1973 Arap-İsrail Savaşı: Savaşa yalnızca silahlar karar vermez

O dönemki gazetelerde en çok yer alan üç isim Enver Sedat, Hafız Esad ve Golda Meir oldu

1973 Arap-İsrail Savaşı'nda, Mısır kuvvetlerinin Süveyş Kanalı'nın doğu yakasını geçtiği an (AFP)
1973 Arap-İsrail Savaşı'nda, Mısır kuvvetlerinin Süveyş Kanalı'nın doğu yakasını geçtiği an (AFP)
TT

1973 Arap-İsrail Savaşı: Savaşa yalnızca silahlar karar vermez

1973 Arap-İsrail Savaşı'nda, Mısır kuvvetlerinin Süveyş Kanalı'nın doğu yakasını geçtiği an (AFP)
1973 Arap-İsrail Savaşı'nda, Mısır kuvvetlerinin Süveyş Kanalı'nın doğu yakasını geçtiği an (AFP)

İnci Mecdi 

İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD ordusunda çeşitli liderlik görevlerinde bulunan, Avrupa ve Akdeniz'deki savaş alanlarında birçok zafere imza atan General George Smith Patton, silahlara kıyasla insan unsurunun öneminden bahsederken "Savaşlar silahlarla yapılır ama insanlarla kazanılır" demişti.

Patton'un İkinci Dünya Savaşı'na katılmış bir asker olarak düşüncesi sadece bir felsefe değil, aynı zamanda birçok askeri zafere dönüşmüş bir gerçeklik.

Bunlardan en önemlisi 1973 Arap-İsrail Savaşı ya da Suriye'deki adıyla Ekim Savaşı veyahut İsrail terminolojisindeki Yom Kippur Savaşı'dır.

6 Ekim'de 50'nci yılını dolduran Ekim Savaşı, kendi aralarında stratejik ve askeri planlar üzerinde yarışan bir grup siyasetçi ve askeri personel tarafından yönetildi.

1973 yılındaki gazetelerde en çok yer alan üç isim dönemin Mısır, Suriye ve İsrail liderleri Muhammed Enver Sedat, Hafız Esad ve Golda Meir'di.

Stratejik bir planlamacı: Enver Sedat

Deneyimli Amerikalı gazeteci Thomas Lippman, 'Enver Sedat ve 1973 Arap-İsrail Savaşı Dünyayı Nasıl Değiştirdi?' adlı kitabında, Ekim Savaşı'ndan Ortadoğu'daki en etkili olaylardan biri olarak bahsediyor.

Lippman Sedat'ı "Arap dünyasında farklı disiplinler ve zamanlar boyunca stratejiler geliştirebilen nadir bir kişi" olarak tanımlıyor.

Mısır, Cemal Abdunnasır öldüğünde, 1967 Arap-İsrail Savaşı'nın (Altı Gün Savaşı) feci sonucu ve zayıf ekonomik planlama nedeniyle ezilen mağlup bir ülkeydi.

Lippman, Sedat'ın Devlet Başkanlığı'nı devraldığında önceliklerini hızla belirlediğini, bunların iktidarını güçlendirmek ve Mısır ile İsrail arasındaki savaş durumunu sona erdirmek olduğunu söylüyor.

Ancak Tel Aviv "tüm kartları elinde tutarken" barış sağlanamayacaktı.

Sedat 1967'de kaybettiği toprakları yeni bir saldırıyla geri almak istiyordu ama İsrail'e saldırmaya niyeti yoktu.

Lippman, Mısır'ın bu savaşta ağır askeri kayıplar verdiğini, ancak bu savaşın İsrail'in yenilmezlik imajını parçalamayı başaran Mısırlılar için siyasi bir zafer olduğunu söylüyor.

Aynı zamanda bu savaş İsraillileri ve Amerikalıları Sedat'ı ciddiye almaya ve onu müzakere masasına davet etmeye zorladı.

Bu da 1979 yılında Mısır ile İsrail arasında imzalanan barış anlaşmasının yolunu açtı.

Washington'daki Uluslararası ve Stratejik Araştırmalar Merkezi'nden (CSIS) John Alterman, Sedat'ın ordu komutanlarıyla birlikte 6 Ekim'de Bar Lev Hattı'nı aşmayı planlarken cesur bir adım attığını söylüyor.

Zira Sedat, su pompaları kullanarak Süveyş Kanalı'nın doğu yakasında bulunan, daha önce zapt edilemez olduğu düşünülen, 30 ila 60 fit yüksekliğindeki kum bariyerini havaya uçurmayı başardı.

Alterman'a göre, savaş birkaç hafta devam ettikten sonra Mısır kuvvetlerinin performansı daha düşük olmasına rağmen, 25 yıldır Mısır'ın düşmanı olan bir ülkeye karşı elde edilen geçici başarı bile Sedat'ın yerel anlamda güçlenmesine izin verdi.

Sedat, İsrail ile yapılan barış anlaşması sonucunda uluslararası statü kazanırken, bölgesel saldırıların da hedefi oldu. Bu durum pek çok Arap'ı kızdırdı.

Öyle ki Suriyeli şair ve diplomat Nizar Kabbani bu meseleyi birden fazla şiirinde hicvetti.

Bunların arasında, Kahire'den ayrılıp Londra'da hayatına devam etme sebebi olan 'el-Yevmiyyât'us Sırriyye li-Behiyyeti'l Mısriyye' adlı şiir de yer alıyor.

İsrail'le barış yapma kararı, Mısır'ın Arap ülkelerinden kısmen izole edilmesine yol açtı.

Sedat'ın destek oranları bölge genelinde düştü ve liberal ekonomik reformların bir sonucu olarak ülke içinde halk arasında hoşnutsuzluk oluştu.

Hafız Esad'ın intikam arzusu

Dönemin Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad, Mısırlı ortağının aldığı kadar uluslararası hayranlık ve övgü alamadı.

Bunun nedeni Sedat'ın o dönemde diğer Arap liderler olmadan elde ettiği barış ortamıydı.

Ancak Sina'da yaşananların aksine Suriye güçlerinin İsrail işgali altında kalan Golan Tepeleri'ni geri alamaması da ülke içerisindeki hayal kırıklığını artırdı.

Esad başlangıçta kısmen, ülkesinin 1967'deki yenilgisinin intikamını almak için İsrail'le savaş istiyordu.

Ancak tarihçilere göre Esad başlangıçta İsrail'i yok etmeye çalışırken, Sedat onu Sina ve Golan Tepeleri'ni geri kazanmak, mülteci sorununu çözmek ve Filistin'i tanımak gibi sınırlı hedefleri kabul etmeye ikna etti.

İngiliz yazar Simon Dunstan'ın 'Yom Kippur Savaşı... 1973 Arap-İsrail Savaşı' adlı kitabına göre Sedat, bu hedeflerin İsrail'in hayati çıkarlarına yönelik bir tehdit oluşturmadığını söyledi ve küresel bir tepkiye yol açmayacağı değerlendirmesinde bulundu.

New York Times'a göre Esad, bölgesel siyasette ağır bir miras yaratmaya ve Suriye'yi yeniden Araplar arasında bir güce dönüştürmeye çalışıyordu.

Merhum Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdunnasır'ın çağrıştırdığı Arap milliyetçiliğine inanıyordu ve kendi neslinin çoğu gibi o da, Arap birliğinin sesi olarak Abdunnasır'ın rolünü miras almaya çalışıyordu.

ABD, Araplar ve İsrail arasında kapsamlı bir barış anlaşması inşa etmeye çalışırken, eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, Arap başkentleri ile İsrail arasında mekik gezileri yaptı, ta ki Suriye cumhurbaşkanı tarafından umutları kırılan birçok Amerikalı yetkiliden ilki olana kadar.

Zira barış konferansına ilişkin uzun müzakerelerin sonunda Şam'ın konferansa katılmaya niyetinin olmadığı ortaya çıktı.

Ancak Esad, görüşmelerin Mısır'ın ayrı bir barışa ulaşmasının önünü açması nedeniyle ABD'lilerin üstün olduğunu düşünüyordu.

Ancak o dönemde Golan Tepeleri'yle ilgili müzakere edilen ateşkes devam etti ve ardından gelen huzursuzluğa rağmen Suriye sınırı İsrail'in en sakin sınırı haline geldi.

Amerikalılar ve İsrailliler Sedat'ın düşünce tarzına her zaman hayran kalmışlardır (AFP)
Amerikalılar ve İsrailliler Sedat'ın düşünce tarzına her zaman hayran kalmışlardır (AFP)

Demir "büyükanne"

İsrail tarafında ise "büyükannenin" ortaya çıkışı (İsrail basını, Golda Meir 1969 yılında Başbakanlık görevini üstlendiğinde bu tanımlamayı kullandı) onun liderliği üzerinde derin bir etki yarattı.

Kiev'de, açlıktan ve Yahudilere karşı şiddetli zulümden mustarip fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Meir, dünyada başbakanlık makamına oturan ilk kadınlardan biri oldu ve İsrail'in çalkantılı ilk on yıllarına liderlik etti.

Sovyetlerin İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher'ı "Demir Leydi" olarak tanımlamasından yıllar önce Meir, İsrail'i savunmak için savaş açma isteği nedeniyle aynı unvanı kazanmıştı.

ABD Başkanı Richard Nixon'un Eylül 1969'da Beyaz Saray'da Meir'i kabulü sırasında söylediğine göre İsrail'in kurucusu ve ilk başbakanı David Ben-Gurion, ondan (Meir) kısaca "hükümetteki en iyi adam" olarak bahsetmişti.

Ekim 1973'teki Mısır-Suriye saldırısından kaynaklanan ağır erken kayıplar, İsrail üzerinde ateşkes ilan etmesi için yoğun siyasi baskıya yol açtı.

Meir bunun yerine, ülkesinin müzakere pozisyonunu iyileştirmek için agresif adımlar attı ve 25 Ekim'de Birleşmiş Milletler (BM) tarafından onaylanan bir ateşkes anlaşmasına varmadan önce Amerikan askeri takviye kuvvetleri gelene kadar savaşı sürdürdü.

Golda Meir, İsrailliler arasında 'Demir Leydi' ününün tadını çıkarmaya devam etti (AFP)

İsrailli tarihçiler Meir'in savaştaki liderliğini kararlı ve güçlü olarak görerek ona "Demir Leydi" lakabını vermişlerdi.

Ancak savaş, aylar sonra istifasına yol açtı. İsrailliler, özellikle savaşla ilgili feci istihbarat başarısızlığının ardından yaklaşık 2 bin 700 İsrail askerinin ölümünden onu sorumlu tuttu.

Sonraki seçimleri İsrail İşçi Partisi kazanmasına rağmen Meir yeni bir hükümet kuramadı ve iktidarın dizginlerini İzak Rabin'e devretti.

Profesyonel ordu ve birleşik komuta

Elbette askeri liderlik, planlamada ana aktör olmaya devam ediyor.

Bu savaşta Mısır ordusu, liderlik ve planlama konusunda en yetenekli bir grup seçkin askeri personeli elinde tutuyordu.

ABD Silahlı Kuvvetler ve Toplum Dergisi'nin 1987 yılında yayımladığı '1973 Savaşında Mısır Yüksek Komutanlığı' başlıklı araştırma makalesine göre, 1967 yenilgisinin ardından askeri reformlar, üst düzey liderlikte yapısal ve kişisel değişikliklere yol açtı.

Bu değişiklikler, Nasırcı rejimin Yıpratma Savaşı (1967-1970) sırasında kurduğu yeniden örgütlenme sürecinin etkili bir ürünü olduğunu 1973 Arap-İsrail Savaşı'nda kanıtladı.

Sonuç olarak Mısırlılar, savaşın ilk aşaması için açık askeri hedeflere dayalı, birleşik bir komuta altında profesyonel bir ordu oluşturabildiler.

Mareşal Ahmed İsmail ismi, savaş sırasında Silahlı Kuvvetler Başkomutanı sıfatıyla ön plana çıkarken, aynı zamanda özellikle öne çıkan iki isim daha vardı.

Bu isimlerden ilki Genelkurmay Başkanı ve Ekim Savaşı planının yazarı Korgeneral Saadeddin eş-Şazeli, diğeri ise savaş sırasında Üçüncü Saha Ordusu Araç Komutanı Tümgeneral Baki Zeki Yusuf'tu.

Yusuf, Bar Lev Hattı'nın önündeki toprak setin su pompalarıyla kaldırılması fikrini ortaya atan kişiydi. Bu sebeple kendisine "Ekim Aslanı" lakabı verildi.

Aralık 1973'te eş-Şazeli'nin görevden alınmasının ardından yerine, Ekim Savaşı'na hazırlık amaçlı bir çalışmayı denetleyen Mareşal Muhammed Abdulgani el-Cemsi geçti.

Tümgeneral Fuad Aziz Gali, İkinci Saha Ordusu Komutanlığı'na atanmadan önce 18'inci Piyade Tümeni Komutanı olarak görev yaptığı Ekim Savaşı'nda önemli bir rol oynadı.

Gali, Kantara şehrini özgürleştirme operasyonunu yönetti, Bar Lev Hattı'ndaki en güçlü kaleleri yok etti ve ardından kuvvetlerini doğuya doğru ilerletti.

Mısır'ın devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Hüsnü Mübarek, savaş sırasında Mısır Hava Kuvvetleri'nin komutanı olduğu için "ilk hava saldırısını gerçekleştiren kişi" olarak tanındı.

Mareşal Muhammed Ali Fehmi ise Hava Savunma Kuvvetleri'nin komutanıydı.

Mısır semalarını İsrail uçak saldırılarına karşı korumak amacıyla Süveyş Kanalı'nın batı yakasına füze duvarı inşa edilmesine öncülük etti ve 30 Haziran 1970'te İsrail Phantom uçağının düşürülmesine katkıda bulundu.

Ekim Savaşı'nda yüzlerce düşman uçağını imha ederek ve İsrail Hava Kuvvetleri'ni etkisiz hale getirerek İsrail'in havadaki üstünlüğünü kırmayı başardı.

Bu nedenle Sedat onu dünyadaki "ilk füze adamı" olarak adlandırdı.

Savaş sırasında Mısır kuvvetlerine liderlik etmiş, isimleri ölümsüzleşmiş pek çok kahraman askeri personel bulunuyor.

Golan Tepeleri'nde Suriye ateşi

Mısırlı liderler, Suriye'de dönemin Savunma Bakanı Mustafa Talas, Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Yusuf Şekur, Hava Kuvvetleri ve Hava Savunma Komutanı Tümgeneral Naci Cemil, Askeri İstihbarat Direktörü Tümgeneral Hikmet eş-Şehabi, Operasyon Otoritesi Başkanı Tümgeneral Abdurrezzak ed-Derdari ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Fazıl Hüseyin'in oluşturduğu Suriye cephesiyle etkin bir koordinasyon sağlıyordu.

Babil İnsani Araştırmalar Merkezi Dergisi'nde yayımlanan, Yıpratma ve Ekim savaşlarında Suriye ordusunun rolüne ilişkin tarihi bir çalışma şöyle diyor:

Savaş, Suriye askeri birliklerinin işgal altındaki Golan Tepeleri'ne saldırıp İsrail güçlerini şaşırtmasıyla başladı. Suriye güçleri, İsrail güçlerine acı darbeler indirerek birçok köyü ele geçirmeyi başardı. Bu durum, İsrail güçlerinin ateşin etkisiyle geri çekilmesine neden oldu.

Ancak bu durum, İsrail güçlerinin Golan Tepeleri'ne giren Suriye güçlerine saldırarak tepki vermesini, birçok alanı yeniden işgal etmesini ve Suriye güçlerinin geri çekilmesini engellemedi.

Mısır'ın savaştan çekilmesinin, İsrail'in savaş çabalarının tamamını Golan cephesine yöneltmesinde büyük etkisi oldu. Bu da iki taraf arasında vur-kaç çatışmalarına yol açtı.

Sonuç olarak Şam, ateşkes kararı alınmasını gerektiren yeni siyasi-askeri durum ve koşullarla karşı karşıya kaldı.

ABD ve Sovyetler Birliği'nden uluslararası tarafların, dışişleri bakanlarının mekik ziyaretleri yoluyla ateşkesin sağlanmasında önemli etkisi oldu. Suriye, İsrail'e karşı savaşın devam edeceğinden emindi.

İsrail askeri istifaları

İsrail tarafında ise düşman kuvvetleri, daha önce 1967 Arap-İsrail Savaşı'nda (Altı Gün Savaşı) ülkesinin kuvvetlerini komuta eden ve 1973 Arap-İsrail Savaşı'ndaki (Ekim Savaşı) yenilginin sorumluluğunu üstlenen Savunma Bakanı Moşe Dayan tarafından yönetiliyordu.

İsrail, ülkenin askeri hazırlığını ve savaşın patlak vermesine tepkisini araştırmak için bir komite kurdu.

Bunun sonucunda, İsrail'in yenilgiyle sonuçlanan istihbarat başarısızlığını kabul eden Genelkurmay Başkanı David Elazar ve Askeri İstihbarat Şefi Eli Zeira 1974 yılında istifa etti.

1953 yılında Batı Şeria'daki Kibya Köyü katliamının faili olan ve 2001-2006 yılları arasında İsrail Başbakanı olarak görev yapan Ariel Şaron, 1973 Ekim Savaşı sırasında Yedek Subaylar Tümeni Komutanı olarak, tümeninin savaşta öldürülen 300 kişiyi kaybettiğini ve bu süre zarfında verdiği kararların hatalı olduğunu kabul etti.

Independent Arabia - Independent Türkçe



Maşrık ve İran'ın doldurulmamış boşluğu

Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026
Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026
TT

Maşrık ve İran'ın doldurulmamış boşluğu

Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026
Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026

Elie Kuseyfi 

Şubat 2010'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, İranlı mevkidaşı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Temmuz 2006 savaşından sonra Arap Maşrık (Levant) bölgesinde meydana gelen dönüşümleri özetleyen üçlü bir toplantı için Şam'da bir araya geldi. Bu toplantı, Tahran'dan Şam üzerinden Beyrut'a uzanan bölgesel bir eksenin oluşumunun siyasi duyurusu ve İran'ın nüfuzunun yükselişinin, sınırları ve ülkeleri aşan siyasi ve askeri ittifaklar ağı kurma gücünün bir ifadesiydi. Başka bir deyişle bu toplantı ve bu görüntü, İran'ın sağlam bir bölgesel projeye ve ittifakları ile ağlarını bölgesel denklemlerde değerlendirme kapasitesine sahip olduğunu yansıtıyordu.

Şam'daki “üçlü toplantıdan” 16 yıldan fazla bir süre sonra, Maşrık'ın görüntüsü çok farklı görünüyor. İran ekseninin kalıntıları üzerinde yeni, sağlam bir eksenin oluşumunu duyuran hiçbir toplantı yapılmadı, hiçbir görüntü yayınlanmadı. Tahran, Esed rejiminin devrilmesiyle Suriye'deki en önemli coğrafi ve siyasi dayanağını kaybetti. Hizbullah, gücünü zayıflatan ve Lübnan'daki konumunu etkileyen eşi benzeri görülmemiş askeri ve siyasi darbelere maruz kaldı. Bu arada, İran'a sadık Iraklı fraksiyonların bölgede önceki dönemdeki ivmeyle faaliyet gösterme kapasitesi de geriledi. Bununla birlikte, İran nüfuzunun gerilemesi, alternatif bir bölgesel sistemin oluşması veya bu nüfuzu sınırlamada ortak çıkarları olan ülkeleri ve güçleri birleştiren yeni bir siyasi ve güvenlik ekseninin oluşması ile sonuçlanmadı.

Bağdat, Beyrut ve Şam arasındaki çıkar örtüşmesi göz önüne alındığında, paradoks daha da belirgin hale geliyor. Örneğin, Irak Başbakanı Ali el-Zeydi, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında üçlü bir toplantıyı engelleyen nedir? Bu şahsiyetlerin pozisyonları arasında, silahların devletin elinde toplanması, resmi askeri ve güvenlik kurumlarının otoritesinin yeniden tesis edilmesi ve kontrolü dışında faaliyet gösteren silahlı fraksiyonların varlığına son verilmesi gerekliliği konusunda ortak bir zemin bulunuyor. Suriye örneğinde, bu yaklaşım aynı zamanda İran'ın Suriye topraklarından geçen ikmal yollarını kesme ve sınırda Tahran'a sadık Iraklı milislerin oluşturduğu tehdidi azaltma konusundaki doğrudan bir çıkarla da bağlantılı. Gerçekleşmesi durumunda böyle bir toplantı için bölgesel bir himayedarın olması bile gerekmiyor.

Avn ve Zeydi, her ikisi de kendi ülkelerinde, pratikte İran'ın Lübnan ve Irak'taki etkisini azaltmak anlamına gelen silahların devletin tekelinde olması ilkesini kapsamlı bir siyasi ve güvenlik çerçevesine dönüştürme güçlerinin kısıtlı olduğu gerçeğine tosladılar

Şara ve Zeydi'nin 28 Ekim'de Şam'da yaptığı görüşmenin, yeni Suriye yönetimi ile önceki Irak hükümeti arasında daha önce olmayan bir güvenlik ve ekonomik iş birliği temeli ortaya koyduğu doğru. Ancak bu yakınlaşma, üç ülkenin karşı karşıya kaldığı güvenlik sorunları coğrafi ve siyasi olarak iç içe geçmiş olmasına rağmen, şu ana kadar örneğin, Lübnan'ı da içeren daha geniş bir bölgesel çerçeveye dönüşmedi. Bilhassa Kerek saldırısının ardından Ürdün'ün güney Suriye'ye düzenlediği hava saldırılarının her iki sınır tarafında da yarattığı kargaşadan sonra, Ürdün'ün de böyle bir bölgesel çerçeveye katılması neden düşünülmesin? Kaldı ki bu saldırı, iki ülke arasındaki krizlerin ne kadar iç içe geçtiğini de açığa çıkardı.

Ne var ki, bu ülkeler arasındaki çıkar ve hedeflerin örtüşmesi, bunların uygulanması için gerekli araçlara sahip oldukları anlamına gelmiyor. Avn ve Zeydi, her ikisi de kendi ülkelerinde, pratikte İran'ın Lübnan ve Irak'taki etkisini azaltmak anlamına gelen silahların devletin tekelinde olması ilkesini kapsamlı bir siyasi ve güvenlik çerçevesine dönüştürme güçlerinin kısıtlı olduğu gerçeğine tosladılar. Bağdat'ta hükümet, silahlı fraksiyonların siyasi ve güvenlik aygıtına entegre olmaları ve iktidarın dayandığı kurumlar ve ittifaklar içindeki varlıkları göz önüne alındığında, onları sadece İran'ın vekil güçleri olarak görüp başa çıkmakta yetersiz kalmış görünüyor. Beyrut'ta ise Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Nevvaf Selam, Hizbullah'ın askeri gücündeki önemli gerilemeye rağmen, devletin siyasi ve güvenlik yapısı içinde gizli kalan nüfuzu sebebiyle daha da karmaşık bir denklemle karşı karşıyalar.

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), Şam'da İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad (solda) onuruna bir resepsiyon düzenledi ve resepsiyona Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah (sağda) da katıldı, 25 Şubat 2010 (Getty Images)
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), Şam'da İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad (solda) onuruna bir resepsiyon düzenledi ve resepsiyona Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah (sağda) da katıldı, 25 Şubat 2010 (Getty Images)

Lübnan Cumhurbaşkanı'nın bu aşamadaki en büyük ve nihai umudu, Donald Trump'ın Binyamin Netanyahu'ya İsrail saldırganlığını durdurması ve Lübnan topraklarından çekilmesi için baskı yapabilme gücüne dayanıyordu. Bu adım, Lübnan devletinin diplomatik çabalarının etkinliğini göstermesine ve daha sonra otoritesini bütün Lübnan topraklarını kapsayacak şekilde genişletmesine imkan tanıyacaktı. Ancak, Trump'ın İsrail seçimlerinde Netanyahu'yu açıkça desteklemesinden sonra bu umut her zamankinden daha zor hale geldi. Bu destek, iki adam arasında kalıcı bir çıkar veya pozisyon uyumu anlamına gelmese ve ABD Başkanı, yönetiminin önceliklerine ve belki de daha geniş bölgesel stratejisine göre hesaplarını değiştirebilse de iki adam arasındaki siyasi ilişki Netanyahu'ya manevra alanı tanıyor ve Beyrut'un kendi adına kararlı bir Amerikan müdahalesine güvenme imkanını zayıflatıyor.

Bu noktada Avn, Zeydi ve Şara, farklı konumlarına rağmen, Trump yönetimiyle başa çıkma konusunda kendilerini ortak bir ikilemle karşı karşıya buluyorlar. Bir yandan Amerikan şemsiyesine ihtiyaç duyuyorlar veya en azından onu kaybetmeyi göze alamıyorlar, ancak Washington'un önceliklerini gerçekleştirmek için nüfuzunu kullanacağına dair garantileri de yok. Silahın Lübnan ve Irak devletlerinin tekelinde olmasını destekleyen ve “yeni bir Suriye”yi desteklediğini deklare eden yönetim, bu pozisyonları bu ülkelerin karşı karşıya kaldığı zorlukların ölçeğiyle orantılı siyasi ve güvenlik taahhütlerine dönüştürmeye henüz hazır görünmüyor.

Alternatifin yokluğu, İran'ın nüfuz araçlarını yeniden üretmeye çalışmadan sürekli gerilemeyi kabul edeceği anlamına gelmiyor

Ancak daha derin ikilem, İsrail'in Lübnan'daki savaşı ve Suriye'ye müdahalesi için herhangi bir siyasi ufkun yokluğunu telafi etmek amacıyla, sahada fiili durumlar dayatmaya dönük bir askeri ve güvenlik stratejisi benimsemesidir. Güney Lübnan'dan Güney Suriye'ye kadar İsrail, yeni bölgesel düzenlemelere geçişe olanak tanıyacak siyasi bir çözüm vizyonu sunma isteği göstermeden, güç kullanarak güvenlik denklemleri kurmaya çalışıyor. İsrail'in her iki arenadaki davranış bütünlüğünün, Suriye ve Lübnan'ın buna karşı tutumlarındaki bütünlükten daha belirgin olduğu da göz önüne alınmalı. İsrail, iki ülke arasındaki geniş coğrafi alanı tek bir güvenlik bölgesi olarak ele alırken, Lübnan ve Suriye hükümetleri bu karmaşık duruma karşı ortak bir siyasi ve güvenlik koordinasyon mekanizmasından halen yoksun.

Kendi açısından Şam, önceki rejimin devrilmesinden bu yana meşru bir siyasi geçiş için gerekli tüm koşullara son derece ihtiyaç duyduğu bir dönemde, Suriye’nin egemenliğini koruma gücüne yönelik acil günlük sınavlarla ve çok başlı bir çıkmazla karşı karşıya bulunuyor. Bu konu, Suriye'nin Arap-İsrail çatışmasında on yıllar boyunca oynadığı rolle karşılaştırıldığında daha da önem kazanıyor; zira Suriye'nin bölgesel varlığı büyük ölçüde çatışmayı yönetme ve İsrail ile müzakere etme konumuna dayanıyordu. Bugüne gelince, “yeni Suriye”, bölgesel konumunun gerektirdiği düzeyde kendisi ile başa çıkmasını sağlayabilecek siyasi araçlara sahip olmadan, topraklarında bir İsrail genişlemesiyle karşı karşıya bulunuyor.

Irak Başbakanı Ali Zeydi ve Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, Şam, Suriye, 28 Ekim 2026 (Reuters)
Irak Başbakanı Ali Zeydi ve Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, Şam, Suriye, 28 Ekim 2026 (Reuters)

Bu Suriye çıkmazı, Trump'ın Suriye'ye yönelik stratejisi etrafındaki belirsizlikle daha da büyüyor. Suriye meselesine gösterilen olağanüstü Amerikan ilgisinden sonra, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın açıklamaları, Şam'daki yeni rejime yönelik Amerikan siyasi bahsi ile iktidarını sağlamlaştırmak için hayati önem taşıyan ekonomik başarısı bağlamında gerekli koşulları sağlama konusundaki gerçek Amerikan istekliliği arasında uçurum olduğunu ortaya koydu. Barrack, 29 Ekim'de CNN'e verdiği röportajda, “Suriye'ye gelip yatırım yapacak birini bulmak neredeyse imkânsız” dedi. Bu anlamda, Amerikan pozisyonun belirsizliği Lübnan ve Irak ile sınırlı değil, İran’ın nüfuzunun gerilemesinden sonra bölgenin nasıl görünmesi gerektiğine dair net bir vizyonun yokluğunda Suriye'ye de uzanıyor.

Ancak, alternatifin yokluğu, İran'ın nüfuz araçlarını yeniden üretmeye çalışmadan sürekli gerilemeyi kabul edeceği anlamına gelmiyor. Nitekim, ağır askeri, ekonomik ve insani maliyetine rağmen yeni bir savaş olasılığı, Tahran'a salt direnci zafere dönüştürmek için siyasi ve stratejik bir teşvik sunabilir. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre aldığı darbelerden sonra, rejimin hayatta kalması ve kayıpların büyüklüğüne bakılmaksızın çatışmayı sürdürebilmesi, ABD ve İsrail'in ona boyun eğdirmeyi veya rejimini devirmeyi başaramadığını iddia etme imkanı tanıyor. Bu perspektiften bakıldığında, herhangi bir yeni savaş, Tahran için varlığını ve bölgesel dinamikleri etkileme gücünü yeniden ortaya koyma fırsatı olabilir.

Bu mantık İran'ı, bölgesel ağının dağılmadığını ve Yemen'den Irak ve  Beyrut'a kadar vekillerini harekete geçirebileceğini göstermek için herhangi bir yeni askeri çatışmada Hizbullah'tan dahil olmasını istemeye bile yönlendirebilir. Bu durumda böyle bir müdahale, İran'ın nüfuz ağının varlığının devam ettiğine ve üyelerine indirilen darbelere rağmen faaliyet gösterebildiğine dair siyasi bir mesaj taşıyacaktır. Bu nedenle, İran'ın nüfuzunun azalması yalnızca Tahran ile askeri bir çatışmanın sonucuna bağlı değil, aynı zamanda, ilgili ülkelerin ve özellikle de Irak ve Lübnan’ın, herhangi bir yükselen bölgesel gerilimin, kontrol altına almaya çalıştıkları nüfuzun yeniden canlanması için bahaneye dönüşmesini önleme güçlerine bağlıdır.

Yalnızca İsrail veya Amerikan seçimlerinin sonuçlarına veya Trump ile Netanyahu arasında pozisyonlardaki farklılığa güvenmek, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetlerinin mevcut gerçeklerle başa çıkma yetersizliğinden kaynaklanıyor

Özellikle Trump'ın İran ile askeri ve diplomatik seçenekler arasında tereddüt etmesi göz önüne alındığında, tüm bu belirsizlik ve muğlaklık ortamında, Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir'in 26 Ekim'de Tahran'a yaptığı ziyaret, İran ile ilişkilerde daha geniş bir bölgesel kanal açıyor. Bu kanal, özellikle Beyrut ve Bağdat'ın, İran ile bölgesel bir uzlaşmaya paralel olarak iç uzlaşma olasılıklarını araştırmasına imkan sağlayabilir. İran'ın etkisi her iki ülkede de gizli ve kalıcı olduğu sürece, bununla sadece iç mücadele veya Amerikan baskısı ile başa çıkılamaz; zira her ikisinin de etkisiz olduğu kanıtlandı. Bu ikisine ilave olarak, İran müdahalesine kapı açan faktörleri azaltacak ve Lübnan ve Irak devletleri ile kendi topraklarında faaliyet gösteren İran yanlısı milisler arasındaki ilişkinin yeniden yapılandırılmasına zemin hazırlayacak bölgesel uzlaşılar da gerekiyor. Şunu da belirtmek gerekir ki, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetleri, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki seçim sonuçlarına dayanarak seçeneklerini belirleyemezler; zira bu sonuçlar, İran ile çatışmaya kesin bir çözüm garantisi sunmadan, Amerikan ve İsrail'in hesaplarını yeniden düzenleyebilir.

Tahran'da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran arasında gerçekleşen dörtlü toplantıdan, 26 Ekim 2026 (Reuters)
Tahran'da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran arasında gerçekleşen dörtlü toplantıdan, 26 Ekim 2026 (Reuters)

Bu bağlamda, İsrail'in Trump'ın Tel Aviv'in hedefleriyle örtüşmeyen bir İran anlaşmasını dayatabileceğine dair endişelerinin devam etmesi dikkat çekicidir. Bu nedenle, Trump'ın İsrail seçimlerinde Netanyahu'ya verdiği destekle ilgili bazı soru işaretleri bulunuyor. Bu, İran'la çatışmanın bu aşamasında, askeri seçeneği dışlamayan Netanyahu liderliğindeki bir hükümetle çalışmayı tercih ettiğini yansıtıyor olabilir. Ancak, bu seçenek İran'la gelecekteki herhangi bir anlaşmaya veya genel olarak bölgedeki Amerikan çıkarlarına engel olursa, bu seçeneğe bağlı kalmayacaktır.

Yine de sonuç olarak, yalnızca İsrail veya Amerikan seçimlerinin sonuçlarına veya Trump ile Netanyahu arasında pozisyonlardaki farklılığa güvenmek, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetlerinin mevcut gerçeklerle başa çıkma yetersizliğinden kaynaklanıyor. Bu nedenle, çıkarlarının ne kadar örtüştüğünü belirlemekten fiili koordinasyona geçmeyi ve başta Tahran'a yönelik Mekke İttifakı girişimi olmak üzere mevcut diplomatik girişimlerden yararlanmayı düşünmeleri daha uygun olacaktır. Zira bu girişim, özellikle Washington'un İran'la çatışmayı askeri olarak çözmek yerine yönetmeyi seçmesi durumunda, bölgesel bir çözüm için kapıyı açık tutma açısından büyük önem taşıyor. Pazartesi günü Keşm Adası'nın bombalanması bu eğilimin bir göstergesiydi; bir ABD’li yetkili “saldırıların sınırlı göründüğünü ve büyük çaplı muharebe operasyonlarının yeniden başladığını temsil etmediğini” belirtirken, başka bir yetkili ise bunların “savunma önlemlerinin bir parçası” olduğunu açıkladı. Bu tutum, ABD'nin İran'a karşı savaşa yeniden başlama konusunda temkinli olduğunu yansıtıyor; ama bu, İran hedeflerine yönelik büyük bir ABD-İsrail saldırısından önce yapılan askeri manevraların parçası da olabilir!

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Etiyopya’nın Sudan’a karşı diplomatik gerilimi artırması Afrika Boynuzu’nda tansiyonu yükseltti

Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)
Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)
TT

Etiyopya’nın Sudan’a karşı diplomatik gerilimi artırması Afrika Boynuzu’nda tansiyonu yükseltti

Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)
Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)

Sudanlı çeşitli kaynakların doğruladığı üzere, Etiyopya’nın sınır bölgesindeki Asosa kentinde bulunan Sudan konsolosluğunu kapatma kararı, komşu ülkelerle yaşanan mevcut gerilimi artırdı. Bu gelişme, Kahire’nin Hartum ile yaptığı görüşmede Sudan’la imzalanan Ortak Savunma Anlaşması’nı devreye sokabileceği mesajını vermesiyle aynı döneme denk geldi. Görüşme, Sudan’ın bir gün önce Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nde Etiyopya hakkında şikâyette bulunmasının ardından gerçekleşti.

Etiyopya veya Sudan, konsolosluğun kapatılması konusunda henüz resmî bir açıklama yapmadı. İddianın doğrulanması halinde bu adım, Addis Ababa’nın aralarında anlaşmazlıklar bulunan bir Afrika ülkesiyle ilişkilerinde yaklaşık bir ay içinde attığı üçüncü diplomatik adım olacak. Etiyopya, daha önce Eritre ile diplomatik ilişkilerini kesmiş, ekim ayının başında ise Mısır ile karşılıklı olarak diplomatları sınır dışı etmişti.

Afrika meseleleri uzmanları Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, söz konusu gelişmenin Afrika Boynuzu’ndaki gerilimi alevlendirdiğini belirtti. Uzmanlar, ön plana çıkan iki senaryoya işaret etti: Tırmanışın sürmesiyle bir çatışmanın yaşanması veya savaşın yol açacağı ağır maliyetler nedeniyle gerilimin düşürülmesi.

48 saatlik süre

Sudan medyası, Etiyopya’nın ülkenin batısındaki sınır kenti Asosa’da bulunan Sudan konsolosluğunun çalışanlarına, tamamını istenmeyen kişiler ilan etmesinin ardından Etiyopya topraklarını terk etmeleri için 48 saat süre verdiğini bildirdi.

Bu gelişme, Kahire’nin pazartesi akşamı Mısır ve Sudan dışişleri ile sulama bakanlarının katıldığı dörtlü toplantıya ev sahipliği yapmasının ardından yaşandı. Toplantı, Hartum’un, Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) destek vermek amacıyla topraklarının insansız hava araçlarıyla (İHA) hedef alındığı suçlamasıyla Addis Ababa’ya karşı şikâyette bulunmasından bir gün sonra gerçekleştirildi.

Mısır, toplantının ardından yayımlanan ortak bildiride, Aralık 2025’in sonlarında Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklamayı yeniden hatırlattı. Söz konusu açıklamada, Sudan’ı desteklemek ve bu kırmızı çizgilerin ihlal edilmesini veya aşılmasını önlemek amacıyla uluslararası hukukun ve iki kardeş ülke arasındaki Ortak Savunma Anlaşması’nın öngördüğü ‘gerekli tüm tedbir ve adımları atmaya tamamen hazır olunduğu’ ifade edilmişti.

Güven krizi

Etiyopyalı Afrika meseleleri uzmanı Musa Şeyhu, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Sudan’ın Asosa kentindeki konsolosluğunun kapatılmasının, Addis Ababa ile Hartum arasındaki anlaşmazlığın karşılıklı suçlamalardan gerilimi tırmandıran diplomatik adımlara dönüştüğünü gösterdiğini belirtti. Şeyhu, Afrika Boynuzu’nda güvenlik krizlerinin ve siyasi saflaşmaların iç içe geçmesine ilişkin endişelerin arttığına dikkat çekerek, “Asosa konsolosluğunun kapatılması diplomatik ilişkilerin kesildiği anlamına gelmiyor, ancak iki ülke arasındaki güvenin azaldığını gösteriyor” dedi.

Sudan krizinin Etiyopya ile Eritre arasındaki kopuşla aynı döneme denk gelmesinin, Afrika Boynuzu’ndaki çatışmaların ve ittifakların birbirine karışmasına ilişkin endişeleri artırdığı uyarısında bulundu.

Sudan Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Ağustos 2019’da Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed ile yaptığı görüşme sırasında (Reuters)
Sudan Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Ağustos 2019’da Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed ile yaptığı görüşme sırasında (Reuters)

Olası senaryoları değerlendiren Şeyhu, Hartum’un Sudan’daki tesislere yönelik İHA saldırılarında Etiyopya topraklarının kullanıldığı yönündeki suçlamalarının askerî çatışma riskini artırdığını belirtti. Bununla birlikte, gerilimi düşürebilecek etkenlerin de bulunduğunu vurgulayan Şeyhu, “Özellikle Sudan’daki savaş, Etiyopya’nın güvenlik sorunları ile iki ülkenin sınır ve su kaynaklarına ilişkin ortak çıkarları, doğrudan çatışmayı her iki taraf için de maliyetli hale getiriyor” ifadesini kullandı.

Şeyhu, en büyük sorunun yalnızca savaş ihtimali olmadığını, ikili anlaşmazlıkların bölgesel saflaşmalara dönüşerek ulusal karar alma bağımsızlığını ve Afrika Boynuzu’nun istikrarını ciddi bir sınavla karşı karşıya bırakabileceğini söyledi.

Savaşın sonuçları

Buna karşılık, Mısırlı Afrika meseleleri uzmanı Ramazan Kurni, Etiyopya hükümetinin Sudan’ın Asosa kentindeki konsolosluğunu kapatma kararının, iki ülke arasındaki diplomatik gerilimde yeni bir aşamaya işaret ettiğini düşünüyor. Kurni, kararın nispeten geç alındığını belirterek, Addis Ababa’nın Eritre ve Mısır’a yönelik kararlarının ardından Sudan’ın da Etiyopya’nın tutumundan etkilenmesinin beklendiğini söyledi. Etiyopya, üç ülkeyi Tigray bölgesindeki savaşa müdahil olmakla suçlamış ve bu ülkelere karşı medya ve siyasi alanda bir kampanya yürütmüştü.

Kurni, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Etiyopya’nın bu adımının Sudan’ın BM Güvenlik Konseyi ile Afrika Birliği (AfB) Barış ve Güvenlik Konseyi’ne yaptığı şikâyete açık bir yanıt olduğunu ifade etti. Ayrıca, Etiyopya’daki gelişmelerin ve Addis Ababa’nın Rus savaş uçakları satın almasının Eritre, Sudan ve Mısır'a yönelik bir ‘caydırıcılık mesajı’ niteliği taşıyabileceği ihtimalini dışlamadı.

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, başlangıçta 12 adet dördüncü nesil geliştirilmiş 4++ sınıfı Su-35 savaş uçağını kapsayan teslimatın ardından, ekim ayının sonlarında yaptığı açıklamada, bu uçakların “Etiyopya’nın stratejik caydırıcılık kapasitesini” güçlendirdiğini söylemişti.

Ancak Kurni’ye göre mevcut gerilim, Etiyopya ile Sudan arasında kapsamlı bir askerî çatışma yaşanacağı anlamına gelmiyor. Böyle bir değerlendirmenin ‘erken ve birçok açıdan yersiz’ olduğunu belirten Kurni, savaşın her iki ülkeye getireceği maliyetlere dikkat çekti.

Kurni, her iki tarafın da geniş çaplı bir savaşın sonuçlarını göğüsleyebilecek durumda olmadığını ifade etti. Etiyopya’nın Tigray, Amhara, Oromiya ve Afar bölgelerinde birden fazla cephede çatışmalarla meşgul olduğunu, buna Eritre cephesinin de eklendiğini belirtti. Sudan ordusunun ise sahadaki çabalarını sınır güvenliğini sağlamaya ve HDK’yle başta Kurdufan, Mavi Nil ve Darfur olmak üzere çeşitli bölgelerde mücadele etmeye yoğunlaştırdığını kaydetti.

Kurni’ye göre, Etiyopya’nın hamleleri nedeniyle Afrika Boynuzu’nda yaşanan gerilimler karşısında öne çıkan olası senaryolardan biri, iki taraf arasındaki siyasi ve diplomatik tırmanışın, karşılıklı suçlamaların ve bölgedeki genel gerilimin daha da artması.


Bomba ihbarı üzerine İsrail'e gitmekte olan yolcu gemisinde arama yapıldı

İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)
İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)
TT

Bomba ihbarı üzerine İsrail'e gitmekte olan yolcu gemisinde arama yapıldı

İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)
İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)

Yunanistan makamları, İsrail'e gitmekte olan bir yolcu gemisine yönelik bomba ihbarının, dün Yunanistan'ın Siros Adası'ndaki limanda güvenlik operasyonu başlatılmasına neden olduğunu açıkladı. Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre kimliği belirsiz bir kişi geminin gövdesine patlayıcı düzenek yerleştirildiğini öne sürdü.

Panama bayraklı “Crown Iris” adlı geminin, bomba ihbarının alındığı sırada 940 yolcu ve 597 mürettebatıyla Hayfa Limanı'na hareket etmesi planlanıyordu.

Sahil Güvenlik ekipleri, patlayıcı madde tespitinde uzman bir köpek ve özel bir dalgıcın desteğiyle gemide arama yaptı. Olay yerine ayrıca Sahil Güvenlik'in özel bir birimi sevk edildi.

İlk incelemelerde herhangi bir patlayıcı düzeneğe rastlanmadı. Geminin seferine devam edebilmesi öncesinde daha kapsamlı aramalar yapılması için Sahil Güvenlik uzmanlarının bölgeye ulaşması beklendi.

Öte yandan dün Avrupa'da en az yedi uçuş bomba ihbarı aldı. Herhangi bir patlayıcı düzeneğe rastlanmamasına rağmen, ihbarlar havalimanlarındaki uçuş trafiğinde aksamalara yol açtı.