Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 7… Rafsancani’den Saddam'a: ‘Arap milliyetçiliğinden bahsediyorsunuz ama Kuveyt’in işgal edilmesine karşı çıkmamızı eleştiriyorsunuz’

Irak’ın Kuveyt yakınlarında imha edilen araçları. (1 Mart 1991) Eski İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani (sol üst köşede) (AFP)
Irak’ın Kuveyt yakınlarında imha edilen araçları. (1 Mart 1991) Eski İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani (sol üst köşede) (AFP)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 7… Rafsancani’den Saddam'a: ‘Arap milliyetçiliğinden bahsediyorsunuz ama Kuveyt’in işgal edilmesine karşı çıkmamızı eleştiriyorsunuz’

Irak’ın Kuveyt yakınlarında imha edilen araçları. (1 Mart 1991) Eski İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani (sol üst köşede) (AFP)
Irak’ın Kuveyt yakınlarında imha edilen araçları. (1 Mart 1991) Eski İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani (sol üst köşede) (AFP)

Suriye’nin eski Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam, Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan anılarının bu bölümünde Irak’ın 4 Ağustos 1990 tarihinde Kuveyt’i işgal etmesi öncesinde ve iki hafta sonrasında yaşananlara ışık tutuyor. Söz konusu dönemde Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ve eski İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani arasındaki mektuplaşmaların ayrıntılarını aktarıyor.
Mektuplara paralel olarak Cenevre’de iki büyükelçi, Iraklı Barzan el-Tikriti ve İranlı Cyrus Nasseri arasında da görüşmeler gerçekleştiriliyordu.
Saddam’ın işgalden önce ve sonra her ne pahasına olursa olsun İran’la aras-larındaki suların durulması konusundaki ısrarı, gerçekleşen tüm iletişimden de açıkça anlaşılıyor. Kendisi savaşın hemen öncesinde ‘kapsamlı bir barış’ sağlamak için yazılı bir girişimde bulundu. Rafsancani’nin Irak Cumhurbaşkanlığı temsilcisini kabul etmemesinden şikayet etti. Kuveyt’i işgalinden sonra, 14 Ağustos 1990 tarihinde Rafsancani’ye gönderdiği mektupta şu ifadeler yer aldı:  
“Bir iyi niyet göstergesi olarak İran sınırından çekilmemiz 17 Ağustos 1990 Cuma günü başlayacak. Sınır boyunca sizinle mücadele eden kuvvetlerimizi çekip geriye yalnızca sembolik olan kuvvetlerimizi, sınır muhafızlarını ve polisleri bırakacağız. Irak ve İran’da alıkonulan savaş esirlerinin tamamının derhal karşılıklı olarak değişimi yapılacak. Mübadele, kara sınırı aracılığıyla Hanekin ve Kasr-ı Şirin yolunda gerçekleştirilecek.”
Buna karşılık, İran tarafı barış maddelerinin uygulanmasını hızlandırmak için baskı yapmaya ağırlık verdi. Irak’ın Kuveyt’i işgaline karşı eleştirilere devam etti. Hatta Rafsancani, Saddam’ın Arap milliyetçiliği ve Kuveyt işgali konularındaki tutumuna yönelik eleştirisine itiraz etti. Rafsancani’nin Saddam’a yanıt olarak 17 Ağustos’ta gönderdiği mektupta şu ifadeler yer aldı:
“Kuvvetlerinizin işgal altındaki İran topraklarından çekilmesi, İran İslam Cumhuriyeti ile barış yolunda samimiyetinizin ve ciddiyetinizin kanıtı olarak kabul edilir. Kuvvetlerinizin açıklanan zaman çizelgesine göre geri çekilmesine devam etmesini ve her iki taraftaki tutukluların serbest bırakılma süreci tamamlanana kadar daha hızlı devam etmesini umuyoruz.”
Şarku’l Avsat olarak Saddam’ın 21 Nisan 1990 tarihli ilk mektubunu daha önce yayınlamıştık. 30 Temmuz -14 Ağustos 1990 tarihleri arasında dört mektup daha bulunuyordu.
Saddam 30 Temmuz’da, Kuveyt’i işgal etmeden yalnızca üç gün önce Rafsancani’ye bir mektup gönderdi. Bu mektupta, Bağdat’ın ne pahasına olursa olsun Tahran’la bir anlaşmaya varma konusundaki kararlılığını açıkça vurguladı. Çünkü Saddam’ın Kuveyt’e karşı savaşa girme kararı uygulamaya konmuştu. Mektupta şu ifadeler yer aldı:
Gerekli incelemeler özenle yapılıp Irak ile İran arasındaki ilişkilerin gelişimi ve durumu, bölgeyi içine alan tehlikeler dikkatlice gözden geçirildikten sonra barışı sağlamak adıona daha geniş çaplı fırsatlar sunan inisiyatifler sunmadaki rolümüzü devam ettireceğiz. Bunun için ulusal ve büyük ilkelerimizin omuzlarımıza yüklediği insani sorumluluğumuz  bizi yeni bir girişimde bulmaya sevk etti. Bu defaki girişimimizin 598 sayılı karar hükümlerinde yer alan tüm temel konuları bir çerçeve içinde aynı anda ve ayrıntılı bir biçimde ele alması nedeniyle bu düzeyde karşılık verilmesini ve ciddiyet içinde etkileşime girilmesini umuyoruz (…). Tüm bu temeller ışığında şunları teklif ediyorum:
1- İki ülkenin devlet başkanları arasında üzerinde uzlaşı sağlanacak bir yerde acil bir görüşme yapma fikrimi tekrarlıyorum.
2- Görüşmede anlaşmanın muallakta olan tüm konularla ilgilenilmesini öneriyorum. Kapsamlı bir anlaşmaya varıldıktan sonra herhangi bir tarafın diğerinin izni olmadan yeni bir sorun ortaya çıkarması kabul edilemez. Bu, anlaşmadan çekilme olarak kabul edilecek.
3- Konularla ilgili diyalogun ve anlaşmanın nereden başladığı önemli değil. Bununla birlikte herhangi bir konu üzerinde mutabakata varmak diğer maddeler üzerinde uzlaşmakla bağlantılıdır (…).
4- Geri çekilmenin, uzlaştığımız kapsamlı anlaşmanın nihai onay tarihinden itibaren iki ayı geçmeyen bir süre içinde gerçekleştirilmesini teklif ediyorum (…).
5- Tutuklular konusunun halen Cenevre Sözleşmeleri’ne bağlı olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle serbest bırakılmalarının bu anlaşmanın şartları temelinde gerçekleşmesi gerektiğini varsayıyoruz (…).
6- Şattu'l Arap ile ilgili diyalogun aşağıdaki üç temelde gerçekleştirilmesi gerekiyor:
Tam egemenlik hakkı Irak’a ait. Ayrıca meşru tarihsel hakka da sahiptir.
(…) Talveg çizgisi (el-Kaar çizgisi) kavramının Irak ve İran arasındaki denizcilik hukukuna uygulanması, seyrüsefer, balık tutma, deniz trafiğini yönetme ve bundan elde edilen kârları paylaşma hukukunun da dikkate alınması
Şattu’l Arap meselesi yargıya sevk edilecek (…) ve sonuçlarının kabulü konusunda bir ön taahhütte bulunulacak (…)
 7- (…) 598 sayılı kararın (savaşı başlatma sorumluluğunun belirlenmesine ilişkin) altıncı paragrafı görüşmeden çıkarılmalı ve tamamen görmezden gelinmeli. Çünkü barış için bir faydası olmadığı gibi engelliyor da. Sonuçları gelecekte nefret ve intikama yol açabilir (…). Vardığımız anlaşma Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne yazılı olarak bildirilmeli.
8- Onay için tüm yasal prosedürleri tamamlamadan ve belgeler Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne verilmeden önce yukarıda belirtilen adımlardan hiçbirini başlatmamayı öneriyorum (…).
9-Barış anlaşmasının (...) üzerinde anlaşılan her şeyi kapsaması gerekiyor (…).
10- Anlaşmalar, iyi komşuluk ilişkileri kurma, içişlerine müdahale etmeme (...) ve uluslararası sularda her türlü denizcilik haklarını kesin olarak tanıma konusunda açık ilkeler içermeli.
11-Anlaşmanın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) tarafından kararlaştırılan uluslararası bir organ tarafından düzgün bir şekilde uygulanmasını sağlamak uygun olabilir.
12- Uluslararası yardımın (...) Irak ve İran arasında eşit olarak bölünmesi gerektiğine inanıyoruz.
13- (...) Tahran ve Bağdat'taki büyükelçiliklerimizi, özellikle savaş koşullarında kaldıkları ancak Eylül 1987'de kapatıldıkları için yeniden açmamız gerektiğini düşünüyoruz.
Sayın Rafsancani, Irak ile İran arasında kalıcı ve kapsamlı bir barışın bunlarla sağlanacağını düşünüyoruz. Bu, unsurları birbiriyle ilişkili ve bölünmez olan bütünleşik bir teklif. Cenevre'deki temsilcilerimiz Cyrus Nasseri ve Barzan et-Tikriti arasındaki görüşmelerde varılan sonuçlar ve deneyimlerimiz barışın bu unsurlarla sağlanacağını gösterdi.
Şüphesiz Allah en büyüktür.
Saddam Hüseyin

İran, Irak güçleri Kuveyt’i işgal ettikten sonra işgali kınayan net bir tutum sergiledi. Bu durum Saddam’ı Rafsancani’ye ikinci bir mektup yazmaya itti:
3 Ağustos 1990 Cuma sabahı, siyasi faaliyetlerinizin bir özetini ve İran hükümeti tarafından yapılan açıklamayı (İran Dışişleri Bakanlığı'nın açıklaması, askeri liderlerle görüşmeniz hakkında yayınlanan haberleri) okudum.
İran halkına karşı insani sorumluluğun yanı sıra halkımıza karşı ulusal sorumluluğun teyidi için yeniden bir mektup yazmayı yararlı gördüm.
6 Temmuz 1990 tarihinde barış sürecini hızlı bir şekilde ileriye taşımak için bir elçi göndermeyi önerdik. Elçiyi kabul etme konusundaki cevabınızı ertelediğiniz. Elçiyi size ulaştırmakla görevlendirdiğimiz mektubu iletmek için bir girişimde bulunduk. Böylece yönetimdeki kardeşlerinizle birlikte okuyabilir, içerdiği fikir ve öneriler hakkında birlikte düşünüp çalışabilirsiniz. Böylelikle, koşullarınız izin verdiğinde, kabul etmek için henüz bir tarih elirlemediğiniz elçileri size önerdiğimiz 30 Temmuz 1990 Pazartesi tarihine alternatif bir gün belirleme konusundaki tutumunuzu açıkça görmüş olacağız.
Bu mektubumuzdan önce, 2 Ağustos 1990 tarihinde Cenevre Temsilciniz Cyrus Nasseri aracılığıyla girişimimiz hakkında bir açıklama gönderdik. Tüm bunları, yalnızca barış arzumuzu vurgulamak için değil ayrıca ülkelerimizi ve halklarımızı bölge ve dünya koşullarında yaşanan gelişmeler sarmalından, tehlikeli olasılıklarından uzak tutmak için mümkün olan en kısa sürede barışa ulaşmayı istediğimizin altını çizmek için yaptık.
Sayın Cumhurbaşkanı, bütün bunları her ne kadar ‘savaşçı’ unvanını aralarındaki silahlı mücadeleyle elde etmiş olsalar da savaşçıların birbirlerini ve niyetlerini daha hızlı anlayabilmelerini sağlamak için yaptım. Ve şimdi, Kuveyt meselesi aracılığıyla gördük ki bunun bir benzeri, yeterince özen göstermeyenleri çatışmanın seyrine itebilecek bir krizin işaretlerini doğurdu (…).
Açıkça ifade ettiğiniz hedefleriniz içerisinde barışa ulaşma isteğiniz olduğunu biliyoruz. Biz de kendi tarafımızdan barış istediğimizin altını çizen kanıtlar sunduk. Geri çekilme operasyonunu gerçekleştirmeye çalıştığınızı da biliyoruz. 30 Temmuz 1990 tarihli mektubumuzda bunu yapacağımızı bildirip geri çekilme takvimi için maksimum bir süre de belirledim.
Söz konusu mektubumuz bir takım tedavi ve pratik öneriler içeriyordu. Genel anlamda söylenmiş sözler değildi. Her biri Irak ve İran’ın bağlılık taahhüdünde bulunduğu 598 sayılı karara uygundu. Sizler için belirlediğimiz, Dışişleri Bakanımız ve Cenevre’deki temsilcimizden oluşan elçilerimizi kabul etmek için bir gün belirlemenizi bekliyoruz. Siz ve uygun gördüğünüz kişilerle yapılması beklenen bu görüşme gerçekleştirildikten sonra barış için belirleyici bir aşamaya geçmiş olacağız. Eğer sizin de dileğiniz buysa Allah’ın izniyle bizim de cevabımız tüm bu söylediklerimden ibarettir. Arap ilişkilerine dair geçmiş ve bugünün koşulları etrafında dönen ikinci dereceden akıntıların seyrine kapılmak, çabalarınızı hedeften uzaklaştırır ve imajını bozar. Hedefe yaklaşım konusunda bir karmaşa söz konusu olursa mümkün olan en kısa sürede umduğumuz düzenlemeleri yapmak bizim için zorlaşır.
Deneyimsiz kişi, meseleleri doğru hesaplamalarından uzaklaştıran bir yöne itebilir. Ancak sizin gibi sekiz yıllık bir savaş deneyimine sahip olan İran yönetiminin, ülkenin menfaatine olmayan ve meşru olmayan hedeflere sürüklenmesini beklemiyorum.
Şüphe yok ki 2 Ağustos 1990 Perşembe sabahı gerek bölge içinden gerekse de dışından yapılan açıklamaların gerekçelerini biliyorsunuzdur. Ya da en azında ben öyle düşünüyorum. Sizin taraflar hakkında bir değerlendirmeniz olduğu gibi bizim de bir değerlendirmemiz vardı. Hepimiz gerekçelerini biliyoruz. Ancak hepsinin doğruyu yerine getirmeye ve haksızlığa, ihanete ve komploya karşı durmaya kararlı olan büyük Irak halkının iradesi karşısında açıklamalarının herhangi bir faydası olmadığını anladıklarında kendi imkanlarıyla ve bilinen kabiliyetleriyle tutumlarını düzeltebileceklerini biliyorsunuz.
Bize silah ihraç eden ve ihracatını durduracağını beyan edenler bunu gerçekleştirdiğinde sorun çözülecektir. Ekonomik ilişkileri kesenler yeniden devam ettirme kararı aldığında durum düzelecektir. Irak ve İran'a gelince; ikisinin konumu doğrudan saparsa halklarının barışa ulaşması ve meşru haklarının kabul edilmesi konusunda tarihi bir fırsatı kaçıracaklardır. Bazılarımızın adımlarıyla güvenin temelini attığı bu yolda, başardıklarımızın seyri sarsılırsa kayıplarımız büyük olacaktır… Bu kendi adımıza dilemediğimiz ve sizin de arzu etmenizi ummadığımız bir durumdur. Hedeflerimizin bir olduğunun altını çiziyorum. Mümkün olan en kısa sürede görüşmeliyiz. Siz de elçileri kabul etmek için bir gün belirlemelisiniz. Bu yolda ancak meşru hedeflere ulaşılabilirse, iki ülke halkları için asil bir hedef olan barışa varılabilir.
Şüphesiz Allah en büyüktür.
Saddam Hüseyin
3 Ağustos 1990- Bağdat

Ardından Rafsancani de Saddam’a bir cevap mektubu gönderdi. Mektupta şu ifadeler yer aldı:
Mektubunuzu aldım. Mektup temelde görüşmelerin ilerlemesi bağlamında kaleme alınmış olsa da içeriğinin bir kısmı teessüflerimizi sunmamızı gerektiriyor.
Her şeyden önce İran Cumhuriyeti'nin adil ve sarsılmaz bir barışın sağlanmasına ilişkin iradesini ve arzusunu yeniden teyit etmem gerektiğini düşünüyorum. Umuyorum ki siz de bu sonuca varmışsınızdır. 598 sayılı kararı kabul etmekle birlikte barış ve bundan kaynaklanan sonuçlarla ilgili olarak sorumluluklarımızı tam bir açıklıkla kabul ettik. Bu konuda samimi bir hamle de attık. Değişimin söz konusu olmadığı meşru haklarla ilgili olanlar dışında barış sürecini sınırlamayacak her şeyi önümüze koyduk. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri gözetiminde yapılan görüşmeler, mektuplarınıza cevaplarımız ve Cenevre’deki temsilcilerimizin görüşmelerini göz önüne alırsak konu açıklığa kavuşmuş olur. Barış sürecini hızlandırma bağlamında Cenevre’deki temsilcimize en başından mektuplar yazmak ve uzun diyaloglara girmek yerine 598 sayılı kararı uygulamaya yönelik pratik adımlar atma uyarısında bulunduk (…).
Netlik açısından; 3 Ağustos 1990, 30 Temmuz 1990 ve 1 Temmuz 1990 tarihli mektupların içerikleri ile ilgili şu noktalara değinmenin gerekli olduğunu düşünüyoruz:
1-Cenevre'deki mevcut seviyeden daha yüksek düzeyde toplantı ve görüşmeler ancak Cenevre'de devam eden müzekerelerde somut sonuçlar bulduğumuzda gerçekleşecektir. Cenevre’deki görüşmeler, sonraki aşamalara temel teşkil edecek. İki ülkenin liderlerinin bir araya gelmesi ancak temel sorunların netleşmesi ve çözülmesi durumunda faydalı olacaktır. Aksine iki cumhurbaşkanının görüşmelerinin başarısız olması barış üzerinde zararlı etkiler yaratacak ve barışı ikisinden de uzaklaştıracaktır.
2- Ervend Nehri (Şattu’l Arap) konusundaki teklifiniz sanki önceki ifadelerinizi geri çekmek gibi. Bu bizim açımızdan kabul edilemez bir durum ki bu sizin için de çok açık. Barış müzakerelerini yürütmek için yeniden 1975 anlaşmasına uygun ilerleme önerisinde bulunduk. Çünkü önceki anlaşmalara bağlı kalmadan (...) şu an bu konuda söylenenlere güvenmek imkansızdır.
3-İşgal edilen İran topraklarından geri çekilme konusuna gelince; bunun uygulanışını iki aya yaydınız. Bunun bir açıklaması olamaz. Çünkü iyi niyet söz konusu olsa bu bir ya da iki günlük bir iştir. Kaldı ki Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bu sürecin tamamlanması için iki hafta, tutukluların serbest bırakılması için de üç ay mühlet tanıdı.
4-Arap milliyetçiliğine bağlılığınıza rağmen Kuveyt topraklarının Irak ordusu tarafından işgal edilmesine ilişkin gerçek tutumumuzu eleştirmeniz garip. Bölgede yabancı güçlerin varlığı için gerekli zeminin hazırlanması, Müslümanları sükunet ve istikrardan yoksun bırakılması, onlar için sorunların yaratılması, İslami dayanışma, bölge ve uluslararası cephelerin ve garantilerin koşullarını yönetme komşuluk ve güvenliğin ihmal edilmesi gibi en bariz konular ihmal edilmiş ve gözden kaçmıştır. Allah’ın adıyla başlayıp ‘Allahu Ekber’ ifadesiyle sona eren bir mektubun, İslam'ın ve Kuran'ın açık ve evrensel öğretilerinin aksine içinde İslami ve ideolojik ilke üzerinden ulusal ve etnik ilkeyi sunması nasıl açıklanabilir? (...)
5-Hiç şüphe yok ki, heyetimizlerimiz arasındaki barış görüşmeleri sırasında bir ülkenin en ufak bir bilgilendirme ve koordinasyon olmadan komşu bir ülkeye saldırısı, bizim açımızdan etkileri ve sonuçları olan kabul edilemez bir durumdur. Ayrıca güvenimizi zedeleyebilir ve son birkaç ayda gerçekleşen görüşmelerin hedefleri hakkında ciddi şüphelere neden olabilir. Özellikle de iyi niyet göstergesi sayılabilecek önlemlere tanık olmadığımız ve geçmişte olduğu gibi topraklarımızı işgal etme konusunda bir ısrar söz konusu olduğu bu dönemde… Hatta İslam ülkesindeki zenginlik kaynaklarının tahrip edilmesi ve israf edilmesi dışında size hiçbir faydası olmayan petrol kuyularındaki yangınların söndürülmesi gibi en ufak bir meseleye bile itirazlara şahit olduk.
6-Son mektubunuzda kullandığını üslup, görüşmelerin gidişatı için gerekli olan tutumla orantılı değildi. Daha önce devrimci Müslüman halkımız tarafından yararsızlığı test edilmiş bir üslup kullandınız. Yeni durumların analizi konusunda eski dostlarınız ve sizin bizi ikna için kullandığınız kızgın ifadeleri sarfettiniz. Bu da uygun bir tutum değil. Çünkü tüm bu aşamaları pratik olarak deneyimlediğimizi ve tamamladığımızı biliyorsunuz. Hesaplarımızın her şeyden çok halkların inancına, direnişine ve desteğine bağlı olduğunu kanıtladık. Başkalarının üzüntü veya nezaketinin önemli olduğunu düşünmüyoruz. Yaşam programlarımızı, pozisyonlarımızı ve önemli kararlarımızı buna göre alıyoruz. Ayrıca biz de mevcut koşullardan yararlanma amacında değiliz. Yalnızca görüşmelerimizin her aşamasında vurguladığımız meşru ve yasal haklarımızı istiyoruz.
7- Mektubunuzda barışa doğru ilerlemeyi hızlandırmak için vurguladığınız noktayı tamamen kabul ediyoruz. Ancak bu, içeriklerinde ilerleme olmaksızın resmi tekliflerin sunulmasında ve müzakerelerin seviyesinin yükseltilmesinde hız ve ilerleme olması gerektiği anlamına gelmez. Aksine uluslararası kabul görmüş ikili anlaşmalara uyulması gerekir. Meşru haklarımızdan fazlasını istemiyoruz. Çünkü sekiz yıllık bir savaş sırasında elde edilmeyenlerin müzakerelerle gerçekleşmesi düşünülemez.
Bu prensibi kabul edersek; 1975 anlaşması dışında toprak ve nehirlerdeki sınırlar  için bir yol izlememize gerek yoktur. Bundan memnun değilsek ortak konularda görüş alışverişi için Cenevre odak noktasını korumak, kararı uygulama çalışmalarını Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne aktarmak daha iyidir.
Selamun Aleyküm
Ekber Haşimi Rafsancani

Saddam Hüseyin de söz konusu mektubun ardından, 14 Ağustos’ta Rafsancani’ye gönderdiği mektupta şunları söyledi:
Yüce Allah’a tevekkül ettikten sonra bütün Müslümanlarla, özellikle de komşu İran ile kardeşçe ilişkilere giden yolun açılmasını engelleyen şeyleri ortadan kaldırma niyetiyle, Müslümanları ve Arap milletinin kötülüklerle yüzleşmek için tüm inananlarla ciddi etkileşimin önünü açmak , Irak ve İran'ı kötü uluslararası güçlerin ve onların bölgedeki çocuklarının şantaj ve oyunlarından uzak tutmak için bölgede kapsamlı ve kalıcı barışı sağlamaya çalıştığımız ve 12 Ağustos 1990'da duyurduğumuz girişimimizin ruhu doğrultusunda bu mektubu kaleme alıyorum. 21 Nisan 1990 tarihli mektubumuzdan, 8 Ağustos 1990’daki son mektubunuza kadar doğrudan devam eden diyalogumuzun meyvesi olarak, mazerete yer bırakmayan nihai ve açık bir çözüm için aşağıdaki maddelere karar verdik:
1- Cenevre'deki temsilciniz Cyrus Nasseri'den, temsilcimiz Barzan et-Tikriti'ye teslim edilen 8 Ağustos 1990 tarihli cevap mektubunuzda gelen ve 3 Temmuz 1990 tarihli mektubumuzda yer alan temellerle bağlantılı 1975 anlaşmasının kabulü yönünde , özellikle de mahkumların değişimi ve Güvenlik Konseyi'nin 598 sayılı kararının 6 ve 7’inci fıkraları ile ilgili teklifinizin onaylanması.
2-Bu mesajın birinci bölümünde ve 30 Temmuz 1990 tarihli mektubumuzda belirtilenlere dayanarak anlaşmaları hazırlamak için Tahran'a bir heyet göndermeye veya sizden bir heyeti Bağdat’a kabul etmeye hazırız.
3- Bir iyi niyet göstergesi olarak İran sınırından çekilmemiz 17 Ağustos 1990 Cuma günü başlayacak. Sınır boyunca sizinle mücadele eden kuvvetlerimizi çekip geriye yalnızca sembolik güçlerimizi, sınır muhafızlarını ve polisleri bırakacağız.
4- Irak ve İran’da alıkonulan savaş esirlerinin tamamının derhal karşılıklı olarak değişimi yapılacak. Mübadele, kara sınırı aracılığıyla Hanekin ve Kasr-ı Şirin yolunda gerçekleştirilecek. İlk adımı biz atacağız ve buna 17 Ağustos 1990 Cuma gününden itibaren başlayacağız.
Sayın Kardeş Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani;
Kararımızda, her şey netleşti ve bu şekilde istediğiniz her şeye ulaşıldı. Geriye kalan tek şey belgeleri desteklemektir. Böylece açık bir denetim konumundan birlikte, yeni bir hayat, İslam ilkelerinin ışığında bir iş birliği hakim olur. Her birimiz diğerinin haklarına saygı duyarız. Bulanık sularda avlananları kıyılarımızdan uzak tutarız (…).
Şüphesiz Allah en büyüktür ve hamd yalnızca ona mahsustur.
Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin 

14 Ağustos 1990
Rafsancani, yazıdğı mektupta Saddam’a şu cevabı verdi:
Sayın Hüseyin, 14 Ağustos 1990 tarihli mektubunuzu aldım. 1975 anlaşmasını kabul ettiğinize dair beyanınız çözümün uygulanması, anlaşmazlıkların 598 sayılı karar çerçevesinde çözülmesi ve ateşkesin yerine kalıcı ve sarsılmaz bir barışa geçilmesinin yolunu açtı. Kuvvetlerinizin işgal altındaki İran topraklarından çekilmesi, İran İslam Cumhuriyeti ile barış yolunda samimiyetinizin ve ciddiyetinizin kanıtı olarak kabul ediliyor. Ne mutlu ki bu, tutukluların serbest bırakılması için planlanan tarihe denk geliyor. Kuvvetlerinizin geri çekilmesinin açıklanan zaman çizelgesine göre ve her iki taraftaki tutukluların serbest bırakılması tamamlanarak süratle devam etmesini umuyoruz.
Cenevre'deki temsilcimiz aracılığıyla sizi bilgilendirdiğimiz gibi, Tahran'daki temsilcinizi kabul etmeye hazırız. Olumlu atmosferin devam etmesi ve mevcut iyi niyetimizle, iki Müslüman halkın ve iki ülkenin tüm haklarını ve meşru sınırlarını koruyarak kapsamlı ve istikrarlı bir barışa ulaşabileceğimizi umuyoruz.
Selamun Aleyküm
İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ekber Haşimi Rafsancani

Haddam anılarının söz konusu mektuplara yer verdiği bölümünde şu ifadelere yer veriyor:
“Bu mesajlar hakkında yorum yapmak istemiyorum. Çünkü mektupların arka planı hem Irak hem de İran için açıktı. Irak'taki koşullardan yararlanarak kazanç elde etmek istedi ve aynı zamanda siyasi duruşunu, özellikle de Kuveyt meselesindeki konumunu korudu. Kuveyt krizi sırasında birçok Iraklı heyet Tahran’ı ziyaret ederek İran'ın konumunu değiştirmeye çalıştı ancak başarılı olamadı.”

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 1: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları
 



Güney Geçiş Konseyi, Hadramut ve el-Mehra'daki mevzilerin Vatan Kalkanı Güçleri’ne devredilmeye başlandığını duyurdu

Yemen Başkanlık Konseyi’ne bağlı Vatan Kalkanı Güçleri, Hadramut'taki askeri noktalardan birinin güvenliğini sağlarken (Vatan Kalkanı Güçleri)
Yemen Başkanlık Konseyi’ne bağlı Vatan Kalkanı Güçleri, Hadramut'taki askeri noktalardan birinin güvenliğini sağlarken (Vatan Kalkanı Güçleri)
TT

Güney Geçiş Konseyi, Hadramut ve el-Mehra'daki mevzilerin Vatan Kalkanı Güçleri’ne devredilmeye başlandığını duyurdu

Yemen Başkanlık Konseyi’ne bağlı Vatan Kalkanı Güçleri, Hadramut'taki askeri noktalardan birinin güvenliğini sağlarken (Vatan Kalkanı Güçleri)
Yemen Başkanlık Konseyi’ne bağlı Vatan Kalkanı Güçleri, Hadramut'taki askeri noktalardan birinin güvenliğini sağlarken (Vatan Kalkanı Güçleri)

Yeni yılın ilk saatlerinde Güney Geçiş Konseyi’ne (GGK) bağlı güçler, Doğu Yemen’deki Hadramut ve el-Mehra vilayetlerinde yeni düzenlemelere varıldığını gösteren bir adım olarak, bazı askeri mevzileri hükümete bağlı Vatan Kalkanı Güçleri’ne devretmeye başladı.

Hadramut vilayetindeki yerel yönetim kaynakları, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, Vatan Kalkanı Güçleri’nin GGK’ye bağlı birliklerden birçok noktayı devraldığını doğruladı. Kaynaklar, bu sürecin iki taraf arasında gerçekleştirilen toplantıların ardından hayata geçirildiğini belirtti.

Kimliklerinin açıklanmasını istemeyen kaynaklar, Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi’nin denetimindeki Vatan Kalkanı Güçleri’nin komutanları ile GGK liderleri arasında toplantılar yapıldığını ve bu görüşmelerde önümüzdeki döneme ilişkin düzenlemelerin ele alındığını aktardı.

Kaynaklar, söz konusu düzenlemelerin içeriğine dair ayrıntı vermedi. Ancak aynı zamanda, Şebve vilayetinde Belhaf Limanı’na giriş yapan ve Yemen hükümetinin talebi üzerine daha sonra bir gemiyle ülkeden ayrılan Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) ait zırhlı araçlar ve askeri unsurların geniş çaplı bir çekilme süreci yaşadığını belirtti.

Bir Yemenli yetkili, bu düzenlemeleri, ortak düşman olan Husilere karşı meşruiyet cephesinin birliğini ve dayanıklılığını güçlendirme yolunda ‘olumlu’ adımlar olarak nitelendirdi. İsminin açıklanmasını istemeyen yetkili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, meşru yönetimin bileşenleri arasında ortaklığın önemine ve gelecekte yaşanabilecek ihtilaflarda diyalog diline başvurulmasının gerekliliğine vurgu yaptı.

Öte yandan Yemenli askeri kaynaklar, GGK’ye bağlı bazı birliklerin mevzilerinden çekilmeyi reddettiğini bildirdi. Bu durum üzerine GGK’nin, söz konusu güçlerin yönetimini üstlenmek ve müzakere sürecini yürütmek üzere Ebu Tahir el-Beyşi’yi Seyun kentine gönderdiği belirtildi.

Aynı kaynaklara göre GGK güçleri stratejik öneme sahip el-Haşa kampından çekilmeyi halen reddediyor. Bu sabah erken saatlerde Vatan Kalkanı Güçleri ile GGK liderleri arasında yapılan görüşmelerin ise şu ana kadar somut bir sonuç vermediği ifade edildi.

Bu gelişmelerle bağlantılı olarak kaynaklar, GGK’ye bağlı Güvenlik Destek Kuvvetleri Komutanı Salih bin eş-Şeyh Ebu Bekir, bilinen adıyla Ebu Ali el-Hadrami’nin, dün ülkeden ayrılan BAE güçleriyle birlikte el-Mukelle kentinden ayrıldığını doğruladı.

Kaynaklar, el-Hadrami’nin kentten ayrılmadan önce birliklerine kendilerini terhis ederek evlerine dönmeleri talimatı verdiğini ve askerlerine “Görev sona erdi” dediğini aktardı.

xscdf
Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi dün ABD Büyükelçisi ile yaptığı görüşmede (SABA)

Bu gelişmeler, GGK'ye bağlı Güney Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü Muhammed en-Nakib’in yaptığı açıklamadan saatler sonra yaşandı. En-Nakib, yayımladığı bildiride, sınır hattındaki Semud bölgesinde bulunan bazı mevzilerin Vatan Kalkanı Güçleri’ne bağlı 1. Tugay’a devredildiğini, Hadramut ve el-Mehra vilayetlerindeki Rumat bölgesi ile diğer bazı noktalarda da ‘varılan anlaşmalar doğrultusunda’ yeni devirlerin yapılacağını duyurdu.

Yayımlanan görüntülerde, Vatan Kalkanı Güçleri’nin komutanları ile GGK’den bazı liderlerin bir arada yer aldığı görülürken, bu buluşmanın iki taraf arasında önümüzdeki döneme ilişkin düzenlemelerin ele alındığı bir çerçevede gerçekleştiği değerlendirildi.

En-Nakib’e göre bu adım, ‘kardeş ülkelerin oluşturduğu koalisyonun çabalarının başarıya ulaşmasına katkı sağlama’ amacıyla atıldı. En-Nakib, “Bugün Vatan Kalkanı Güçleri’ne bağlı 1. Tugay Semud bölgesinde yeniden konuşlandırıldı. Varılan mutabakat uyarınca, Hadramut ve el-Mehra vilayetlerindeki Rumat bölgesi ve diğer alanlarda da Vatan Kalkanı Güçleri’ne bağlı başka birliklerin yeniden konuşlandırılması sürecek” ifadelerini kullandı.

Diğer yandan Suudi Arabistan, BAE’ye atfedilen ve GGK’ye bağlı güçleri güney sınırlarına yakın askeri hareketliliğe sevk eden ‘son derece tehlikeli adımlardan’ duyduğu üzüntüyü daha önce açıklamıştı. Riyad yönetimi, söz konusu adımların Suudi Arabistan’ın ulusal güvenliği ile Yemen ve bölgenin güvenliği için doğrudan bir tehdit oluşturduğunu vurgulamıştı.

yuı
Yemen'in doğusundaki el-Mehra vilayetinde yaşayan bir grup vatandaş, son Başkanlık Konseyi kararlarına desteklerini ifade ediyor. (SABA)

Suudi Arabistan, güvenliğinin ‘kırmızı çizgi’ olduğunu vurgulayarak, Yemen’in birliğine ve egemenliğine bağlılığını yineledi; Başkanlık Konseyi’ne tam destek verdiğini teyit etti. Riyad yönetimi, ‘güney meselesinin’ adil bir dava olduğu yönündeki tutumunu da yenileyerek, bu konunun kapsamlı bir siyasi diyalog çerçevesi dışında ele alınmasını reddettiğini açıkladı.

Riyad, güney meselesini iç çatışmalarda araçsallaştırılamayacak adil bir siyasi mesele olarak ele aldığını belirterek, çözümün güç yoluyla dayatma değil, diyalog ve uzlaşıyla sağlanması gerektiğini vurguladı.

Bu gelişmeler kapsamında Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi ise BAE ile imzalanan ortak savunma anlaşmasının iptal edildiğini, 90 gün süreyle olağanüstü hâl ilan edildiğini ve BAE güçlerinin 24 saat içinde ülkeden çekilmesini talep ettiğini açıkladı. El-Alimi ayrıca, askeri kampların Vatan Kalkanı Güçleri’ne devredilmesini istedi. Söz konusu kararlar, resmî kurumların desteğini aldı.


Şeyh Gazel Gazel: Kimdir ve Suriye sahilinde ne istiyor?

Suriye ve Diaspora Yüksek Alevi İslam Konseyi Başkanı Şeyh Gazel Gazel
Suriye ve Diaspora Yüksek Alevi İslam Konseyi Başkanı Şeyh Gazel Gazel
TT

Şeyh Gazel Gazel: Kimdir ve Suriye sahilinde ne istiyor?

Suriye ve Diaspora Yüksek Alevi İslam Konseyi Başkanı Şeyh Gazel Gazel
Suriye ve Diaspora Yüksek Alevi İslam Konseyi Başkanı Şeyh Gazel Gazel

Sobhi Frangieh

Şeyh Gazel, mezhepçiliği eleştirirken aynı zamanda onu benimsiyor. Merkezi olmayan bir devleti savunuyor. Sekülerizmin en iyi çözüm olduğuna inanıyor ve yeni Suriye hükümetini “tamamen terörist bir sistem” olarak görüyor. “Alevi kanı” gibi terimler kullanıyor ve İslam'ın Ali bin Ebu Talib olmasaydı var olamayacağını savunuyor. Suriye’nin sahil bölgesindeki insanlara Suriye hükümetine karşı meydanlarda gösteri yapma çağrısı yapıyor. Talepleri kasım ayında ve aralık ayında yankı buldu, ölümler ve yaralanmalarla sonuçlanan bir kaosa yol açtı. Son gelişme iş adamı Rami Mahluf'un yayınladığı bir video ile onu hedef almasına, Alevileri kışkırtmayı bırakmasını istemesine ve babası ile kardeşine olan desteğini hatırlatmasına neden oldu.

Gazel, tanınmış bir Alevi din adamı olan Vahib Gazel'in oğludur. 1962 yılında Lazkiye kırsalındaki el-Haffa kasabasında doğdu ve orada ilk eğitimini aldı. Liseyi Lazkiye şehrinde okudu. Gazel daha sonra Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesi'nde öğrenim gördü. Oradaki eğitimini tamamladıktan sonra 1988 yılında Londra'daki Uluslararası İslami İlimler Üniversitesi'ne kaydoldu. Daha sonra Lazkiye'ye dönerek şehirdeki Muhammed el-Bakir Camii'nde müderris, imam ve vaiz olarak çalıştı, sonrasında da Lazkiye müftüsü oldu. Gazel, “Kuran ve Sünnette İnsan Kalbi” ve “Kuran ve Sünnette Bilgi Araçları” da dahil olmak üzere birçok kitap yazdı.

Şeyh Gazel, Hafız Esed ve ardından Beşşar Esed dönemlerinde iktidarın iç çevresine girmeye birden fazla kez teşebbüs etti, ancak baba ve oğul Esed onun kendilerine bir fayda sağlayacağını düşünmüyorlardı. Zira ikisi de ​​İslam hukuku ve din alanlarındaki en yüksek makamlara Sünni din adamlarını yerleştirmeye odaklanmışlardı. Dahası Alevi toplumundan başka din adamlarının önünü açmışlardı ve Alevileri yönetimlerinin kaçınılmaz bir müttefiki olarak görüyorlardı. Çabalarını Suriyeli Sünnilerin çoğunluğunu kazanmaya yönlendirmeleri gerektiğini düşünüyorlardı. El-Mecelle'ye verdiği röportajda, Haziran 2000'de Hafız Esed'in cenaze töreniyle ilgili düzenlemelere aşina bir kaynak, Şeyh Gazel'in, Sünni bir şeyh olan Dr. Muhammed Said Ramazan el-Buti'nin, Alevi mezhebine mensup Hafız Esed'in cenaze namazını kıldırmasına itiraz ederek Alevi cemaati içinde iç sorunlara yol açtığını belirtti. Kaynak, bunun daha sonra Gazel'in Beşşar Esed'in güvenini kazanma gücünü etkilediğini de söyledi.

dfgt
Suriye'nin Lazkiye şehrinde düzenlenen bir gösteride, Aleviler Alevi İslam Konseyi Başkanı Gazel Gazel'ın resminin olduğu bir pankart açtı, 28 Aralık 2025 (Reuters)

Şeyh Ahmed Hassun'un 2005 yılında Suriye Müftüsü olarak atanmasıyla birlikte Gazel, onunla yakınlaşmaya çalıştı. Suriye'de Sünni müftünün yanında bir Alevi din adamının bulunmasını hem sosyal hem de siyasi açıdan elzem görüyordu. Ancak Hassun, Gazel'in daha ileriye gitmesine izin vermedi. Suriye rejimi döneminde, 2011'deki Suriye devriminden önce Tahran'da düzenlenen bir konferansta Hassun, Şeyh Gazel'den ön sıralarda yanına oturmak yerine arka sıralara geçmesini ve yerleşik oturma düzenini bozmamasını istedi. Böylece Gazel'in etkisi, Esed dönemi boyunca yakın çevresi ve cemaatiyle sınırlı kaldı.

Mart ayında Suriye sahilinde yaşanan olaylar, Şeyh Gazel'in Şam'a karşı tutumunu netleştirmesinde önemli bir rol oynadı; bu olaylardan sonra Suriye'deki Alevileri korumak için uluslararası müdahalenin gerekliliğinden bahsetmeye başladı

Eski Suriye rejiminin yıkılması ve Beşşar Esed'in 8 Aralık 2024'te kaçmasıyla birlikte Şeyh Gazel'in sesi daha yüksek çıkmaya başladı. Ahmed eş-Şara hükümetini kabul etme ile eleştirme arasında gidip gelen bir söylemle kelimelerle ustaca oynadı. Geçtiğimiz yıl şubat ayında, “Suriye ve Diaspora Yüksek Alevi İslam Konseyi”nin kurulduğu duyuruldu ve Gazel, başkanlığına getirildi. Özellikle geçen yıl mart ayında sahil bölgesinde yüzlerce insanın hayatını kaybettiği kanlı olaylardan sonraki aylarda, en etkili ses haline geldi.

Suriye ve Diaspora Yüksek Alevi İslam Konseyi çatısı altında iki meclis bulunuyor. Birincisi, Şeyh Gazel'in başkanlığını yaptığı ve 130 din adamından oluşan Din Meclisi’dir. Din adamları şu şekilde dağılmıştır: 30'u Lazkiye şehrinden, 30'u Humus şehrinden, 30'u Tartus şehrinden, 30'u Hama şehrinden, 10'u Şam ve kırsalından. İkincisi ise Siyasi Büro, Halkla İlişkiler Bürosu, Ekonomi Bürosu, Hukuk Bürosu, Koordinasyon Bürosu, Medya Bürosu, Yardım Bürosu ve Tarihsel Uzlaşma Bürosu'nu içeren Yürütme Meclisi’dir.

frty6
Suriye sahilindeki Lazkiye şehrinde hükümet yanlısı göstericiler, Humus'taki bir Alevi camisine düzenlenen bombalı saldırıdan iki gün sonra gösteri düzenleyen Alevi göstericilerle karşı karşıya geldi, 28 Aralık 2025 Pazar (AP)

Mart ayında Suriye sahilinde yaşanan olaylar, Şeyh Gazel'in Şam'a karşı tutumunu netleştirmesinde önemli bir rol oynadı; bu olaylardan sonra Suriye'deki Alevileri korumak için uluslararası müdahalenin gerekliliğinden bahsetmeye başladı. Cumhurbaşkanı Ahmed Şara'nın kararıyla kurulan Suriye sahilindeki olaylarla ilgili araştırma komitesini reddettiğini açıkladı. Şeyh Gazel, Suriye hükümetinin çabalarına karşıt bir söylem benimsemeye başladı ve sahil halkının yaptığı hatalardan birinin silahlarını yeni hükümete teslim etmek olduğunu belirtti. Bu da birçok kişi tarafından Şeyh Gazel'in yeniden silahlanmaya yönelik örtülü bir çağrısı olarak yorumlandı. Temmuz ayında yayınlanan bir videosunda Şeyh Gazel, Suriye hükümetini “kan dökmeyi yücelten çarpık bir dine bağlı, tamamen terörist bir sistem” olarak tanımladı. Gazel ayrıca, Ağustos 2025'te Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) bağlı Özerk Yönetim tarafından düzenlenen Bileşenlerin Birliği Konferansı'na katıldı. Video konferans yöntemiyle yaptığı konuşmada, laik, çoğulcu ve adem-i merkeziyetçi bir devlet çağrısında bulunarak, adem-i merkeziyetçi veya federal bir sistemin tüm Suriye bileşenlerinin haklarını garanti altına alacağını savundu.

Video mesajlarından birinde Şeyh Gazel, Suriyeli Sünnilere hitaben, çözümlerin açık olduğunu belirtti; federalizm ve siyasi adem-i merkeziyet. Terörizm ile neyi kastettiğini veya terör kaynağının ne olduğunu açıklamadan, bu yönetim sisteminin, Alevilerin ve Sünnilerin haklarını terörden uzakta garanti altına aldığını da ekledi. Başka bir mesajında ise şunları söyledi: “Masum insanları koruma talebim ve onları rejimin kalıntıları olarak görmeyi reddetmem mezhepçilik sayılıyorsa ve taleplerimin siyasi olmasıyla suçlanıyorsam, uluslararası koruma talebimi yineliyorum.” Suriye hükümetini de “sadece radikal ideolojilerine katılmadığımız için kendi mezhebimden olan insanların geçim kaynaklarını hedef almakla” suçladı.

Kasım ayının sonunda Gazel, 24 Kasım'da Humus'ta patlak veren gerilimlerin ardından Suriye sahilinde halka Suriye hükümetine karşı oturma eylemleri düzenleme çağrısı yaptı. Bir video mesajında ​​şunları söyledi: “Silahlarımızı terörist, tekfirci ve dışlayıcı bir fiili otoriteye teslim ettik; bu otorite Sünni topluluğunu adaletsizliği kınayan her sese karşı kullanılan siyasi bir araca dönüştürdü.” Ayrıca “sokaklarda katledilecek bir halk değiliz” diyerek çağrısını “tüm dini gruplara” yöneltti. Tüm dini gruplardan insanları “öldürme makinesini ve her türlü terörü durdurmak için öğlen (25 Kasım) barışçıl bir oturma eylemine” katılmaya çağırdı. Yüzlerce kişi Gazel'ın çağrısına yanıt verdi. İç güvenlik güçleri, meydanlardaki insanları korumak için müdahale etti. Lazkiye'deki bir Genel Güvenlik yetkilisi Mecelle'ye kendilerine verilen emirlerin kesin ve katı olduğunu söyledi. Buna göre “siviller tutuklanmayacak ve sloganlarına bakılmaksızın göstericilere müdahale edilmeyecekti.” Yetkili “ne var ki Şeyh Gazel'in çağrısına yanıt veren sivillerin düzenlediği gösteriler sırasında karşı gösteriler de düzenlendi. Biz ortadaydık, o anda iki taraf arasında kaçınılmaz olan çatışmaları önlemeye çalışıyorduk” diye ekledi.

dfrgt
Suriye'nin Humus şehrindeki bir patlamada hedef alınan ve hasar gören cami, 26 Aralık 2025 (Reuters)

27 Aralık'ta Şeyh Gazel, Alevileri ertesi gün (28 Aralık) sokağa çıkmaya çağırdı. Bu sefer Gazel daha açık konuştu ve yayınladığı videoda şunları söyledi: “Yarın dengeler onların aleyhine dönecek ve dünyaya Alevi topluluğunun aşağılanamayacağını veya dışlanamayacağını göstereceğiz. Yarın barışçıl bir insan seli olacak.” Herkesi “göğüsleri açık” bir şekilde sokağa çıkmaya çağırdı. Ertesi gün kaotik ve kanlı geçti; Lazkiye ve Celba şehirlerinde iç güvenlik güçlerine yönelik saldırılar oldu ve her iki şehirde de yaralanmaların yanı sıra can kayıpları yaşandı. İç güvenlik güçleri genel olarak durumu kontrol altına alabilse de, sahil bölgesinde bu çatışmaların sosyal yansımaları kolay kolay ortadan kalkmayacak, özellikle de bölgedeki topluluklar arasında iç öfkenin arttığı ve bölgede herhangi bir güvenlik açığı yaşanması durumunda patlama anının yakın olabileceği göz önüne alındığında.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Şeyh Gazel Gazel, nerede olduğuna dair herhangi bir işaret veya belirti olmaksızın, genel olarak Suriyelilerin ve özellikle sahil halkının karşısına videolu mesajlarla çıkıyor. Mecelle onun yeri hakkında çelişkili bilgiler edindi. Bazıları şu anda Kamışlı'da olduğunu söylerken, diğer kaynaklar muhtemelen birkaç ay önce Suriye topraklarını terk ettiğini belirtiyor. Birkaç kaynak ise  Şeyh Gazel olgusunun Suriye ve Lübnan'da yaşayan eski rejimin birçok liderini etkilediğini ve bu liderlerin, hareketleri ve operasyonları için daha fazla dini destek kazanmak amacıyla, ağırlıklı olarak Alevilerin yaşadığı bazı bölgelerde aynı olguyu tekrarlamaya çalıştıklarını kaydetti. Buna ek olarak, İran ve Hizbullah'a bağlı medya organları da Suriye hükümetini şeytanlaştırma kampanyalarında Şeyh Gazel'in söylemlerini kullanıyorlar.

Suriye bugün, birden fazla ses ve anlatıya dayalı bir sosyal bölünme hali yaşıyor. Bunlar arasında Suriye sahilinde, Suveyda'da ve diğer bazı Suriye bölgelerinde yaygın olan dini anlatılar, SDG komutanlarının öncülük ettiği Kürt ulusal sesini birleştirme çabalarına dayanan milliyetçi bir anlatı, Suriye hükümetinin resmi kanalları aracılığıyla desteklemeye çalıştığı devlet merkezli bir anlatı da yer alıyor. Bu anlatıların ortasında, Esed rejiminin devrilmesinden zarar gören ülkeler ve kuruluşlar tarafından desteklenen gayri resmi medya ajandaları aktif durumda. Bunlar, Suriyeliler arasındaki gerilimleri körüklemeyi ve bölünmelerini derinleştirmeyi amaçlıyor ve bunu çeşitli faktörlere dayanarak yapıyor; silahın yaygınlaşması, toplumsal parçalanma ve hâlâ yeniden inşa sürecinde olan mevcut Suriye güvenlik kurumlarının zayıflığı.


İsrail’den Gazze’de 37 STK’ya yasak: Faaliyetler 1 Mart’ta sona erecek

31 Aralık 2025’te Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda yıkılmış binaların kalıntıları arkasında güneş batarken. (AFP)
31 Aralık 2025’te Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda yıkılmış binaların kalıntıları arkasında güneş batarken. (AFP)
TT

İsrail’den Gazze’de 37 STK’ya yasak: Faaliyetler 1 Mart’ta sona erecek

31 Aralık 2025’te Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda yıkılmış binaların kalıntıları arkasında güneş batarken. (AFP)
31 Aralık 2025’te Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda yıkılmış binaların kalıntıları arkasında güneş batarken. (AFP)

İsrail, Gazze’de faaliyet yürüten 37 uluslararası sivil toplum kuruluşunun, belirlenen “güvenlik ve şeffaflık” kriterlerini süresi içinde yerine getirmediğini öne sürerek, bu kuruluşlara yönelik getirilen yasağın hayata geçirileceğini açıkladı.

İsrail, perşembe günü yaptığı açıklamada, söz konusu STK’ların özellikle Filistinli çalışanlarına ilişkin bilgileri açıklamadığını savundu. Birleşmiş Milletler ise kararın, savaşın yıkıma uğrattığı Filistin topraklarında zaten ağır olan insani krizi daha da derinleştireceği uyarısında bulundu.

Diaspora İşleri ve Antisemitizmle Mücadele Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Gerekli güvenlik ve şeffaflık standartlarını karşılamayan kuruluşların lisansları askıya alınacaktır” denildi. Bu kuruluşların 1 Mart’a kadar faaliyetlerini tamamen durdurmaları gerekecek.

Bazı STK’lar, getirilen şartların uluslararası insani hukuka aykırı olduğunu ya da örgütlerin bağımsızlığını tehlikeye attığını savunurken, İsrail de son tarihin yaklaşmasıyla birlikte uluslararası eleştirilerle karşı karşıya kaldı.

İsrail, yeni düzenlemenin, “terörü desteklediğini” öne sürdüğü yapıların Filistin topraklarında faaliyet göstermesini engellemeyi amaçladığını belirtiyor. Bakanlık açıklamasında, “Tespit edilen temel eksiklik, çalışanlara ilişkin tam ve doğrulanabilir bilgilerin sunulmasının reddedilmesidir. Bu gereklilik, terörist unsurların insani yapılara sızmasını önlemek için kritik önemdedir” ifadeleri kullanıldı.

İsrail, mart ayında STK’lara yeni kurallara uymaları için 10 aylık süre tanımıştı. Bu kurallar, “personel, finansman kaynakları ve operasyonel yapının tam olarak açıklanmasını” öngörüyordu. Süre çarşamba günü doldu.

Bakanlığa göre, 37 STK’ya lisanslarının 1 Ocak 2026 itibarıyla iptal edileceği resmen bildirildi ve kuruluşlardan faaliyetlerini 1 Mart 2026’ya kadar tamamen sonlandırmaları istendi.

‘Bürokrasinin silah haline getirilmesi’

Diaspora İşleri ve Antisemitizmle Mücadele Bakanı Amichai Chikli, “Mesaj nettir: İnsani yardıma izin verilmektedir; insani çerçevelerin terör amacıyla istismar edilmesine ise izin verilmeyecektir” dedi.

Bakanlığın yayımladığı listeye göre, sınır dışı bırakılacak kuruluşlar arasında Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF), World Vision International ve Oxfam gibi önde gelen insani yardım örgütleri de yer alıyor.

İsrail, MSF özelinde iki çalışanın Filistinli gruplar İslami Cihad ve Hamas üyesi olduğunu öne sürdü. MSF ise bu hafta başında yaptığı açıklamada, personel listesinin paylaşılmasının “İsrail’in uluslararası insani hukuk kapsamındaki yükümlülüklerini ihlal edebileceğini” belirtmiş ve “askeri faaliyetlere katılan kişileri bilerek istihdam etmeyeceklerini” vurgulamıştı.

Perşembe günü İsrail merkezli 18 sol görüşlü STK da kararı kınayarak, “Yeni kayıt çerçevesi, bağımsızlık ve tarafsızlık gibi temel insani ilkeleri ihlal ediyor” açıklamasında bulundu. Ortak açıklamada, “Bürokrasinin bu şekilde silah haline getirilmesi, yardıma yönelik kurumsal engelleri kalıcı hale getiriyor ve hayati öneme sahip kuruluşları faaliyetlerini askıya almaya zorluyor” denildi.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, çarşamba günü İsrail’in kararını “skandal” olarak nitelendirerek, devletlere İsrail’in tutumunu değiştirmesi için acilen baskı yapma çağrısında bulundu. Türk, “Bu tür keyfi askıya almalar, Gazze halkı için zaten tahammül edilemez olan durumu daha da kötüleştiriyor” dedi.

BM Filistinli Mülteciler Ajansı (UNRWA) Başkanı Philippe Lazzarini ise kararın “tehlikeli bir emsal” oluşturduğunu belirtti. Lazzarini, “Yardım kuruluşlarının çalışmalarını kontrol altına alma girişimlerine karşı çıkılmaması, dünya genelinde insani yardımın temelini oluşturan tarafsızlık, bağımsızlık, eşitlik ve insanlık ilkelerini daha da zayıflatacaktır” ifadelerini kullandı.

‘Felaket boyutunda’

Salı günü, Fransa ve Birleşik Krallık’ın da aralarında bulunduğu 10 ülkenin dışişleri bakanları, insani durumun “felaket boyutunda” olduğu Gazze Şeridi’nde İsrail’e “yardıma erişimi garanti etme” çağrısı yaptı.

Ekim ayından bu yana Gazze’de kırılgan bir ateşkes yürürlükte bulunuyor. Ateşkes, İsrail’in, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail topraklarına düzenlediği ve çok sayıda kişinin hayatını kaybettiği saldırının ardından başlattığı savaş sonrasında sağlanmıştı.

BM verilerine göre, Gazze Şeridi’ndeki binaların yaklaşık yüzde 80’i savaşta yıkıldı ya da hasar gördü. Gazze’deki iki milyondan fazla nüfusun yaklaşık 1,5 milyonunun evlerini kaybettiğini, Gazze’deki Filistinli STK Ağı’nın Direktörü Amjad el-Şeva açıkladı.