Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Din, sekülerizm ve barış söylemine geri dönüş

Papa XIV. Leo, Fransa ziyareti sırasında ‘doğru/makul sekülerizmin’ dine düşman olmadığını belirtti. Papa bu ifadeyle tam olarak neyi kastettiğini açıklamadı; ancak kendisi, özellikle Avrupa’da sekülerizmle barışmaya çalışan ilk Papa değil. Nitekim Papa XVI. Benedikt de 2005’te papalık makamına oturmadan önce, 2004 yılında Alman filozof Jürgen Habermas ile yürüttüğü kapsamlı tartışmada aynı amaca matuf adımlar atmıştı. Bir önceki Papa Franciscus ise sekülerleri, dini ahlaki ilkeler ışığında yorumlayan ve değerlendiren Hristiyan toplumunun bir parçası olarak tanımlıyordu. Franciscus, bu iki anlayış arasındaki rekabeti haklı buluyor ve bunun herkesin özlediği bir dayanışma ruhuyla yürütülmesi gerektiğini savunuyordu.

Çoğu son otuz yıl içinde vefat eden yeni filozoflar –bunlara son olarak Edgar Morin de dahildir– üç gruba ayrılır:

İlk grup, Avrupa’nın bu konuyu bir asırdan uzun bir süre önce geride bıraktığı gerekçesiyle dine, dinin etkilerine veya işlevlerine geri dönmek için hiçbir gerekçe görmeyen ‘kopuş yanlıları’. Sadece Fransa, 1905 kanunlarıyla dinin kamusal alandan uzaklaştırılmasını yasal güvenceye bağlamıştı. Diğer ülkeler ise kiliselerle Fransa’daki kadar sert olmayan bir arada yaşama sözleşmeleri imzaladılar; ancak hepsi dini, kamusal alanda vurgulanmaması gereken özel bir mesele olarak kabul etti.

İkinci grup ise yaklaşık 300 yıldır dinin kamusal alandan soyutlanmasından rahatsızlık duyan ‘gelenekçiler’. Bu kesim, sekülerleşmeyi ulusal kimliğe, inananların ibadet ve genel eğitim hakları ile ifade özgürlüklerine yapılmış bir müdahale olarak görüyor. Konrad Adenauer ve Charles de Gaulle gibi muhafazakâr siyasetçilerin de bu eğilimi desteklediği biliniyor; ancak onlar da seküler yasaları değiştirmeye veya tadil etmeye kalkışmadılar.

Fransa ve ötesindeki üçüncü grup filozof ve düşünürler ise -ki en ünlüleri Paul Ricoeur ve Charles Taylor’dır- iki ana meseleye dikkat çekiyor: Dini bir uyanışın varlığı ile dini ve sivil ahlak arasındaki kesişim. Çünkü onlara göre özgürleşme ahlakı ve değerleri esasen dinden beslenmekte veya ondan ilham almaktadır. Ricoeur, seküler ahlakın (örneğin medeni kanunların) o kadar kurak olduğunu ve arkasından kimsenin üzülmeyeceği bir ölüme yaklaştığını savunuyordu. Din insancıllığının (örneğin Hristiyanlığın) yeniden canlandırılması gerektiğini inkâr etmeyen Ricoeur, inananlar ile inanmayanlar arasındaki insani iletişimin de tam olarak buna ihtiyaç duyduğunu belirtiyordu. Kanadalı filozof Charles Taylor ise Seküler Çağ (2007) adlı kitabında, kökeni dine dayanmayan hiçbir insani değer bulamadığını ve bunu ihya etmek için büyük bir çabaya gerek olmadığını; asıl gerekenin önyargılardan, vesveselerden ve dirençten uzak durmak olduğunu ifade ediyordu.

Neden sekülerizme, dine ve bunların buluşma noktasına dair tartışmalara geri dönülüyor? Papa, uzun bir aradan sonra seküler Fransa’yı ziyaret etti. Papalık ayinine 700 bin kişi katılmış olsa da din meselesi Fransa’da bir öncelik sayılmıyor. Bu nedenle Fransızlar, Fransız Müslümanların dini kimliklerine ve kamusal alandaki İslam varlığına duydukları ilgiden ciddi rahatsızlık duyuyor. Sadece Fransa’da değil, Avrupa genelinde hem sağ hem de sol kanattaki sekülerler İslam’ı şiddetle bağdaştırıyor ki zaten son otuz yılı aşkın süredir tüm Avrupa ülkeleri bu yöndeki çeşitli tezahürlere tanıklık etti.

Papa XIV. Leo -tıpkı Papa Franciscus gibi- göç, misafirperverlik, komşuluk ve insan kardeşliği gibi değerleri dinle ilişkilendiriyor. Onun yaklaşımına göre Avrupa toplumları Christianitas (Hristiyan dünyası) olarak görülmeli ve göçmen korkusu sebebiyle bu değerler reddedilmemelidir.

Ancak yeni Papa açısından mesele, göçmenlere insani muamele gösterilmesinin ötesine geçerek küresel sahnenin geneline uzanıyor. Günümüzde ‘postmodernizm’ ve ‘post-sekülerizm’ kavramları üzerine geniş çaplı tartışmalar yürütülüyor. Fakat Papa Leo’ya göre bu post (sonrası) ekleri tam olarak ne anlama geliyor? Dünyanın her yerinde savaşlar körükleniyor, insanları katledip taş üstünde taş bırakmıyor. Peki bu durumda Birleşmiş Milletler (BM) Şartı, BM Güvenlik Konseyi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Uluslararası İnsancıl Hukuk’un temsil ettiği sekülerlik, tarafsızlık ve insancıllık nerede kalıyor? Büyük savaşların tamamı seküler çağlarda yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor; öyleyse alternatifleri aramak gerekmez mi? Alternatifler henüz hazır değilse bile, en azından inananların barışa olan inancının kamusal alanda nasıl bir etki yaratabileceğini düşünmek gerekmez mi? Ayrıca tüm dinlerde hâkim olan ‘Kendi adına istediğini kardeșin için de iste’ düsturunun itibarı neden iade edilmesin?

Amerikan vatandaşı olan Papa Leo; Trump’ın, Netanyahu’nun ya da İran’ın savaşlarını onaylamıyor. Şu veya bu ordunun ahlaki gerekçelerle başkaldırması mümkün değilse bile, en azından savaş ve barış kararlarını alan yetkililerin aklın, hikmetin ve merhametin sesine kulak vermesi gerekmez mi?

Papa Leo, dinlerin hoşgörü, bir arada yaşama ve barış mesajına yürekten inanıyor. Zira meyve vermekte geciken bir ağaç, sabırla beklense de eninde sonunda o meyveyi verecektir.