Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor (6)… Amr Musa: Kaddafi, devrimden kurtulduğunu ve Bin Ali’nin ardından düşmeye aday olan ismin Mübarek olduğunu sanıyordu

Musa ve Kaddafi, 2010 yılında Sirte’deki Arap Birliği Zirvesi'nde yan yana
Musa ve Kaddafi, 2010 yılında Sirte’deki Arap Birliği Zirvesi'nde yan yana
TT

Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor (6)… Amr Musa: Kaddafi, devrimden kurtulduğunu ve Bin Ali’nin ardından düşmeye aday olan ismin Mübarek olduğunu sanıyordu

Musa ve Kaddafi, 2010 yılında Sirte’deki Arap Birliği Zirvesi'nde yan yana
Musa ve Kaddafi, 2010 yılında Sirte’deki Arap Birliği Zirvesi'nde yan yana

Şarku’l Avsat’ın eski Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’nın yakın zamanda Daru’ş-Şuruk yayın evi tarafından yayımlanacak olan ve editörlüğünü Halid Ebu Bekir’in üstlendiği ‘Senevatu’l-Camiati’l-Arabiyye’ (Arap Birliği Yılları) adlı kitabından bölümler yayımladığı yazı dizisinin altıncı bölümünde Musa, kitabın 50 sayfalık iki bölümünü ayırdığı Şubat 2011'de patlak veren Libya devriminde yaşanan olaylarını anlatıyor. Musa, ‘Arapların Libya halkını Kaddafi'nin gazabından koruma kararlarının sırları’ başlıklı ilk bölümde, Libya ile ilgili gelişmeleri anlatıyor.
Musa, Albay'ın (Muammer Kaddafi), Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Bin Ali'den sonra düşmeye aday olan ismin Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek olduğunu ve ‘kendisinin devrimden sağ çıkacağını’ düşündüğünü aktarıyor. Libya rejim güçlerinin Bingazi ve Tobruk'a saldırmasının ardından Arap Birliği daimi üyelerinin Libya’nın Arap Birliği toplantılarına katılmasını askıya aldıklarını belirten Musa, Arap ülkelerinin Libya'ya hava ambargosu uygulama kararının, sivilleri rejimin hava saldırılarından korumak için önleyici bir tedbir olduğunu açıklıyor.
Bundan sonrasını Amr Musa şöyle anlatıyor:
Arap dünyasında 2010 yılının Aralık ayı ortalarından itibaren başlayan olaylar, takip edilmesi gereken bir hızla gelişti. Tunus'un sokakları ve meydanları, siyasette şeffaflık ve sosyal adalet talep eden öfkeli gençlerle dolduktan sonra Tunus Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Bin Ali bir gecede Suudi Arabistan'a sürgüne gönderildi. Bir aydan kısa bir süre sonra, Mısır'daki 25 Ocak devrimi, Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'i 11 Şubat 2011'de istifa etmeye zorladı. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Tunus ve Mısır'dan sonra coğrafi olarak ikisinin arasında kalan Libya'da devrim patlak verdi. Libya’daki devrimi Yemen ve Suriye izledi. Kaddafi, Zeynel Abidin Bin Ali'den sonra düşmeye aday olan ismin Hüsnü Mübarek olduğunu’ söyledi. Bu doğru bir beklentiydi, ancak yanlış olan çevresinde neler olup bittiğini tam olarak veya derinlemesine görmeden devrimlerden kurtulacak tek kişinin kendisi olduğunu sanmasıydı. Kırk yılı aşkın bir süredir Libya’yı yöneten bu adam, geniş toprakları olan ülkesinin haritasına bakmayı ihmal etmişti. Bir kez bile baksa, ülkesinin iki büyük devrim arasında yani Tunus ve Mısır arasında yer aldığını görürdü.
15 Şubat 2011 itibariyle tüm gözler, Kaddafi yönetimine karşı gösterilerin ilk kez Bingazi'de patlak verdiği ve kısa süre sonra başkent Trablus da dahil olmak üzere çeşitli şehirlerine yayıldığı Libya'ya çevrildi.
Burada elimi kalbime koyuyorum, Kaddafi rejimi dışında herhangi bir Arap rejiminin, iktidarı terk etmesi çağrısında bulunan gösterilere tepkisini tahmin edebilirsiniz. Fakat Kaddafi rejiminin nasıl bir tepki vereceğini bilemezsiniz. Çeşitli Batılı ülkelerle ilişkilerini azaltan gerilimler de yaşanıyordu. Bu nedenle Libya’daki olaylara verecekleri tepkiler konusunda endişeliydim.
Gösterilerdeki şiddet olaylarıyla birlikte Albay, 22 Şubat 2011'de halkıyla konuşmak için dışarı çıkıncaya kadar Kaddafi güçlerinin baskılarının dozu da arttı. Devlet televizyonunda canlı yayınlanan konuşmasında Albay, kendini ‘devrimin ebedi lideri’ olarak niteleyerek, istifa edene kadar devlet başkanı olmadığını söyledi. ‘Libyalılara şan kazandıran bir Bedevi savaşçısı’ olduğunu da ekleyen Kaddafi, son olaylar nedeniyle tüm dünya önünde Libya’nın imajının çarpıtıldığını, gerekirse güç kullanılacağını belirtti. Kaddafi'nin konuşması, güçlü küresel tepkilere neden oldu. Uluslararası kuruluşlar ve büyük ülkeler birbiri ardına açıklamalarda bulunarak, konuşmayı ve Libyalı yetkililerin göstericileri bastırmak için kullandığı şiddeti kınadılar.

Arap Birliği’nin tepkileri
Kaddafi güçlerinin Bingazi ve Tobruk'a ve buradaki göstericilere saldırdığı, büyük kayıpların olduğu haberleri ve hızlanan gelişmeler karşısında, Kaddafi'nin konuşmasını yaptığı günün akşamı (22 Şubat), Arap Birliği Konseyi'ni daimi temsilciler düzeyinde toplantıya çağırdım. Çünkü mesele, bakanların Kahire'ye varması günler sürebilecek olan bir bakanlar toplantısını bekleyemezdi.
Toplantıya daimi delegelere şunu söyleyerek başladım:
“Tepki vermekte geç kalmamalıyız. Libyalılar arasında çok sayıda kayıp olduğu ve kayıpların arttığı haberleri geliyor. Seyfulislam Kaddafi’nin, babasının rejimine karşı göstericileri desteklemekle suçladığı, başta Mısırlılar ve Tunuslular olmak üzere Libya'da ikamet eden Araplar, risk altındalar.”
Libya'daki duruma ve Albay’a yönelik dış tepkilere baktığımda, Arap Birliği’nin itidal çağrısında bulunarak hareket etmesi gerektiğini görmüştüm.
Toplantının sonunda, ‘Libya’nın başkent Trablus başta olmak üzere birçok şehrinde devam eden barışçıl gösterilere ve protestolara karşı işlenen suçların kınanması ve Libya Arap Cumhuriyeti hükümeti heyetlerinin Arap Birliği Konseyi’nin ve ona bağlı tüm kurum ve kuruluşların toplantılarına katılmalarının Libyalı yetkililer, yukarıda belirtilen taleplere Libya halkının güvenliğini ve istikrarını garanti altına alacak şekilde cevap verene kadar askıya alınması’ başta olmak üzere bir dizi konuyu kapsayan bir karar çıkardık.
Arap Birliği, tarihinde ilk kez, bir üye devletin içerisindeki olumsuz koşullara tepki olarak, delegasyonlarının Arap Birliği Konsey’i ve ona bağlı tüm kurum ve kuruluşların toplantılarına katılımını askıya alma kararı verdi. Bunun, çok taraflı bir Arap örgütlenmesinde önemli bir gelişme ve Albay Kaddafi’nin kabul etmesi durumunda önemli bir mesaj olduğunu düşündüm. Arap Birliği ve şahsım, Libya’daki durumun kötüleşmesini önlemeye katkıda bulunabilecek bir siyasi hareket bu karara bağlı kaldık.
Arap Devletleri Birliği Konseyi'nin 2 Mart 2011 tarihindeki 135’inci toplantısı ‘Libya'da yaşanan tehlikeli gelişmeler’ başlığı altında, dışişleri bakanları düzeyinde başladı. Konsey, delegeler toplantısında alınan kararları onaylarken Libyalıların emniyet ve güvenliğini korumanın ve sağlamanın en etkili yollarının ele alındığı istişarelerin devam etmesi ve Arap ülkelerinin, kardeş Libya halkının maruz kaldığı şiddete karşı hava sahası ambargoları uygulanması ve bu konuda Arap Birliği ile Afrika Birliği arasında koordinasyon sağlanması da dahil olmak üzere çeşitli çabalarda bulunarak boş durmaması gerektiğini vurgulayan yeni bir madde daha eklendi.

Hava sahası ambargosu uygulama çağrısı
Burada, Arap Birliği’nin sivilleri korumak için önleyici bir tedbir olarak Libya’nın uçuşa yasak bölge ilan edilmesini talep etme kararıyla ilgili bazı tartışmalara yol açan önemli bir konuya değinmeliyiz. BM Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) sivilleri korumak için Libya hava sahasına ambargo uygulamaya yönelik ilk resmi çağrının Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (KİK) Bakanlar Konseyi'nin 10 Mart 2011 tarihli ‘Arap ülkelerindeki mevcut gelişmeler’ başlığı altında yapılan 118’inci oturumunda yapıldığını söylemeliyim.
Çağrıda şu ifadeler yer aldı:
“KİK Bakanlar Konseyi, mevcut Libya rejiminin hukuka aykırı olduğunu ve Ulusal Geçiş Konseyi ile temas kurulması gerektiğini vurgulamaktadır. Konsey ayrıca Arap Birliği’ne destek vermek için gerekli önlemleri alarak, kardeş Libya halkının özlemlerini yerine getirerek ve BMGK’ya sivilleri korumak için Libya'ya hava sahası ambargosu uygulama çağrısında bulunmak da dahil olmak üzere bunu başarmanın yollarını araştırarak sorumluluklarını üstlenmesi çağrısında bulundu.”
12 Mart 2011'de, KİK dönem başkanı olan Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) çağrısıyla Arap Birliği Konseyi'nin bakanlar düzeyindeki olağanüstü toplantısı yapıldı. KİK ülkelerinin talepleri gayet doğal ve açıktı. Arap Birliği de BMGK’ya Libya topraklarını uçuşa yasak bölge ilan eden bir karar çıkarması için baskı yaptı.
Bu önemli toplantıda konuşulanları, müdahale etmeden, yorumlamaya veya analiz etmeye kalkışmadan, genel olarak okuyucular ve hem şimdiki hem de gelecek nesillerdeki kardeş Libya halkı için  kelimesi kelimesine metinlerden oturum tutanaklarına aktarmalıyım.  Okuyucunun zekasına güveniyorum.
Bu toplantı üç oturumdan oluşuyordu. İlk oturum, 12 Mart 2011 Cumartesi günü saat 14.30'da, oturum başkanı sıfatıyla Umman Sultanlığı Dışişleri Bakanı Yusuf bin Alevi'nin 15 dakikalık açılış konuşmasıyla başladı. Açılış konuşması kamuya açıktı. Ardından oturuma kapalı olarak devam edildi. Arap ülkelerinin temsilcileri konuşmalarını (tüm ülkelerin açıklamaları kitapta yer almaktadır) yaptılar.
Arap Birliği üye devletlerinin, BMGK’dan Libyalıları, Kaddafi’nin hava bombardımanlarından kurtarmak için Libya'ya hava ambargosu uygulanmasını isteme konusundaki tutumunu açıkça ifade eden kayıtlı paragraflardan alanın sınırlı olması nedeniyle açıklamaların tamamını yayınlamanın imkansızlığından dolayı alıntı yapacağımı belirtmeliyim.
İlk kapalı oturum, 12 Mart 2011 Cumartesi günü saat 14.45'te başladı ve başkan sözü bana verdi.
Konuşmamda şunları söyledim:
“Bu resmi toplantı öncesinde yaptığımız özel oturumda bahsettiklerimizin yanı sıra toplantıya katılanlar için öncelikle konuşmamı Libya vatandaşlarının emniyet ve güvenliğini koruma ve garanti altına alma yollarını içeren Konsey kararının 11’inci paragrafına dayandırdığımı ve Arap ülkelerinin hava ambargosu uygulanması talebinde bulunma ve bu konuda Afrika Birliği ile  koordinasyon kurma dahil olmak üzere, Libya halkının maruz kaldığı şiddet karşısında boş durmayacağını belirtmek isterim. 2 Mart'tan bugüne (12 Mart) çok büyük olaylar meydana geldi. Çok fazla kan döküldü. Arap dünyasında olup bitenler hakkında da büyük bir kafa karışıklığı oluştu. Afrika Birliği toplandı ve kararını verdi. Elbette BMGK, 2 Mart'taki kararımızda resmi kayıtlara geçen yedinci bölüm kapsamında iyi bilinen kararını yayınladı. Genel Sekreterliğe, gerek Trablus'tan gerekse Bingazi'den bir dizi mesaj gönderildi. Libya hükümeti ve Geçiş Konseyi ile bir dizi temasımız oldu. Bunlarla ilgili belgeleri sizlere dağıtacağız.
KİK, dün ve bugün bir araya gelerek önemli bir karar çıkardı. Arap Birliği Konseyi'ni uçuşa yasak bölge meselesinde harekete geçmeye ve Libya'daki durumun meşruiyetini değerlendirmeye çağırdı. Arap Birliği'nin önemli bir parçası olan KİK kararının yanı sıra Afrika Birliği ve Avrupa Birliği'nin kararını, her şeyin herkese açık olması ve tarihe not düşülmesi için sizlere sunmak istiyorum.
Libya’yı kurtaracak ve destekleyecek bir hale gelmek istiyoruz. Bu bağlamda Araplar arasında büyük bir heyecan olduğunu sizler de görüyorsunuz. Halkların durumunun ve Arap dünyasındaki yeni koşulların, insanların sessiz kaldıkları şeylerin hesaba katılmasını istiyorum. Artık bunlar karşısında sessiz kalmak mümkün değildir.”

Katar: Libya'da yaşananlar adeta soykırıma dönüştü
Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Hamad bin Casim bin Cabir es-Sani konuşmasında şunları söyledi:
“Libya'da yaşananlar adeta soykırıma dönüştü. Olaylara bir isim verelim. Arap Birliği olarak bu soykırıma karşı net bir tutuma sahip olmalıyız. Libyalı kardeşlerimiz için en iyisini dilemekten başka bir şey yapmıyoruz. Ama şimdi bu şartlar altında sorumluluklarımızın ötesine geçmeliyiz diye düşünüyorum. Yerinden edilmiş insanlar var, füzelerle vurulan şehirler.. Hepimiz neler olduğunu görüyoruz. Arap Birliği'nde yaptığımız her eylem, herhangi bir tarafa karşı değil, savaşı ve kan dökülmesini durdurmak içindir.

Cezayir: Diyaloga öncelik verilmeli
Söz alan Cezayir Dışişleri Bakanı Murad Medlesi konuşmasında şu ifadelere yer verdi:
“Libya'nın uçuşa yasak bölge olarak ilan edilmesi konusunda ilk kez Sayın Konseyimiz düzeyinde yapılan görüşmelerimizin başında bu prosedürün tek başına BMGK’nın uzmanlık alanlarından biri olduğunu belirtmeliyim. Libya'daki son durum geliştikçe toplantımızın uygun bir tutumla sonuçlandırılmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu amaçla Libyalıları, yönetimi ve muhalefeti, istikrarı ve güvenliği yeniden tesis etmek için şiddeti derhal durdurmaya ve aralarındaki sorunları çözmek için diyaloga öncelik vermeye çağrılmaları gerekiyor.”

BAE: Libya'da yaşananlar insani hukukun açık bir ihlalidir
BAE Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayed ise konuşmasında şunları dile getirdi:
“Bugün Libya'da yaşananların, hükümetlerin veya rejimlerin halklarını koruma rolünün uluslararası insani hukukun açık bir ihlali olduğuna şüphe yok. BMGK’ya sivil uçaklara değil askeri uçaklara uçuş yasağı koyulması çağrısı yapacağız. Birçoğunuzun savaş uçaklarını tespit edebilecek askeri deneyime sahip olduğundan eminim. Aksi bir durumdan endişe edildiğini düşünmüyorum. Ancak eğer BMGK talebi onaylarsa ve kararın uygulanmasına katılmak isteyen Arap ülkeleri varsa, bu ayrımı yapmamız gerektiğine inanıyorum.”

Suriye: Hava ambargosu askeri müdahale anlamına gelmiyor mu?
Suriye'nin Arap Birliği temsilcisi olan Yusuf Ahmed, konuşmasında şunları söyledi:
“Hava ambargosunun, sadece Libyalı sivilleri maruz kaldıkları hava bombardımanlarından korumayı amaçladığını kim garanti edebilir. ABD Savunma Bakanı ve diğerlerinin söylediği gibi daha sonra Libya’daki hava savunma üslerine, hava alanlarına ve radarlara yönelik saldırılar da bu ambargoya dahil edilecek mi? Bu, Libya'ya dışarıdan bir askeri müdahale anlamına gelmiyor mu?”

Lübnan, Libya'ya hava ambargosunu destekledi
Lübnan Dışişleri Bakanı Ali Şami ise konuşmasında, “Lübnan, herhangi bir devletin iç işlerine karışılmaması ve askeri müdahalede bulunulmaması ilkesine dikkati çekerek, Libya'ya hava ambargosu uygulanmasını destekliyor. Bu, özellikle uluslararası ve insancıl hukukun ilke ve kurallarıyla ilgilidir” ifadelerini kullandı.

Fas’tan demokratik çözüm vurgusu
Fas Dışişleri Bakanı Latifa Elabida, “Fas Krallığı, BMGK’ya Libya’nın uçuşa yasak bölge olarak ilan edilmesi çağrısında bulunan kararı destekliyor.  Çünkü Libya halkının kendi demokratik modelini inşa edebilmesi için tek çözüm bu” şeklinde konuştu.

Moritanya’dan toprak bütünlüğü vurgusu
Moritanya Başbakanı Sidi Muhammed Vild Bubekr şunları belirtti:
“Libya’daki her türlü dış müdahalenin kesin bir şekilde reddedilmesine ve Libya halkının ulusal birliğinin, egemenliklerinin ve toprak bütünlüğünün korunmasına tam olarak bağlı kalınması gerektiğini vurguluyoruz. Zira dışarıdan askeri müdahalede bulunulan bir ülkede kaçınılmaz yıkıcı etkileri olduğu biliniyor. Aynı zamanda halkının birliğine ve toprak bütünlüğüne karşı büyük bir risk oluşturmaktadır. Şekli ne olursa olsun bu bir dış müdahaledir. Çünkü hava ambargosunun askeri müdahale olmadan ne geçerliliği olur ne de uygulanabilir.”

Suudi Arabistan: Kardeşler, eğer mazlumları desteklemezsek bu bizim ayıbımız olur
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal ise konuşmasında şu ifadeleri kullandı:
“Libya yönetimi, çeşitli şehirlerde gösterilere katılanların fareler olduklarını ve ortadan kaldırılmaları gerektiğini düşünüyor. Bu kabul edilebilir mi? Libyalıların, yerlerinden edilmelere, öldürülmelere ve aşağılanmalara karşı gösterdikleri sabrı takdir ediyorum. Kardeşler, eğer mazlumları desteklemezsek bu bizim ayıbımız olur. Arapların geleneklerine ters düşer. Gerçekten müzakere masasına oturma isteği varsa o zaman şu üç adım atılsın. Birincisi Libya yönetimi askeri güçlerini geri çeksin, çatışmayı hemen durdursun, insanlar şehirlerine geri dönsün ve ardından görüşmelere başlansın. Aksi takdirde her gün duyduğumuz, halkın öldürüldüğü haberleri devam edecek. Sizce şehirlerin her gün savaş uçaklarıyla bombalanması sıradan bir siyasi sorun mu? Hayır, bu ciddi bir siyasi sorundur ve buna bir çözüm bulmak istiyoruz. Bu durum, Arapların vicdanlarının ve ahlaki değerlerinin derinlerine dokunuyor. Yani hukukçular bunu inceleyene kadar yasal bir mesele değildir. Siyasi bir sorun bile değil. Ama insanlar öldürülüyor ve yerlerinden ediliyorlar. İnsanlar muharebe güçlerinin eğitildiği hedef tahtası gibi bombalanıyorlar. Bu kabul edilebilir mi?”

Yemen’den dökülen kanı durdurma çağrısı
Yemen Dışişleri Bakanı Ebu Bekir el-Kirbi konuşmasında şunları söyledi:
“Yemen Cumhuriyeti, Libya'nın, toprak bütünlüğünü ve halkın birliğini, Libya halkının iradeleriyle aradıkları değişim hakkını teyit etmektedir. Tüm tarafları, hepimiz için değerli olan Libya’da dökülen kanı durdurmaya çağırırken, Meclisimiz, çatışmayı sona erdirmek ve hava ambargosunu uygulamak için ortak Arap eylemi yoluyla Libya vatandaşlarına koruma sağlayacak önlemleri alma sorumluluğunu üstlenmektedir.”

Mısır’dan Libya halkının güvenliğini sağlama çağrısı
Son olarak Mısır Dışişleri Bakanı Nebil El Arabi yaptığı konuşmada şunları dile getirdi:
“Mısır, çatışmanın sona erdirilmesi, ateşkese varılması ve kan dökülmesinin durdurulması açısından, Libya'da sivilleri koruma ihtiyacı ile uluslararası insancıl hukuktan kaynaklanan ahlaki ve yasal zorunluluk ve üstlenmemiz gereken siyasi ve yasal taahhüt arasında gerekli dengeyi sağlamak, Libya’nın toprak bütünlüğünü ve egemenliğini korumak için burada, aramızda bir fikir birliği olduğuna inanıyor. Konu, kardeş Libya halkının güvenliğini sağlamak amacıyla ülkenin uçuşa yasak bölge ilan edilmesi de dahil olmak üzere gerekli tüm tedbirleri alması için BMGK’ya sevk edilebilir.”

Dört temel ilke
Burada açık veya kapalı bir hava ambargosu istemediğimizi bir kez daha vurgulamalıyım. Aksine ambargonun talep edildiği kararın belli boyutları vardı. Bununla ilgili dört temel ilkeden bahsetmek istiyorum:
Birinci ilke; sivilleri korumak için Libya'nın uçuşa yasak bölge ilan edilmesine yönelik herhangi bir karar için net bir yasal dayanak sağlaması gerektiğiydi. Yani uluslararası toplumun iradesini açıkça yansıtan bir BMGK kararının olması ihtiyacıdır. Sonuçta hava ambargosu bir savaş önlemi değildir.  Libyalı ya da Libyalı olmayan sivillerin korunması ve kan dökülmesini engellenmesi için önleyici bir ateşkes tedbiridir.
İkinci ilke; bir hava yasağı oluşturma kararının sivil havacılığı engellememesi gerektiğidir. Çünkü Mısır dahil birçok ülke vatandaşlarını Libya’dan hava yolu ile tahliye etmek gibi bir takım gerekli tedbirler alıyorlardı.
Üçüncü ilke; Bir devletin egemenliğine ve iç işlerine karışılmaması ilkesine saygı gösterilmesiyle birlikte BMGK’nın Libya’ya hava ambargosu uygulamasına ilişkin olarak verdiği herhangi bir kararın, gerek komşu ülkeleri, gerekse başka ülkeleri olsun, Libya dışında hiçbir ülkenin egemenliğini etkilememesinin sağlanmasıdır.
Dördüncü ilke ise; Libya'nın toprak bütünlüğüne bağlı kalmanın önemi çerçevesinde uçuşa yasak bölge oluşturma amaçlarını, coğrafi kapsamını, çalışma koşullarını ve zaman dilimini açıkça tanımlanması ve uçuşa yasak bölgenin Libya'nın fiili bir bölünmesine sebep oluşturmamasıdır. Bu önemli, çünkü kardeş Arap ülkeleri de dahil olmak üzere birçok ülkede hava ambargolarının yıllarca devam ettiğini hepimiz biliyoruz. Şuan bu konuya girmeyeceğim.  Bu nedenle konunun baştan açık olması gerekiyor.
Toplantı saat 16.50'ye ertelendi. Karar taslağı hazırlamaya yönelik olan ikinci kapalı oturum, 50 dakika sürdü. Toplantıda, bakanlar toplantısından çıkacak taslak kararla ilgili birçok tartışma oldu.  Toplantı bir dizi kararla (kitapta yayımlanan) sona ererken, Suriye ve Moritanya yazılı, Cezayir ise sözlü olarak çekimser olduklarını bildirdiler.
Toplantı sonunda toplantı başkanı şunları söyledi:
“BMGK’dan Libya'da kötüleşen durumla ilgili sorumluluklarını üstlenmesi, komşu ülkelerin egemenlik ve toprak bütünlüğü dikkate alınarak Libya askeri hava trafiğine acil olarak uçuş yasağı getirecek tedbirleri alması ve Libya halkı ve farklı milletlerden ülke sakinlerini korumaya imkan veren önleyici bir tedbir olarak bombalanan yerlerde güvenli alanlar kurması talebinde bulunulmasına karar verilmiştir.”
*Kitabın bölümleri, Daru’ş-Şuruk ile yapılan özel anlaşma ile yayınlanmıştır
*Tüm hakları saklıdır
Amr Musa: Saddam Hüseyin uluslararası müfettişlere onay verdi, ancak ABD Irak'ta savaşa girme kararını almıştı
Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor... (4) Musa: İsrail, Arap Girişimi’ni olumsuz karşıladı, çünkü girişim İsrail’i Araplarla müzakereye itiyordu
Amr Musa: Mübarek, İsmet Abdulmecid’in görevde kalmasını istemedi... 11 Eylül olayları bize karşı beslenen olumsuz duyguları ortaya çıkardı
Musa: Faysal, Muallim’in ‘şeytani’ hayallerine karşı çıktı. Şu an Lübnan’da tanık olduklarımız, Refik Hariri suikastının sonuçlarıdır



Trump-Zeydi görüşmesi üzerinde İran’ın etkisi hissediliyor

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)
TT

Trump-Zeydi görüşmesi üzerinde İran’ın etkisi hissediliyor

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, göreve gelmesinin ardından gerçekleştirdiği ilk yurt dışı ziyareti kapsamında Washington’a giderken, çantasındaki gündem görünürde ekonomi olsa da, ABD, Bağdat ile Washington arasındaki en hassas müzakere süreçlerinden birine sahne olmaya hazırlanıyor.

Zeydi’nin bugün ABD Başkanı Donald Trump ile yapması beklenen görüşme, yalnızca ABD ile İran arasında artan gerilim ve Hürmüz Boğazı’nın olası bir şekilde kapanmasının doğurabileceği sonuçlara ilişkin kaygıların gölgesinde gerçekleşmeyecek. Görüşme aynı zamanda Trump yönetiminin, İran’ın nüfuzunu azaltarak Irak’ın Ortadoğu’daki rolünü yeniden şekillendirme ve Bağdat’ı bir çatışma sahasından ABD’nin başlıca ekonomi ve güvenlik ortaklarından biri haline getirme hedefiyle de yakından bağlantılı.

Zeydi’nin ziyaret öncesinde yaptığı açıklamalar ise Washington ile ilişkilerin niteliğini yeniden tanımlama çabasını açık biçimde ortaya koyuyor. Zeydi, terörle mücadele ve ABD’nin Irak’taki askerî varlığının belirlediği ilişki modelinin yerine, yatırımlar, kalkınma ve teknoloji odaklı yeni bir dönemin kapısını aralamayı hedefliyor.

Zeydi, Washington Post’ta yayımlanan makalesinde amacının ‘kriz yönetiminden fırsat üretimine geçiş yapmak’ olduğunu belirterek, Irak’ın ABD siyaseti açısından yalnızca bir güvenlik dosyası değil, ekonomik bir ortak olmak istediğini vurguladı.

Zeydi, temaslarına dün akşam ABD’nin Irak ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Irak heyetinin konakladığı yerde gerçekleştirdiği basına kapalı görüşmeyle başladı. Görüşmenin, Trump yönetimiyle yapılacak temasların gündemini belirlemeye yönelik hazırlık niteliği taşıdığı değerlendirilirken, devletin silah tekelinin sağlanması, hükümet denetimi dışında faaliyet gösteren silahlı grupların varlığının sona erdirilmesi, İran’ın nüfuzunun sınırlandırılması ve uluslararası koalisyonun görevinin 30 Eylül’de sona ermesinin ardından ABD askerî varlığının geleceği ele alınan başlıca konular arasında yer aldı.

Daha sonra ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in, Pentagon’daki üst düzey temasları öncesinde Irak Başbakanı onuruna resmî bir karşılama töreni düzenlemesi planlanıyor. Ardından Zeydi’nin Senato ve Temsilciler Meclisi üyeleriyle de bir araya gelmesi bekleniyor.

Zeydi yarın Dünya Bankası Başkanı ve Uluslararası Finans Kurumu (IFC) Başkanı ile görüşecek. Program kapsamında ayrıca Michigan, Teksas ve Kaliforniya eyaletlerinden Iraklı topluluk temsilcileri, özel sektör temsilcileri ve yurt dışında eğitim gören Iraklı öğrencilerle buluşacak. Zeydi, perşembe günü ise Teksas eyaletinin Houston kentine geçerek Halliburton, Chevron ve ExxonMobil şirketlerini ziyaret edecek, ayrıca ABD Ticaret Odası Başkanı ile görüşecek.

Zeydi’nin programında, Irak’ta faaliyet gösteren enerji şirketleri ile ülkede yatırım yapmayı planlayan şirketlerin temsilcilerinin katılımıyla düzenlenecek bir yuvarlak masa toplantısı da yer alıyor.

Irak Başbakanı, cuma günü yeniden Washington’a dönerek ABD Ticaret Odası’nın düzenlediği üst düzey iş zirvesine katılacak. Zirvede Irak ile ABD arasındaki ekonomik ortaklığın geleceği, finansal teknolojiler, bankacılık ve dijital dönüşüm alanlarındaki iş birliği ile iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin genişletilmesi imkânları ele alınacak.

Bağdat’ın öncelikleri

Zeydi, hükümetini ekonomik reform odaklı bir yönetim olarak tanıtmayı hedefliyor. Bu yaklaşım, petrol, ticaret ve dışişleri bakanlarının yanı sıra Merkez Bankası Başkanı, Ulusal Güvenlik Danışmanı ve iş insanlarının da yer aldığı 27 bakan ve üst düzey yetkiliden oluşan Irak heyetinin yapısına da yansıdı.

Irak Hükümet Sözcüsü Haydar Abudi gazetecilere yaptığı açıklamada, petrol dosyasının görüşmelerin önemli başlıklarından biri olacağını belirterek, Hürmüz Boğazı’nın olası bir şekilde kapanmasının yol açabileceği olumsuzluklara karşı Irak petrolünün ihracatı için yeni güzergâhların değerlendirileceğini söyledi.

dfrgthy
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ı ağırladı. (Hükümet Basın Ofisi)

Irak’ın günlük 3,4 milyon varillik petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ı Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyor.

Zeydi daha önce yaptığı açıklamada, Irak’ın önümüzdeki üç yıl içinde günlük petrol üretimini 7 milyon varile çıkarmayı hedeflediğini ifade etmişti.

Iraklı yetkililer, heyetin Washington’a taşıdığı temel mesajın, ABD’li yatırımcılara Irak’ın enerji, dijital ekonomi, yapay zekâ ve altyapı alanlarında uzun vadeli ortaklıklar kurmak istediğini göstermek olduğunu belirtiyor. Ancak Washington, bu ekonomik gündeme farklı bir perspektiften yaklaşıyor. ABD yönetimine göre Amerikan yatırımlarının başarılı olabilmesi için öncelikle şirketlerin Irak’a yönelmesini sağlayacak istikrarlı bir güvenlik ortamının oluşturulması gerekiyor. Bu durum ise silahlı gruplar dosyasını yeniden görüşmelerin en önemli başlıklarından biri haline getiriyor.

Trump’ın istedikleri

Ziyaret programı resmî olarak ekonomi ve yatırımlara odaklansa da güvenlik başlıklarının Beyaz Saray’daki görüşmelerin en önemli gündem maddeleri arasında yer alması bekleniyor.

Trump yönetiminin öncelikleri üç ana başlıkta toplanıyor: Silahların yalnızca Irak devletinin kontrolünde bulunmasının sağlanması, İran bağlantılı silahlı grupların nüfuzunun sona erdirilmesi ve Irak topraklarının ABD güçleri ya da çıkarlarına yönelik saldırılar için kullanılmasının engellenmesi. Bunun yanı sıra Washington, Amerikan şirketlerine petrol, enerji ve altyapı projelerinde güçlü bir konum sağlayacak ekonomik ortaklığın geliştirilmesini de hedefliyor.

ABD yönetimi, Zeydi hükümetinin silahların devletin tekeline alınmasına yönelik taahhütlerini hayata geçirme başarısını, yeni dönemde ikili ilişkilerin en önemli sınavı olarak görüyor.

Zeydi ise hükümetinin göreve başlamasının üzerinden henüz 60 gün geçmeden yolsuzlukla mücadele ve bazı silahlı grupların devlet kurumlarına entegre edilmesi gibi alanlarda önemli ilerleme kaydettiğini Trump yönetimine anlatmaya çalışıyor. Ancak Washington’ın performansını özellikle Tahran’a yakın gruplarla nasıl mücadele edeceğine göre değerlendireceğinin farkında olan Zeydi, bu süreçte ABD’den istihbarat, teknik ve askerî destek talep ediyor.

Öte yandan, ziyaretten birkaç gün önce silahlı grupların yaptığı açıklamalar süreci daha da karmaşık hale getirdi. Kendisini Irak İslami Direnişi olarak adlandıran grup, silah bırakmayı reddettiğini duyururken, buna ilişkin bir dizi siyasi şart öne sürdü ve Amerikan şirketleri aracılığıyla askerî işgalin ekonomik işgalle değiştirilmek istendiğini savundu.

fgthyju
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Irak’ın Necef Havalimanı’nda, Ali Hamaney’in cenaze töreni öncesinde (Reuters)

Ketaib Hizbullah lideri Ebu Hüseyin el-Hamidavi de söylemini sertleştirerek hükümeti ‘direnişin iradesine boyun eğmeye’ çağırdı ve grubun İran ekseniyle bağlarını sürdüreceğini vurguladı.

Washington ise bu açıklamaların yalnızca Irak hükümetine yönelik olmadığını, aynı zamanda Trump yönetimine İran’ın Irak’taki nüfuzunu azaltmanın kolay olmayacağı mesajını vermeyi amaçladığını değerlendiriyor.

Washington ile Tahran arasında

Zeydi, bir yandan ABD ile stratejik bir ilişki kurmayı hedeflerken, diğer yandan Irak’ta siyaset ve güvenlik alanlarında hâlâ geniş nüfuza sahip olan İran’la doğrudan bir çatışmaya girmek istememesi nedeniyle zorlu bir denge kurmaya çalışıyor. Bu nedenle Zeydi, birçok kez Irak’ın ‘hiçbir eksene katılmayacağını’ vurgulayarak, Bağdat’ın Washington ile Tahran arasındaki gerilimin tarafı değil, iki ülke arasında arabulucu rolü üstlenmeyi amaçladığını ifade etti.

Zeydi, ABD yönetimini İran’ın nüfuzunun doğrudan bir çatışmayla değil, güçlü bir devlet yapısı ve siyasi sistem içindeki farklı aktörleri kapsayabilecek sağlam bir ekonomi inşa edilerek sınırlandırılabileceğine ikna etmeye çalışıyor. Bu nedenle Bağdat, Washington ile ilişkileri yeniden şekillendirmenin en gerçekçi yolunun ekonomik iş birliğinden geçtiği görüşünü benimsiyor.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) eski komutanı emekli General David Petraeus, Washington Post’ta yayımlanan makalesinde Irak’ın, onlarca yıl süren diktatörlük, savaşlar, terör ve dış müdahalelerin ardından devletini yeniden inşa edebilmesi için ‘nadir görülen tarihî bir fırsatın’ eşiğinde bulunduğunu belirtti. Petraeus, Zeydi’nin Washington ziyaretinin ABD ile yeni bir ortaklığın temellerini atmak açısından önemli bir fırsat sunduğunu ifade etti.

Petraeus’a göre Irak’ın başarısı; hükümetin yolsuzluk ağlarını ve milis yapılanmalarını tasfiye etmesine, silahların devletin tekelinde toplanmasına, hukukun üstünlüğünü güçlendirmesine ve özellikle İran’a aşırı bağımlılığı azaltacak şekilde ekonomik ortaklıklarını çeşitlendirmesine bağlı olacak.


Beyrut ve Bağdat, İran’ın Şii Hilali projesini bir haftada nasıl sarstı?

Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)
Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)
TT

Beyrut ve Bağdat, İran’ın Şii Hilali projesini bir haftada nasıl sarstı?

Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)
Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)

Maneli Mirhan

İran İslam Cumhuriyeti yirmi yıl boyunca, gücünü Tahran'dan yönlendirebildiği Bağdat, Şam, Beyrut ve Sana gibi Arap başkentlerinin sayısıyla ölçtü. Bu başkentlerden ilk düşen Şam oldu, onunla birlikte kara köprüsü de çöktü. Ardından, haziran ayının son haftasında, geriye kalan üç başkentten ikisi, İran'a nüfuzunu kazandıran milislere karşı ayaklandı. Bu, bir ABD veya İsrail saldırısıyla değil, bu ülkelerin kendi devletleri tarafından alınan bir kararla gerçekleşti.

Lübnan, 26 Haziran'da Washington'da ABD’nin arabuluculuğunda İsrail ile bir çerçeve anlaşması imzaladı. Anlaşma, Lübnan ordusunu devletin silah tekelini yeniden tesis etme ve İsrail ile mutabık kalınan ‘deneme bölgelerinden’ başlayarak Hizbullah'ı bölge bölge silahsızlandırmakla görevlendiriyor. 1982 yılından bu yana hiçbir Lübnan hükümeti bu denli ileri gitmeye cesaret edememişti. Anlaşma, Hizbullah'ın silah cephaneliğini egemenliğin bir güvencesi değil, önündeki bir engel olarak ele alıyor.

Bu imza, 2024 yılında patlak veren savaşın Hizbullah'a ağır bir darbe indirip Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ı öldürmesi ve Hizbullah’ın Suriye üzerinden uzanan ikmal hattını kesmesiyle başlayan bir gerileme sürecini pekiştirdi. Bu dönüşümün, eski Genelkurmay Başkanı olan bir cumhurbaşkanı, daha önce orduyu silahı devlet elinde toplama planı hazırlamakla görevlendirmiş bir hükümet ve kendi seçmediği bir savaşın enkazını taşıyan, İran'ın yeniden inşa fonlarının hiç ulaşmadığı bir Şii toplumu gibi koşulları Lübnan içinde de olgunlaşmıştı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, anlaşmayı ‘geçersiz ve batıl’ olarak nitelendirdi ve mücadeleyi sürdürme sözü verdi. Bunu yapabilir. Ancak Kasım, artık hiç kimseyi korumayan bir cephaneliği, savaşın çürüttüğü bir caydırıcılık adına ve bunun bedelini ödeyen bir toplumun karşısında savunuyor. Artık Lübnan adına savaştığını iddia edemez.

İki gün sonra, mayıs ayından bu yana iktidarda bulunan Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi hükümeti, şafak vakti terörle mücadele birimini Yeşil Bölge'ye gönderdi ve aralarında milletvekillerinin de bulunduğu 47 yetkiliyi, yolsuzluk, silahlı grupların finansmanı ve İran petrolü ile dolarların kaçakçılığıyla ilgili bir davada gözaltına aldı.

Aynı hükümet, devlet otoritesi dışında faaliyet gösteren tüm silahlı grupların, ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyonun Irak'taki görevinin sona ereceği 30 Eylül'e kadar silahlarını teslim etmesini emretmişti. Bu tarihin seçilmesi tesadüf değildi. Çünkü bu tarih, milislerin en eski bahanesini, yani silahlarının yabancı bir varlığa karşı bir yanıt olduğu iddiasını ellerinden alıyor.

Bu süre, silahlı unsurları terhis etmeyi amaçlayan ve silahı devlet kurumlarındaki işlerle takas eden bir programla birlikte geliyor. Program aksayabilir, ancak anlamı Bağdat’ın milislerle kurum olarak müzakere etmeyi bırakması ve onların adamlarını, devlete entegre ederek geri kazanmaya başlaması halinde de değişmeyecek.

Lübnan'ı yazılı ve imzalı bir anlaşmayla, Suriye'yi ise rejimin çöküşüyle kaybeden Tahran, kaybetmeye tahammülü olmayan tek başkente bağlılığını iki katına çıkardı. Bunu yaparken de hâlâ orada işleyen -türbeler, ziyaret ekonomisi ve ortak inanç ritüelleri gibi- az sayıdaki araca başvuruyor.

Beyrut, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) vekillerine karşı harekete geçerken Bağdat da kolları devletin en tepesinde ve hazinelerinde olan yapılara karşı harekete geçti. Bunların tümü aynı hafta içinde yaşandı.

Her iki hikayenin de kendi bağımsız ulusal boyutu olsa da yan yana konulduklarında, tek bir doktrinin yapısal başarısızlığını ortaya koyuyorlar. DMO’nun yurtdışı kolu Kudüs Gücü’nün eski komutanı Kasım Süleymani'nin bu görevi üstlenmesinden 2020 yılının ocak ayında öldürüldüğü ana kadar inşa ettiği ‘Şii Hilali’ sadece bir müttefikler grubu değildi. Bu, ileri savunma için bir yapı, İran'ın savaşlarını başkalarının topraklarında sürdürmenin bir aracıydı; İran'ın rantından finanse ediliyor ve Suriye üzerinden tek, kesintisiz bir cephe halinde birbirine bağlanıyordu.

Bu yapının tamamı, tek bir bahis üzerine kuruluydu. O da ev sahibi devletlerin, gücün tekelini talep edemeyecek kadar zayıf, bölünmüş veya korkmuş kalmaya devam etmesi. Bu bahis, bugün herkesin gözü önünde çöküyor.

Ancak bu çöküş aynı hızda ilerlemiyor ve bu fark önem taşıyor. Lübnan'da Hizbullah hâlâ savaşçıları üzerinde kontrolünü koruyor, ancak ithal ettiği savaşların yıktığı bir ülke içinde cephaneliğini savunuyor durumda. Irak'ta ise bölünme, milislerin kendi bünyesini bölüyor.

Mukteda es-Sadr, mayıs ayı sonlarında birliklerini devlet otoritesi altına soktu ve cephaneliğini orduya teslim etti; bunu yapan ilk kişi oldu. Tahran'a yakın en büyük iki gruptan da benzer bir yolu izleyeceklerine dair işaretler geldi. Yalnızca Kudüs Gücü'ne en yakın katı çekirdek, yabancı güçlerin önce ülkeyi terk etmesi gerektiği gerekçesiyle direnmeyi sürdürüyor. Bağdat ise artık bu bahaneye bir bitiş tarihi koymuş durumda.

Daha güneyde, hava saldırılarıyla yıpranan Husiler ise savaşlarını Yemen'in içine yönlendirdi. Kimse ekseni tek bir darbeyle yenemez. Eksen, her cephenin görevi pahasına kendi varlığını sürdürmeyi tercih etmesiyle parça parça dağılıyor.

gfrtbnyt
Washington'da, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun katılımıyla, İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter, Dışişleri Bakanlığı Kurmay Başkanı Daniel Holler ve Lübnan’ın Washington Büyükelçisi Nada Hamade çerçeve anlaşmasını imzalarken, 26 Haziran 2026 (AFP)

Tahran, aynı haritayı okudu ve verdiği yanıt cenaze oldu. 28 Şubat'ta suikasta kurban giden Ali Hamaney, temmuz ayı başlarında, iki ülkeden geçen altı gün süren bir törenle Meşhed'de toprağa verildi. Naaşı Meşhed'e ulaşmadan önce Necef ve Kerbela'dan geçti.

Rejim, ücretsiz geçişten yararlanmak üzere 1,7 milyon Iraklıyı kayıt altına aldı. Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) üyeleri, Necef'in dört bir yanına konuşlandı ve Bağdat ulusal tatil ilan etti. Hükümetinin güçleri daha birkaç gün önce Yeşil Bölge'ye baskın düzenlemiş olan Başbakan'ın kendisi de havalimanı pistinde İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve ülkesindeki yargı kurumlarının peşinde olduğu milis liderlerinin yanında durdu.

Lübnan'ı yazılı ve imzalı bir anlaşmayla, Suriye'yi ise rejimin çöküşüyle kaybeden Tahran, kaybetmeye tahammülü olmayan tek başkente bağlılığını iki katına çıkardı. Bunu yaparken de hâlâ orada işleyen -türbeler, ziyaret ekonomisi ve ortak inanç ritüelleri gibi- az sayıdaki araca başvuruyor.

Himayecinin silahlarına el konulup varlıkları takibe alındığında, kutsallık son nüfuz kanalına dönüşür. Hamaney’in naaşının Necef'ten geçişi, Şii Hilali’nin son savunması niteliğindeydi.

İleri savunma doktrininin bedeli; ilki bu doktrini barındıran Arap toplumları tarafından, ikincisi petrol gelirleri yabancı milisleri finanse eden İran halkı tarafından olmak üzere iki kez ödendi. Bu esnada İranlıların kendi ücretleri değer kaybetmeye devam etti.

Irak devletinin bu ikili tutumu ikiyüzlülük olarak yorumlanmaya elverişli görünebilir, ancak daha doğru bir ifadeyle bu, yarı yolda takılıp kalmış bir geçiş sürecinden ibaret. Pazartesi günü, ABD Başkanı Donald Trump ile önemli görüşmeler yapmak ve Amerikan ekonomik ve mali kurumlarıyla bazı temaslarda bulunmak üzere resmi bir ziyaret kapsamında üst düzey bir heyetin başında Washington'a giden Zeydi, ağın finansörlerini gözaltına aldıktan iki hafta sonra bu ağın himayecisinin cenazesine katıldı. Çünkü Irak, elinden geldiği yerde egemenliğini uyguluyor, elinden gelmediği yerde ise gözetim ritüellerini yerine getiriyor.

Önemli olan gözaltılardan süreye ve silah teslimine kadar etkili her adımın tek bir yönde ilerlemesi. Washington'ın eli Beyrut'ta arabuluculuk, Bağdat'ta ise baskı ve bir çekilme takvimi şeklinde olmak üzere her iki başkentte de görünür durumda. Ancak her iki durumda da belirleyici eylem ulusal nitelikteydi ve bu da geri dönüşü zorlaştırıyor.

Coğrafyanın ötesinde, liderlik de dağıldı. İleri savunma doktrini üç sac ayağı üzerine kuruluydu ve bunların tümü artık ortadan kalktı. Cepheleri tek bir dava etrafında birleştiren doktrinsel referans noktası, Hamaney ile birlikte öldü. Yerine geçen ‘tartışmalı’ halefi ise süreci DMO’nun oluşturduğu bir kordonun arkasından yönetiyor.

Operasyonel liderlik ise 2020'den bu yana yetim ve ağın uyumunu koruyan otoriteden yoksun varisler tarafından yönetiliyor. Suriye köprüsü de kapandı. Doktrin, kurucusunun ardından yaşayabilir, ancak koşullarının ortadan kalkmasının ardından yaşayamaz.

İran İslam Cumhuriyeti, tüm bunlarla, tarihinde geldiği en zayıf konumla yüzleşiyor. 7 Temmuz'da Tahran'da dolar kuru 1 milyon 754 bin İran riyaline ulaştı. İran riyali bir günde yüzde sekiz değer kaybetti. Bütçe artık kendi kurduğu ağları sürdürülebilir şekilde finanse edecek kapasiteye sahip değil.

fvgbhyju
Tahran'da düzenlenen cenaze törenlerinin ikinci gününde, İran’ın merhum Dini Lideri Ali Hamaney'in tabutunun başında kılınan cenaze namazından bir kare, 5 Temmuz 2026 (AFP)

Rejim içinde ise, İran destekli örgütlerin liderleri, örgütün kendisinin feshedilmesini açıkça tartışmaya başladı. Şii Hilali, savaşı İran'ın uzağında tutmak için tasarlanmıştı. Ancak hilal içindeki en yakın iki başkent, milisler yerine devleti tercih etti ve doktrinin ihraç etmek üzere kurulduğu savaş, şimdi içe dönmeye başladı.

Söylenmesi gereken bir başka gerçek daha var. İran rejimi bunu gizlemek için elinden geleni yapacaktır. İleri savunma doktrininin bedeli; ilki bu doktrini barındıran Arap toplumları tarafından, ikincisi petrol gelirleri yabancı milisleri finanse eden İran halkı tarafından olmak üzere iki kez ödendi. Bu esnada İranlıların kendi ücretleri değer kaybetmeye devam etti. Bugün gücün tekelini yeniden ele geçiren devletler, yorgun düşmüş toplumların, yabancı himayecinin maliyeti korkusundan daha ağır bastığında yaptığını yapıyor.

Ateş çemberi, Tahran'ın düşmanlarını uzak tutmak için inşa edilmişti. Bu çember, Batı'nın vurduğu yerde değil, Beyrut ve Bağdat'ın iki cephe olmaktansa iki devlet olmayı tercih ettiği yerde kırıldı. Bugün ise geriye İran'ın artık finanse edemediği veya sürdüremediği bir dizi yerel savaş ve artık ordunun üstlenemediği rolü üstlenen bir cenaze töreni kaldı.


Deraa’nın Çocukları anlatısında Atıf Necib davası

Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)
Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)
TT

Deraa’nın Çocukları anlatısında Atıf Necib davası

Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)
Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)

Beşşar Esed rejiminde Siyasi Güvenlik Şubesi başkanlığı yapan Atıf Necib'in yargı karşısına çıkarılmasından bu yana, 2011 martında Deraa'da çocukların gözaltına alınması olayı yeniden gündemin başına oturdu. Etkileri ise askeri boyutlar ile devasa can kayıplarıyla sınırlı kalmayıp bir anlatı savaşına, tarihsel bir söyleme ve bu söylemi sahiplenme hakkına dönüşen 15 yıllık yıkıcı savaşın yaralarını yeniden deşti.

Şarku’l Avsat gazetesi, o dönemde farklı iki olayda gözaltına alınan ve ikisi de bugün genç birer delikanlı olan Nayef Abazid ve Samir Ali es-Siyasine ile görüştü. içlerinden biri, Necib'in yargılandığı davada tanık olarak yer alıyor.

Geçmiş bu kez, "Sıra sana geldi doktor" sözüyle ilk kıvılcımı ateşleyen olayın anlatısını yeniden inşa etmek amacıyla hatırlanıyor. Bu süreç, Esed'in kaçışı ve Suriyelilerin hayatında hâlâ varlığını sürdüren ağır bir ihlaller mirasıyla ve bir dönemin ‘sembolleriyle’ hesaplaşma konusunda geçiş dönemi adaleti kurumlarının kapasitesini gerçek anlamda sınayan bir ceza davasıyla son buldu.