Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor (5): ‘Clinton, İsrail ile müzakereleri sürdürerek Suriye’yi Irak’a yapılacak harekâta karşı ‘etkisizleştirmeye’ çalıştı’

Şarku’l Avsat’ın Saddam Hüseyin ve Hafız Esed’in mektuplarını yayınlamaya devam ediyor. Mektuplar Ortadoğu’nun yakın tarihine ışık tutuyor. Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki yazışmalar, “güven eksikliği” sebebiyle siyasi konuları tartışmayan bir

ABD Başkanı Bill Clinton ve Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed Ekim 1994'te Şam'da (Getty Images)
ABD Başkanı Bill Clinton ve Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed Ekim 1994'te Şam'da (Getty Images)
TT

Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor (5): ‘Clinton, İsrail ile müzakereleri sürdürerek Suriye’yi Irak’a yapılacak harekâta karşı ‘etkisizleştirmeye’ çalıştı’

ABD Başkanı Bill Clinton ve Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed Ekim 1994'te Şam'da (Getty Images)
ABD Başkanı Bill Clinton ve Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed Ekim 1994'te Şam'da (Getty Images)

Suriye, 1998’in ikinci yarısında batı kanadında bulunan Lübnan üzerindeki vesayetini güvence altına alırken güney cephesinde ise yeni karar merci olan Binyamin Netanyahu ile gizli kanalları test ediyordu.
Ancak doğu tarafı Irak alevleriyle çevrilmişti. Türkiye tarafından sınıra konuşlandırılmış askerler, PKK lideri Abdullah Öcalan’ı uzaklaştırması için Başkan Hafız Esed’e baskı yapıyordu.
1998’in başlarında Irak’ta gerilimin başlamasıyla Esed, yardımcısı Abdulhalim Haddam ve Dışişleri Bakanı Faruk el-Şera’yı merhum Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’e bir mesaj iletmesi için Mısır’a gönderdi. Şarku’l Avsat’ın Haddam’ın evrakları içindeki görüşmenin tutanaklarından elde ettiği bilgiye göre Esed ve Mübarek, Saddam’ın askeri gerilim için bahaneler üretmeye devam ettiğine ve kendisine ortak bir mesaj göndermek gerektiğine ikna oldular. Saddam Hüseyin’e açıkça şöyle denilmesini kararlaştırdılar:
“Bu askeri müdahale size gelecek ve bizzat rejim ve ülke olarak sizi hedef alacaktır. Bir sistem değişikliği gereklidir. Bu sistem ise ancak sizin müdahaleniz ile değişir.”
Yılın sonu yaklaştıkça ABD’de “Çöl Tilkisi Harekatı” için Irak topraklarına doğru ilerliyordu. Saddam, Esed ve diğer liderler arasındaki belgeler ve mesajlar incelendiğinde, Irak dosyasının başta Suriye olmak üzere diğer kazanımlarla ilgili olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Temmuz 1996’da Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, İsrail’in Golan’dan çekilmesi ve Suriye’nin Lübnan’daki askeri varlığını garantiye almması için harekete geçti. Netanyahu ile çalışması karşılığında Hizbullah’ı silahsızlandırması için Esed’i kandırmaya çalıştı.
Bağlantı, yaklaşık iki yıl sonra başka bir taraftan ve bir diğer dosyadan geldi. Eski ABD Başkanı Bill Clinton, Suriye Devlet Başkanı Esed’in 1996’da Şimon Peres ile kesintiye uğrayan barış görüşmelerini Netanyahu ile “kaldığı yerden” yeniden başlatmaya çalışması, Irak’a yönelik yeni bir harekatı engellemesi ve İsrail’den, işgal altındaki Golan Tepeleri’nden 4 Haziran 1996 hattına tamamen geri çekilme taahhüdü almasıyla “tarafsızlığını” açıkça gösterdiğini söylemişti.
Clinton, 21 Şubat 1998’de Esed’e şu yazılı mesajı gönderdi:
“Saddam bizi askeri harekat yapmaya zorlarsa Suriye’nin, BM’nin Irak ile ilgili kararlarına tam uyumla bağlı kalması önemli olacaktır. Daha önceki çabalarımızın (Suriye-İsrail müzakerelerinin) tamamen farkındayım ve başladığımız noktaya geri dönmek istemiyorum. Ancak İsrail Başbakanı (Binyamin Netanyahu) ile yaptığım görüşmelere dayanarak böyle bir zamanda bile barış anlaşmasına varmanın halen mümkün olduğuna inanıyorum. Bunun için her iki tarafın da esneklik göstermesi gerekecektir.”
Esed ise 13 Mart 1998’de şu cevabı verdi:
“Irak’a karşı bir askeri harekat olasılığının kamuoyunda, özellikle de Arap ve İslam dünyasında endişe ve gerginliğe sebep olduğunu, halkın devam eden ıstırabını daha da artıracağını anlamış olmalısınız. Ancak müzakereleri takıldığı noktayı atlayarak devam ettirmek ve Suriye yolunda elde edilenlerinin üzerine inşaya bu şekilde devam etmek, hem beş yıllık Amerika, Suriye ve İsrail çabalarının boşa gitmesine hem de müzakerelerin rayından çıkmasına sebep olacaktır.”
Bu, Irak güçlerinin Kuveyt’i işgalinden sonra bölgenin tanık olduğu en tehlikeli krizlerden biriydi. Amerikan baskısı artıyordu. Irak’ta gerilimin gittikçe arttığı ve nelere sebep olacağını araştırmaya gerek olmaksızın açıkça görülüyordu. Sorunun temeli, yaygın kitle imha silahları, bunların teftiş edilmesi ve BM Genel Sekreteri tarafından atanan İzleme ve Teftiş Komitesi’nin yöntemleriydi.
Başbakan Yardımcısı Abdulhalim Haddam konuya dair şunları söyledi:
“Irak yönetimi ile ilgili endişemizi artıran şey, Amerikan müdahalesinin gerçek hedefleri ve buna karşı aldıkları pozisyon konularında Arap ve yabancı birçok kesim tarafından uyarılmalarına rağmen Irak’ın konumunu dahili, bölgesel ve uluslararası olarak güçlendirecek sebepleri terk ederek ve Irak halkına daha uygun olacağına inanarak, aynı yöntem ve davranışları sergilemeye devam etmeleridir.”
Hafız Esed, bu gergin durumun gölgesinde Hüsnü Mübarek ile ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. İkili bu görüşmede, Irak’tan tehlikeyi ve sıkıntıyı uzaklaştıracak uygun bir pozisyon bulmak için Haddam ve Dışişleri Bakanı Faruk el-Şera’nın Kahire’yi ziyaret etmesi hususunda anlaştılar.
17 Şubat 1998’de Haddam ve el-Şera, Hüsnü Mübarek ile görüşmeden önce Kahire’de Mısır Başbakanı Kamal el-Ganzouri, Dışişleri Bakanı Amr Musa ve Cumhurbaşkanı Siyasi İşlerden Sorumlu Danışma Usame el-Baz ile bir araya geldi.
Görüşme tutanaklarına göre karşılıklı nezaket ifadelerinden sonra Cumhurbaşkanı Mübarek, Haddam ve el-Şera’nın bölgedeki atmosfere, Irak, BM ve ABD sorununa bakış açılarını ve ABD’nin askeri müdahalesi ve Irak sorununda İsrail varlığı hakkında duyduklarının doğru olup olmadığını sordu.
Haddam şu cevabı verdi:
“Elbette Irak sorununda İsrail de var. Sayın Başkan! Olup bitenler göz önüne alındığında bu büyük propaganda ve bu büyük seferberlik Irak’ta kitle imha silahları aramak için, hatta onları cumhurbaşkanlığı sarayında aramak için miydi? Yoksa burada Araplar ve bölge için düşünülen başka şeyler mi var? Irak’ın kitle imha silahlarında ısrar edip durmak sadece bir argüman. Konu bundan ne eksik ne fazla. Saddam da Irak’ta kitle imha silahları olmadığını, silahların imha edildiğini, cumhurbaşkanlığına ait sekiz sarayda hiçbir şey olmadığını, buraların Amerika’nın ve BM’nin denetim organlarına açık olduğunu söylüyor. Ancak Amerikalılar, İngilizler ve bu fikirde onlara katılan diğerleri, uluslararası yasama ve BM’nin kararlarının uygulanmasının, uluslararası Amerikan müfettişlerinin kitle imha silahları, biyolojik ve kimyasal silahlar gibi şeyleri aramalarına ve nerede oldukları hakkında görüş ve teoriler üretmelerine izin verilmesi gerektiğini söyleyip duruyorlar. Sorulması gereken şu: Tüm hızıyla devam eden bu kampanya ve seferberlik gerçekten de bu silahlar ve bu hedef için miydi? Yoksa geçmişte planlanan ve şimdi uygulamaya geçirilen başka bir hedef mi var? Araplar olarak bizler ve bu bölge, onların iradesini beklemekle ortaya çıkan durumla karşı karşıya kalacağız.”
Bunun üzerine Mübarek “Yalnızca teftiş ve kitle imha silahları diyorlar. Ancak bu operasyonların hedefleri daha sonra ortaya çıkacaktır” dedi.
Haddam ise şu karşılığı verdi:
“Operasyonların hedefleri daha sonra kendini gösterecek. Ancak biz bu hedefleri şu andan itibaren görmeye başladık. Bu kadar kampanya, seferberlik ve askeri gücün savaş veya askeri müdahale için değil de uluslararası güvenliğin gerekliliği için olduğunu söylemek son derece mantıksız ve kabul edilemez. Görüyorsunuz, İsrail bu seferberliğin boyutunu sadece teftiş ile mi sınırlı tutuyor yoksa bölgeye özel bir program mı hazırlıyor? Bunun manevradan başka bir şey olmadığını söylüyorlar. Ama bizce bu, bölgeye özel bir program için bir hazırlık yapıldığını gösteriyor. Yoksa pratikte bunu nasıl açıklayabiliriz?”
Başkan Mübarek, bu durumla başa çıkılması için ne yapılması gerektiğini sordu. Haddam “Cevap bulmamız gereken soru tam olarak bu. Durumla başa çıkmak ve patlamayı önlemek için bir şeyler yapılması gerektiği hususunda hemfikiriz” dedi.
Mübarek yaşananlarla yüzleşmek için çalışmaları gerektiğini ifade edince Haddam şunları söyledi:
“Evet. Arap vatandaşları arasında, olup bitenlerin Amerikalılar ve İsrailliler tarafından bir yandan İsrail’e destek sağlamak diğer yandan da bölgedeki hakimiyetlerini sağlamak için planlandığına dair bir inanç var. Bu tarih boyunca uygulanmaya çalışılan aynı İsrail projesi. Umuyorum ki bu durumla başa çıkmak, olasılıklarını ve çözümlerini tartışmak için birlikte çalışırız. Tabii büyük resmi tam boyutlarıyla görebilmemiz için Amr Musa ve Faruk el-Şera da birlikte çalışırlar. Bence Irak’ı böyle yıkıcı bir saldırıdan kurtarmak, Irak halkına merhamet göstermek ve Irak’ı yok eden, bölen ikinci bir felakete maruz kalmamak için yapmamız gereken ilk şey birlikte çalışmak ve Irak’a bir ziyaret heyeti göndererek gerekli temasları yerine getirmektir. İşte bunlar, Başkan Hafız Esed’in size iletmem için bana verdiği mesajdır. Sayın Faruk el-Şera, Irak Dışişleri Bakanı el-Sahhaf ile görüştü. Başkan Saddam da bu konuda onunla görüştü. Sizler ve bizler de bu sorunun çözümü ve tedavisi için de bir tutum sergiledik.”
Başkan Mübarek’in değerlendirmesi ise şöyle oldu:
“Kardeşim Başkan Esed’e mesajından ötürü teşekkür ediyorum. Elbette ki BM Güvenlik Konseyi’nin, kitle imha silahlarının ve diğer silahların teftişi ve imhasına yönelik kararına, teftiş görevinin yerine getirilmesine ve Amerikalı müfettişlere karşı çıkmamalıyız. Tüm bunlar, Irak’a yapılan önceki saldırıda neler yaşandığını bildiğimiz ve dedikleri gibi ikinci bir askeri müdahaleden kaçınmak istediğimiz içindir.”
Haddam da “Evet, nazikçe zikrettiğiniz şey bu. Yüzde 100 eminim ki hiçbir Irak elçisi bu sözleri Saddam’a şahsen iletmeye cesaret edemez” cevabını verdi.
Mübarek “Olan tam olarak bu. Kuveyt işgali sırasında da bu oldu. Biz ona nasihat ettik ama o nasihatlerimizi dinlemedi ve sonuç bugün gördüğünüz gibi oldu” dedi.
Haddam da bu sözleri onayladı:
“Doğru. Geçmişe dönüp bakıyorum da bir zamanlar, bugün yaşadığımız olaylar hakkında yaptığımız analizleri konuşuyorduk. Planlanan hedef, bölge için yeri bir harita çizmekse Arapların geleceğinin çok karanlık olacağına ve artık kimsenin bize hoşgörü göstermeyeceğine inanıyorum.”
Mübarek “Aynen öyle. Bu, önemli ve tehlikeli bir konu” ifadesini kullandı.
Haddam sözlerine şöyle devam etti:
“Irak kapısından bölge için planlananların tehlikesini arz ettikten sonra bir yandan bu planı durdurmak için bir şey yapmalı, diğer yandan da Arap dünyasını buna karşı çıkmaya teşvik edecek bir proje üzerinde ciddi olarak düşünmeliyiz. İlk ve temel adım, Irak’a yönelik askeri müdahaleyi durdurmaktır. Askeri müdahale olursa durum çok tehlikeli ve kötü bir hal alacak.”
Tam burada söze Usame el-Baz girdi:
“Evet. Bir askeri müdahale, hükümetler olarak bizlere şüpheyle bakılmasına sebep olur. Şimdi sıradan vatandaş nerede olursa olsun Irak’a sempati ile bakıyor. Yaşlı-genç tüm vatandaşlar böyle hissediyor. Kuveyt savaşında olduğu gibi bir askeri müdahale olursa bunun Arapların durumuna etkisini ve bu etkinin kötülüklerini göreceğiz. Şimdi durum nasıl? İsrail vuruyor, işgal ediyor, BM kararlarını ihlal ediyor ama kimse bu konuda tek kelime dahi etmiyor.”
Haddam da Başkan Mübarek’e dönerek şunları söyledi:
“Saddam’a ‘Bu askeri müdahale size gelecek ve bizzat rejim ve ülke olarak sizi hedef alacaktır. Bir sistem değişikliği gereklidir. Bu sistem ise ancak sizin müdahaleniz ile değişir’ demek gerekli. Ona böyle söylemek lazım.”
Mübarek de bu konuda onunla aynı fikirdeydi.
Haddam sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bağdat’a, Saddam Hüseyin’le görüşmesi için birini göndermenizi, Saddam Hüseyin’i Irak’a yönelik bir askeri müdahale konusunda uyarmasını teklif ediyorum. Biri Mısır’dan biri de Suriye’den iki kişi gönderelim. Ne dersiniz?”
Ardından kimin gideceği konuşuldu ve Başbakan Kamal el-Ganzouri iki ülkenin dışişleri bakanını önerdi. Başkan Mübarek de bunu kabul etti.
Haddam, Devlet Başkanı Esed’i telefonla arayarak Mübarek’e Bağdat’a bir heyet gönderme teklifinde bulunduğunu, kendisinin de bunu memnuniyetle karşıladığını iletti. Heyetin, dışişleri bakanları seviyesinde olmasını ve mesajın net olmasını istediğini aktardı.
Haddam’dan edinilen belgelerde şu ifadeler yer alıyordu:
“Cumhurbaşkanı Mübarek ile görüşmede Saddam Hüseyin’e verilecek mesajın açık olması gerektiği ve heyetin kendisine Suriye ve Mısır’ın tehlikeli durumu incelediğini bildireceği konusunda anlaşmıştık. Çünkü elimizdeki tüm veriler, Amerikan seferberliğinin ciddi bir durum olduğunu gösteriyordu. Askeri müdahaleden kaçınmak için bir fırsat ve çıkış yolu var. O da BM Genel Sekreteri ile anlaşmak. Böylece uluslararası toplumun sempatisini kazanmış oluruz. Irak hükümetinin BM Genel Sekreteri’nin misyonunu olumlu hale getirmek için her türlü çabayı göstermesi gerektiğine inanıyoruz. İki dışişleri bakanının, hareket hakkında liderlerini bilgilendirmek için Suudi Arabistan’a gitmesi konusunda da mutabık kalındı. Özetle; Mısır ve Suriyeli liderlerin durumun ciddiyeti hususundaki görüşleri hemfikirdi. Krizin nedenlerini ve hedeflerini analiz etmek, buna bağlı olarak krizi aşmak için çalışmak ve Irak’ı askeri bir saldırıdan kurtarmak hususunda da hemfikirdi. Kahire gezisinden günler sonra, BM Genel Sekreteri Kofi Annan Bağdat’a geldi ve Irak yönetimi ile bir görüşme gerçekleştirdi. Bu görüşme, Irak yönetiminin BM Güvenlik Konseyi’nin gözetim ve denetim şartlarını kabul ettiği bir anlaşmanın imzalanmasına yol açtı. Böylece fırtına dindi. Ama ne kadar süreliğine? Amerika’nın hedefleri mi değişti yoksa yöntemleri mi değişecek? Irak ve ABD arasındaki bu şiddetli kriz sırasında Amerikan yönetimi, 1990 Kuveyt İşgali sırasındaki Suriye-ABD ittifakını hatırlatarak Suriye’nin konumunu etkisiz hale getirmek için bizimle çeşitli temaslarda bulundu.”
Belgelerin devamında şu ifadeler yer alıyordu:
 “21 Şubat 1998’de Başkan Clinton, Başkan Esed’e şu mesajı gönderdi: Irak ile BM arasındaki mevcut krizi çözmek için diplomatik çabalarımızı sürdürürken, sizinle de ABD’nin hedeflerini ve bu çatışmanın barışçıl bir şekilde çözülmesine ilişkin umutlarımı paylaşmak istiyorum. 1991 Körfez Savaşı’ndaki koalisyonun bir üyesi, Irak’ın BM kararlarına uymasının sadık bir savunucusu olan Suriye’nin, Saddam Hüseyin’in komşularını bir daha asla tehdit etmemesi konusundaki endişemizi paylaştığını biliyorum. Bu gerçekten çok büyük bir bölgesel tehdit. Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları geliştirme ve getirtme yeteneğini aktif olarak tekrar yapılandırmaya çalıştığına dair ikna edici kanıtlar var. Buna ek olarak Özel Komisyon müfettişleri, tüm potansiyel Irak silah sahalarına koşulsuz ve tam erişim sağlamanın önemine vurgu yapıyorlar. Benim tercihim bu krize diplomatik bir çözüm bulunmasıdır. Sizi temin ederim ki çatışmanın başından bu yana bu amaçla her türlü çabayı gösterdik. Şimdi, Saddam Hüseyin’in BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın önerilerine vereceği yanıtı duymayı bekliyoruz. Bu diplomatik çabalar başarısız olursa ve Irak’ın uyumunu sağlamak için güç kullanmak gerekli hale gelirse ABD, Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları tehdidini ve komşularını tehdit etme kabiliyetini önemli ölçüde azaltacak ciddi bir askeri müdahale başlatmaya hazırdır. Irak’ın kaderinin Saddam’ın elinde olduğu açıktır. Saddam Hüseyin, askeri harekat düzenleneceğine ikna olursa, Irak’ın bu çatışmanın barışçıl bir şekilde çözülmesini kabul etmeye daha meyilli olacağına inanıyorum. Çabalarımıza rağmen diplomasi başarısız olursa ve Saddam Hüseyin’e karşı askeri müdahalede bulunmak zorunda kalırsak, Suriye’nin BM’in Irak hakkındaki kararlarına tam uyumla bağlı kalması son derece önemli olacaktır.”
Daha sonra çekilen acıların farkında olunduğu vurgulanıyordu:
“ABD, Irak halkının çektiği acılarla ilgili endişenizi anlıyor ve paylaşıyor. Bu nedenle ABD, bu insanı yardımın Irak halkına ulaştırılması ve Saddam’ın askerlerinin eline geçmemesi için yeterli güvenceye sahip olmamız koşuluyla, Güvenlik Konseyi’nin gıda için petrol anlaşmasını önemli ölçüde artırmayı destekliyor. Irak’ın egemenliğini korumanın bölgesel güvenlik ve istikrar için hayati önem taşıdığı konusunda hemfikiriz. Bu konudaki endişelerinizi anladığımı bilmenizi isterim. Sizi temin ederim ki ABD, Irak’ın toprak bütünlüğünü korumaya kararlıdır. Bu krizdeki amacımız, Irak’ın kitle imha silahlarının, Irak’ın komşularına yönelik oluşturduğu tehdidi azaltmaktır. Irak’ın dağılmasını sağlamak veya Irak halkını cezalandırmak değildir.”
Belgelerde daha önce bölgede yaşananlara da atıf vardı:
“1991’de Körfez Savaşı koalisyonuna katılma kararınız ikili ilişkilerimizi güçlendirmeye yardımcı oldu ve paylaştığımız her bir hedef, Ortadoğu’yu kapsamlı bir barışa doğru ilerlemeye teşvik etti. 2 Şubat tarihli mektubunuzda önemli bir şeye işaret etmiştiniz. Suriye ile İsrail arasındaki görüşmelerinin, barış sürecinin merkezinde yer alan konularda anlaşma ile sonuçlandığı ve bu konuların geri kalan konulardan daha önemli olduğunu söylemiştiniz. Elbette ki bu görüşmeler bir önceki İsrail hükümetiyle yapılmıştı. Önceki çabalarımızın tamamen farkındayım ve başladığımız yere dönmek istemiyorum. Ancak İsrail Başbakanı (Binyamin Netanyahu) ile yaptığım görüşmelere dayanarak, böyle bir zamanda bile barış anlaşmasına varmanın halen mümkün olduğuna inanıyorum. İsrail ile müzakereleri rayına oturmak ve ikimizin de istediği hedefe ulaşmak istiyorsak bunun için her iki tarafın da esneklik göstermesi gerekecektir. Birlikte çalışmaya devam edersek Saddam Hüseyin tehdidine bir kez daha son verebilir ve bölgesel barış arayışımızı yineleyebiliriz.”
Başkan Esed de cevap olarak Clinton’a 13 Mart 1998’de şu cevap mesajını gönderdi:
“21 Şubat 1998 tarihli mektubunuz için teşekkür ederim. Irak’ın, Güvenlik Kurulu kararlarına tam olarak uyması, askeri harekattan kaçınması ve Irak’ın egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün korunması gerektiğine dair son Irak krizi konusundaki tutumumuza vakıf olduğunuzdan eminim. Irak’a yönelik bir askeri harekatın soruna çözüm getirmekten ziyade halkın acılarını artıracak olması ihtimalinin, özellikle Arap ve İslam dünyası kamuoyunda hakim olan endişe ve gerginliğin boyutunu fark etmişsinizdir. İsrail’i, bölgede nükleer silahlara sahip tek ülke olarak gören Arap kamuoyunun hassasiyetini ve öfkesini şüphesiz siz de hissetmişsinizdir. İsrail, barış sürecinin dayandığı Güvenlik Konseyi kararlarını ve gerektirdiği yükümlülüklerin yerine getirilmesini dikkate almadan Arap topraklarını işgal etmeye devam ediyor. Sayın Devlet Başkanı! Bölgemizde adil ve kapsamlı bir barışa ulaşma konusundaki isteğimizi paylaştığınızı mektubunuzda ifade ettiğiniz için teşekkür ederiz. ABD’nin formüle edilmesinde kilit rol oynadığı, sizin de çabalarınız ve aktif katılımınızla önemli sonuçlara ulaşılan Madrid Konferansı’nın referansına ve temellerine dayanan kesin arzumuz budur. Mevcut İsrail hükümeti, müzakerelerle varılan sonuçları sürekli inkar ediyor olmasaydı bu görüşmeler bir barış anlaşması ile sonuçlanabilirdi.”
Esed, sözlerinin devamında daha önce gerçekleştirilen müzakerelerin sonuçlarına dikkat çekti:
“Ortadoğu’da adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmak için sizinle işbirliği yapmaya kararlıyım. Şunu bilmenizi isterim ki Sayın Devlet Başkanı, Suriye, Madrid Konferansı’ndan bu yana barış sürecinde gerekli esnekliği göstermemiş olsaydı bu süreç şimdiye kadar devam edemezdi ve sizin himayenizde elde ettiği önemli başarıları elde edemezdi. Ancak müzakereleri takıldığı noktayı atlayarak devam ettirmek ve Suriye yolunda elde edilenlerinin üzerine inşa etmeye bu şekilde devam etmek, hem beş yıllık Amerika, Suriye ve İsrail çabalarının boşa gitmesine hem de müzakerelerin rayından çıkmasına sebep olacaktır. Adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmak için çabalarınızı yoğunlaştırma konusundaki kararlılığınızı memnuniyetle karşılıyoruz. Bu kararlılığınız olmasa bölgemizin güvenliğini ve istikrarını garanti etmek, bu barışı tesis etmek ve paydaşların ortak çıkarlarını korumak gerçekten mümkün değildir.”
Saddam, BM Genel Sekreteri’nin taleplerini kabul etti. ABD Başkanı Clinton, Bağdat’ı BM müfettişleriyle ve gözlemcileriyle işbirliği yapmakla suçladıktan sonra 15 Aralık 1998’de Irak’ı bombalama kararı aldı ve bombalama Bağdat’ta ve Irak’taki stratejik noktalarda yoğunlaştı. Clinton 19 Aralık’ta karar süreci ve hava operasyonlarında İngiltere’nin kendisine ortaklık ettiği bu bombalamanın durdurulmasını emretti.
Operasyonlar Arap ve İslam dünyasında derin bir yankı uyandırdı ve gürültülü protestolar düzenlendi. Şam’da gösteri yapan Suriyeliler, Amerikan büyükelçiliğine saldırdı ve bayrağı indirdiler. Ayrıca büyükelçinin evine ve İngiliz büyükelçisinin konutuna da saldırı oldu.
Karşılıklı olarak sınırların açılmasını takip eden yıllarda, ilgili bakanlar ve ticaret odaları arasındaki ticari hareketlilik ve karşılıklı ziyaretler etkin olmuş, özellikle de 11 Ağustos 2001’de Suriye Başbakanı Muhammed Mustafa Miro’nun ziyareti sırasında bir dizi anlaşma imzalanmıştı. Bu anlaşmaların önde geleni ile iki ülke arasında ortak bir Yüksek Komite kurulmuştu.
Yüksek Komite Başkanı düzeyindeki ikinci ziyaret ise Taha Yasin Ramazan’ın, Yüksek Komite toplantısına başkanlık etmek üzere 11 Ağustos 2002’de Şam’a yaptığı ziyaretti. Bu toplantıda anlaşmalar ve uygulama aşamaları gözden geçirildi. Suriye’nin Irak’a dayatılan kuşatma politikasına karşı çıkmasının yanı sıra bir yandan Irak’a ambargo uygulanması, diğer yandan da Ürdün’ün tedirginliği sebebiyle Suriye’ye karşı ticari bir açıklık vardı. Şam’ın kanaatine göre, bu ekonomik açıklık Suriye pazarının hareketlenmesine yardımcı oldu.
Haddam’ın, “tüm ziyaret ve toplantılarda Suriye tarafına verilen talimatların siyasi ilişkileri tartışmak için olmadığını, iki taraf arasında güven eksikliğinden dolayı bu tür tartışmalara zemin bulunamadığını, bu nedenle, yetkililer arasında yapılan görüşmelerde konuşulan siyasi konuların sadece Irak’ın kuşatılması konusuna odaklandığını ve bu kuşatmanın kaldırılması için çalışmalar yapıldığını” söylemesi dikkat çekiciydi.

* Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajlar yayınlıyor 1: Hafız Esed, Saddam Hüseyin’den ilk mesajını dikkate aldı ve yanıt vermeden önce Saddam’ı test etti

* Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajlar yayınlıyor 2: Saddam Esed’e 1996’da Lübnan’a yönelik İsrail saldırılarına karşı “gizli  zirve” teklif etti

* Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor-3: Esed Saddam’ı durdurmak için Fransa’ya iş birliği teklif etti

* Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor-4:  Hafız Esed Saddam’ı kurtarmaya çalıştı



İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
TT

İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)

İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde Hamas’a karşı faaliyet gösteren 5 Filistinli milis grubun oluşturulmasıyla övünürken, iktidardaki sağ çevreler bu grupların rolü konusunda uyarılarda bulunuyor. Sağcı çevreler, bu tür yapılanmaların en iyi ihtimalle para hırsıyla hareket ettiğini, daha fazla ödeme yapan bir taraf bulmaları hâlinde İsrail’e karşı da dönebilecekleri görüşünü dile getiriyor.

Ordu bu eleştirilere verdiği yanıtta, söz konusu güçlerin yakından izlendiğini ve dikkatli davranıldığını vurguladı. Açıklamada, bu milislerin bugün “sarı hat” olarak adlandırılan bölgede Hamas hücrelerine karşı görevler yürüttüğü, bu görevlerin İsrail ordusu tarafından yapılması hâlinde askerlerin hayatının ciddi risk altına gireceği ifade edildi.

Ordu, bu grupların Hamas’a yönelik suikastlar gerçekleştirdiğini ve onları kamuoyu önünde küçük düşürdüğünü ileri sürdü.

Ancak sağ kanat bu değerlendirmelere temkinli yaklaşıyor. Bu milislerin kişisel çıkarlara, aşiretler arası çatışmalara ve suç çeteleri arasındaki rekabete dayandığını savunan sağcılar, bu yapılarla güvenli ilişkiler kurulamayacağını belirtiyor.

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

İsrailli kaynaklara göre Gazze’de hâlihazırda faaliyet gösteren 5 silahlı milis grubu bulunuyor: İlki kuzeyde Beyt Lahiya bölgesinde ve Eşref el-Mansi tarafından yönetiliyor. İkincisi Gazze kentinin kuzeyindeki Şucaiyye Mahallesi yakınlarında, lideri Rami Adnan Halis. Üçüncüsü orta kesimde Deyr el-Belah civarında ve Şevki Ebu Nasira tarafından yönetiliyor. Dördüncüsü Han Yunus’ta, lideri Husam el-Esdal. Beşinci milis ise Refah’ta faaliyet gösteriyordu ve Yasir Ebu Şebab tarafından yönetiliyordu; Şebab’ın öldürülmesinin ardından yerini Gassan ed-Dehini aldı. Gazze’de son dönemde ed-Dehini’nin bir suikast girişiminde yaralandığına dair söylentiler yayıldı.

Yediot Aharonot gazetesine konuşan güvenlik kaynakları, kuzey ve güneyde faaliyet gösteren milislerin aşiretlere dayandığını ve suç geçmişi olan kişiler tarafından kontrol edildiğini belirtirken, orta kesimdeki iki grubun liderlerinin geçmişte Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile bağlantılı isimler olduğunu belirtti. Bu nedenle söz konusu iki grubun ulusal saiklerle hareket ediyor olabileceği ve İsrail ordusunun aslında Filistin çıkarları doğrultusunda kullanılıyor olabileceği ihtimali dile getirildi.

Gazete, İsrail çevrelerinde bu silahların kontrolden çıkabileceği ve ister milis liderlerinin elinden çıksın isterse bölgedeki diğer tarafların eline geçsinler, işgal ordusuna karşı kullanılmaları olasılığı konusunda endişeler olduğunu belirtti.

Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)

Gazete ayrıca, işgal ile iş birliği yapan Gassan ed-Dehini’nin yayımladığı ve Hamas ile direniş güçlerini tehdit ettiği videoya da değindi. Videoda ed-Dehini’nin, Refah’ta İsrail hava desteği altında esir alınan Kassam Tugayları saha komutanı Edhem el-Aker’e hakaret ettiği görülüyor. Videoda ed-Dehini’nin, Gazze’de daha önce bulunmayan kamuflajlı askeri üniforma ve kurşun geçirmez yelek giydiği, nadir ve pahalı bir sigara içtiği, arka planda ise modern “pick-up” araçların ve yakın mesafede İsrail askeri mevzisi olduğu tahmin edilen bir binanın yer aldığı ifade edildi.

Öte yandan, CNN ve Wall Street Journal, İsrail kaynaklarına atıfta bulunarak, İsrail’in bu milisleri çok sayıda tüfek ve mühimmatla silahlandırdığını yazdı. Bu durum, Oslo Anlaşmaları döneminde İsrail’in Filistin Yönetimi’ne silah edinme izni vermesini ve sağ kesimin o dönemde dile getirdiği “Onlara silah vermeyin” sloganını hatırlattı.

Wall Street Journal, yedek subaylara dayandırdığı haberinde, İsrail’in Hamas’a karşı faaliyet gösteren bu milislere yaptığı yatırımları artırdığını, askeri teçhizat sağladığını, üyelerini İsrail’deki hastanelerde tedavi ettirdiğini ve ailelerine destek verdiğini belirtti. Gazete, bu kişilerin bazılarının Filistin Yönetimi ile bağlantılı olduğunu, özellikle Refah’taki bazı unsurların ise suç kayıtlarının bulunduğunu yazdı.

Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)

Haberde, İsrail’in bu gruplara yakıt, gıda, araç, hatta sigara sağladığı; onları İsrail askerlerine yakın “sarı hat” bölgesinde konuşlandırmaya yardımcı olduğu ve bu desteğin maliyetinin İsrail güvenlik bütçesinden on milyonlarca şekele ulaşabileceği ifade edildi.

Şarku’l Avsat’ın Yediot Aharonot'tan aktardığına göre İsrail güvenlik kurumları içinde bu milislerin desteklenmesi konusunda görüş ayrılığı bulunuyor. Destekleyenler, bu yaklaşımın Hamas’a karşı taktiksel fayda sağladığını ve askerler üzerindeki riski azalttığını savunurken; karşı çıkanlar, silahların başka ellere geçmesi ya da bazı unsurların Filistin toplumuna yeniden entegre olabilmek için İsrail’e karşı dönmesi ihtimaline dikkat çekiyorlar.

Gazete, bu milislerin Hamas ve askeri kanadıyla baş edebilecek birleşik örgütsel yapıya sahip olmadığını, fiilen sadece İsrail ordusu ve Şin Bet’in denetimi altında hareket ettiklerini vurguladı.

Sonuç bölümünde Yediot Aharonot, bu grupların kısa vadeli taktik çözüm sunabileceğini, özellikle geniş çaplı yıkım operasyonları öncesinde Hamas mensuplarını tünellerde veya enkaz altında aramak için kullanılabileceğini belirtti. Ancak, örgütsel çatıdan yoksun bu yapıların Hamas’ın yerine geçme şansının bulunmadığını, Hamas’ın ateşkes sürecinde gücünü yeniden toparladığını ve kontrolünü pekiştirdiğini kaydetti.

Gazeteye konuşan sağcı bir siyasi kaynak, bu milislerin İsrail’e Lübnan Savaşı’nı hatırlattığını belirtti. O dönemde İsrail’in Filistin Kurtuluş Örgütü’ne ve daha sonra Hizbullah’a karşı Lübnanlı milisleri devreye soktuğunu hatırlatan kaynak, bu milislerin Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında katliamlar gerçekleştirdiğini ve bunun sorumluluğunun İsrail’e yüklendiğini belirtti. Bu nedenle aşırıya kaçılmaması ve bu tür gruplara bel bağlanmaması gerektiğini vurguladı.


Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı: Silahlarını bırakıp barış yolunu seçen herkesi memnuniyetle karşılıyoruz

Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)
Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)
TT

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı: Silahlarını bırakıp barış yolunu seçen herkesi memnuniyetle karşılıyoruz

Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)
Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan yaptığı açıklamada, devletin barışı veya ateşkesi reddetmediğini, ancak ateşkesin "düşmanı yeniden güçlendirmek için bir fırsat" olmaması gerektiğini söyleyerek, Hızlı Destek Kuvvetleri'ne (HDK) atıfta bulundu.

Egemenlik Konseyi tarafından dün yayınlanan açıklamada belirtildiği üzere, Burhan Cezire Eyaleti'ne yaptığı ziyarette, "silahlarını bırakıp barış yolunu benimseyen herkesi memnuniyetle karşıladığını" ifade etti. Ayrıca, "ülkeye ve orduya karşı kışkırtıcılık yapanların hesap vereceğini" vurguladı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü yaptığı açıklamada, ülkesinin Sudan'daki savaşı sona erdirmek için yoğun çaba sarf ettiğini ve buna çok yaklaştığını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Sudan ordusu ile HDK arasındaki savaş, sivil yönetime geçiş için seçimlere yol açması beklenen geçiş döneminde yaşanan iktidar mücadelesinin ardından 2023 Nisan ayının ortalarında patlak verdi.


Sudanlı doktorlar, Kuzey Kordofan'da HDK saldırısında 24 kişinin öldüğünü bildirdi

Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)
Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)
TT

Sudanlı doktorlar, Kuzey Kordofan'da HDK saldırısında 24 kişinin öldüğünü bildirdi

Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)
Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)

Sudan Doktorlar Ağı'na göre Hızlı Destek Kuvvetlerinin (HDK yerinden edilmiş insanları taşıyan bir araca saldırısı sonucu, aralarında sekiz 8 çocuğun ve birkaç kadının da bulunduğu 24 kişi hayatını kaybetti.

Ağ, aracın Güney Kurdufan eyaletinden kaçan yerinden edilmiş insanları taşıdığını ve el-Rahad şehrine geldiğinde hedef alındığını, bunun sonucunda ikisi bebek olmak üzere 24 kişinin öldüğünü ve çok sayıda kişinin de tedavi için şehrin hastanelerine kaldırıldığını belirtti.

Doktorlar Ağı, bölgenin ciddi tıbbi kaynak sıkıntısı çektiği, bu durumun yaralı ve yerinden edilmiş kişilerin acılarını daha da artırdığı son derece karmaşık sağlık ve insani koşullar altında saldırının gerçekleştiğini ifade etti.