Futoshi Matsumoto (Hitotsubashi Üniversitesi öğretim üyesi ve Japonya'nın eski Bağdat Büyükelçisi)
ABD/İsrail-İran savaşının patlak verdiği 28 Şubat'ın üzerinden üç ay geçti. İran'ın komşusu olan Irak, bu savaşın en büyük mağduru olarak öne çıkıyor. Japonya’nın Bağdat Büyükelçisi olarak görev yaptığım 2022-2024 yılları arasında görece istikrarlı olan bu ülke, bugün doğrudan devletin varlığını tehdit eden yeni bir krizle karşı karşıya.
Zeydi’nin başbakanlığında yeni hükümetin kurulması
Geçtiğimiz mayıs ayında Tokyo'da, eski bir tanıdığım olan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nden (IKBY) Kürt bir siyasetçiyle karşılaştım. Bu makalede ondan ‘Bay H’ adıyla bahsedeceğim. ABD merkezli bir araştırma merkezinin düzenlediği Irak konulu bir seminerin ardından ülkesine dönüş yolundaydı.
Sert ve doğrudan yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:
“Artık Irak'ın bir devlet gibi işlediğini söylemek mümkün değil. Iraklı milisler hükümeti fiilen kontrol ediyor. Bu milislerin arkasında ise İranlı (Devrim Muhafızları) duruyor.
Bay H'ye göre Muhammed es-Sudani hükümetinin ardından kurulan Ali ez-Zeydi liderliğindeki yeni hükümet, İran ile ABD arasındaki bir uzlaşmadan ibaret.
Kasım ayındaki genel seçimlerde Sudani'nin ittifakı meclisteki en fazla sandalyeyi kazanmış olsa da Bağdat'taki gerçek güç merkezi olan ve on iki önde gelen Şii siyasetçiden oluşan Şii Koordinasyon Çerçevesi, başlangıçta eski Başbakan Nuri el-Maliki'yi aday göstermişti. Ancak Washington, dolar transferinin geçici askıya alınması da dahil olmak üzere çeşitli araçlarla baskı uyguladı ve Koordinasyon Çerçevesi, Maliki yerine Zeydi'yi kabul etti.
Ne var ki kırklı yaşlarında bir iş insanı olan Zeydi’nin herhangi bir siyasi deneyimi yok. Adını esas olarak gıda malzemesi tedarikine yönelik hükümet sözleşmelerini yönetmesiyle duyurdu.
Irak siyaseti her zaman partizan siyasete yakın olmuştur. Devletin büyük meseleleri Bakanlar Kurulu'nda değil, on iki nüfuzlu partizan liderin uzlaşısıyla çözüme kavuşturuluyor. Burada sorulması gereken asıl soru, “Hiçbiri üzerinde gerçek bir nüfuzu bulunmayan Zeydi, Irak devletini ABD ve İran'ın çapraz talepleri arasında sıkışmışken yönlendirmeyi başarabilecek mi?” sorusudur.
“Hükümet içindeki kaosun ABD/İsrail-İran Savaşı'nın patlak vermesiyle aynı zamana denk gelmesi, krizi daha da karmaşıklaştırdı ve felaket, üstüne felaket getirdi.
Yapısal sorun çok ciddi. Irak'ta fiili yürütme yetkisi, her şeyden önce güvenlik bakanlıkları, iç işleri, savunma ve istihbarat üzerinde kontrol kurmaya dayanıyor. Yeni yönetimde, bu kilit bakanlıkların dağılımı hâlâ askıda, bu konudaki gizli çekişme ise ‘Devlette zorlama yetkisi kimde?’ şeklindeki en temel soruyla bağlantılı. Bu ikilemin merkezinde, 2014 yılında DEAŞ’a karşı kurulup daha sonra devlete bağlı bir kurum olarak yasallaşan Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) yer alıyor.

Ancak gerçekte Haşdi Şabi, asla tek bir blok değil. DMO ile doğrudan bağlantılı ve bünyesinde Hizbullah Tugayları da dahil olmak üzere İran'a sadık radikal grupların yanı sıra daha belirgin bir Irak milliyetçiliği eğilimi olan grupları da barındırıyor.
Irak’ın yeni Başbakanı, devletin silah tekelini kurmanın temel politikası olduğunu açıkladı. Bu, Washington tarafından memnuniyetle karşılanan bir yaklaşım olsa da Haşdi Şabi’deki militanlar bunu kendilerini feshetme talebi olarak görüyor.
Böylece Zeydi hükümeti yapısal bir ikilemle karşı karşıya kalıyor. Eğer Haşdi Şabi’yi bastırırsa DMO ile doğrudan çatışmaya girme riskine girer, eğer görmezden gelirse Washington'ın öfkesini üzerine çeker. Daha önceki hiçbir Irak hükümeti bu ikilemi çözmeyi başaramadı.
Irak hükümetinin kontrolü dışındaki milisler
Hükümet içindeki kaosun ABD/İsrail-İran Savaşı'nın patlak vermesiyle eş zamanlı ortaya çıkması, krizi daha da karmaşıklaştırdı ve felaket, üstüne felaket getirdi. Hizbullah Tugayları gibi radikal milisler, fiilen İran'ın yönlendirmesiyle ABD askeri üslerine, ABD Büyükelçiliğine ve IKBY’ye ait tesislere arka arkaya saldırılar düzenledi. Bu milisler maaşlarını Irak devletinden alıyor, ancak Irak'ın çıkarlarına tamamen aykırı bir şekilde hareket ediyorlar.
Bay H’ye göre savaşın başlamasından bu yana Irak, İran ve İran destekli milisler tarafından yaklaşık 800 saldırıya maruz kaldı ve bunların yüzde 80'i IKBY’yi hedef aldı.
Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki (BAE) Barakah Nükleer Enerji Santrali, 17 Mayıs'ta, yaygın olarak Irak topraklarından fırlatıldığına inanılan bir insansız hava aracı saldırısına maruz kaldı. Aynı gün Suudi Arabistan, Irak yönünden yaklaşan bir insansız hava aracını durdurduğunu açıkladı. Körfez ülkeleri ve Washington'da, Irak hükümetinin bu milisleri kontrol edemediği gibi, faaliyetlerine zımni onay verdiği yönündeki şüpheler artıyor.
Irak Savaşı'nın en büyük hatası, Washington'un iktidara gelen birçok Şii siyasi gücün, İran İslam Cumhuriyeti ile Şii İslam ideolojisi açısından ortak bir paydada buluştuğunu fark etmesiydi
İran'ın stratejik mantığı şudur: Körfez altyapısına yönelik saldırılar Iraklı gruplara atfedilir, böylece Tahran inkâr payını korurken aynı zamanda zarar verme imkânı da elde eder. Irak'a gelince, sonuç daha da karamsar. Ülke, Körfez'e yönelik saldırıların fırlatıldığı bir platforma ve fiili savaş alanına dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Zeydi yönetimi, çatışmanın genişlemesini hâlâ kontrol altında tutabilmektedir, ancak aynı zamanda ateşi Körfez'e taşıyan fitil haline de gelebilir.
Petrol üretiminin dörtte üçü durdu
İkinci şok ise ekonomik nitelikte. Arap Körfezi ablukası, Irak’ı petrolünü ihraç etmenin her türlü yolundan mahrum bıraktı. Savaştan önce Irak günde dört milyondan varilden fazla petrol üretiyordu, ancak şu anda bu miktarın üç milyon varili üretilemiyor. Geriye sadece Türkiye'nin Ceyhan ilçesine giden boru hattı ve sınırlı miktarda kamyonla karayolu taşımacılığı kaldı. Bu da günde yaklaşık 300 bin varilden fazla ihracat yapılmasına imkân vermiyor.
Sonuçlar son derece ağır. Petrol gelirleri Irak hükümetinin gelirlerinin yaklaşık yüzde 85'ini oluşturuyor ve Irak, kamu sektörünün işgücünün büyük çoğunluğunu istihdam ettiği tipik bir rant devletine dönüşmüş durumda.
Bay H, değerlendirmesinde açıkça şunları söyledi:
“ABD/İsrail-İran savaşı devam ederse ve petrol ihracatı imkansızlaşırsa, Irak ekonomisi yaz aylarına kadar durma noktasına gelir. Asgari ihtiyaç, yani devlet memurlarının maaşlarının ödenmesi için aylık 6 milyar dolar gerekirken, gelirler şu anda yaklaşık 1 milyar dolara geriledi."
Hükümetin gelirleri şubat ayında 6,8 milyar dolara ulaşmış, ancak nisan ayına gelindiğinde 1,08 milyar dolara düşmüştü. Standard & Poor's, Irak'ın ülke kredi notunu negatif gözlem listesine aldı; analistler ise ülkenin temmuz ayına kadar nakit akışında kritik bir noktaya ulaşacağını öngörüyor.

Irak'ta petrol çıkarları bulunan aralarında Gabex ve Itochu'nun da bulunduğu Japon şirketleri, yatırımları askıya alınmış durumda. Japonya’nın iş birliği ve yen cinsinden verilen kredilerle inşa edilen Basra rafinerisi de inşaatı henüz tamamlanmadan savaşın patlak vermesiyle aynı duruma düştü.
Ufukta sıcak bir yaz var
Irak Savaşı'nın yanlış değerlendirilmesi, Washington'un iktidara gelen birçok Şii siyasi gücün, İran İslam Cumhuriyeti ile Şii İslam ideolojisini paylaştığını keşfetmesiyle ortaya çıktı.
DMO’nun yurtdışı kolu Kudüs Tugayı, Irak'taki iç savaş yılları boyunca ve ardından DEAŞ’a karşı mücadelede milisleri destekleyerek Bağdat'ın arkasındaki gölge otorite haline geldi. İran Savaşı’ndan önce bile Irak siyaseti, milisleri dağıtma yönündeki ABD baskısı ile İran'ın milislere verdiği destek arasında gidip geliyordu. Şimdi ise bu milisler Körfez ülkelerine ve Irak devletine saldırıyor.
Anlık hesaplamalar acımasızca ve katı görünüyor. Irak hükümetinin aylık 6 milyar dolara ihtiyacı varken, bu miktarın altıda birinden azını alabiliyor.
Bağdat’taki bölünmeler IKBY’de de görülüyor. Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ile Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) hâlâ çıkmaz bir durumun içinde. Bir yılı aşkın bir süredir yeni bir hükümet kurulamadı. Öte yandan İran, kendisiyle daha iyi anlaşabilen KNK’yi destekliyor.
ABD Başkanı Donald Trump, IKBY’de faaliyet gösteren İranlı Kürt gruplara desteğini açıkladığında, İran bölgeye yönelik füze ve insansız hava aracı saldırılarını güçlü bir şekilde yoğunlaştırdı. Bu, pratikte İranlı Kürt muhaliflere herhangi fiili silah transferine yol açmayan, ilan edilmiş bir politikaya orantısız misilleme niteliğindeydi.
Irak ve İran, Şii siyasi İslam aracılığıyla birbirine daha da yakınlaştı ve bugün İran'ın Irak devletine karşı yürüttüğü savaşın temelinde de bu bağ yatıyor. İran rejimi çökerse, rejimle bağlantılı çok sayıda İranlının Şiiler için kutsal şehirler olan Necef ve Kerbela'ya akın etmesi bekleniyor.
Bay H’ye böyle bir ihtimalde Irak'ın ne hale geleceği sorulduğunda, “Mevcut İran rejimi çökse bile, Irak'taki Şii milisler sorunu devam edecek” yanıtını verdi.
Iraklı gençlerin büyük çoğunluğu ise İranlı akranları gibi, muhafazakar Şii İslamcılığını çoktan geride bırakmış bir dünyada yaşıyor ve milislerin ideolojisiyle pek ilgisi olmayan seküler zihniyete sahip.
Ancak o gün gelmeden önce anlık yapılan hesaplamalar acımasızca ve katı görünüyor. Irak hükümeti aylık 6 milyar dolara ihtiyacı varken, bu miktarın altıda birinden azını alabiliyor. Körfez ablukası temmuz ayından sonra da devam ederse, maaş ödemelerinin askıya alınması, dinarın çöküşü ve geniş çaplı toplumsal ayaklanmaların patlak vermesi, hepsi de karanlık ama makul olasılıklar. Bu durumda, milis liderleri arasındaki radikaller iktidar boşluğunu dolduracaktır. İşler mevcut gidişatında devam ederse, Irak gerçekten çok sıcak bir yaza doğru ilerliyor.
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.






