Belucistan... İran- Pakistan sınırında çalkantılı bir bölge

İran’ın hava saldırısı düzenlediği Pakistan’ın güneybatısındaki Belucistan eyaletinde yer alan Kooh Sabz bölgesinde bir kadın el arabasıyla su bidonları taşıyor (AFP)
İran’ın hava saldırısı düzenlediği Pakistan’ın güneybatısındaki Belucistan eyaletinde yer alan Kooh Sabz bölgesinde bir kadın el arabasıyla su bidonları taşıyor (AFP)
TT

Belucistan... İran- Pakistan sınırında çalkantılı bir bölge

İran’ın hava saldırısı düzenlediği Pakistan’ın güneybatısındaki Belucistan eyaletinde yer alan Kooh Sabz bölgesinde bir kadın el arabasıyla su bidonları taşıyor (AFP)
İran’ın hava saldırısı düzenlediği Pakistan’ın güneybatısındaki Belucistan eyaletinde yer alan Kooh Sabz bölgesinde bir kadın el arabasıyla su bidonları taşıyor (AFP)

Belucistan, İran- Pakistan sınırında istikrarsız bir bölge ve güvenlik güçleri ile her iki ülkenin de ‘terörist ve radikal’ olarak tanımladığı muhalif gruplar arasında yıllardır çatışmalara sahne oluyor.

İran’ın güneydoğusundaki Sistan-Belucistan eyaleti ve Pakistan’ın batısındaki Belucistan eyaleti, iki ülkenin en fakir bölgeleri arasında yer alıyor. Buralar, yüksek işsizlik oranlarının yanı sıra sürekli kuraklıkla mücadele eden iki büyük bölge.

Belucistan, toplam sayısının on milyon olduğu tahmin edilen Beluc grubuna ev sahipliği yapıyor. Bunların çoğunluğu Sind eyaleti de dahil olmak üzere Pakistan’da yaşıyor. İran’da bir buçuk milyon ile üç milyon arasında, Afganistan’da ise çok daha küçük bir azınlık bulunuyor.

İran ve Pakistan, yaklaşık bin kilometrelik (620 mil) bir sınırı paylaşıyor. Bu sınır, doğasından dolayı başta akaryakıt olmak üzere birçok kaçakçılık operasyonuna sahne oluyor.

Sınırın her iki tarafında da gerginlik her zaman arttı, ama şu an olduğu gibi nadiren alevleniyor. Öyle ki hem İran hem de Pakistan, söz konusu iki bölgede terörist olarak adlandırdıkları hedefleri vuruyor.

Pakistan’da durum

Pakistan güçleri, Beluç ayrılıkçı isyanıyla yaklaşık yirmi yıldır mücadele ediyor. Söz konusu isyanda güvenlik güçlerini, hükümet çalışanlarını ve Beluç vatandaşı olmayan sivilleri hedef alan saldırılarda yüzlerce kişi hayatını kaybetmişti.  

Fransız Haber Ajansı’nın (AFP) haberine göre, Beluç ayrılıkçılar ve insan hakları grupları, ordunun isyana yönelik baskısının ‘yaygın kayıpları ve keyfi cinayetleri de içerdiğini’ belirtti.

2014 yılından bu yana ayrılıkçılar, 58 milyar dolarlık bir proje olan Çin- Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) ile bağlantılı projeleri de hedef alıyor. CPEC, büyük bir kısmı maden zengini Belucistan’dan geçen Pekin’in Bir Kuşak Bir Yol Girişimi’nin bir parçası.

Ancak Pakistan’ın geniş bölgesini üs olarak kullanan tek grup Beluç milisleri değil. Batılı hükümetler, daha önce Pakistan’ı Taliban liderlerinin Belucistan’daki güvenli bölgeyi kullanmalarına izin vermekle suçlamıştı.

Pakistan tarafındaki Beluciler, haklarından mahrum bırakıldıklarından ve doğal kaynaklardan elde edilen gelirlerin yerel yönetim ve sosyal ihtiyaçlara yeterince harcanmadığından şikayetçi.

İran’daki güvenlik tehdidi nedir?

İran’ın terör örgütleri listesine aldığı muhalif Ceyş el-Adl (Adalet Ordusu) örgütü, son aylarda İran’da saldırılar gerçekleştiriyor.

Beluç muhalif grubu Ceyş el-Adl, daha önce Belucistan eyaletinde son yıllarda güvenlik personelini ve sivilleri hedef alan operasyonların sorumluluğunu üstlenmişti.

10 Ocak’ta İran’ın güneydoğusundaki Belucistan Eyaleti’nin Rasek şehrinde silahlı Beluç milisleri ile İran polis güçleri arasında çıkan silahlı çatışmalarda bir İranlı polis memuru öldürüldü. Bu, Beluci muhalefet grubu Ceyş el-Adl’ın sınır kenti Rasek’teki polis merkezine düzenlediği ikinci saldırıydı. Daha önce de Pakistan ve Afganistan ile olan bu sınır bölgesinde 11 İranlı polis öldürülmüştü.

Saldırı, Belucistan eyaletinin ticaret merkezi Kirman kentinde düzenlenen iki intihar saldırısından birkaç gün sonra gerçekleşti. Saldırıyı, DEAŞ- Horasan örgütü üstlendi. Yetkililer, yaptıkları açıklamada, “İntihar bombacılarından biri Tacik uyrukluydu ve ülkeye Afgan topraklarından girdi” dedi.

Devrim Muhafızları, Suriye ve Irak’a yönelik füze saldırılarının ardından daha önce benzeri görülmemiş bir adımla Belucistan eyaletindeki saldırılarla DEAŞ saldırıları arasında bir bağlantı olduğunu açıklamıştı.

İran devlet televizyonu tarafından yayınlanan bir video, İran’ın Belucistan eyaletindeki sınır köyü Seravan’da füze saldırısı alanında toplanan insanları gösteriyor (EPA)
İran devlet televizyonu tarafından yayınlanan bir video, İran’ın Belucistan eyaletindeki sınır köyü Seravan’da füze saldırısı alanında toplanan insanları gösteriyor (EPA)

Muhalif Beluç milisler, İran’ın güneydoğusunda faaliyet gösteriyor ve yetkililer onları ‘terörist’ veya ‘devrim karşıtı’ olarak sınıflandırıyor. İran hükümet medyası ise Beluci muhaliflerin faaliyetlerine ilişkin ideolojik açıklamalar yapmakta ısrar ediyor. Bölgedeki partilerin çoğu, Beluci milliyetçiliğinin haklarını savunduklarını söylüyor ve yetkilileri, ‘demografik değişim ve kimliğin bozulması’ politikası uygulamakla suçluyor.

Yıllarca İran güvenlik güçlerine yönelik saldırılar düzenleyen benzer bir örgüt olan Cundullah’ın (Allah’ın Ordusu) dağılması üzerine yaklaşık 10 yıl önce kuruldu. İran’ın 2010 yılında örgüt lideri Abdülmelik Rigi’yi tutuklaması ve daha sonra idam etmesinin ardından Cundullah’ın saldırıları azalmıştı.

Resmi İran basınında çıkan haberlere göre, Abdülmelik Rigi, Şubat 2010’da İran savaş uçaklarının Kırgızistan’a gitmekte olan bir yolcu uçağını İran’a inmeye zorladığı operasyonda tutuklanmıştı. Haziran 2010’da asılarak idam edildi.

Mahsa Amini protestoları

Beluçlar, İran’ın Belucistan eyaletinin 2022’de istikrarsızlıkla karşı karşıya olmasından şikayetçi. Öyle ki eyalet sakinleri, Kürt Mahsa Amini’nin (22 yaşında) başörtüsü kurallarına uymadığı gerekçesiyle Ahlak Polisi tarafından tutuklanmasının ve hayatını kaybetmesinin ardından İran genelinde patlak veren protesto hareketlerine katıldı.

O dönemde bir polis şefinin genç bir kadını taciz etmekle suçlanması üzerine halkın hoşnutsuzluğu, Belucistan eyaletindeki protestoların yoğunluğunu artırdı.

Özel bir etki yaratan protestolar, ülkede hakim olan öfkeyi yansıtırken, güvenlik güçleri de protestoları bastırdı.

Uluslararası Af Örgütü’ne göre, Kanlı Cuma olarak adlandırılan 30 Eylül 2022’de, güvenlik güçlerinin Belucistan’ın yönetim şehri Zahidan’daki bir eylemi hedef alması sonucu 90’dan fazla kişi öldürüldü.

Geçen yılki protestolarda hayatını kaybeden 500’den fazla kişiden en az 130’u eyalette öldürüldü. Zahidan halkı, 30 Eylül’de göstericilere ateş açanlardan hesap sorulmasını talep etmek için hâlâ her cuma günü sessiz yürüyüşler düzenliyor.

Etnik ve dini ayrımcılık

Aktivistler, uzun süredir bölgenin, başta uyuşturucu kaçakçılığı olmak üzere çeşitli suçlamalarla çok sayıda Beluç’u idam eden İranlı yetkililer tarafından ekonomik ve siyasi ayrımcılığa maruz kaldığından şikayetçiydi.

Belucistan, ülkenin en fakir vilayeti ve nüfusunun çoğunluğu Beluç Sünnilerden oluşuyor. Bölge halkının etnik ve dini ayrımcılık politikalarından şikayetçi olduğu biliniyor.

Bölgede hüküm süren yoksulluğun bir yansıması olarak çok sayıda Beluç, akaryakıt sevkiyatında çalışıyor. Bunlar, sınırdan daha yüksek fiyata satış yapabilecekleri Pakistan’a yakıt kaçırıyorlar. Aktivistlere göre, İran güvenlik güçleri, son yıllarda onlarca Beluç’u öldürdü.

İran’daki infazları izleyen Oslo merkezli İran İnsan Hakları Örgütü’nün verilerine göre, Belucistan Eyaleti, infazlar açısından 31 ili içeren bir listede yer alıyor.

Uluslararası Af Örgütü, İran’da 2021 yılında eyalette yaşanan 19 infaz vakasının Beluç bireylere karşı gerçekleştiğini belirtti.



İHA’lar ve hava saldırıları... İsrail ile Hizbullah arasındaki caydırıcılık dengesi nasıl değişti?

İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde bir binadan alev topu yükseliyor, (AFP)
İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde bir binadan alev topu yükseliyor, (AFP)
TT

İHA’lar ve hava saldırıları... İsrail ile Hizbullah arasındaki caydırıcılık dengesi nasıl değişti?

İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde bir binadan alev topu yükseliyor, (AFP)
İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde bir binadan alev topu yükseliyor, (AFP)

İsrail, hava saldırıları, tahliye uyarıları ve sınırlı kara ilerleyişleriyle sahadaki baskısını artırırken, Hizbullah ise insansız hava araçları (İHA) ve Litani Nehri’nin kuzeyindeki ileri cephelerde yaşanan doğrudan çatışmalarla karşılık veriyor. Ancak karşılıklı tırmanışın arka planında, 2006 savaşının ardından yıllarca sınır hattında geçerliliğini koruyan caydırıcılık dengesinin benzeri görülmemiş bir sınamadan geçtiği değerlendiriliyor. Operasyonların kapsamının genişlemesi ve yakın zamana kadar doğrudan tehdit alanının dışında kabul edilen bölgelere ulaşması, bu değerlendirmeyi güçlendiren unsurlar arasında gösteriliyor.

Lübnanlı askerî çevrelerin değerlendirmelerine göre, artık ez-Zehrani bölgesine kadar uzanan hava saldırıları, Zevtar eş-Şarkiye çevresinde devam eden çatışmalar ve İsrail güçlerinin Nebatiye sınırlarına doğru kademeli ilerleyişi, çatışmaların yeni bir aşamaya geçtiğine işaret ediyor. Bu değerlendirmelerde, İHA’ların tek başına caydırıcılık dengesini korumakta yetersiz kaldığına dikkat çekilirken, İsrail’in olası bir siyasi uzlaşı veya müzakere süreci öncesinde sahadaki dengeleri kendi lehine değiştirmeyi amaçlayan kademeli bir baskı stratejisi izlediği belirtiliyor.

İHA’lar caydırıcılık sağlamaz

Bu çerçevede, Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı emekli Tuğgeneral Dr. Hişam Cabir, Hizbullah’ın kullandığı İHA’ların İsrail’in giderek genişleyen hava saldırıları ve askerî operasyonları karşısında gerçek anlamda bir caydırıcılık sağlayamadığını söyledi. Cabir Şarku'l Avsat'a, “İHA’lar bir caydırıcılık unsuru oluşturmuyor. İsrail’i zorlayabilir ve ona kayıplar verdirebilir; ancak askerî operasyonlarını sürdürmesini engelleyemez” ifadelerini kullandı.

İsrail’in hava saldırıları ve kara operasyonlarını sürdürmesinin, mevcut caydırıcılık denklemine ilişkin önemli göstergeler taşıdığını belirten Cabir, “Eğer caydırıcılık gerçekten var olsaydı, İsrail operasyonlarına bu şekilde devam edemezdi. Bugün gördüğümüz tablo, İsrail’in taktiklerini değiştirerek, güneyde verdiği kayıplara rağmen ilerleyişini sürdürdüğünü gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

İsrail hava saldırılarının ardından Lübnan’ın güneyindeki kasabalardan yükselen dumanlar (Reuters)İsrail hava saldırılarının ardından Lübnan’ın güneyindeki kasabalardan yükselen dumanlar (Reuters)

Cabir, sahadaki mevcut gelişmeleri 2006 savaşının ardından oluşan caydırıcılık dengesindeki gerilemeyle de ilişkilendirdi. 2006 ile 2023 yılları arasında geçerli olan caydırıcılık mekanizmasının fiilen işlediğini savunan Cabir, Gazze ile bağlantılı destek cephesinin açılmasının ardından Hizbullah’ın bir yıpratma savaşına girmesiyle bu dengenin çöktüğünü öne sürdü. Cabir, “2006’dan 2023’e kadar süren caydırıcılık dengesi gerçekten mevcuttu. Ancak Hizbullah’ın 2023’te destek cephesi kapsamında savaşa dahil olmasının ardından İsrail, örgütün askerî kapasitesinin gerçek durumunu görme fırsatı buldu. O andan itibaren caydırıcılık etkisi aşınmaya başladı” ifadelerini kullandı. İsrail’in hedeflerinin yalnızca Zevtar ve çevresiyle sınırlı kalmayabileceği uyarısında bulunan Cabir, operasyonların daha geniş bir alana yayılabileceğini belirtti. Cabir, “En büyük endişem, İsrail’in hedeflerinin Litani Nehri’nin güneyiyle sınırlı kalmaması ve operasyonların ez-Zehrani’nin güneyine kadar uzanabilecek yeni bir aşamaya evrilmesidir” dedi.

Uzun vadeli tüketme ve tükenme politikası

Cabir, İsrail’in uyguladığı tahliye uyarıları ve zorunlu göç politikalarının temel amacının bölgeleri sivillerden arındırmak olduğunu belirterek, “İsrail bir bölgeyi sakinlerinden boşalttığında, o alandaki her türlü hareketliliği hedef alma imkânı elde ediyor. Bu durumda otomobil ya da motosikletle hareket eden herhangi bir kişi potansiyel hedef hâline geliyor” dedi.

Güney Lübnan’ın uzun süreli bir yıpratma savaşına sürüklenmiş olabileceği uyarısında bulunan Cabir, “En büyük endişem, Güney Lübnan’ın fiilen uzun soluklu bir yıpratma savaşının içine girmiş olmasıdır. Çünkü sahadaki mevcut göstergeler, gerilimin kısa sürede sona ereceğine veya önceki angajman kurallarına dönüleceğine işaret etmiyor” şeklinde konuştu.

Sahadaki ve siyasi alandaki gelişmeleri değerlendiren Cabir, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun uğrayacağı kayıplar ne olursa olsun mevcut aşamada Lübnan’daki savaşı durdurmaya niyetli görünmediğini söyledi. Cabir, İsrail’in şimdiye kadar ilan ettiği askerî ve siyasi hedeflerin hiçbirine ulaşamadığını savundu.

Cabir, “Tel Aviv yönetimi Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını sağlayamadığı gibi, Lübnan’a kendi şartlarını da kabul ettiremedi” değerlendirmesinde bulundu.

Mevcut verilerin, bölgedeki durumun eski haline dönmeyeceğini gösterdiğini ifade eden Cabir, savaşın yeni bir aşamaya girdiğini ve bunun Güney Lübnan’daki mevcut dengeler ile bölgenin genel yapısı üzerinde kalıcı etkiler yaratacağını belirtti.

Hizbullah’a ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Cabir, örgütün de mevcut koşullarda savaşı tek taraflı olarak sonlandırabilecek durumda olmadığını söyledi. Cabir, sahadaki karmaşık dinamikler ile bölgesel ve uluslararası hesapların iç içe geçmiş olmasının, çatışmanın sona erdirilmesini daha da zorlaştırdığını kaydetti.

Caydırıcılık dengesi yok

Emekli Tuğgeneral Halil el-Hilu, Hizbullah’ın kullandığı İHA’ların İsrail’in yoğun hava saldırıları karşısında etkili bir caydırıcılık dengesi oluşturamadığını belirterek, “İsrail’in verdiği zarar ve kayıplar, maruz kaldıklarından çok daha büyük” dedi.

 Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde İsrail hava saldırısının yaşandığı bölgede meydana gelen hasarı inceleyen bir adam (AFPLübnan’ın güneyindeki Sur kentinde İsrail hava saldırısının yaşandığı bölgede meydana gelen hasarı inceleyen bir adam (AFP)

El-Hilu, özellikle fiber optik kabloyla yönlendirilen FPV tipi İHA’ların teknik sınırlamalarına dikkat çekerek, bu sistemlerin menzil ve taşıma kapasitesi bakımından önemli kısıtlamalara sahip olduğunu söyledi. “Bu tür İHA’ların etkin menzili pratikte 3 ila 15 kilometre arasında değişiyor ve mantıksal olarak en fazla yaklaşık 20 kilometreye ulaşabiliyor” diyen el-Hilu, “Çünkü hava aracına bağlı olan kablo ek ağırlık oluşturuyor ve operasyonel performansını olumsuz etkiliyor. Bu nedenle 60 kilometreye kadar kullanılabildikleri yönündeki iddialar askerî açıdan gerçekçi değil” yorumunda bulundu..

El-Hilu, Hizbullah’ın söz konusu İHA’ları İsrail’in oluşturduğu ve yaklaşık 10 kilometre derinliğe sahip tampon bölgedeki İsrail güçlerini hedef almak amacıyla kullandığını, ancak bunun sahadaki dengeleri değiştirmediğini savundu.

El-Hilu, “Haritaya baktığımızda İsrail güçlerinin Nebatiye’ye oldukça yaklaştığını görüyoruz. Aynı zamanda hava saldırıları, tahliye uyarıları ve zorunlu göç uygulamaları ez-Zehrani’nin kuzeyine kadar genişliyor. Bu durum tek başına bile caydırıcılık dengesinin ortadan kalktığını gösteriyor” şeklinde değerlendirdi.

Hizbullah’ın İHA’lar aracılığıyla İsrail’e kayıplar verdirerek sahada etki oluşturmaya çalıştığını belirten el-Hilu, buna karşın mevcut gelişmelerin İsrail’in hem Hizbullah’a hem de Lübnan’a çok daha büyük zarar verdiğini ortaya koyduğunu ifade etti.


Tahran'dan Moskova'ya: Yapay zekâ, gözetleme kameralarını bir güvenlik tehdidine dönüştürüyor

Londra'da bir polis operasyonu sırasında kullanılan yüz tanıma kameraları (Reuters)
Londra'da bir polis operasyonu sırasında kullanılan yüz tanıma kameraları (Reuters)
TT

Tahran'dan Moskova'ya: Yapay zekâ, gözetleme kameralarını bir güvenlik tehdidine dönüştürüyor

Londra'da bir polis operasyonu sırasında kullanılan yüz tanıma kameraları (Reuters)
Londra'da bir polis operasyonu sırasında kullanılan yüz tanıma kameraları (Reuters)

Medyaya yansıyan ve güvenilir kaynaklara dayandırılan raporlara göre, yapay zekâ teknolojilerindeki baş döndürücü gelişmeler gözetleme ve siber güvenlik alanını kökten değiştirirken, Rus güvenlik bürokrasisinde de ciddi endişelere yol açtı. Bu endişelerin odağında ise Devlet Başkanı Vladimir Putin ve üst düzey devlet yetkililerinin güvenliği yer alıyor.

Şarku’l Avsat’ın Financial Times’ten aktardığına göre kaynaklar, İran dini lideri Ali Hamaney’e yönelik Tahran’daki suikast girişiminin ardından, Rus güvenlik servislerinin Devlet Başkanı ve yakın kurmaylarını korumakla görevli özel bir gözetleme sistemini geçici olarak kapattığını bildirdi. Kararın arkasında, yapay zekanın kamera verilerini işleyerek hedefleri nasıl tespit edip takip edebileceğine dair ortaya çıkan somut tehditler bulunuyor.

Moskova genelindeki yaklaşık 300 bin kameralık genel izleme ağından tamamen bağımsız olan bu özel sistem, siber saldırı ve dışarıdan sızma risklerini sıfıra indirmek amacıyla internetle bağı tamamen koparılarak derinlemesine bir teknik incelemeden geçirildi ve ardından yeniden devreye alındı.

İstihbarat raporları alarm verdirtti

Söz konusu olağanüstü önlemler, istihbarat raporlarının ardından güvenlik mimarisinin küresel çapta yeniden değerlendirilmesini tetikledi. Raporlar, gelişmiş yapay zekâ analiz teknikleri sayesinde dış aktörlerin devasa boyutlardaki güvenlik kamerası kayıtlarına sızabildiğini, bu yolla kritik isimlerin hareketlerini ve konumlarını nokta atışı tespit edebildiğini ortaya koydu.

Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) Direktörü Aleksandr Bortnikov, bölgesel güvenlik yetkililerine yönelik yaptığı uyarıda, Rusya'nın geniş gözetleme ağının düşmanlar tarafından suiistimal edilebilecek tehlikeli bir zafiyete dönüşebileceği konusunda uyarıdı.

"Üst düzey İranlı yetkililerin son dönemde tasfiye edilmesi net bir uyarı sinyalidir." — Aleksandr Bortnikov, FSB Direktörü

Bortnikov, söz konusu kişilerin konumlarının kısmen İran'ın görsel gözetleme sistemlerindeki "arka kapılar" (backdoors) vasıtasıyla belirlendiğini ifade etti.

Gözetlemede yeni dönem: Doğal dille video analizi

Güvenlik kameralarının hacklenmesi gelişmiş istihbarat servisleri için yeni bir durum olmasa da yapay zekadaki devrimsel ilerlemeler, devasa video ve fotoğraf yığınlarından davranışsal kalıpları çıkarma konusunda eşsiz bir kabiliyet sağladı.

Güvenlik yetkilileri ve uzmanlara göre İsrail istihbaratı bu teknolojileri kullanarak Tahran’ın dijital haritasını çıkardı; üst düzey yetkililerin korumalarının hareketlerini analiz etti ve milyonlarca saatlik görüntü arasından nokta hedefler belirledi. Bu veriler daha sonra insan istihbaratı dahil olmak üzere diğer kaynaklarla harmanlandı.

Uzmanlar, yapay zekanın görsel kabiliyetlerinin 2023'ten bu yana büyük bir sıçrama yaptığını ve geçtiğimiz yıl içinde çağ atladığını belirtiyor. Artık sistemler, yalnızca önceden tanımlanmış parametreleri aramakla kalmıyor; videolarda doğal dil (yazılı komutlar) ile arama yapabiliyor.

Örnek arama senaryoları:

Bir istihbarat analisti sisteme "Birbirine çanta uzatan iki kişi",

"Gün içinde birkaç kez kılık değiştiren bir şahıs",

Veya "Yakın zamanda yeniden boyanmış bir araç" komutunu girdiğinde, yapay zekâ binlerce saatlik kayıt arasından ilgili sahneleri dakikalar içinde bulup çıkarabiliyor.

Avrupalı bir yetkili bu teknolojiyi, yalnızca kişileri veya nesneleri değil, direkt davranış kalıplarını aramaya imkân tanıdığı için gözetleme dünyasının "Kutsal Kasesi" olarak nitelendiriyor.

Küresel güvenlik dengeleri değişiyor

Şehirlerdeki yaygın kamera ağları, artık pasif birer kayıt cihazı olmaktan çıkıp, hedef kişilerin yaşam tarzlarını, ilişkilerini ve kritik tesislere yönelik hareketlerini deşifre eden stratejik bilgi kaynaklarına dönüştü.

Hindistan: Güvenlik açığı risklerine karşı ülke genelinde Çin menşeli kamera kullanımına sert kısıtlamalar getirdi.

Çin: Dünyanın en büyük akıllı gözetleme sistemlerine sahip ülkesi olarak, sahneleri yorumlayabilen, davranış analizi yapabilen ve yazılı komutlarla video içi arama gerçekleştiren yapay zekâ yazılımlarına milyarlarca dolarlık yatırımlar yapıyor. Ancak uzmanlar, bu sistemlerin aynı zamanda Çin'in rakiplerine de siber sızma yoluyla muazzam veri sağlama riski taşıdığına dikkat çekiyor.

Siber güvenlik uzmanları, yeni nesil teknolojilerin video verilerini iletişim kayıtları, sosyal medya hareketleri ve seyahat geçmişiyle senkronize edebildiğini, bunun da bireylerin günlük yaşamına dair eksiksiz bir takip şeması çıkardığını belirtiyor.

Her ne kadar bu sistemler karmaşık çevre koşullarında veya geleneksel kamufle yöntemleri karşısında mükemmel sonuçlar vermese de uzmanların bu konudaki ortak görüşü net: Yapay zekâ, istihbarat dünyasında radikal bir kırılma yarattı. Şehir kameralarını aktif birer analiz ağına dönüştüren bu yeni dönem, devletleri dijital savunma stratejilerini ve güvenlik altyapılarını sıfırdan gözden geçirmeye zorluyor.


Anket: Amerikalıların sadece dörtte biri Amerika Birleşik Devletleri'ni dünyanın en iyi ülkesi olarak görüyor

ABD Başkanı Donald Trump, Andrews Hava Kuvvetleri Üssü'nden Wisconsin'e yapılan uçuş sırasında Air Force One uçağında gazetecilere açıklama yapıyor... 5 Haziran 2026 (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, Andrews Hava Kuvvetleri Üssü'nden Wisconsin'e yapılan uçuş sırasında Air Force One uçağında gazetecilere açıklama yapıyor... 5 Haziran 2026 (AP)
TT

Anket: Amerikalıların sadece dörtte biri Amerika Birleşik Devletleri'ni dünyanın en iyi ülkesi olarak görüyor

ABD Başkanı Donald Trump, Andrews Hava Kuvvetleri Üssü'nden Wisconsin'e yapılan uçuş sırasında Air Force One uçağında gazetecilere açıklama yapıyor... 5 Haziran 2026 (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, Andrews Hava Kuvvetleri Üssü'nden Wisconsin'e yapılan uçuş sırasında Air Force One uçağında gazetecilere açıklama yapıyor... 5 Haziran 2026 (AP)

Amerika Birleşik Devletleri'nin kuruluşunun 250. yıl dönümü yaklaşırken, Associated Press (AP)-NORC Kamu İşleri Araştırma Merkezi tarafından gerçekleştirilen yeni bir anket, Amerikalıların "Amerikan istisnacılığı" olarak bilinen anlayışa olan inancında belirgin bir gerileme yaşandığını ortaya koydu. Ankete göre, demokrasi ve Amerikan rüyasının geleceğine ilişkin kaygılar da giderek artıyor.

Araştırma sonuçlarına göre, Amerikalıların yalnızca yüzde 25'i ülkelerinin dünyanın en iyi ülkesi olduğunu düşünüyor. Katılımcıların yüzde 44'ü ise ABD'nin diğer bazı ülkelerle birlikte dünyanın en büyük ülkelerinden biri olduğu görüşünü paylaşıyor. Buna karşılık, yaklaşık her 10 Amerikalıdan 3'ü başka ülkelerin ABD'den daha iyi olduğunu düşünüyor. Bu oran, 2016 yılında yüzde 19 seviyesindeydi.

Anket, uzun yıllardır Amerikan kimliğinin temel unsurları arasında görülen bazı değerlere verilen önemin de azaldığını gösterdi. Demokratik yollarla seçilen bir hükümete sahip olmanın ülkenin tanımlayıcı unsurlarından biri olduğunu düşünenlerin oranı, 2021'de yüzde 80 iken bugün yaklaşık üçte iki seviyesine geriledi.

Bu değişim özellikle genç kuşaklarda daha belirgin şekilde hissediliyor. 30 yaşın altındaki katılımcıların yüzde 44'ü başka ülkelerin ABD'den daha iyi olduğunu belirtirken, 60 yaş üzerindekilerde bu oran yüzde 22'de kaldı. Ayrıca gençlerin yalnızca yaklaşık yarısı demokrasiyi Amerikan kimliğinin temel bir parçası olarak görüyor.

Karamsarlık yalnızca gençlerle sınırlı değil. Ankete katılan çok sayıda kişi, siyasi sınıfın vatandaşların karşı karşıya bulunduğu ekonomik ve sosyal sorunları çözme kapasitesine olan güvenini kaybettiğini ifade etti.

Araştırma, "Amerikan rüyasına" olan inancın da zayıfladığını ortaya koydu. Katılımcıların yüzde 51'i, sıkı çalışmanın başarıya götürdüğü yönündeki anlayışın geçmişte geçerli olduğunu, ancak bugün geçerliliğini yitirdiğini söyledi. Yaklaşık üçte birlik bir kesim ise bu düşüncenin hâlâ geçerli olduğuna inanıyor.

Bu algının arkasında, genç nesillerin ev sahibi olma ve mali istikrar sağlama konusunda önceki kuşaklara kıyasla daha büyük zorluklarla karşı karşıya kalması bulunuyor.

Anket sonuçları, siyasi partiler arasında da belirgin görüş ayrılıklarına işaret etti. Cumhuriyetçiler, ABD'nin küresel konumu ve Amerikan rüyasının gerçekleşebilirliği konusunda Demokratlara kıyasla ülkeye daha olumlu yaklaşıyor.

Ulusal kimlik tartışmalarında ise göç ve kültürel çeşitlilik konusu öne çıktı. Katılımcıların yarısından fazlası göç ve çeşitliliğin Amerikan karakterinin önemli bir parçası olduğunu belirtirken, bu konuda Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasında önemli görüş farklılıkları bulunduğu görüldü.

Söz konusu veriler, ABD'nin kuruluşunun 250. yıl dönümüne hazırlanırken Amerikan toplumunda kapsamlı bir öz değerlendirme sürecinin yaşandığına işaret ediyor. Ülkenin demokratik geleceği ve dünyadaki konumuna ilişkin sorular ise giderek daha fazla gündeme geliyor.