Cezayir ve Fransa, suçluların iadesi ile ilgili bir anlaşmanın çerçevelerini belirledi

Anlaşma maddelerinde insan haklarını koruma ilkesine ve siyasi görüşlerin cezalandırılmasının reddedilmesine odaklanıldı

Cezayir Yüksek Mahkemesi (AFP)
Cezayir Yüksek Mahkemesi (AFP)
TT

Cezayir ve Fransa, suçluların iadesi ile ilgili bir anlaşmanın çerçevelerini belirledi

Cezayir Yüksek Mahkemesi (AFP)
Cezayir Yüksek Mahkemesi (AFP)

Ali Yahi
Cezayir ile Fransa arasında suçluların iadesi ile ilgili anlaşmada geçen ifadeler, Cezayir’in Paris’e sunduğu taleplerin akıbeti konusunda tartışmalara yol açtı. Tartışmalar “Talep edilen kişi, iade talebinde bulunulan tarafın uyruğuna sahipse iade edilmeyebilir” maddesinin ardından alevlendi.

Sert ifadeler
Cezayir Resmi Gazetesi’ne göre anlaşmanın ilk maddesinde “Taraflar, kendi adli makamları tarafından kovuşturulan veya hüküm giyen kişileri bu sözleşmede belirtilen kural ve şartlara göre birbirlerine teslim etmeyi taahhüt eder” ifadeleri yer alıyor. Suçluların iade edilmesini gerekli kılan suçlara işaret edildiği ikinci madde ise “İade talebi, tarafların her birinin kanunlarına göre bir yıldan az olmamak üzere hapis cezası veya infaz edilen hapis cezası ile hüküm giyen kişinin işlediği suçlar için geçerlidir. İade talebi hapis cezasının infaz edilmesi amacıyla sunuluyorsa, cezanın kalan süresi altı aydan az olmamalıdır” şeklindeydi.
Aynı zamanda anlaşmada şu ifadeler geçti: “Yalnızca talebin, iade talebinde bulunulan tarafça mali suç olarak tanımlanan bir suçla ilgili olması veya talepte bulunulan tarafın yönetmeliğinin talepte bulunan tarafın yönetmeliğindeki aynı tür harç ve vergileri uygulamaması veya ilgili yönetmeliğin harçlar, vergiler, gümrükler ve kambiyo ile ilgili aynı tür düzenlemeleri içermemesi nedeniyle iade talebinin reddedilmesine izin verilmez.”
Anlaşmanın devamında “İade talebi, iki tarafın yönetmeliğine göre cezalandırılan birkaç ayrı suç içeriyorsa ve bunlardan bazıları bu maddenin 1. fıkrasında belirtilen diğer şartları yerine getirmiyorsa, kişinin arandığı suçlardan en az birinin iade edilmesini gerektirmesi şartıyla, bu son suçlar için iade talebi kabul edilebilir” ifadeleri yer aldı.

Vatandaşların iadesi
Anlaşmanın “vatandaşların iadesi” başlıklı üçüncü maddesinde “Kişinin uyruğu iade istemini gerektiren suçları işlediği tarihte belirlendiğinden, talep edilen kişi iade talebinde bulunulan tarafın uyruğuna sahipse iade edilmeyebilir” ifadesi yer alıyor.
Maddenin devamında “İade talebinde bulunulan taraf, vatandaşlarından birini teslim etmeyi reddederse talep eden tarafın talebi üzerine, gerektiğinde adli kovuşturma için davayı yetkili makamlara sevk etmesi gerekir. Bu durumda talepte bulunan taraf, iade talebinde bulunulan tarafa diplomatik yollardan elindeki suçla ilgili dosyalara ve ilgili belge ve araçlara iliştirilmiş bir kovuşturma talebi gönderir” ifadesi yer alıyor.

Reddedilme nedenleri
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, Anlaşmanın dördüncü maddesinde iade talebinin reddedilmesinin zorunlu nedenleri ele alınıyor ve “iade talebinde bulunulan tarafın, iade istemi gerektiren suçun siyasi bir suç olduğunu veya siyasi bir suçla bağlantılı olduğunu düşünmesi durumunda” talebi reddedebileceği ifade ediliyor. Bununla birlikte maddenin devamında “Bir devlet başkanının hayatına, fiziksel sağlığına veya herhangi bir aile üyesinin hayatına zarar verilmesi veya iki tarafın çok taraflı bir anlaşma ile bağlı olduğu terör niteliğindeki suçlar siyasi suçlardan sayılmaz. Bu durumda iadesi istenen kişi teslim edilir veya hangi adımın atılacağına karar vermek için dava yetkili makamlara havale edilir” ifadesi yer alıyor.
Anlaşmanın devamında “iade talebinde bulunulan tarafın, iade talebinin kişinin ırkı, cinsiyeti, uyruğu veya siyasi görüşleri yüzünden kovuşturulması veya cezalandırılması amacıyla yapıldığına veya durumunun bu sebeplerden birinden ötürü kötüleşeceğine inanmak için ciddi nedenleri varsa” talebi reddedebileceği ifade ediliyor.

Özgürlükleri hedef almıyor
Hukukçu Abdulhamid bin İdris Independent Arabia’ya anlaşma ile ilgili verdiği demeçte “Anlaşma metni insan haklarını koruma ilkesine odaklanmış durumda. Bunun delili de özgürlükleri hedef almaması. Zira siyasi görüşlerini ifade eden kişilerin iade edilmesini reddediyor. Buna ek olarak anlaşma, özellikle yolsuzluk ve terör olguları ile mücadele etmek için yapıldı” dedi.
Talebin yapıldığı gün iadesi istenen kişinin uyruğundan bahseden maddenin, kişinin iade veya cezadan paçayı sıyırmasına kapı araladığı için gelecekte yankı uyandırabileceğine işaret eden Abdulhamid bin İdris, bu anlaşmanın yürürlüğe girmesinin, Cezayir’in Fransa’dan "suçluların" iadesini her talep ettiğinde ortaya çıkan bazı tartışmaları sona erdireceğini söyledi.
Cezayir ve Fransa, adli anlaşmalarının revize edilmesi çerçevesinde bu yeni anlaşmayı imzaladılar. 1964 yılına dayanan bir önceki anlaşmanın yerini alan bu anlaşma, 2016 yılında Paris'te ceza hukuku alanında imzalanan adli işbirliği anlaşmasının devamı olarak geliyor. 2019 yılında anlaşmanın imzalandığı gün iki ülkenin yetkilileri, anlaşmanın insan haklarına saygı gösterilmesi, temel özgürlüklerin garanti altına alınması ve kişisel bilgilerin korunması ile uyumlu olduğunu vurguladı.
Diğer taraftan hukukçu Kerim Selimi Independent Arabia’ya verdiği demeçte güvenliği ve istikrarı sağlamanın her devletin hakkı olduğunu ve bu yüzden Cezayir’in anlaşmanın yürürlüğe girmesinde ısrar etmesinin sebebinin, isyan veya şiddet çağrısı yaparak güvenliğini ve istikrarını tehlikeye attığını düşündüğü kişileri hedef almak olduğunu söyledi.
Selimi anlaşmada iadesi istenen kişileri mahkum edecek delil ve kanıtlara vurgu yapıldığını ve bu nedenle, iade işlemlerinin gerekçeli, yasal, insan hak ve özgürlüklerine saygılı ve herhangi bir ihlali önleyecek şekilde yapılacağını kaydetti. Yargının karar vereceği göz önüne alındığında, anlaşmanın yürürlüğe girmesinin Cezayir ve Fransa’da adaleti test edeceğini söyledi.



İran savaşının ara seçimlerdeki ağırlığı

Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)
Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)
TT

İran savaşının ara seçimlerdeki ağırlığı

Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)
Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)

Velid Faris

Çoğu gözlemci, Trump yönetiminin 2025'ten beri İran'daki İslam rejimine karşı yürüttüğü savaşın, yaklaşan ara seçimler başta olmak üzere, ABD seçimleri üzerinde doğrudan bir etkisi olacağı konusunda hemfikir. Bu sonuçlara aylar önce ulaşıldı ve biz, en azından ocak sonu ve şubat başından beri bu gelişme konusunda uyarıda bulunan ilklerdendik.

Independent Arabia’nın bana sunduğu bu köşedeki yazılarımda ve Amerikan ve uluslararası televizyon kanallarındaki katılımlarımda vurguladığım gibi, Tahran'daki rejimin 2026 yazından önce devrilmemesinin, Kongre'nin kontrolü için yapılacak sonbahar seçimlerine yansımaları olacaktı. Başlangıçta, bu uyarıyı yalnızca birkaç Amerikan medya kuruluşu ciddiye aldı. Ancak birkaç ay sonra, muhafazakar televizyon kanalları ve Cumhuriyetçi yorumcular, Tahran rejiminin gerçekten de müzakereleri sabote etmek ve aynı zamanda Amerikan askeri gücüne karşı ayakta kalmak amacıyla Washington'a yanıtlarını geç iletmeyi planladığı fikrini benimsemeye başladılar.

İran’daki Ocak katliamlarının ardından, İran Devrim Muhafızları, kitlesel katliamların sonuçlarına dair değerlendirmeleri ile eş zamanlı olarak müzakereler seçeneğini gündeme getirmeyi hedefledi. Trump yönetimi zaten İran içindeki hedefleri vurmaya başlamış ve diplomatik görüşmeler için şartlar belirlemişti. Başlangıçta, İran Dini Lideri Ali Hamaney'in ve çok sayıda önde gelen askeri komutan ve yetkilinin öldürülmesi, Humeyni rejimi yöneticileri arasında bir anlaşmaya varılmadığı takdirde tüm liderliğin öldürülebileceğine dair bir korku dalgasına neden oldu.

Öte yandan, Devrim Muhafızları, bu durumda, on binlerce İranlı sivili öldürdükten sonra, İran genelinde konuşlandırılmış güvenlik aygıtının ve birimlerinin kaderinin halkın elinde olacağını ve birçoğunun misillemeyle karşı karşıya kalabileceğini biliyordu.

Humeyni elitleri, Amerikan tarafına taviz vermekten başka seçeneklerinin olmadığını anlamışlardı, ancak teslim olmayacaklardı. Esasında, bu strateji, bir teklif sunmak, bir anlaşma imzalamak, sonra onu reddetmek ve Hürmüz Boğazı ve nihayetinde Babu’l Mendeb gibi yeni çatışma cepheleri açmaktan ibaretti.

Gerçekten de plan işe yaradı. Yedi ay boyunca Amerika Birleşik Devletleri, rejimi zayıflatmak için askeri operasyonlar yürüttü, ancak aynı zamanda yüksek gerilim rejim güçleri için çok tehlikeli hale geldiğinde ateşkes teklif etmeye devam etti. Bu senaryo şubat ve eylül ayları arasında tekrarlandı. Askeri olarak, Amerika Birleşik Devletleri rejimin askeri makinesini zayıflatmayı başardı, ancak onu yok etmedi.

Gelgelelim Devrim Muhafızlarının elinde tuttuğu ve tutmaya devam ettiği koz, ara seçimlerdi. Strateji, rejimin seçimlere kadar iktidarda kalmasına izin vermeye, muhalefetin Kongre'nin iki kanadından birinde, yani Senato veya Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğu kazanmasına bahis oynamaya dayanıyordu.

Demokrat Parti ve sosyal demokrat akım tarafından temsil edilen muhalefetin her iki kanatta da çoğunluğu elde etmesi durumunda, Beyaz Saray'ın savaştan çekilmesi yönündeki yasal ve siyasi baskı muazzam olacaktır. Tahran'ın hesapları, yönetimin kampanyadan çekileceği veya en azından Obama yönetimi tarafından imzalanan İran nükleer anlaşmasına benzer bir anlaşmayı kabul edeceği sonucuna varıyor.

Tahran ve Washington arasındaki sekiz aylık çıkmaz, Başkan Trump'ın rejimin çöküşüne yol açacak bir “şok ve dehşet” stratejisi uygulamadığı sürece değişmeyecek akışkan bir gerçeklik yarattı.

Ancak Başkan, Birleşmiş Milletler'de kasım seçimlerinden sonra rejimle bir anlaşmaya varabileceğini açıkladı ve bu da mevcut durumun seçimlerden sonra da devam edebileceğine işaret ediyor.

Cumhuriyetçi kampanya, basitçe Washington şu anda seçmenlere net bir cevap vermeye hazır olmadığı için İran'ın kasım ayındaki seçmen tercihlerinin bir parçası olmaması gerektiği sonucuna varmış gibi görünüyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre askeri açıdan, Amerika Birleşik Devletleri İslam Cumhuriyeti aleyhine önemli kazanımlar elde etti, ancak siyasi olarak hâlâ gerçek bir diplomatik sonuç yok. Obama liderliğindeki muhalefet, Amerikan askeri gücünün rejimin silahlı kuvvetlerinden çok daha üstün olduğu doğru olsa da, kapsamlı, karşılıklı olarak kabul edilebilir ve imzalanmış bir planın yokluğunun bir belirsizlik durumunu yansıttığına inanıyor.

Peki, bu belirsizlik seçim sonuçları üzerinde etkili olabilir mi?

Öncelikle, bu bir başkanlık seçimi değil, yasama seçimi; bu nedenle dış politika sonuçta belirleyici faktör olmayabilirken, iç meseleler seçmenler için daha büyük önem taşımaya devam ediyor. Ancak, dış çatışmaların seçmenler üzerinde, özellikle Yahudi, Arap, Müslüman ve İranlı topluluklar gibi bazı topluluklar üzerinde belirli bir etkisi bulunuyor.

Muhalefetin Körfez ve Kızıldeniz'deki durumu sunma biçimi, seçmenleri etkileyecek önemli bir faktör olacaktır.

Ortadoğu'daki savaşlar ile en çok ilgilenen seçmen kitleleri az olsa bile, iki partiyi ayıran sandalye sayısı da sınırlıdır. Bu, bölgede sahadaki güç dengesine bağlı olarak, bazı seçmen kitlelerinin etkilenebileceği ve bu sandalyelerin iki parti arasındaki güç dengesini değiştirebileceği anlamına geliyor.

Herhangi bir senaryoda, soru işaretleri, bu gelişmelerin 2027'de ABD dış politikası üzerinde ne gibi bir etkisi olacağına bağlı olmayı sürdürüyor.

 Cumhuriyetçiler, yönetimin son dakikada geniş çaplı bir hamlede bulunması sayesinde çoğunluklarını korurlarsa, Başkan Trump görevde kalacaktır ve seçimden sonra İran konusunda bir karar vermek zorunda kalacaktır.

Demokratlar bir veya her iki kanadın kontrolünü ele geçirirse, bunun ABD dış politikası ve ulusal güvenliği üzerinde önemli bir etkisi olacaktır. Cumhuriyetçiler Kongre'nin her iki kanadından birinin kontrolünü kaybederse, İran rejiminin oynadığı bahis kazanmış olacaktır.

Başkan, muhalefet Temsilciler Meclisi'ni kontrol etse bile, yönetiminin bu sorunu çözmek için iki yıldan fazla zamanı olduğunu söyledi. 2019'dan bu yana değişen koşullar göz önüne alındığında, bu konu etrafında önemli bir tartışma var.

Buradaki argüman şuna dayanıyor; Trump iktidara geldiğinde ABD bürokrasisinin büyük bir bölümü Obama yönetimiyle bağlantılı muhalefet tarafından kontrol ediliyordu. Ancak bugün Trump, prensip olarak, kilit kurum ve kuruluşların başkanlarının atanmasını güvence altına aldı. Sonuç olarak, Demokratların çoğunlukta olduğu bir Temsilciler Meclisi veya Senato'nun herhangi bir eylemi, başkanın dış politikası üzerinde aynı etkiye sahip olmayabilir.

ABD'nin 2025'ten bu yana İran'a yönelik politikası ve yönetimin rejime karşı yürüttüğü iki savaşın kasım ayındaki seçmen kararlarını nasıl etkileyeceği konusundaki tartışma ise üç ana nokta etrafında dönecektir.

Birincisi, ABD ile rejim arasındaki gerçek savaştır; bu savaş nasıl yürütüldü, kim galip geldi ve gelecekte neler olacak.

İkinci nokta, diplomatik girişim ve nihayetinde kimin üstünlük sağladığıyla ilgilidir.

Üçüncü ve son nokta, seçimden sonra rejimle olan ilişkinin geleceğiyle ilgilidir; bu konuda hangi seçenekler mevcut?

Ancak bu sonbaharda en acil soru, Cumhuriyetçilerin Kongre'nin iki kanadından birini kaybetmesi durumunda muhalefetin senaryosu ile ilgili olacaktır. Muhalefet kazanırsa ne yapacak? Ve bir iç siyasi zafer elde etmeden Trump yönetimini savaşı sona erdirmeye nasıl zorlayacak?

Bazı analistler, Demokratların yönetimi savaştan çekilmeye zorlamak için ellerindeki her aracı kullanacaklarını düşünüyor. Diğer bir grup analist ise muhalefetin rejimle müzakerelere katılmayı ve yeni bir İran nükleer anlaşmasının yönetimine dahil olmayı talep edeceğini öne sürüyor.

Ancak sonuç aynı kalmaya devam ediyor; Cumhuriyetçiler Kongre'nin kontrolünü elinde tutarsa, başkana önemli ölçüde siyasi hareket alanı tanıyacaklar ve bu, İran rejimi için zor bir dönem olacaktır. Demokratlar Capitol Hill'de kazanırsa, Trump yönetimi politikalarını şiddetle savunacak, ancak Demokratlar arasında daha pragmatik olanlar dış politikada denetimi üstlenmedikçe önemli bir ilerleme kaydedemeyecektir.


Husiler ve İran, bölgede İsrail’e nasıl bahane sağlıyor?

İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor. (Reuters))
İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor. (Reuters))
TT

Husiler ve İran, bölgede İsrail’e nasıl bahane sağlıyor?

İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor. (Reuters))
İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor. (Reuters))

Pakistanlı Profesör Ishtiaq Ahmed, bölgede tırmanan çatışmanın yalnızca İran ile İsrail arasındaki gerilim veya Yemen’deki meşru hükümete verdiği destek nedeniyle Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları üzerinden okunamayacağını belirtiyor. Ahmed’e göre, bu cepheler arasındaki etkileşimler artık bölgesel sistem üzerinde daha geniş etkiler yaratırken, çeşitli taraflara askeri varlıklarını genişletmeleri için gerekçeler de sunuyor.

Pakistan’daki The Friday Times gazetesinde yayımlanan kapsamlı analizinde Ahmed, temel bir çelişkiye dikkat çekiyor: İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor.

İran’ın vekil güçleri ve İsrail’in güvenlik bahanesi

Ahmed’e göre İran’ın bölgedeki müttefik güçleri desteklemeye dayalı stratejisi, Arap ülkeleri üzerinde güvenlik baskısı oluştururken aynı zamanda İsrail’e askeri operasyonlarını genişletmesi için güvenlik gerekçeleri sağlıyor.

İran’ın Husilere verdiği desteğin, Tahran’ın Yemenli grubun aldığı her kararı kontrol ettiği anlamına gelmediğine işaret eden Ahmed, İran’ın Husilere yönelik askeri ve siyasi desteğinin ‘köklü’ olduğunu belirtiyor. Ahmed’e göre grubun Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb üzerinden baskı oluşturma kapasitesi, İran’ın stratejisine asimetrik bir nüfuz aracı ekliyor.

Yazar, bu gelişmeyi daha geniş bir çerçeveye oturtarak, İran destekli güçlerin bölge ülkelerine yönelik saldırılarının İsrail’e askeri operasyonlarını genişletmesi için gerekçeler sağlayabileceğini savunuyor. Buna karşılık İsrail’in operasyonlarını genişletmesi, İran ve müttefiklerinin kendilerini İsrail ve Batı nüfuzuna karşı ‘direniş’ güçleri olarak sunmalarına olanak tanıyor.

Ahmed, İran ile İsrail’in müttefik olarak hareket ettiğini ya da aralarında bir koordinasyon bulunduğunu söylemiyor. Aksine, “İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri” ifadesini kullanan Ahmed, tarafların yön verdiği çatışma süreçlerinin dolaylı biçimde kesişen sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekiyor.

Körfez’den Babu’l Mendeb’e

Analiz, Husilerin tırmanan saldırıları ve İran’ın deniz taşımacılığı üzerindeki baskısını, özellikle son yıllarda bölgede yaşanan dönüşümlerle ilişkilendiriyor. Bu dönüşümlerin başında Suudi Arabistan ile İran arasındaki gerilimin azalması ve Riyad’ın kalkınma, yatırım ve Vizyon 2030 projelerine odaklanması geliyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Ahmed, Yemen’deki ateşkesin çökmesinin ardından Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının yeniden gündeme geldiğini belirtiyor. Bu dönemde Husilerin Kızıldeniz kıyısındaki varlığını Babu’l Mendeb yönünde genişlettiğine işaret eden Ahmed, aynı zamanda Riyad’ı ve Suudi Arabistan’ın stratejik tesislerini hedef alan füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarının düzenlendiğini aktarıyor.

Analize göre buna karşılık, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki baskısının yanı sıra Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb’e ilişkin tehditler, deniz taşımacılığında gerilemeye ve Körfez ülkeleri ile Asya ve Afrika piyasaları üzerindeki ekonomik yükün artmasına yol açtı.

Yazar, bu gelişmelerin son yıllarda Körfez ülkelerinin yatırım, turizm, teknoloji ve iş dünyasını çekmesini sağlayan ortamı olumsuz etkilediği uyarısında bulunuyor. Bölgenin, vekalet savaşlarının yürütüldüğü bir alan yerine istikrar ve ekonomik bağlantı merkezi olarak kendisini konumlandırmaya başladığına dikkat çekiyor.

İsrail askeri faaliyet alanını genişletiyor

Denklemin diğer tarafında ise Ahmed, İsrail’in Gazze savaşının Ekim 2023’te başlamasından bu yana askeri operasyonlarının kapsamını genişleterek Lübnan ve Suriye’nin ardından İran’ı da hedef alan bir alana taşıdığını belirtiyor. Bu durumun Arap ve İslam dünyasında endişeye yol açtığını ifade ediyor.

Ahmed’in değerlendirmesine göre, İsrail’in operasyonlarını genişletmesi, İran ve müttefiklerine kendilerini İsrail’e karşı mücadele eden taraflar olarak yeniden sunmaları için siyasi malzeme sağlarken, aynı zamanda İsrail’e bölgesel tehditlerle mücadele gerekçesiyle askeri faaliyet alanını genişletmesi için yeni dayanaklar sunuyor.

Ahmed’in analizinde bu durum karşılıklı bir döngüyü ortaya çıkarıyor: İran’la bağlantılı grupların düzenlediği saldırılar, İsrail’e harekete geçmek için güvenlik gerekçeleri sağlarken, İsrail’in hamleleri de İran ve müttefiklerine ‘direniş’ söylemlerini güçlendirecek yeni araçlar sunuyor.

Ahmed, çatışmayı yalnızca bu ilişki üzerinden açıklamıyor ancak bu sürecin devam etmesinin bölgeyi yeniden kalkınma ve iş birliği rotasından karşılıklı çatışma ve misillemeler döngüsüne sürükleme riski taşıdığını değerlendiriyor.

Kaybedenler denklem dışında

Ahmed, bu gelişmelerin ortaya çıkardığı sonuçların merkezine Arap ülkelerini yerleştiriyor ve savaşlar ile çatışmalardan kalkınmaya geçmeye çalışan toplumların, tırmanışın maliyetinin önemli bir bölümünü üstlendiğini belirtiyor.

Çatışmanın devam etmesinin ‘Müslümanların Müslümanlarla savaşması’ anlamına geldiğini savunan Ahmed, bu süreçte bölge ekonomilerinin zarar gördüğünü, İran’ın dolaylı nüfuz alanının genişlediğini ve İsrail’in doğrudan sınırlarının ötesinde askeri operasyon yürütme kapasitesinin arttığını ifade ediyor.

Ahmed, bu çerçevede tehlikenin yalnızca yeni bir askeri çatışma turuyla sınırlı olmadığına, bunun daha geniş kapsamlı bir bölgesel fırsatı da ortadan kaldırabileceğine dikkat çekerek, “En büyük tehlike yalnızca yeni bir askeri tırmanışta değil, Ortadoğu’nun çatışma ve vekalet savaşlarından kalkınma, istikrar ve iş birliğine geçmesi için ortaya çıkan tarihi fırsatın kaybedilmesinde yatıyor” değerlendirmesinde bulunuyor.

Ahmed bu açıdan Husiler ile Yemen arasındaki çatışmayı bölgesel dönüşümlerden bağımsız bir kriz olarak ele almıyor. Aksine bunu, bölgenin geleceğine ilişkin daha geniş bir sınamanın parçası olarak değerlendiriyor: Bölge yeniden vekalet savaşları mantığına mı dönecek, yoksa ülkelerin yatırım, kalkınma ve bölgesel ilişkilerini yeniden düzenleme yönünde başlattığı süreç korunacak mı?

Mekke İttifakı’nın pozisyonu

Ahmed, bunu ayrıca Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’yi Mekke’de bir araya getiren üçlü savunma anlaşmasıyla ilişkilendiriyor. Ahmed’e göre bu düzenlemenin önemi, Yemen’de yeni bir cephe açmasında değil, caydırıcılık sağlaması ve savaşın daha geniş bir alana yayılmasını önleme kapasitesinde yatıyor.

Ahmed’in değerlendirmesine göre caydırıcılığın yanı sıra diplomatik kanalın da açık tutulması gerekiyor. Özellikle Pakistan’ın İran’la olan kanalları üzerinden Tahran’ın Husilerin saldırılarını sınırlamaya yönlendirilmesi gerektiğini belirten Ahmed, Suudi Arabistan topraklarının, stratejik altyapısının ve kutsal şehirlerinin hedef alınmasının sonuçsuz şekilde devam edemeyeceğini vurguluyor.

Sonuç olarak Ahmed’in analizi, krizi yalnızca Husilerle yaşanan bir çatışma çerçevesinde değil, bölgesel düzenin kendisi açısından bir sınama olarak ele alıyor. Buna göre mesele, bölge ülkelerinin ve Washington’ın Ortadoğu’nun yeniden açık çatışma alanına dönüşmesini önleyip önleyemeyeceğiyle de yakından bağlantılı. Bu çerçevede Ahmed, kalkınma sürecinin korunmasının gerilimin düşürülmesini, vekil güçlerin faaliyetlerinin kontrol altına alınmasını ve diplomatik kanalların açık tutulmasını gerektirdiğini; bunun yanı sıra bölge ülkelerini hedef alan tehditlere karşı caydırıcılığın sürdürülmesi gerektiğini değerlendiriyor.


Kremlin: Putin, Trump ile görüşmeye hazır

ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile tokalaşırken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile tokalaşırken (Reuters)
TT

Kremlin: Putin, Trump ile görüşmeye hazır

ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile tokalaşırken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile tokalaşırken (Reuters)

Alman Haber Ajansının (DPA) haberine göre Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmeye hazır olduğunu açıkladı.

Şarku’l Avsat’ın Sputnik’ten aktardığına göre Peskov, gazetecilere yaptığı açıklamada, “Şu ana kadar herhangi bir üst düzey görüşmenin gerçekleştirilmesine ilişkin ayrıntılar bulunmuyor. Rusya-ABD görüşmesinden söz edecek olursak, başkan buna hazır. Aslında Putin ve Trump, telefon görüşmelerinde gerektiğinde ilerleyen dönemde yeniden bir araya gelmeye hazır olduklarını her zaman teyit ediyor” dedi.

Peskov, Putin ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy arasında olası bir görüşmeye ilişkin ise “Buradaki tutumumuz iyi biliniyor. Putin, Zelenskiy’nin istemesi halinde Moskova’ya gelebileceğini söyledi” ifadelerini kullandı.

Kremlin Sözcüsü, “Bu durumda kendisine gerekli güvenlik garantileri sağlanacaktır” dedi. Peskov ayrıca Zelenskiy’nin “hangi kararların alınması gerektiğini çok iyi bildiğini” de ifade etti.

Peskov, “Bunun dışındaki herhangi bir durumda, uzmanlar düzeyindeki çalışmalar tamamlanmadan bir zirve gerçekleştirmek pratik olmayacaktır. Çünkü bu, zaman kaybı olacaktır” değerlendirmesinde bulundu.

Ukrayna’daki savaşa ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Peskov, “Ukrayna’nın silahlandırılması devam ediyor ve Avrupa ülkeleri silah satın almak için giderek daha fazla para toplamaya çalışıyor” şeklinde konuştu.

Peskov ayrıca, “Kiev yönetimi bir ölçüde terör faaliyetlerini sürdürüyor. Şu ana kadar barışçıl müzakereler yoluna girilmesi için herhangi bir ön koşul bulunmuyor. Buna rağmen Rusya devleti olarak barışçıl müzakerelere hâlâ açığız” dedi.

Kremlin Sözcüsü, İngiliz yönetiminin Rusya karşıtı duyguları körüklemeye yönelik faaliyetlerde bulunduğunu iddia ederek, Almanya, Fransa ve bazı diğer Avrupa ülkelerinin de aynı yönde hareket ettiğini söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump ise dün, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yeni bir görüşme gerçekleştirme niyetinde olduğunu açıklamıştı.