devlet dışındaki silahların akıbeti konusunda İran yanlısı grupların temsilcileriyle bir uzlaşmaya varabileceklerini düşündü.

Ancak geçtiğimiz perşembe günü Irak’ın güneyinden, İran sınırı yakınlarından Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine yönelik saldırıların düzenlenmesinin ardından bu liderler, büyük olasılıkla kendilerini ‘kontrol etmedikleri bir sahnede rol arayan siyasetçiler’ konumunda buldu.

Şarku’l Avsat’a konuşan özel kaynaklar ve yetkililer, son saldırılardan önce grupların İran’ın desteğiyle ‘silahların devletin kontrolünde toplanmasına yönelik planı etkisiz hale getirmeyi başardığını’ belirtti. Kaynaklara göre gruplar, Başbakan Ali ez-Zeydi’yi siyasi açıdan kuşatarak baskı ve uygulama araçlarını elinden aldı.

Bağdat’taki farklı devlet kurumlarında görev yapan yetkililer arasında umutsuzluk giderek artıyor. Yakın zamanda Irak’ı ziyaret eden Amerikalı bir yetkiliyle yaptığı görüşmede üst düzey bir Kürt yetkili, mevcut siyasi sistemi ‘frenleri olmayan, yokuş aşağı hızla ilerleyen eski bir otobüse’ benzetti.

‘Saatli bomba’

Son haftalarda silahların sınırlandırılması için yürütülen müzakerelerde yer alan komitenin üyeleri; eski başbakan Nuri el-Maliki, eski başbakan Muhammed Şiya es-Sudani ve Bedir Örgütü lideri Hadi el-Amiri, en az dört toplantıda saatler süren görüşmeler gerçekleştirerek temelini ‘silah kullanılmaması’ ilkesinin oluşturduğu, ancak ‘silahlardan vazgeçilmemesi’ şartını içeren bir uzlaşmayı müzakere etti.

Kaynaklara göre, bu şeklî formüle rağmen grupların temsilcileri, baş müzakerecilerin itirazı olmaksızın uzlaşmanın içine bir ‘saatli bomba’ yerleştirdi. Buna göre, silahların kullanılmaması konusunda varılacak herhangi bir anlaşma, belirli koşullar altında geçersiz sayılabilecekti. Taraflar ayrıca grupların silahlarını nihai olarak devletin kontrolüne vermeyi kabul etmesine kadar uzanan ve 2028’in başına kadar sürecek bir takvim üzerinde anlaşmaya vardı.

Birçok kişi, Şarku’l Avsat’ın ilk ayrıntılarına ulaştığı bu takvimin, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın Iraklı gruplara ABD ile ‘zaman kazanmaları’ yönündeki yaklaşımının bir yansıması olduğuna inanıyor.

Bu atmosferde, Koordinasyon Çerçevesi’ndeki liderler, aylar süren siyasi durgunluğun ardından yeniden sahaya çıktı. Bu gelişmede, Kalibaf ve geçen ay Bağdat’ı yoğun şekilde ziyaret eden diğer İranlı yetkililerin yürüttüğü İran baskısı etkili oldu. Söz konusu baskının amacı, ABD’nin Ali ez-Zeydi hükümetine verilen benzeri görülmemiş desteğin ardından elde etmeye başladığı kazanımların önüne geçmekti.

dfrgt
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Bedir Örgütü lideri Hadi el-Amiri, İmar ve Kalkınma İttifakı Başkanı Muhammed Şiya es-Sudani (Koordinasyon Çerçevesi)

Ali ez-Zeydi hükümetinin kurulmasının ardından Irak’ta ve bölgede, siyasi sistemin en karmaşık dosyalarından birinin çözülebileceğine ilişkin umutlar arttı. Ancak zamanla grupların ‘Bağdat’ta art arda kurulan hükümetleri etkisiz hale getirme konusunda deneyimli’ olduğu ortaya çıktı.

Bağdat’taki güç dengesi değişti. Şii gruplar ve partilerden kişiler, 30 Eylül’ün artık silahların sınırlandırılması için bir tarih olmaktan ziyade ‘grupların zafer günü’ haline geldiğini ifade ediyor. Bu sırada ABD güçleri, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) Erbil kentindeki en yakın müttefiklerine dahi hava savunma sistemleri bırakmadan Irak’tan çekilme sürecini hızlandırıyor.

Garantisi olmayan bir zaman çizelgesi

Suudi Arabistan’daki Doğu-Batı petrol boru hattına yönelik saldırıdan yaklaşık bir hafta önce, Koordinasyon Çerçevesi müzakerecileri ile grupların temsilcileri, 2027 sonuna kadar uzanan bir takvim üzerinde anlaşmaya vardı. Şarku’l Avsat’ın ulaştığı taslağa göre, herhangi bir güvence içermeyen anlaşmada Iraklı gruplar, silahlarını teslim etmeden savaşçılarını Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) bünyesinde tugaylar şeklinde birleştirmeyi taahhüt ediyor. Bu sürecin 30 Eylül’de başlayarak 31 Aralık 2026’ya kadar sürmesi öngörülüyor.

Anlaşmanın ikinci aşamasının 2027’nin başında başlaması ve Türk güçlerinin Irak’tan çekilmesinin takvime bağlanması planlanıyor. Çekilmenin gelecek yıl 1 Temmuz’da tamamlanması hedefleniyor. Üçüncü aşamada ise Haşdi Şabi, Koordinasyon Çerçevesi, gruplar ve hükümetten oluşan dört taraflı bir komite kurulması ve bu komitenin entegrasyon ile Türk güçlerinin çekilmesi sürecinin uygulanmasını 2028’in başına kadar izlemesi öngörülüyor.

Ancak grupların temsilcileri, planı belirli bir şartla kabul etti. Toplantının içeriğine vakıf iki kişinin aktardığına göre, uygulamanın herhangi bir aşamasında İran’a karşı savaşın yeniden başlaması veya Koordinasyon Çerçevesi ya da gruplardan herhangi bir tarafın varoluşsal bir tehditle karşı karşıya kalması halinde anlaşma ‘tek taraflı olarak derhal geçersiz sayılacak’.

Kaynaklardan biri Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Gruplar anlaşmanın uygulanacağı aşamalar boyunca yabancı şirketleri ve diğer hedefleri vurmama taahhüdünde bulunuyor” dedi.

axscdfvgbh
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Bağdat’ta düzenlenen Koordinasyon Çerçevesi toplantısına katılırken (INA)

Son aylarda Iraklı yetkililer, ABD’deki diplomatik ve istihbarat çevrelerine Bağdat’ın İran tarafından bölgedeki dört başkentte oluşturulan ‘cepheler birliğinden’ çıktığını bildiriyordu. Ancak yetkililer, devlet dışındaki silahlar sorununu çözmek için ‘özel bir muameleye’ ihtiyaç duyduklarını belirtiyordu.

Son anlaşma taslağı dikkate alındığında, grupların bölgesel savaş ile silahların devletin kontrolünde toplanması süreçlerini hâlâ birbirine sıkı şekilde bağlı tuttuğu görülüyor.

Koordinasyon Çerçevesi, ‘direnişçileri’ koruyor

Koordinasyon Çerçevesi’ndeki dört lider ile grupların temsilcileri arasında ‘direnişçilerin korunması’ gerektiği konusunda uzlaşma sağlandı. Toplantıya katılan bir lidere göre, son görüşmede 30 Eylül sonrasının çerçevesini ‘grupların bakış açısıyla’ ortaya koyan anlaşma taslağı hazırlandı.

Adının açıklanmamasını isteyen lider, “Anlaşma, koşullara bağlı olarak gelecek ekim ayının başında ilan edilebilir (...) hiçbir şey garanti değil” dedi.

Bu ayın başında gerçekleştirilen toplantıya, Ensarullah el-Evfiya lideri Haydar el-Garavi ile Ketaib Seyyid eş-Şüheda lideri Ebu Ala el-Velayi’nin yanı sıra Ketaib Hizbullah Genel Sekreteri Ebu Hüseyin el-Hamidavi’yi temsilen bir kişi ve en-Nuceba Hareketi lideri Ekrem el-Kabi’yi temsilen bir başka kişi katıldı. Bu grupların tamamı İran’a yakınlığıyla biliniyor.

Toplantının içeriğine vakıf iki kişinin aktardığına göre, grupların temsilcileri önceliklerini; ‘silahlardan vazgeçmemek ve herhangi bir operasyonun, şeklen dahi olsa, ABD’ye teslim olunuyormuş görüntüsü vermesinden kaçınmak, ancak Amerikalıları Ali ez-Zeydi hükümetine sağlanan desteği kesmeye itecek bir gerilime de yol açmamak’ şeklinde belirledi.

İktidar koalisyonunda görev yapan üst düzey bir siyasi danışman, grupları hükümet karşısında öne çıkaran yeni yaklaşımın, Şii partilerin kulislerinde Amerikalıların da silahların kullanılmaması şartıyla bunların şeklen devletin kontrolünde toplanmasına itiraz etmeyeceğine ilişkin bilgilerin sızmasının ardından güçlü bir ivme kazandığı görüşünde.

Gruplarla yürütülen müzakerelerin sonuç vermeyeceğine ilişkin kanaat giderek güçlenirken, silahların dondurulmasını veya düzenlenmesini güvence altına alacak asgari bir anlaşmanın yapılmasının yeterli olabileceği düşünülüyor. Danışman, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Silahların sınırlandırılmasıyla ilgilenen Amerikalıların ve Iraklı yetkililerin içine umutsuzluk sızmaya başladı. Hatta bazıları planın başarıya ulaşması için baskı yapmayı tamamen bıraktı ve grupların oyunlarından duydukları bıkkınlık nedeniyle dosyayı kendi haline bıraktı” dedi.

Ancak Şarku’l Avsat’a konuşan ve adının açıklanmasını istemeyen Iraklı bir yetkili, ABD’nin tutumunun yumuşak olduğu varsayımına karşı uyarıda bulundu. Yetkili, ABD Büyükelçiliği Maslahatgüzarı olarak Steven Fagin’in atanmasıyla eş zamanlı olarak son dönemde bazı mesajların ulaştığını belirtti.

Yetkili, “Özel toplantılarda, Washington’ın grupların elindeki silahları düşman bir devletin cephaneliği olarak değerlendirdiği ve Bağdat’ın bunları elinde tutmasına izin verilemeyeceği, aksine bu silahların imha edilmesi gerektiği yönünde görüşler dile getiriliyor” dedi.

Tarafsız kimse yok

Ali ez-Zeydi, Koordinasyon Çerçevesi ile gruplar arasındaki müzakerelere daha az dahil oldu. İktidar koalisyonundan bir danışmanın ifadesiyle bunun nedeni, ‘müzakere eden tarafın yeterince tarafsız olduğunu düşünmemesi’ olabilir.

Koordinasyon Çerçevesi’nin kısa süre önce Bağdat’ta düzenlediği toplantıda ez-Zeydi, Şii parti liderlerine, “Size karşı açık konuşacağım, gruplarla müzakere eden komite taraflı... Ona güvenmenin doğru bir karar olduğunu düşünmüyorum” dedi.

Ancak ez-Zeydi de silahların devletin kontrolünde toplanması sürecini yavaşlattı. Ez-Zeydi’ye yakın kişiler, onun ‘geçen temmuzun ortasında ABD Başkanı Donald Trump’la görüşmesinin ardından başlattığı sürecin ne kadar gerçeklikten uzak olduğunu fark ettiğini’ belirtti. Buna karşılık üst düzey bir lider, “Komitede deneyimli ve uzman isimler bulunuyor. Üstelik son derece karmaşık bir görev yürütüyorlar; bunu başaramadılar ve başaramayacaklar” dedi.

cvfbg
Irak’taki Halk Seferberlik Güçleri’ne (Haşdi Şabi) bağlı bir devriye (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)

Bağdat’taki hükümet çevrelerine yakın bir kişinin aktardığına göre, ‘ez-Zeydi biraz geri adım atmaya karar verdi, ancak bunu hesaplı bir şekilde ve projeden vazgeçmeden yapıyor’. Üst düzey bir yetkili de toplantılardan birinde ez-Zeydi’nin şu sözleri söylediğini aktardı: “Çıkmazın tek çözümü, silahlar üzerinde devlet otoritesini tesis etmek.”

Gruplar ile Koordinasyon Çerçevesi liderleri arasında gerçekleştirilen dört toplantıya paralel olarak ez-Zeydi, en-Nuceba Hareketi ve Ketaib Seyyid eş-Şüheda ile ikili görüşmeler yürüttü. Güvenilir kaynaklar, ez-Zeydi’nin silahların bırakılması konusunda makul bir formül karşılığında bu iki gruba ‘sivil ayrıcalıklar’ olarak nitelendirilen bazı imkanlar sunduğunu belirtti.

Milis grupları daha fazlasını talep ediyor

Ancak gruplar bununla yetinmiyor. Gruplardan birinin sorumlusuna yakın bir kişi, grupların ‘hukuki takibata uğramayacaklarına ve üyeleri ile liderlerinin geçmişlerinin incelenmeyeceğine dair güvence aradığını’ belirtti. Aynı kişi, “Herkes bu güvenceleri kimsenin veremeyeceğini biliyor, ancak bunları şart koşmak zaman kazanma sürecinin bir parçası” dedi.

En-Nuceba Hareketi’ne yakın bir kişi ise grupların ‘sivil ayrıcalıkları (burada devlet kurumlarındaki görevler kastediliyor), DEAŞ’la mücadelede oynadıkları rolün doğal bir karşılığı olarak gördüğünü’ söyledi. Aynı kişi, Ketaib Hizbullah’ın hükümetle yürütülen ikili görüşmelerin parçası olmadığını, bunun nedeninin ise ‘daha ağır şartlar öne sürmelerine yol açan derin bir güven krizi’ olduğunu belirtti.

reftbh
Irak’taki Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) mensupları, 29 Temmuz 2026 tarihinde Basra Operasyon Komutanlığı binası önünde nöbet tutuyor. (Reuters)

Hükümetin grupları bir uzlaşmaya çekme girişimleri büyük ölçüde sonuçsuz kaldı. ABD’li yetkili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, görüştüğü Iraklıların ‘ez-Zeydi’nin dostları veya müttefikleri olmadan tek başına kaldığını düşündüklerini’ söyledi. Yetkili ayrıca, “Silahların devletin kontrolünde toplanması sürecinin tamamı çıkmaza girdi ve bu durumdan nasıl çıkacaklarını bilmiyorlar” ifadesini kullandı.

ABD’li yetkili, Erbil’deki Kürt yetkiliden de benzer bir umutsuzluk tonu duyduğunu belirterek, “Bağdat’taki hurda otobüsün büyük bir çarpışma sesi çıkaracağı gün gelecek (...) Bağdat’taki kardeşler gruplara fren yaptıramıyor” dedi.


Yemen yönetimi öncelikleri yeniden belirleyerek inisiyatifi ele almaya çalışıyor

Yemen yönetimi öncelikleri yeniden belirleyerek inisiyatifi ele almaya çalışıyor
TT

Yemen yönetimi öncelikleri yeniden belirleyerek inisiyatifi ele almaya çalışıyor

Yemen yönetimi öncelikleri yeniden belirleyerek inisiyatifi ele almaya çalışıyor

Yemen yönetimi, hükümet güçlerinin batı kıyısında geniş bir bölgedeki mevzilerini Husilere kaptırmasının ardından önceliklerini yeniden belirlemeye çalışıyor. Husiler, 3-11 Eylül tarihleri arasında düzenledikleri saldırıda Hays, el-Huha ve el-Muha ile limanını ele geçirerek Kızıldeniz'in güneyindeki Bab el-Mendeb Boğazı, Meyyun Adası ve Yemen'e ait diğer adalara kadar ilerledi.

Yemen yönetimi, güçlerini yeniden organize etmeyi ve yeniden konuşlandırmayı hedeflerken çatışmaların devam edeceğini ve inisiyatifin yeniden ele geçirileceğini vurguluyor. Hükümet kaynakları, bazı askerlerin Marib'e intikal ettiğini ve eş zamanlı olarak yerinden edilenleri karşılamaya yönelik hazırlıkların sürdüğünü belirtti.

Yemen Başkanlık Konseyi üyesi Tarık Salih'in liderliğindeki Ulusal Direniş, İran'ı, Devrim Muhafızları ve bölgedeki müttefikleri aracılığıyla saldırıya doğrudan destek vermek ve operasyonu yönetmekle suçladı. Ulusal Direniş, saldırının Husilerin kıyı boyunca geniş alanları ve mevzileri ele geçirmesiyle sonuçlandığını bildirdi.