Bir haftadır akıllardaki soru: ABD'nin 10 yıllık tahvillerine ne oldu da Dolar/TL 7,50 üzerine çıktı?

Fotoğraf (AFP)
Fotoğraf (AFP)
TT

Bir haftadır akıllardaki soru: ABD'nin 10 yıllık tahvillerine ne oldu da Dolar/TL 7,50 üzerine çıktı?

Fotoğraf (AFP)
Fotoğraf (AFP)

Önce ekonomi yönetimindeki değişim, daha sonra Merkez Bankası'nın kasım ve aralık aylarında politika faizini yüzde 10,25'ten yüzde 17'ye kadar çekmesiyle Türk Lirası, dolar karşısında yüzde 11 değer kazandı. 
6 Kasım'da 8 lira 51 kuruşla tarihi rekorunu kıran Dolar/TL kuru, geçen sürede 6,96'ya kadar geriledi. Ancak daha sonra tekrar 7 lira 53 kuruş seviyesine kadar yükseldi. 
Bu yükselişteki nedenlerden biri de okyanusun öte tarafındaki gelişmelerdi. 
Amerikan Merkez Bankası (Fed) Başkanı Jerome Powell'ın Wall Street Journal İstihdam Zirvesi'nde yaptığı açıklamalar, piyasalar tarafından fazla "güvercin", yani düşük faiz rotasını izlemeyi tercih eden gevşek para politikası yanlısı, bulundu. 
Hatta Powell'ın "Derin şekilde yerleşmiş düşük enflasyon beklentisinin değişmesi pek mümkün gözükmüyor" açıklaması, "enflasyon riskleri konusunda oldukça rahat" yorumlarına neden oldu. 

10 yıllık ABD tahviline giriş... 
Türkiye'de dolar kurunun yeniden 7,50 üzerine çıkmasıyla ilgili olarak Powell'ın yanı sıra bir başka kavram da telaffuz edilir oldu: ABD 10 yıllık tahvil faizleri. 
2021 başından bu yana koronavirüs aşısı ile ilgili olumlu haberler, ekonominin toparlanacağı beklentilerini de güçlendirmeye devam ediyor. Bu durum, kendini hisse senedi piyasasında da tahvil piyasasında da gösteriyor. 
Yıllardır faiz oranları ultra düşük seviyelerde olan, yani yatırımcısına çok az kazandıran, 10 yıllık ABD tahvillerinin faiz oranları, sene başından bu yana devam eden olumlu havayla yüzde 1,6'ya kadar yükseldi. Yatırımcının gelişen ülke varlıklarından çıkmasıyla da bu alanda sert satışlar görüldü.
Tahviller, bir devletin finansman ihtiyacını karşılamak için çıkardığı "değerli kağıtlar". 
Söz konusu devlet, bu tahvilleri piyasaya sürüyor ve karşılığında belli bir miktar kasasına giriyor. Ancak bu para bir nevi borç. Zira, tahvillerin vadesi dolduğunda faizi ile birlikte yatırımcılara geri ödeme yapılıyor. 
Ancak tahvil yatırımcısının bir düşmanı var: Enflasyonun artacağı beklentisi. 
Zira enflasyon artarsa, vadesi dolduktan sonra yapılacak tahvil ödemelerinin getireceği kazanç da erimiş olacak. Bir ürünün 10 yıl önceki ve 10 yıl sonraki fiyatları arasında fark oluşacak. 
Bu nedenle enflasyon beklentisi artınca, tahviller daha az talep ediliyor, fiyatları düşüyor, faiz getirisini yukarı çekiyor. 
Faiz getirisi, ekonominin güçleneceği yolundaki beklentilerle de yükselebiliyor. Associated Press'ten Stan Choe ve Alex Veiga'nın açıklamasıyla ekonomi sağlıklı olduğunda, yatırımcıların hazine tahvillerine daha az ihtiyacı oluyor. 
ABD merkezli varlık yönetimi şirketi BMO Wealth Management'ın Baş Yatırım Stratejisti Yung-Yu Ma, AP'ye yaptığı açıklamada asıl endişenin 10 yıllık tahvil faizlerinin yüzde 1,5 üzerine çıkmış olmasından kaynaklanmadığını, bunun birkaç hafta içerisinde bu seviyeye gelmiş olmasından kaynaklandığını söyledi. 
2021'de faizlerin yüzde 2 üzerine çıkabileceğini söyleyen Ma, "eski normal" olan yüzde 4 ya da 5'lere kadar çıkmasının olası olmadığını aktardı. 
ABD 10 yıllık tahvil faizleri iki yıl önce yüzde 2,60, 20 yıl önce ise yüzde 5 seviyelerindeydi. 

Enflasyon ile ilgili korkutan ve tahvil faizlerini yükselten ne? 
Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Burak Arzova, enflasyon beklentisinin neden yükseldiğini ve tahvil faizlerinin nasıl etkilendiğini Independent Türkçe'ye anlattı. Arzova'ya göre iki neden var. 
Bunlardan ilki ABD'de aşılamanın oldukça iyi gitmesi ve hastaneye sevk edilen koronavirüs hastası sayısının gerilemesi. 
Bunun yanı sıra diğer bir gelişmiş ülke İngiltere'nin de aşılama geriden gelerek Avrupa Birliği ortalamasının üstüne çıkması, beklenenden önce pandemiden çıkılacağı ihtimalini güçlendiriyor. 
Arzova'ya göre bu bir yandan iyi bir gelişme. Ancak diğer yandan ortada neredeyse bir yıldır ertelenen bir talep, yapılmayan harcamalar var. 
"Özellikle pandeminin ikinci döneminde tasarrufa gitmiş hane halkı geliri çok hızlı bir şekilde harcamalara dönüşebilir" diyen Arzova, harcamalardaki ani artışın, ABD'yi talep enflasyonuna taşıyabileceğini söylüyor. Piyasaların endişeli olduğu konu ise tam olarak bu. 
Enflasyonun Fed'in öngördüğü yüzde 2'lik ortalamanın üzerine bile çıkabileceğinden endişe eden piyasa yapıcılar, Fed'in bu endişeyi çok ciddiye almadığını düşünüyor. 
Arzova "Özetle FED'in enflasyona ilişkin rahatlığından rahatsızlar" değerlendirmesini yapıyor. 
Prof. Dr. Burak Arzova'nın açıkladığı diğer bir gerekçe ise Fed'in tahvil alım programını kesip kesmeyeceği ile ilgili: 
Eğer beklendiğinden önce ekonomilerde bir düzelme ve hızlı geri dönüş olursa, Fed'i devam ettiği ve ABD ekonomisinde belirgin bir iyileşme gelene kadar devam edeceğini açıkladığı tahvil alım programının kesilmesinden büyük endişe duyuyor piyasalar.
Enflasyon endişesi ve tahvil alım programının öngörülenden daha erken bitebileceğine yönelik korkular, uzun dönemli tahvillere olan talebi azaltıyor. 
Aslında bu hareketin başlangıcı, ABD hazinesinin 7 yıllık tahvillere ilişkin ihalesine beklenenden daha düşük talep gelmesi ile başladı. Bana göre ise bunun öncülü, Fed'in şubat ayı toplantısına yönelik tutanakların açıklanmasıydı. 

Tahvil faizlerinin yükselmesi küresel piyasalar için neden bu kadar önemli?
Burak Arzova'nın açıklamasıyla faizlerin yükselmesi özellikle ucuz borçlanmaya veda anlamına geliyor. Piyasaya düşük faizle sürülen bol likiditenin artık daha yüksek maliyete sahip olacağı anlamını taşıyor. Öte yandan kademeli olarak tahvil alım programının azaltılması öngörüsü, likidite bolluğunun azalması ihtimalini de beraberinde taşıyor. 

Türkiye ABD'deki bu gelişmelerden nasıl etkileniyor?
Gelişmekte olan ülkeler için ise bu durumun karşılığı: En büyük girdileri olan "sermayenin" maliyetinin artması. 
Arzova, "Sermaye piyasalarının oluşan yeni kademelere göre yeni seviyeler belirlenmesi anlamına da geliyor. Özellikle gelişen ülkeler açısından kıt olan sermaye girişlerinin azalması ve ABD dolarının kendi ülkesine geri çağrılması olarak da görülüyor. Bu nedenle gelişen ülke paraları, ABD doları karşısında değer kaybediyor. TL'de bundan nasibini alıyor tabii" değerlendirmesini yapıyor. 
Türkiye'nin de bir gelişen ekonomi olarak bu süreçten olumsuz etkilendiğini söyleyen Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi, tek sorunun bu olmadığına vurgu yapıyor: 
"Petrol başta olmak üzere emtia fiyatlarındaki artış, Türkiye'nin yüksek cari açık riskini artırıyor. 
Turizmin nasıl gelişeceğinin bilinmemesi ve TCMB negatif rezervi konusu, yüksek cari açık ihtimali ile beraber değerlendirilince Türkiye'nin önemli bir riski olarak ortada duruyor. 
Öte yandan içerideki siyasi tartışmalar, harcamaları artıracak "Çılgın Proje" ihtimali, Türkiye'nin diğer ülkelere göre kırılganlığını daha da artırıyor. 
Enflasyonun hızla gelmesi ihtimali ve tahvil faizlerindeki kalıcı yükseliş ihtimali, bizim gibi ülkeler açısından zaten başlı başına bir risk iken, Türkiye'nin yüksek enflasyonla mücadelesinin devam ediyor olması, bu konuyu bizim açımızdan daha da önemli hâle getiriyor. 
Bir de bunların üzerine Türkiye ABD ilişkilerinin nasıl seyredeceği konusundaki belirsizlik işimizi daha da zor hale getiriyor."

ABD'nin tahvili, Türkiye'nin borsasını nasıl etkiliyor? 
Ekonomist Atilla Yeşilada ise YouTube kanalından yaptığı açıklamada ABD tahvil faizlerindeki artışın Türkiye'yi nasıl etkilediğini birkaç başlıkta anlattı. Bunlardan ilki ABD'nin tahvil piyasası ve borsa arasındaki ilişki: 
"Eskiden yatırım, teknik analize dayalı yapılırken tahvil faizleri ile borsa endeksi arasında ters yönlü bir korelasyon olurdu. Çünkü bunlar birbirine alternatiftir. Örneğin tahvil yüzde 5 faiz veriyorsa, ben portföyümün yüzde 30'unu hisse senedinde tutarım. Ama tahviller yüzde 10 faiz veriyorsa, hisse senedimin bir kısmını satar daha yüksek getiri veren tahvillere geçerim. 
Bunlar olmadı çünkü çok değişik bir dünyada yaşıyoruz. Yatırımcılar sonsuz para akımına güvenerek borsalara koşuyorlar. 
Tahvil faizlerinin yükselmesi, borsa yatırımcısının inkar edemeyeceği bir noktaya gelecek. Eğer o noktaya gelirsek, borsa endekslerinde de gerileme olacak." 
Lider endeks S&P 500'ün düşmesi durumunda, bu düşüşün nedeni Türkiye ile hiç bağlantılı olmasa bile, BIST 100'un buna direnmesinin çok zor olduğunu söyleyen Yeşilada şöyle devam etti: 
"Bir gün direnir, iki gün direnir… Belki pozitif bir gelişme olmuştur bir iki hafta S&P 500'den ayrışır. Ancak 3 ay, 6 ay, 9 ay veya bir yıllık süreçte S&P 500 ve BIST paralel gider." 
Yeşilada'ya göre ABD tahvil faizlerinin yükselişi, domino etkisi ile S&P 500'den gelişmekte olan piyasalara, oradan da BIST'e negatif olarak yansıyabilir. 

Türkiye'nin borcu nasıl etkileniyor?
Atilla Yeşilada'ya göre asıl önemli olan nokta Türkiye'nin dış borçlar yaşayan bir ülke olması. 
"Özel sektörün dış borcu 156 milyar dolar. Bu, bankalara değil dışarıya olan borç ve bir yıl içinde ödememiz gerekecek. Yani tabii ki ödememiz gerekmeyecek. Yeniden borçlanılacak" diyen ünlü ekonomist, vadesi gelen bir kredi için yeniden borçlanıldığında faizin de yeniden belirlendiğini söylüyor ve şöyle bir örnekle açıklıyor: 
"Örneğin Hazine ve Maliye Bakanlığı, bir eurobond ihracı yapacak. Bunun vadesi 10 yıl. 
Eurobond faizini ihraç yapacağı vadedeki Amerikan tahvil faizi ve kendine özgü risk unsurları, yani risk primi belirler. 
Dolayısıyla Türkiye'nin risk primi sabit kalsa da ABD tahvil faizi yükseldiğinde Türkiye de daha yüksek faiz ödemek zorunda kalıyor. Bu hem Hazine, hem bankalar, hem finans dışı özel sektör için geçerli."

Türkiye hakkındaki risk algısı nasıl etkileniyor?
Öte yandan, ABD tahvil faizleri yükseldiğinde, Türkiye'nin riski aynı kalsa da yatırımcı, risk primini yükseltiyor. 
Atilla Yeşilada, bunun nedenini, "ABD tahvil faizleri yükseldiğinde genelde dolar da yükseliyor. Hem dolar hem faizler yükseldiğinde, Türk Lirası ile gelir elde edip dolar cinsinden faiz ve anapara ödemesi yapacak olan bir şirketin temerrüde düşme riski artıyor" diyerek açıklıyor. 

ABD'nin "yüzde 2 enflasyon" endişesi nedir? 
Konuşmasında enflasyondan çok pandeminin yarattığı işsizliğe vurgu yapan Powell, aşı gelişmeleri ve ABD hükümetinin mâli destekleriyle istihdam yaratılmasının hızlanacağını ancak maksiumum istihdama bu yıl ulaşılamayacağını söyledi. 
"Maksimum istihdam ve ortalama yüzde 2 oranında enflasyon hedeflerinden uzaktayız" diyen Fed Başkanı, "Arz darboğazı nedeniyle oluşacak fiyat yükselişlerinin geçici olacağı" görüşündeyim ifadelerini kullandı ve Fed'in faiz artışı baskısı hissetmek yerine bu durumu gözlemlediği mesajını verdi. 
Ekonomiyi soğutmak için faiz artışına gitmeyeceklerini yineleyen Powell, "Faiz artışı rehberliğimiz son derece açık ve oraya ulaşmak biraz zaman alacak. Para politikasında sıkılaşmaya gitmeden önce ele alınması gereken birçok konu var" dedi.

Düşük enflasyon neden ABD için endişe verici? 
Yüksek enflasyon Türkiye'nin en büyük sorunu iken ABD'nin neden düşük enflasyondan endişelendiğini ise şöyle açıklayalım: 
ABD'de son olarak 10 Şubat'ta açıklanan yıllık enflasyon oranı yüzde 1,4. 
2015'i yüzde 0,11 enflasyonla kapatan ABD'de 2016, 2017, 2018 ve 2019 enflasyonları sırasıyla yüzde 1,26, 2,13, 2,44 ve 1,81 oldu. 
Küresel krizin başladığı 2008'i yüzde 3,83 enflasyon oranıyla tamamlayan ABD için bu oran, ertesi yıl tarihinde ilk kez sıfırın altına geriledi. (- %0,35) 
Yüksek enflasyon kadar düşük enflasyon da istenen bir senaryo değil. Çünkü bu denli düşük enflasyon, ekonomide yaprak kıpırdamadığı anlamına geliyor. 
2008 krizi gibi bir krizde ABD Merkez Bankası, ekonomiyi canlandırmak adına para basıp, karşılığında hazine tahvili ya da banka ve şirketlerden borçlanma senedi alıyor. 2008 sonundan 2010'a kadar Fed'in satın aldığı varlıkların toplam değeri yaklaşık 2,1 trilyon dolardı. 
Bu paranın kredi kanallarıyla insanlara ulaşması gerek ki onlar da daha çok tüketim yapabilsin. Ancak işsizliğin, dolayısıyla gelir kaybının yüksek olduğu durumlarda tüketim istenilen seviyede artmıyor. Kapasite kullanım oranı düşük olunca şirketler mal ve hizmetlerine zam yapmıyor, kârları artmıyor. Dolayısıyla enflasyon düşük seviyede kalıyor. 

Fed'in faiz oranları küresel kriz dönemindeki seviyeye döndü
Son toplantısını ocak sonunda yapan Federal Açık Piyasa Komitesi, politika faizini yüzde 0-0,25 aralığında sabit tutmuş ve uzun vadeli hedeflerin uzağında olunduğu ve hedeflere ulaşılıncaya kadar destekleyici politika duruşunun devam edeceği vurgusu yapılmıştı. 
ABD Merkez Bankası, 2008 yılının sonunda, işgücü piyasasındaki ve tüketimdeki bozulmaların ardından ekonomiyi canlandırmak için faizleri, 50 yılın ardından ilk kez yüzde 1'in altına, yüzde 0-0,25 aralığına çekmişti. 
Küresel krizden sonraki ilk faiz artırımı ise 2015'in aralık ayında gelmişti. Enflasyonun yüzde 2 üzerine çıktığı 2017'de ise borçlanma faizinin üst sınırı yüzde 1'e ulaştı. 
Aralık 2015- Aralık 2018 tarihleri arasında toplam dokuz kez faiz artırımı oldu. 2018 yılının son toplantısında faiz oranı, yüzde 2,25-2,50 bandına yükseltti.
Küresel krizin 10'uncu yılında Merkez Bankası Başkanlığı'na gelen Jerome Powell, Ekim 2018'de yaptığı açıklamada Fed'in 2008 finansal krizinden sonra uyguladığı olağanüstü politikalara artık ihtiyaç kalmadığını söylemiş, "Gerçekten aşırı derecede düşük ve destekleyici faiz oranlarına ekonomi çok zayıfken ihtiyacımız vardı. Onlara artık ihtiyacımız yok ve uygun değiller" demişti.
Piyasacı tavrıyla ve düşük faiz destekçiliğiyle bilinen eski Başkan Donald Trump ise faiz artırım politikaları ile ilgili "Fed hata yapıyor. Aklını kaçırmış olmalı" açıklamasını yapmıştı. 
Tarihler Ekim 2019'u gösterdiğinde ABD Merkez Bankası, 1995'ten bu yana ilk kez üst üste üç toplantıda faiz indirimine gitmiş ve politika faiz aralığını 1,50-1,75 arasına çekmişti. Fed'in karar metninde istihdamın güçlü olduğu, ekonominin ılımlı büyüdüğü ancak yatırımların ve ihracatın zayıf olduğu ifade edilmişti. 
Fed, 2019'u bu faiz koridorunda tamamladı. Jerome Powell, yıl sonunda yaptığı açıklamada "Faiz artışlarını bir yıl sonra konuşabiliriz. Ama 2021 ile ilgili kimsenin bugünden bir öngörüsü yok. Bunu zaman içinde göreceğiz" demişti. 

ABD ekonomisi yüzde 3,5 daraldı, faizler dört yıl daha sıfıra yakın seviyede 
Powell'ın ve dahi hiç kimsenin hesaba katamadığı bir parametre vardı: 100 yılda bir gerçekleşen küresel salgın. 
2020'yi "son 50 yılın en düşük işsizlik oranı" gururlanması ile karşılayan ABD, bu açıklamalardan birkaç ay sonra koronavirüs pandemisinin merkez üssü oldu. 
Şirketlerin kapanmasıyla nisanda yüzde 14,8'i aşan işsizlik, Şubat 2021 itibarıyla yüzde 6,20 seviyesinde. Fırsatlar ülkesi, 2008'i bile yüzde 7,3 işsizlikle kapatmıştı. 
Mevcut durumda yaklaşık 4 milyon 300 bin Amerikalı eyaletlerin verdiği işsizlik yardımını alıyor.
Fed, ABD büyüme beklentisini 2021'de yüzde 4,2 olarak açıklayan Fed, işsizlik oranı tahminini de yüzde 5 olarak açıkladı. ABD Ticaret Bakanlığı, ocakta yaptığı açıklamada ekonominin 2020'de yüzde 3,5 daraldığını duyurdu. 
2020'ye yüzde 1,50-1,75 aralığındaki faiz oranlarıyla başlayan Fed, koronavirüsün ekonomik etkilerini göstermeye başlamasıyla mart ayında bu oranı 0-0,25 aralığına kadar çekti ve yılın sonuna kadar değişikliğe gidilmedi. 
Amerikan Merkez Bankası'nın faizleri, en az 2023'e kadar sıfıra yakın oranlarda sabit tutması bekleniyor. 

Independent Türkçe



Harvard’ın önde gelen uluslararası ticaret teorisyeni: Suudi Arabistan, parçalanmış bir dünyada başarıya ulaşmanın ‘şifresine’ sahip

Prof. Dr. Pol Antras, El-Ula Konferansı’ndaki panel tartışmalarından birinde dinleyicilere hitap ediyor. (Şarku’l Avsat)
Prof. Dr. Pol Antras, El-Ula Konferansı’ndaki panel tartışmalarından birinde dinleyicilere hitap ediyor. (Şarku’l Avsat)
TT

Harvard’ın önde gelen uluslararası ticaret teorisyeni: Suudi Arabistan, parçalanmış bir dünyada başarıya ulaşmanın ‘şifresine’ sahip

Prof. Dr. Pol Antras, El-Ula Konferansı’ndaki panel tartışmalarından birinde dinleyicilere hitap ediyor. (Şarku’l Avsat)
Prof. Dr. Pol Antras, El-Ula Konferansı’ndaki panel tartışmalarından birinde dinleyicilere hitap ediyor. (Şarku’l Avsat)

Harvard Üniversitesi’nde ekonomi profesörü olan Pol Antras, Suudi Arabistan’ın küresel ticaretteki dönüşüm sahnesinde istisnai bir model sunduğunu ve geleneksel gelişmekte olan piyasa kalıplarından köklü şekilde farklılaştığını belirtti. Antras, küreselleşmenin sona ermediğini, aksine ‘parçalı entegrasyon’ adıyla yeniden şekillendiğini vurguladı. Şarku’l Avsat’a konuşan Antras, Suudi Arabistan’ın vizyonu ve yapısal reformlarının, ülkeyi dünyadaki bu parçalı entegrasyon sürecinden faydalanabilecek avantajlı bir konuma getirdiğini söyledi. Antras, ülkenin lojistik ve yapay zekâ alanındaki yatırımlarının, küresel krizlerin yarattığı gürültüyü aşan sürdürülebilir büyümenin gerçek motoru olduğunu kaydetti.

Pol Antras, modern dönemin önde gelen ekonomi teorisyenlerinden biri olarak kabul ediliyor ve Harvard Üniversitesi’nde profesör olarak görev yapıyor. Uluslararası ticaret konusundaki araştırmaları, şirketlerin üretim süreçlerini sınırlar ötesinde nasıl organize ettiklerini ve küresel değer zincirlerini anlamada çığır açıcı nitelikte.

Geleneksel ekonomi sınıflandırmalarını eleştirerek konuşmasına başlayan Antras, “Gelişmekte olan piyasaların uluslararası ticaret dönüşümünden nasıl faydalandığı konusunda genel ifadeler kullanmak çok zor. Bunun nedeni, genellikle ülkeleri kıtalarda veya benzer gruplarda toplama eğilimimizdir” dedi. Antras, ‘gelişmekte olan piyasalar’ kavramının altında çok farklı sanayi yapılarının saklı olduğunu vurgulayarak Suudi Arabistan’ın durumunu örnek gösterdi: “Bazı ekonomiler büyük ölçüde imalat ihracatına dayanıyor ve ticari entegrasyon ile pazar erişimi onların hayat damarları. Buna karşılık Suudi Arabistan gibi bir ekonomi, çok fazla ihraç yapmasına rağmen Çin ile temel ürünlerinde çok az rekabetle karşılaşıyor.” Bu durumun Suudi Arabistan için eşsiz bir fırsat yarattığını belirten Antras, “Suudi Arabistan için bu dönem, Çin’den daha düşük maliyetle mal temin etmek veya daha önce yalnızca ABD pazarına giden ürün çeşitlerine erişim sağlamak için büyük bir fırsat” dedi.

Gelişmekte olan piyasaların ‘damping’ ve rekabet baskısıyla nasıl başa çıkması gerektiği sorulduğunda Antras, açık bir tavsiye verdi: “Bence gelişmekte olan piyasalar olabildiğince az korumacı eğilim göstermeli. Bu kolay olmayacak; çünkü Çin’in ihracat artışı bazı yerel üreticileri etkileyecek ve onları koruma yönünde siyasi baskı yaratacak. Ancak geleceğe doğru yol, kendinizi çok taraflı sisteme bağlı bir ekonomi olarak konumlandırmak, yabancı üreticilerin pazara girmesine izin vermek ve aynı zamanda yerli üreticilerin dış pazarlara açılmasını teşvik etmektir. Büyük ülkelerin uygulamalarını taklit etmekten tamamen kaçınmalıyız.”

Yerel sanayilerin korunmasıyla ilgili olarak ise Antras şu ifadeleri kullandı: “Evet, Çin’in damping uygulamaları bazı ülkelerde ciddi kaygı yaratıyor, çünkü bu ülkelerin yerli üretim tabanları Çin ürünleriyle doğrudan rekabet ediyor. Ancak Suudi Arabistan için endişe daha az; çünkü Çin ürünleriyle doğrudan çatışan bir üretim tabanı yok. Aslında ucuz ithalat, Suudi tüketiciye fayda sağlayabilir. Eğer bir sektör zarar görürse, insanları korumanın daha iyi yolları var: kredi planları sağlamak, sübvansiyonlar vermek veya şirketlerin iş modellerini yeniden düşünmelerine ve geliştirmelerine yardımcı olmak gibi.”

Küreselleşme ölmedi... sadece ‘parçalandı’

‘Küreselleşmenin sona erip ermediği’ sorusuna yanıt veren Antras, yeni bir kavram ortaya koyarak şöyle dedi: “Bence küreselleşme bitmedi, ben bunu ‘parçalı entegrasyon’ (Fragmented Integration) olarak adlandırıyorum. Entegrasyon süreci devam edecek, ancak ticaret anlaşmaları farklı yollarla yapılacak. Artık sadece çok taraflı müzakerelere güvenemeyiz; çünkü bu anlaşmalara bağlılık hissi dünya genelinde azaldı. Anlaşmalar imzalanmaya devam edecek, ancak süreç daha karmaşık olacak ve belirsizlik en belirgin özellik olarak kalacak.”

Faiz ve yapay zekâ: madalyonun diğer yüzü

Yüksek faiz oranlarının gelişmekte olan ülkelerin karmaşık sanayilere geçiş planları üzerindeki etkisine de değinen Antras, “Yüksek faiz oranları, gelişmekte olan piyasaların karşılaştığı risk primiyle birlikte, yatırımları şüphesiz sınırlıyor. İhracat, kredi, yatırım ve kalite iyileştirmesi gerektiriyor. Ancak faizlerin yükselmesinin temel bir nedeni var; bu, yapay zekâ ve teknolojik değişim kaynaklı yüksek büyüme beklentilerini yansıtıyor” ifadelerini kullandı.

Antras, bu büyümenin aynı zamanda çözüm sunduğunu belirterek şöyle devam etti: “Eğer bu büyüme potansiyeli gerçekleşirse, verimlilik önemli ölçüde artacak ve KOBİ’ler talebi daha iyi öngörebilecek, daha önce keşfedilmemiş pazarlara erişim sağlayacak. Dolayısıyla evet, faizler kısa vadede olumsuz bir güç, ancak gerçek bir büyüme potansiyelinden kaynaklanıyorsa durum o kadar da kötü olmayabilir.”

İş kaygısı ve devlet müdahalesi

Antras, işgücü piyasasına ilişkin derin endişelerini de dile getirdi. Önümüzdeki zorlukların çift yönlü ve ciddi olduğunu belirten Antras, Çin’in rekabeti ile yapay zekâ aracılığıyla otomasyonun işgücü üzerindeki etkisinin birleştiğini vurguladı. Antras, “İşgücünün geleceği konusunda ciddi endişelerim var; Çin’den gelen yoğun ihracat rekabeti, yapay zekâ ile işlerin otomatikleşmesiyle birleşirse, özellikle genç işçiler arasında ciddi işgücü piyasası sıkıntılarına yol açabilir” dedi.

Bu durumun piyasaya bırakılmaması gerektiğini söyleyen Antras, “Burada hükümet müdahalesine acil ihtiyaç var; bu müdahale, büyük mali kaynaklar ve yüksek düzeyde hazırlık gerektiriyor” dedi. Tek çözümün ‘verimlilik şartı’ olduğunu belirten Antras sözlerini şöyle noktaladı: “Yeni teknolojiler beklenen ölçüde verimliliği artırırsa, bu büyüme hükümetlere zarar görenleri telafi etmek ve insan kaynaklarını yeniden eğitmek için gerekli mali alanı sağlayacaktır. Başarı, kısa vadeli olumsuz etkileri yönetmek ile uzun vadeli stratejik kazançlara yatırım yapmak arasında hassas bir denge kurmakta yatıyor.”


Suudi Arabistan, hayati öneme sahip sektörleri geliştirmek için Suriye ile stratejik anlaşmalar imzaladı

Suudi Arabistan Yatırım Bakanı Halid el-Falih, Şam'da Suriye ile stratejik anlaşmaların imzalandığını duyururken (X)
Suudi Arabistan Yatırım Bakanı Halid el-Falih, Şam'da Suriye ile stratejik anlaşmaların imzalandığını duyururken (X)
TT

Suudi Arabistan, hayati öneme sahip sektörleri geliştirmek için Suriye ile stratejik anlaşmalar imzaladı

Suudi Arabistan Yatırım Bakanı Halid el-Falih, Şam'da Suriye ile stratejik anlaşmaların imzalandığını duyururken (X)
Suudi Arabistan Yatırım Bakanı Halid el-Falih, Şam'da Suriye ile stratejik anlaşmaların imzalandığını duyururken (X)

Suudi Arabistan Yatırım Bakanı Halid el-Falih bugün yaptığı açıklamada, krallığın Suriye'nin Halep kentindeki iki havaalanının geliştirilmesi için çeşitli aşamalarda 7,5 milyar riyal (2 milyar dolar) yatırım yapacağını söyledi.

Yatırım Bakanı Halid bin Abdulaziz el-Falih başkanlığındaki üst düzey Suudi heyeti, Suudi Arabistan Krallığı ile Suriye Arap Cumhuriyeti arasındaki ekonomik ve yatırım iş birliğini güçlendirmeyi ve ortak projelerin pratik uygulamasına yönelik ikili ortaklıkları ilerletmeyi amaçlayan resmi bir ziyaretin başlangıcı olarak bu sabah Suriye'nin başkenti Şam'a geldi.

El-Falih, "Nas" şirketinin ülke dışındaki ilk yatırımı olan "Nas Syria" adlı bir havayolu şirketinin kurulduğunu duyurdu.

El-Falih ayrıca, Suriye'deki büyük projelere yatırım yapmaya adanacak olan Elaf Yatırım Fonu'nu da başlattı.

Suriye Yatırım Otoritesi Başkanı Talal el-Hilali ise ülkesinin telekomünikasyon altyapısını geliştirmek, iletişim ağlarını ve internet kalitesini modernize etmek için Suudi Arabistan ile bir anlaşma imzalayacağını duyurdu.

Açıklamada, Suudi Arabistan ile vatandaşların yaşamlarını doğrudan etkileyen hayati sektörleri hedefleyen bir dizi stratejik anlaşmanın imzalanacağı da belirtildi.

Suudi Arabistan Yatırım Bakanlığı tarafından yayınlanan basın açıklamasında, Suudi heyetinin ziyaretinin "iki kardeş ülke arasındaki stratejik ortaklığı destekleme, kalkınma projelerini desteklemede özel sektörün rolünü güçlendirme ve ortak çıkarlara hizmet eden ve gelecek dönemdeki kalkınma eğilimlerine ayak uyduran sürdürülebilir bir ekonomik entegrasyon yolu oluşturma çerçevesinde gerçekleştiği" ifade edildi.

Açıklamada, bu ziyaretin "Krallık ile Suriye arasındaki ekonomik ortaklıkta ileri bir aşamayı temsil ettiği, geçen yıl düzenlenen bir dizi toplantı ve forumun devamı niteliğinde olduğu ve bu toplantılar ve forumlar sonucunda karşılıklı yatırımı teşvik etmek ve bir dizi hayati sektörde ortak çalışma mekanizmalarını etkinleştirmek amacıyla bir dizi anlaşmanın imzalandığı" belirtildi. Açıklamada ayrıca, "Bu sürekli çabalar, iki ülke arasındaki stratejik uyumu teyit ederek hem Suudi hem de Suriye özel sektörleri için ekonomik kalkınmayı destekleme ve yatırım fırsatlarını genişletme konusunda büyük bir hedef çerçevesinde ortak ekonomik entegrasyonu derinleştirme amacını ortaya koymaktadır." ifadelerine yer verildi.


Altın ve gümüş fiyatları niçin çok değişiyor?

Altın ve gümüş, ekonomik ve jeopolitik krizlere karşı yatırımcılar tarafından güvenli liman olarak görülüyor (Reuters)
Altın ve gümüş, ekonomik ve jeopolitik krizlere karşı yatırımcılar tarafından güvenli liman olarak görülüyor (Reuters)
TT

Altın ve gümüş fiyatları niçin çok değişiyor?

Altın ve gümüş, ekonomik ve jeopolitik krizlere karşı yatırımcılar tarafından güvenli liman olarak görülüyor (Reuters)
Altın ve gümüş, ekonomik ve jeopolitik krizlere karşı yatırımcılar tarafından güvenli liman olarak görülüyor (Reuters)

Altın ve gümüşte üst üste kırılan rekorların ardından gelen düşüş mercek altına alındı. 

Wall Street Journal'ın (WSJ) analizinde, ABD Başkanı Donald Trump'ın ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanlığı'na Kevin Warsh'u aday göstermesinin ardından değerli metallerde sert düşüş yaşandığına dikkat çekiliyor. 

Analize göre yatırımcılar, Warsh'un enflasyona karşı "şahin bir politika" izleyeceğini ve Fed'in başına atanmasının doların güçlenmesini sağlayacağını düşünüyor. Financial Times'ın analizinde de benzer bir noktaya işaret ediliyor. 

Fed'in bağımsızlığıyla ilgili endişeler, mayıstan bu yana doların değerinin düşmesinde önemli rol oynadı. 

Trump ise doların seyrinde olumsuz bir durum olmadığını savunarak "Bence harika gidiyor" demişti. 

Analizde, Warsh'un adaylığının duyurulmasıyla altın ve gümüşte hızlı satışlar başladığı vurgulanıyor. Diğer yandan değerli metallerdeki düşüşün, "piyasa temellerinin öngördüğünün çok ötesine çıkan çılgın alımların sonucu olduğuna" da dikkat çekiliyor. 

Trump'ın cuma günkü açıklamasında "çok zeki, çok iyi ve güçlü" diye nitelediği Warsh'un adaylığını duyurmasıyla dolarda da toparlanma görüldü. 

Değerli metallerin değişken seyrinde spekülasyonların da önemli rol oynadığına işaret ediliyor. 

En uç spekülasyonların, "vatandaşların külçe gümüş almak için sıraya girdiği" Çin'den geldiği belirtiliyor. Çin sınır polisinin, Hong Kong'dan ülkeye yaklaşık 227 kilogram gümüş kaçırmaya çalışan iki kişiyi geçen hafta yakalaması da gündem olmuştu. 

Çin yönetimi, yatırım çılgınlığının risklerini azaltmak için UBS gümüş vadeli işlem fonu da dahil 5 emtia fonunun ticaretini cuma günü askıya almıştı. 

Öte yandan sert satışlara rağmen WSJ analistleri, özellikle altın ve bakırda yükselişin sürebileceği tahminini paylaşıyor. 

Fed-Beyaz Saray çekişmesi

Fed Başkanı Jerome Powell'la Trump arasındaki çekişme, ABD Merkez Bankası'nın bağımsızlığıyla ilgili endişeleri artırıyor. 

Tartışma Fed ofis binalarının yenilenmesini kapsayan çok yıllı projeyle ilgili. Beyaz Saray'ın proje için öngördüğü bütçe 1,9 milyar dolardı. Ancak işçilik ve malzeme fiyatlarındaki artış, tasarım değişiklikleri ve asbestle kurşun kirliliği gibi öngörülemeyen sorunlar nedeniyle maliyet 2,5 milyar dolara çıkmıştı.

ABD Başkanı, Powell'ın dolandırıcılık yaptığını ima ederek süreci kötü yönettiğini öne sürmüştü. Fed başkanı ise hakkındaki iddiaları reddederek, binaların renovasyon masraflarının uzun vadede kendini amorti edeceğini belirtmişti.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Financial Times