‘I. Suudi Devleti’ Napolyon’u nasıl harekete geçirdi?

I. Suudi Devleti’ne bağlı bir süvari (Kral Faysal Araştırma Merkezi)
I. Suudi Devleti’ne bağlı bir süvari (Kral Faysal Araştırma Merkezi)
TT

‘I. Suudi Devleti’ Napolyon’u nasıl harekete geçirdi?

I. Suudi Devleti’ne bağlı bir süvari (Kral Faysal Araştırma Merkezi)
I. Suudi Devleti’ne bağlı bir süvari (Kral Faysal Araştırma Merkezi)

Mustafa el-Ensari
Son yıllarda, Suudi Arabistan'ın dünya kıtaları arasındaki coğrafi konumuna ilgi her zamankinden daha fazla arttı. Öyle ki ülkenin 2030 ekonomik planı, yeni vizyonunu pazarlarken Riyad’ın rekabet avantajlarından biri haline geldi. Ancak Fransa'nın modern tarih boyunca en güçlü adamı Napolyon Bonaparte, bu ‘konumu kısmi’ olarak erken fark etti. 18’inci yılın sonlarında I. Suudi Devleti (Diriye Emirliği) döneminde, zamanın ezeli rakipleri olan İngilizler ve Osmanlılara karşı elini güçlendirmek için kullanmaya çalıştı.
Yakın tarihli bir çalışma, Fransız diplomat Louis Lepine, Fransa ile Arap yarımadasının merkezinde yer alan ve başkenti siyasi ve tarihi özelliğini korumasına rağmen Riyad şehrinin kentsel genişlemesinin bir parçası haline gelen Diriye olan I. Suudi Devleti (Diriye Emirliği) arasındaki ilişkinin izini erkenden sürdüğünü ortaya koydu.
İlginin, Napolyon Bonaparte'ın hükümdarlığı döneminde, devletin coğrafi konumunu özellikle de Mısır seferinden sonra Kızıldeniz kıyılarında daha fazla varlık göstererek doğuya yönelmesinin ardından Fransız İmparatorluğu'nun etkisini genişletmek için kullanma arzusuyla ortaya çıktığını belirtti. Mısır o dönemde Suudiler tarafından geri alınmadan önce Hicaz ve Haremeyn-i Şerifeyn (Mekke ve Medine) gibi cazibe merkezlerinin kontrolünü elinde tutuyordu.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre yakın zamanda Kral Faysal Araştırma Merkezi tarafından yayınlanan araştırma, Napolyon’un Fransa’nın Mısır’ın ötesine uzanan hırslarını yenilediğini ortaya koydu. Ayrıca bu tercihin yalnızca Hindistan üzerindeki İngiliz egemenliğini sona erdirmenin değil, aynı zamanda Fransa ve İslam arasındaki ilişkilerde kademeli bir olgunlaşmanın sonucu olduğuna işaret edildi. 18’inci yüzyılın son on yılında I. Suudi Emirliği’nin ortaya çıkışı ve aynı yüzyılın seksenlerinde başlayan bölgesel genişlemesinin, Fransa'da bir iç krizin izlediği bir zayıflık dönemine denk geldi. Hint Okyanusu'ndaki varlığının azalmasına ve Arap Yarımadası'nda meydana gelen siyasi gelişmelere ilgisizliğe yol açtı.

basliksiz-4degerb.jpg
Napolyon'un Mısır'a egemen olduğu sırada Piramitler Savaşı'nı anlatan çizim (Getty)

Bu bağlamda Lepine, I. Suudi Emirliği’nin ortaya çıkışı, başlangıcı ve gelişimi hakkında yorum yapan herhangi bir Fransız yazısı bulamadığımıza dikkat çekiyor. Ancak o dönemde Fransızlar, Kızıldeniz ile Yemen kahvesine geçiş yolu olarak ilgilendiler. Buna karşılık, Bonaparte'ın Mısır'da getirdiği yeniliğin boyutunu görüyoruz. Bu durum da Fransa'nın bölgedeki temsilini ticari kaygıların ötesinde kapsamlı bir jeopolitik projeye dönüştürüyor.
Çalışma, Bonaparte’ın Mekke’nin en büyük emirini, o dönemde Mısır’ın merkezinde yer aldığı projesinin hizmetinde yalnızca bir müttefik olarak gördüğünü ancak kısa süre içerisinde projesini genişlettiğini ortaya koydu. Bonaparte, Fransa'ya döndükten sonra, Hindistan'a bir kara limanı arayışı bağlamında Arap Yarımadası'nda yaşanan gelişmelere olan ilgisini dile getirdi. Nitekim, araştırmanın Arabistanlı Lawrence’tan aktardığı bilgilere göre “1757'de Bengal'deki İngiliz zaferi, Hindistan'a giden yolu, sonraki iki yüzyıl boyunca antik dünya tarihine hakim olan yeni bir jeopolitik merkez haline getirdi. 1870’lerden itibaren Fransızlar ve İngilizlerin zihnini meşgul eden Süveyş Kanalı aracılığıyla geçişler başlamıştı.”

Napolyon gerçekten Diriye'ye bir elçi gönderdi mi?
Bu bağlamda Napolyon’un arzuları, Galib bin Musaid’in I. Suudi Emirliği’nin ona saldırmasına engel olmaya çalıştığı Hicaz’a uzanıyordu. Şerif, Suudileri gerçekleştirdiği saldırı sırasında Kızıldeniz’e doğru ilerleyişi önlemek için Cidde’ye sığındı. Osmanlıların desteğiyle 1803 yılının Temmuz ayında başkentini geri alabildi. “Ancak 1805 yılının Ekim ayı itibariyle Necd’in egemenliğini tanıması gerekiyordu. En azında görünüşte de olsa dini bir reform benimsemeliydi. Camilerde İstanbul Sultanına dua edilmemesini onayladı. Bu da ona karşı isyanın başlangıcı anlamına geliyordu.”
Fransız diplomat, topladığı kaynakların, ‘Napolyon'un o zamana kadar Fransızlar tarafından bilinmeyen bir bölgede ortaya çıkan ilk Suudi devletine karşı eşi görülmemiş ve sarsılmaz ilgisini’ ortaya koyduğunu ifade etti. Diplomata göre imparatorun İngilizlere karşı potansiyel müttefiklerinin rolünü bilmeye duyduğu ihtiyaç siyasi alanla sınırlı değildi. Vehhabiler üzerine Fransızca kaleme alınmış ilk kitabın Napolyon tarafından 1806 yılında Arap Yarımadası’na bir görev için gönderilen Katalan Ali Bey el-Abbasi tarafından yazılmış olması bunu kanıtlıyor.
Elçi, 1807 yılının Ocak ayında, Vehhabilerin şehri kuşattığı bir dönemde Cidde’ye ulaştı. Osmanlı kuvvetlerinin onları şehirden tahliyesine tanıklık etti. El-Abbasi, Mekke sınırlarının ötesine geçmedi. Kitabını 1814 yılında yani Bağdat’taki Fransız Konsolosu Olivier de Corancez’in romanından sonra ve diplomat Joseph Rousseau’nun hikayesinden önce yayınladı.
Rousseau’nun her diplomat gibi siyasi görevine ek olarak bilgi toplama konusunda özel bir misyona sahipti. O dönemde yeteri kadar Bağdat’taki ikamet yeri ile I. Suudi Emirliği’nin başkenti Diriye arasında seyahat eden tüccar toplayabildi. Daha sonra 1808 yılında, Fransız diplomatik arşivinin şimdiye kadar koruduğu bilinen tek Diriye haritasını çizdi.


I. Suudi Devleti’nin başkenti Diriye’nin bilinen en eski haritası (Fransız arşivinden, Louis Lepine)

Napolyon’un neden I. Suudi Devleti gibi o zamanlar kumlar arasında izole bir halde bulunan bir devlete ihtiyaç duyduğuna gelince, o kıtalararası bir imparatorluğu yönetiyordu. Araştırmacı bunu açıklarken Bonaparte’ın 1804 yılının Aralık ayında imparator olduktan sonra burada durmadığını, aksine Osmanlılar ve Perslerle anlaşarak Hindistan’a ilerleyen bir Fransız ordusu önderliğinde doğuya doğru yeni bir sefer hayal ettiğine işaret ediyor. Ancak 1807 yılının Temmuz ayında Rusya ile Napolyon arasında imzalanan Tilsit Anlaşması ve daha sonra 1808 yılında İspanya’da girdiği feci savaş, bir Osmanlı-İran ittifakı yaratma fikrinin ütopik doğası, bu projeyi sonlandırdı.
İmparator, Kahire’de Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın 1805’ten 1811 yılına kadar otoritesini sağlamlaştırmasını ardından 1811 yılının Ağustos ayında Arap Yarımadasına müdahalesini ilgiyle takip etti. Daha sonra 1812 yılına kadar  istihbarat göreviyle Vincent-Yves Boutin’in Mısır ve Suriye’ye gönderdi. Boutin, o sırada Mısır ordusu harekatıyla Hicaz’a doğru ilerledi.
Boutin, 1812 yılının Şubat ayında Yanbu’ya gitti. Orada bölgenin lideri Ahmed Tosun Paşa ile bir araya geldi. Ancak bu adım konusundaki şüpheler nedeniyle Cidde’ye bile ulaşamadan Mısır’a geri döndü.  Ancak İmparator’un Arap gelişmelerine olan ilgisiyle ilgili başka bir hikâyeyi 1835'te yayımlanan ‘Doğu'ya Yolculuk’ kitabının ekinde Fransızlar arasında yayan kişi, büyük yazar ve devlet adamı Alphonse de Lamartine idi. Hikaye Theodore Lascaris de Ventimi ve Halepli Hıristiyan tercümanı Fethullah es-Sayığ'ın macerasını anlatıyor.
Lamartine'in Fransızca çevirisini yayınladığı Sayığ’ın öyküsü, iki adamın Arap Yarımadası’nda imparator için Diriye’ye ulaşan bir istihbarat görevi üstlendiğini söylüyor. 1811'den 1812'ye veya belki de 1814'e kadar uzanan yolculukları, I. Suudi Emirliği’nin zirveye ulaşması ve Mısırlının müdahalesinin başlamasıyla aynı zamanda gerçekleşti. O zamanlar hala Kızıldeniz kıyısında mahsurdu ve nihayetinde devletin çöküşüne neden oldu. Napolyon'un yazılı talimatlarının olmaması, resmi bir görevin varlığına dair şüphe uyandırıyor olsa da Lamartine’nin Sayığ’ın Osmanlılara karşı bir Vehhabi devrimi olası Fransız desteğini araştırmaktan sorumlu bir ajan gönderdiği romanın özetinden esinlenen varsayımı geçersiz kıldı.


Daha sonra Kral Abdulaziz, Osmanlıları Arap Yarımadası'nın geri kalanından sürmeyi başardı. Bir grup askerin fotoğrafı, 1928. (Getty)

“Avrupa’nın büyük oyunu”
Fransız araştırmacı tarafından derlenen bilgiler, Paris’in I. Suudi Emirliği ile ilişkiler kurmak istediğini gösteriyor. Ancak Diriye'nin Osmanlıların emriyle Mısırlıların eline geçmesi, bu ilgiye daha başlarındayken son verdi.
Araştırma Napolyon’un Doğu hakkında sahip olduğu fikir ve kavramların bilgisinin, Fransa ile Arap Yarımadası arasındaki ilişkilerin kökenini bilmek için gerekli olduğunu ortaya koyuyor. Aynı durum Fransa’nın ilerleyen zamanlarda Arap Yarımadası’na karşı takındığı, Napolyon mirasına ve genel olarak Fransız Oryantalizmine bilinçsiz bir şekilde demirlenen iki entelektüel ve politik yaklaşımı anlamak için de geçerli. Mısır tarafından yapılan hamleden 40 yıl sonra Cidde’de bir Fransız konsolosluğu açmakla başladı. Ardından Osmanlılara karşı Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali’yi desteklemek için bir Fransız askeri misyonu gönderdi. Fransa ve entelektüelleri, 1798'de Bonaparte'ın izlediği çıkarlara dayalı açıklık politikasını bir kez daha yücelten, ilişkileri mevcut durumun değişimlerini aşan bir aralıkta karakterize eden bir süreklilik kuran bir pozisyon inşa etti.
Napolyon Hicaz'a ayak basmasa da, araştırmacıya göre Osmanlı İmparatorluğu merkezli bir ‘büyük Avrupa oyunu’ ile bu bölgeye dolaylı olarak girdi. Bunun sonucunda Avrupa dengesini Akdeniz'den İngiliz Hindistan sınırlarına kadar genişledi. Böylelikle Ortadoğu'da bir asır sonra bilinecek, iç krizlerin ve dış müdahalenin bu güne kadar nüfuz etmeye devam ettiği şeyi çizmiş olacaktı.

 
Eski Diriye çarşılarından bir manzara (Tarihçi Raşid bin Asakir)

Arap Yarımadası'ndaki bilgi yetersizliğinin temeli
Çalışma, Mısır hamlesinin Arap Yarımadası’nda henüz Suudi kimliğini Fransız siyasi bilincinde benimsemeyen bir devletin kurulduğunu kaydettiğini ortaya koyuyor. “Böylelikle, Bonaparte'ın Mısır serüveni, çağdaş Fransız-Arap ilişkilerinin temelini oluşturdu. Çağdaş Fransa ve Fransız Oryantalizminin kaderindeki Arap boyutunu ortaya koydu. Bunu Suriye'de Akka'ya karşı bir yenilgi izledi. Yani bu macera Mısır sınırlarını aştı. Geleceğin imparatoru başlangıçta Kızıldeniz de dahil olmak üzere tüm bölgenin entegrasyonunu benimsemişti.”
Bununla birlikte, sonuçta Fransa’nın yöneticilerinin Fransızların bölgeye yönelik planları hakkında net bir fikri olmayan ilk Suudi devletiyle ilişkileri meyve vermedi. Ancak Napolyon, hem Fransa'da hem de Mısır'da Doğu'ya ilişkin politikasını ve haleflerinin siyasetini etkileyen gelişiminin sürekli olarak farkındaydı.
Sonuç olarak, Fransız diplomat, bu solan ilişkileri ilgilendiren doğrudan belgelerin bolluğu ile çoğu tarihçinin onlar hakkındaki bilgisizliği arasındaki karşıtlığa işaret ederek, “Arabistan tarihi ile ilgili Fransız kaynaklarına gelince, üzücü bir durum ancak ne yazık ki bir yöntem gibi görünüyor” ifadelerini kullandı.



Tecavüz savaşlarda askeri bir eylem mi?

Tecavüz etnik temizlikte bir savaş silahı olarak kullanılıyor (AFP)
Tecavüz etnik temizlikte bir savaş silahı olarak kullanılıyor (AFP)
TT

Tecavüz savaşlarda askeri bir eylem mi?

Tecavüz etnik temizlikte bir savaş silahı olarak kullanılıyor (AFP)
Tecavüz etnik temizlikte bir savaş silahı olarak kullanılıyor (AFP)

Fidel Sbeity
Etiyopya'daki doktorlar, Başbakan Abiy Ahmed'in Tigray'da komşu Eritre'den güçlerin katıldığı askeri bir operasyon başlatmasından bu yana cinsel saldırı ve tecavüz vakalarında endişe verici bir artış gördüklerini açıkladılar.
CNN’ne açıklama yapan doktorlara göre tedavi ettikleri tüm kadınlar, askeri operasyonlara katılan askerler tarafından tecavüze uğradıklarına dair benzer hikayeler anlatıyorlar. İçlerinden biri, saldırganının kendisine, “Siz Tigrayların bir tarihi ve kültürü yok. Seninle her istediğimi yapabilirim ve kimsenin umurunda değil” dediğini söyledi.
Tecavüze uğrayan kadınların çoğu, tecavüzcülerin bu işi Amhara kimliklerini değiştirmelerini veya Tigraylı kimliklerinden vazgeçmelerini sağlamak amacıyla yaptıklarını ifade ediyor. Mülteci kamplarındaki Dr. Tewodros Tefera göre bu, yaşananın toplu bir askeri ve psikolojik temizlik operasyonu olduğunu gösteriyor.
Bu noktada tecavüz, askerlerin sadece vahşi ve ahlaksız operasyonları değil, siyasi, askeri ve psikolojik bir amacı olan kasıtlı ve organize bir eylem haline geliyor. Bunu doğrulayan kanıt ise kadınlara günlerce direnmeden tecavüz edilebilmesi için uyuşturucu verilmiş olmasıdır. Tigray Bölgesi’nde tacize uğrayan kadınlardan biri, 10 gün boyunca alıkonulduğu, uyuşturucu enjekte edildiğini, taşa bağlanıp tamamen çıplak bırakıldığını ve askerler tarafından tecavüze uğradığını söyledi. Aynı şeyin kadın akrabalarına da uygulandığını ifade etti. Askerler ayrıca on yaşından küçük kız çocukları ve 60 yaş üstü yaşlı kadınlara da saldırıyor.
CNN'e açıklamada bulunan doktorlar, tecavüz vakalarının gerçek sayısının resmi raporlardan çok daha fazla olduğundan şüphelendiklerini söyledi.
 İran'ın ‘Radio Zamaneh’ internet sitesinde yayınlanan İran-Irak savaşı sırasındaki karşılıklı tecavüzlere ilişkin soruşturmaya göre tecavüz, ulusal ve ırksal olduğu kadar cinsel üstünlük ve zaferin bir biçimi olarak kendini gösterir. Kadın vatanın sembolüdür. Tecavüz de işgalin, gasp edildiğini ve kontrol altına alındığının sembolüdür. ‘Görevi’ vatanını korumak olan askerler, bu nedenle başka ülke veya yerlerde ya da başka ırk, din ve mezhepten kadınlara tecavüz etmekteler.

Tecavüz askeri bir eylem
Bu eylemleri savaş suçu sayan uluslararası yasalar ve tüzüklerin varlığına, sahada gerçekleşen tüm eylemleri yayınlayan medyanın varlığına ve bu tür eylemlerde gizliliğin veya zaman aşımının önlenmesine rağmen, tecavüzler hala devam etmekte. Peki, tecavüz neden bir savaş eylemi olarak kullanılıyor? Amaç ne? Bu tür suçların tarihsel örnekleri nelerdir?
Bosna, Kamboçya, Uganda, Vietnam, Ruanda, Darfur, Etiyopya ve diğer ülkelerde olduğu gibi tecavüz, etnik temizlikte bir savaş silahı olarak kullanılıyor. Tecavüz sadece kadınların başına gelmez, ilerleyen bölümlerde bahsedeceğimiz toplu erkek tecavüzü vakaları da söz konusu.
2008 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) ‘kadınların, özellikle aşağılamak, kontrol etmek, sindirmek ve bölmek için bir savaş taktiği olarak fiziksel şiddetin kullanılarak hedef alındığını’ bildirdi.
Uluslararası Af Örgütü'ne göre, bazı askeri komutanlar, özellikle askerler zorla silah altına alındığı dönemlerde, askeri birlikler içinde bir uyum duygusu yaratmak ve sürdürmek için askeri bir strateji olarak toplu tecavüzü kullanıyor. Çocuk askerlerin tecavüze zorlanması ile onları şiddetin normalliğine alıştırmak ve içlerindeki erkeklik, tahakküm ve kontrol unsurlarını yüceltmek amaçlanıyor. Askerler açısından tecavüz, onlara anında bir güç ve başarı duygusu verir. Tecavüzcünün saldırganlığı için bir prestij ve itibar yaratır, gruba bağlılık ve risk almaya isteklilik gösterir.

Erkeklere tecavüz
Siyasi ve psikolojik arka planı olan askeri emirlerin uygulanmasında erkeklerin yine erkekler tarafından tecavüze uğraması birçok savaşta yaygın bir şekilde görülmeye başladı. Savaş mağdurlarını savunan Lara Stemple tarafından 2009 yılında yapılan bir araştırma, 1980'lerde El Salvador'da siyasi mahkumların yüzde 76'sının tecavüze uğradığını ve Saraybosna toplama kamplarındaki tutukluların yüzde 80'inin tecavüze uğradığını ortaya koydu.
Bu araştırma, erkeklerin tecavüzünün yan etkilerinden birinin, özellikle de erkeklik, namus ve haysiyetin bir gurur, takdir ve otorite meselesi olduğu erkeğe ve kadına belirli sosyal roller veren ataerkil toplumlarda tecavüze uğrayan kocalarının yanında kendilerini güvende hissetmeyen eşler tarafından terk edilmesi olduğunu bildirdi.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, Feminist tarihçi Gerda Lerner'e göre, işgalci bir grubun kadınlara tecavüz etme eylemi, milattan önce 2000’li yıllardan günümüze kadar, savaş ve fethin bir özelliği oldu.
Bazı savaşçı toplumlardaki bu uygulama, tarımsal, kabile ve klan toplumlarında sınıf oluşumundan önce sosyal sistemlerdeki ataerkil kurumların yapısının temellerinden biri olarak ve normal kabul edildi.

Tarihte tecavüz
Modern öncesi Avrupa çağında Cicero, bir kitabında düşmanın servetine ve mülküne el konulmasının başlı başına meşru bir savaş nedeni olduğuna dikkat çeker. Kadınlar ‘mülke’ dahil edildi ve erkeğin, kocanın, köle efendisinin veya vasinin yasal mülkiyeti olarak kabul edildi.
Eski Yunanlılar, savaşta kadınlara tecavüz edilmesini ‘savaş kuralları dahilinde toplumsal olarak kabul edilebilir bir davranış’ olarak görüyorlardı. Ortaçağ Hıristiyan savaşlarında ise asil şövalyenin, masumları, yani çocukları, kadınları ve yaşlıları korumaya iten ahlaki bir amaç için savaşan kişinin değeri yüceltildi. Bu, tecavüzü ahlaksız bir eylem olarak suç saymak için iyi bir yoldu.
Orta Çağ İslam askeri hukukunda, düşmanın siyasi ve dini inançlarına bakılmaksızın, cinayet veya infaz da dahil olmak üzere tecavüz faillerine karşı katı cezalar çıkarıldı.
İkinci Dünya Savaşı'nda, Nürnberg Mahkemeleri ve Tokyo Mahkemeleri, muzaffer Müttefik Devletler tarafından sırasıyla 1945 ve 1946'da büyük savaş suçlularını yargılamak için kurulan ilk uluslararası mahkemeler oldu. 1899- 1907 Lahey Sözleşmelerine göre cinsel şiddet suçları, savaş suçu olarak kabul edildi.
İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) Ruanda soykırımı sırasındaki savaş tecavüzüyle ilgili olarak, kurbanların barış ve uzlaşma adına başlarına gelenleri unutmaya zorlanmaları nedeniyle öfke duyduklarını açıkladı. Aynı şey Sudan'da Darfur'daki savaş gerçeklerinde de tekrarlandı.
Geç antik dönemde, Hindistan ayrıca Orta Asya'dan gelen savaşçıların sayısız istilasına tanık oldu. Hindistan'daki şehirler işgalciler, tapınaklar ve okullar tarafından tahrip edildi. Hint alt kıtasında büyük bir kültürel yıkıma neden oldu. Bu işgalciler ülkede kadınlara toplu tecavüzler gerçekleştirdi.
Bazı tarihçiler, Orta Çağ tarihi metinlerindeki abartı ve çarpıtmanın Viking istilacılarının vahşi bir görüntüsünü yaratmak istediği argümanını ileri sürse de Viking orduları tecavüz ve yağmayla tanınıyordu.
Arap fetihleri ​​sırasında, kadın savaş esirleri veya köleler, efendilerinin cariyesi veya kölesi oldular. Efendilerinin ölümünün ardından serbest bırakıldılar.

Modern çağda tecavüz
Modern çağda, bazı tarihçiler, Birinci Dünya Savaşı sırasında ABD ordusunun Japonya'yı işgalinin ilk aşamasında toplu tecavüzlerin gerçekleştiğinden bahseder. Kaynağa göre Tokyo, işgal altındaki Japon şehirlerinde Amerikan kuvvetlerinin karıştığı her türden binlerce suç vakası kaydetti. Bunlar arasında kaç tecavüz vakası olduğu bilinmiyor.
Aynı durum, Sovyet ve Moğol askerlerinin Japon sivillere saldırdığı ve tecavüz ettiği Mançurya'nın Sovyet işgali sırasında Kızıl Ordu tarafından tekrarlandı. Birçok Japon kadın, kendilerini Sovyet askerlerinin zulmünden korumak için Mançuryalı yerli erkeklerle evlendi. Bu kadınlar, ‘Muallak Savaş Eşleri’ ismiyle tanındı.
Kızıl Ordu Berlin'de de ‘üç gün boyunca tecavüz ve yağma’ operasyonları gerçekleştirdi. Bu olaylardan sonra Sovyet Ordusunun itibarı etkilendi ve bu etki yıllarca sürdü. İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda, Kızıl Ordu askerlerinin yaklaşık 200 bin Alman kadına tecavüz ettiği tahmin ediliyordu.
Belçikalı gazeteciler tarafından yapılan araştırma ve kanıtlar, 1943 yılında Sicilya'nın işgalinden sonra İngiliz kuvvetleri tarafından defalarca tecavüz ve cinsel taciz suçu işlendiğini doğruladıktan sonra İngiliz askerleri de yargılandı.
Elbette ki, 1939 yılının Eylül ayında Polonya'nın işgali sırasında Yahudi kadın ve kız çocuklarına tecavüz eden Alman kuvvetlerinin askerleri de göz ardı edilemez. Bu suçlar ayrıca Selbstschutz taburları tarafından gerçekleştirilen toplu infazlar sırasında Polonyalı, Ukraynalı, Belaruslu ve Rus kadın ve kız çocuklarına karşı da işlendi.
Yirminci yüzyılın sonunda Bosna Savaşı sırasında kasten oluşturulmuş ‘tecavüz kamplarının’ varlığı açıklandı. Bu kampların belirtilen amacı, esaret altında tutulan Müslüman ve Hırvat kadınları hamile bırakmaktı. Kadınların sıklıkla hamileliğin son aşamasına kadar hapsedildiği belirtildi.
Bu, çocukların babalarının ırkını miras aldığı ataerkil bir toplum bağlamında gerçekleşti. Dolayısıyla ‘tecavüz kampları’ yeni nesil Sırp çocuklarının doğumunu amaçlıyordu. Tresnjevka kadın grubuna göre, Sırplar tarafından yönetilen ‘tecavüz kamplarında’ 35 binden fazla kadın ve çocuk tutuldu.
Birleşmiş Milletler (BM) Barış Koruma Güçleri’nin tecavüz olaylarına karıştığı daha 1993 yılında Bosna Soykırımı sırasında keşfedilmişti. Barış Koruma Gücü askerlerinin Saraybosna'da fuhuşa zorlanan Bosnalı ve Hırvat kadınların tutulduğu bir Sırp genelevini düzenli olarak ziyaret ettikleri tespit edildi.
2004 yılında Kongo'da Uruguay, Fas, Tunus, Güney Afrika ve Nepal'den gelen Barış Koruma Gücü askerleri, 68 tecavüz ve çocuklara yönelik cinsel istismar vakası suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Gerçekleştirilen soruşturma altı Nepal askerinin hapse atılmasıyla sonuçlandı.
Sudan'da, Mısırlı bir tabur, siviller savaştan kaçmak için barış gücü karargahına kaçtığında altı kadına tecavüz etmekle suçlandı. Güney Sudan'da BM barış güçlerine karşı da genç kadın ve çocuklara tecavüz iddiaları öne sürüldü.
Ruanda'daki iç savaş sırasında, aşırılık yanlısı Hutular, Tutsileri yok etmek için tecavüzü bir araç olarak kullandı. Sadece 100 günde 250 binden fazla kadının tecavüze uğradığı ve bu tecavüzler sonucunda bin çocuğun doğduğu tahmin ediliyor. ‘Katillerin çocukları’ olarak bilinen bu çocuklar, genellikle yoksulluk içinde yaşıyor ve aşağılanıyor. Şiddete ve AIDS’e (HIV) karşı yaşıtlarından daha savunmasız durumdalar.


Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları

Saddam Hüseyin, 21 Haziran 1997'de İran Sağlık Bakanı'nı kabul etti (Getty- AFP) * İran lideri Ali Hamaney’in geçtiğimiz 21 Mart'ta yayınlanan fotoğrafı (AFP) *Eski İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani (Getty)
Saddam Hüseyin, 21 Haziran 1997'de İran Sağlık Bakanı'nı kabul etti (Getty- AFP) * İran lideri Ali Hamaney’in geçtiğimiz 21 Mart'ta yayınlanan fotoğrafı (AFP) *Eski İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani (Getty)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları

Saddam Hüseyin, 21 Haziran 1997'de İran Sağlık Bakanı'nı kabul etti (Getty- AFP) * İran lideri Ali Hamaney’in geçtiğimiz 21 Mart'ta yayınlanan fotoğrafı (AFP) *Eski İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani (Getty)
Saddam Hüseyin, 21 Haziran 1997'de İran Sağlık Bakanı'nı kabul etti (Getty- AFP) * İran lideri Ali Hamaney’in geçtiğimiz 21 Mart'ta yayınlanan fotoğrafı (AFP) *Eski İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani (Getty)

Suriye’nin eski Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan anılarının altıncı bölümünde Irak'ın 1990 yılında Kuveyt'i işgalinden önce İran rejiminin lideri “Rehber” Ali Hamaney, Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani, Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin arasındaki mektuplardan bahsediyor.
Bazıları kamuoyunda ilk kez yayınlanacak olan bu gizli mektuplara nasıl ulaştığından bahsetmeyen Haddam, bunlara dair bir değerlendirme sunuyor. Suriye - İran ilişkilerinin anlattığı kitabının taslağında, Saddam’ın Kuveyt’i işgal etme hazırlıkları kapsamında bir adım daha atıp, İran’la gerilimi düşürmeye karar verdiğini ifade ediyor. Böylece bir yandan güçlerini İran-Irak sınırından çekebileceğine öbür yandan Kuveyt’e savaş açması durumunda İran’a ona saldırma fırsatı vermemiş olacağına dikkat çekiyor.
21 Nisan-4 Ağustos 1990 tarihleri arasında İran ve Saddam arasında çok sayıda mektuplaşma yaşandı.
Haddam, “Taraflar arasındaki bu yazışmaları, Kuveyt işgalinin geçici bir olay olmadığının anlaşılması için okuyucuya sunuyorum. Ayrıca hedefin borçlar ve petrol fiyatları konusundaki anlaşmazlıklar olduğu açıklanmıştı, oysa bunun çok daha ötesinde çıkarlar söz konusu” diyor. Şarku’l Avsat bugün Kuveyt’in işgalinden önce tarafların birbirlerine gönderdikleri mektupları yayınlıyor:

Sayın Ali Hamaney ve Sayın Haşimi Rafsancani

Allah’ın selamı üzerinize olsun;
Sizlere daha önce İran -Irak Savaşı (1980-1990) sırasında dolaylı bir şekilde mevcut tek yol olan Irak medyası aracılığıyla hitap etmiştim ve karşılık olarak sizlerin de medyadan yaptığı açıklamaları dinlemiştim. Bu konudaki son girişimimiz hiç şüphe yok ki tam ve kapsamlı bir barış sağlanması yönünde olmuştu. Nitekim 5 Ocak 1990 tarihinde de barış ilan etmiştik. Ancak iki ülke arasında arzu ettiğimiz barış için gerekli yolu henüz açabilmiş değiliz. Savaş trajedileri ve yeniden patlak vermesi olasılıklarını bir kenara bırakalım. Şüphe dolu açıklamalar, zan ve endişelerin hayırlı ve umutlu olan düşüncelere baskın gelmesi anlaşılabilir bir durum. Şimdi her iki tarafın da kendi bakış açılarıyla söylediklerini tekrar etmeye gerek yok. Zira bu tekrar, diyaloğu kapsamı ve yapıcı amaçlarından uzaklaştırıp tartışmalara neden olabilir. Yalnızca Irak ve İran arasında değil tüm Arap ülkeleri ve İran arasında umduğumuz acil ve kapsamlı barışın önüne geçecek anlaşmazlık noktaları ortaya çıkabilir.
Bu kez sizlerle doğrudan iletişime geçiyorum. Müslümanların Rahman’ın rızasını kazanmak için oruç tutuğu bu mübarek ayda aramızda doğrudan bir görüşme gerçekleştirme teklifinde bulunuyorum. Bizim tarafımızdan bu mektubun sahibi Allah’ın kulu Saddam, Yardımcısı İzzet İbrahim ed-Durri ve yardımcılarımızdan bir heyetin sizin tarafınızdan siz Ali Hamaney, Haşimi Rafsancani ve yardımcılarınızdan bir ekibin katıldığı bir zirve önerisinde bulunuyorum. Ayrıca bu görüşmenin Mekke-i Mükkereme’de Beytullah’ta veya uzlaşma sağladığımız başka bir mekânda gerçekleştirmeyi ve Allah’ın yardımıyla halklarımız ve tüm İslam aleminin beklediği barışa ulaşmayı talep ediyorum. Böylece herhangi bir sebepten ötürü yeniden akabilecek kanları korumaya almış oluruz. Irak ve İran arasında fitne çıkmasına neden olan güçlerin savaşı yeniden körükleyip iki ülke arasında barış sağlamasını uzak bir ihtimale dönüştürmesi mevcut olasılıklar dahilinde.
Bazı süper ve büyük güçler ile Siyonistler tarafından Irak ve Arap ulusuna yapılan tehditleri muhakkak takip ediyorsunuzdur. Şüphe yok ki bu tehditlerin asıl amacının bölgede fesat çıkarmak ve sapkın yolunu tıkayan, bunun yanlışlığını gösteren, bölgedeki şeytani arzu ve hırslarını gerçekleştirilmesini engelleyen ve her Müslüman hatta Allah’a, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman eden herkes için çok değerli olan Filistin’deki Arap toprakları ve mukaddes Kudüs’teki işgalini sonlandırmak isteyenlere baskı uygulamak için Siyonist oluşumun varlığını sürdürmek olduğunun farkındasınızdır.
Allah’ın yardımıyla oklarının hedefi tutturamamasını ve hayal kırıklığına uğramalarını niyaz ettiğimiz kötü güçler, bir yandan İran ile diğer yandan Irak ve Arap ulusu ile kanlı ve silahlı çatışmaları yeniden tesis etmek için çalışacaktır. Bunu gerçekleştirmek için gerekli imkanlara sahipler. Bu gerçekleştiği takdirde tüm Müslümanlar, imkân ve yeteneklerini Filistin’deki kutsallarını kurtarmaya yönlendirme fırsatını kaybetmekle kalmayıp aynı zamanda sahip olduklarının çoğunu da kaybedeceklerdir.
Irak'ın doğru olduğunu düşündüğü şeyi başarmanın ve İran'ın doğru olarak gördüğü şeye ulaşmanın aramızda gerçekleştirilecek ve barış çabalarına gölge düşürmek isteyenlerin planlarını suya düşürecek doğrudan görüşmeyle mümkün olacağına inanıyoruz. Niyetimiz Allah’ı da halklarımızı da razı edecek içtenlikli bir barış sağlanması yönünde. Derin ve sağlam bir inançla iki ülkenin vazgeçilmez haklarını sağlama niyetindeyiz.
Hayırlı işlerde acele ediniz ilkesine dayanarak sizlere mübarek Ramazan Bayramı’nın ikinci günü veya uzlaştığımız başka bir günde bu görüşmeyi gerçekleştirmeyi teklif ediyorum.
Mekke ziyaretiniz ve ev sahibi ülkenin ilgili tören gereksinimleri ile ilgili olarak, Suudi Arabistan’da kardeşlerimizle karşılıklı saygı ve kardeşlik temelinde Kral Fahd bin Abdulaziz’den gerekli düzenleme ve hazırlıkları yapmasını rica edeceğiz. Şu ana kadar bu mektubun içeriği ile ilgili herhangi bir bilgilendirmede bulunulmadığını belirtmek isteriz.
Toplantının gerekliliklerini hazırlamak ve durumu kolaylaştırmak için Tahran ve Bağdat’ta karşılıklı olarak temsilcilerimiz olması ve gerekli iletişimin sağlanması için iki başkent arasında doğrudan telefon hatları açmanın gerektiğini düşünüyoruz.
Allah’ım teklif ettiğime şahit ol.”
Vesselamu Aleyküm
Saddam Hüseyin
21 Nisan 1990 / 25 Ramazan 1410 - Bağdat

Birkaç gün sonra Saddam Hüseyin, Rafsancani’den mektubuna bir yanıt aldı:
“Sayın Saddam Hüseyin,
Mektubunuz elime ulaştı. Aslında keşke bu mektubun konuları sekiz yıl önce dikkate alınmış olsaydı. Asker göndermek yerine bu mektup gönderilmiş olunsaydı. İran, Irak ve belki de tüm İslam alemi bugün tüm bu kayıp ve kurbanlarla karşı karşıya kalmazdı. Herkes biliyor ki İslam Devrimi, her zaman İslam ülkelerinin yakınlaşması, İslam ve Müslümanların ihtişamı ve büyüklüğünü, gaspçı İsrail rejimine karşı mücadele ve Filistin’in kurtuluşu konularını başından beri ve daima en öncelikli konuları arasına yerleştirmiştir. Keşke Arap dünyasındaki tüm ülkeler, bazılarının yaptığı gibi bu Siyonizm, küstahlığı ve onunla iş birliği yapılmasına karşı olan devrimin tutumunu bilseydi. Şimdi Ortadoğu’daki denge İslam’ın lehine olacak, İsrail ve küstahlığı varlığını bu kadar genişletme fırsatı bulamayacaktı. Elbette ki Arap ulusu ile bir sorunumuz yok. Son 10 yıl içerisinde tarihi bir fırsatın kaçırılmış olması üzücü bir durum. Devrimin başından itibaren bize istemediğimiz yıkıcı bir savaş dayatıldı. Bu savaş, ülkenin batı sınırlarındaki topraklarımızın büyük bir kısmını etkisi altına aldı. İran ve Irak’ın mücadele için kullanılması gereken insani, ekonomik ve asker, enerji ve imkanlar heder oldu. İslam düşmanları ve büyük güçler, onları koruma bahanesinden yararlandılar ve müdahalelerini arttırdılar. Bunun yanı sıra İsrail, bu fırsatı değerlendirip düşmanca genişleme planlarından bazılarını uygulamaya koydu. Bunun sonuçlarından biri, (Mısır ve İsrail arasındaki) Camp David anlaşması ve bazı ülkelerin İsrail ile pazarlık yapmasının normal bir durum haline gelmesi oldu.
Defalarca söyledik savaş patlak vermeseydi, İran ve Irak halkının elindeki imkanlar birlik uğruna ve Müslümanların çıkarlarını korumak için kullanılsaydı Batı küstahlığı ve Siyonizm buna cesaret edemeyecekti.
Her halükârda olan her şeyden bir ders çıkarılmalı, barış ve savaşsızlık halinin devam etmesine ve yeniden savaşın patlak vermesine dikkat edilmelidir. Aksi takdirde İran ve Irak devletleriyle halkları için daha çok acı ve yıkım, İslam ümmeti için daha büyük bir zayıflık söz konusu olacak. Küresel inançsızlığa ayrıcalık kazanma fırsat ve mutluluğu sunulacak. Elbetteki dayatılan savaş tecrübesi, bir askeri saldırının İslami kitlelerin iradesine bağlı bir devrimin temelleri ve direklerini sarsmayacağının anlaşılmasını sağladı.
Burada devrimin lideri ve kurucusu İmam Humeyni’nin kabul kararından sonra bunu ilan ettiğini vurgulamak gerek. Nitekim Humeyni, “Halkımızla dürüstçe konuşuyoruz. 598 sayılı karar çerçevesinde sağlam bir barış düşünüyoruz. Bu hiçbir şekilde bir taktik değil” demişti. Gerçek ve kapsamlı bir barışa ulaşma çabamızda herhangi bir şüphenin galip gelmesine izin vermeyeceğiz. Sayın Hamaney, merhum imamımızın kapsamlı bir barışa ulaşmak için çizdiği yolu sıkı bir şekilde sürdürüyor. Bu temelde özellikle de gaspçı İsrail’in koruyucularının daha fazla ayrıcalık elde etmek, Müslümanları zayıflatmak ve Siyonistleri güçlendirmek için İslam dünyasının parçalanmasından yararlanmaya çalıştığı mevcut durumda iki ülkeyi kapsamlı bir barışa ulaştıracak her türlü girişim ve öneriyi memnuniyetle karşılıyoruz. Ne savaş ne de barışın olmadığı bir durumu arzu etmiyoruz. Fakat kararlı bir şekilde İslam ümmetinin çıkarlarını koruyan gerçek ve kapsamlı barış yollarını tercih ediyoruz.
Müslüman topraklarının bir kısmının işgaline devam edilmesi kapsamlı ve bir barış yolunda hareketimizi yavaşlatacak veya sonuçsuz bırakacaktır. Biliyorsunuz ki savaşı durdurma kararımızın ardından Irak içindeki tüm kuvvetlerimizi gecikmeden sınırlarımıza çektik. Emin olun ki, kendilerini İslam'a ve devrime adayan İran halkı için bu durum karşı tarafın iyi niyetine dair onda ciddi bir şüphe yaratıyor. Barış yolunda yürürken savunma safhasında da halkın güvenine sahip olmaya kararlıyız.
Bir diğer nokta iki ülkenin liderleri arasında temas kurulmadan önce tarafımızdan bir temsilci ve sizin tarafınızdan bir temsilci, nihai karar için gerekli zemin ve hazırlık adımlarının çok geç olmadan elde edilebilmesi için başarılması gereken şeyler hakkında konuşmak üzere her iki tarafla dostane ilişkileri olan ülkelerden birinde bir araya gelmelidir.
Öte yandan prosedürler, ihtilafların çözümü için uygun çerçeve olarak 598 sayılı kararın benimsenmesiyle ilgili herhangi bir kusur olmayacak şekilde olmalıdır.
“Ben sadece gücüm yettiğince düzeltmek istiyorum. Başarım ancak Allah’ın yardımı iledir. Ben sadece O’na tevekkül ettim ve sadece O’na yöneliyorum.” (Hud Suresi 11/88)
Selam hidayet yolunu benimseyenlerin üzerine olsun.
Ali Ekber Haşimi Rafsancani
1 Mayıs 1990 / 6 Şevval 1410

Filistin lideri Yaser Arafat'ın gönderdiği bir delege, Saddam'ın mektubunu Tahran'a ulaştırdı:

Sayın Ali Hamaney ve Sayın Haşimi Rafsancani
Cihat ve devrime selam olsun.
Elçimiz Ebu Halid’in size Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin tarafından gönderilen özel bir mektubu ulaştırması fırsatını değerlendiriyorum. Bu ani ve önemli mektup Irak’tan İran’a hatta Irak yönetiminde İran yönetimindeki kardeşlerine, genelde İslam ümmeti, özelde Arap ulusunun içinden geçtiği tehlikeli koşulların dikte ettiği bir iyi niyet girişimidir.
Sayın Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’in yaptığı bu girişimin önünde Arap ve İslam alemleri hatta üçüncü dünya ülkelerinin halkları ve özellikle de Filistin halkı sizden olumlu ve yapıcı bir girişim bekliyorlar(…)
Tüm sevgim ve kardeşlik duygularımla Müslümanların arzu ettiği ve başarıya ulaşması için can attığı bu mübarek adımı hızlandırma çağrısında bulunuyorum.
Kardeşiniz Yaser Arafat el-Hüseyni
Filistin Devlet Başkanı
22 Mayıs 1990 / 27 Şevval 1410

Saddam’ın 19 Mayıs tarihli mektubunun metni;

Selamlamadan sonra: El yazısıyla gönderilen cevap mektubunuzu aldım. Okudum ardından yönetimdeki kardeşlerimle de birkaç kez okuduk.  Her ne kadar çatışmanın bir nedeni ya da sonucu olan, iki ülke arasında askıdaki sorunlara kesin ve nihai bir çözüm sunmak için zirve düzeyinde sizinle aramızda bir toplantı yapma teklifimizi kabul ettiğinizi anladık ve bundan memnuniyet duyduk ancak buna rağmen mesajın ruhu umduğumuz gibi değildi. Bunun nedeni ise başlangıçta ve fırsat bulunan her yerde gizli ifadeler/imalar içeriyordu. Sonuç kısmında ise kaba idi.
Sayın Rafsancani, doğrudan size yazmayı düşündüğümüzde aramızdaki ilişkiyi özel durum açısından gözden geçirdik. Yazma yönteminin doğrudan bir yöntem olduğunu fark ettik. Doğrudan bir toplantı ve doğrudan bir diyalog elde etmenin en uygun yolu olduğunu keşfettik. Irak ile İran hatta Arap milleti ile İran arasında arzu edilen barışı sağlamak için daha etkili bir yol olmadığı kanısına vardık.
Aramızdaki barışın, tek taraflı bir inançla sağlanmayacağını bildiğinizi varsayıyoruz. Biliyorsunuz ki bir tarafın sunduğu gözetimin diğer taraftan bir girişim söz konusu olmadıkça faydası olmaz.
İlk mektubumuzu yazmadan önce son 10 yıl boyunca her iki taraf da birbirine güçlü belki de en kaba ifadeleri kullandık. Bu üslubun etkisi ve bu etkinin bir türü olan aramızdaki çatışma ve savaş safhaları barışa ulaştırmadı.
Mektubunuzda yer alan ifade ve terimler arasında ‘dayatılan savaş’ ve ‘anlama yavaşlığı’ yer aldı. Mektubunuzu bu tür yazışmalarda alışıldığı üzere ‘Selamun Aleyküm’ ifadesi ile değil de ‘Selam hidayet yolunu benimseyenlerin üzerine olsun’ ifadesiyle sona erdirdiniz.
İnandığımız ve bizim için büyük anlamları olduğu için başka hiçbir neden olmaksızın barış istediğimiz için mektubumuzda insani değerlerimizi ve niyetimizi ortaya koyan ifade ve kavramlar kullandık. Yalnızca Allah’ı ve insanları razı edecek ifadeler kullandık. Bu, algı ve fikirlerimizde bir değişikliğin başlangıcı anlamına gelmez. Aksine muhatabımıza daha yakın yeni bir kapı açmak istediğimiz ve onurlu, halkımız ve insanlığa hizmet eden bir hedef olarak gördüğümüz barış yaklaşımı lehine onu daha fazla etkileme yeteneğine sahip olduğumuz anlamına gelir. Çünkü bu yöntem, bu amaç için en uygun yol ve yöntemdir. Yeni bir iletişim yöntemi denememiz gerekiyor. Bu ne savaş ne de geçmiş zamana dair bir yöntem olmamalı. Bu nedenle en uygun yöntemin yazışma olduğuna karar verdik.
(…)
Barışa ulaşmak için birlikte çabalarken, hiçbirimizin geleceğin pahasına geçmişle meşgul olmaması tavsiye edilir. Çünkü geçmiş olayları yeniden hatırlayıp durma politikasına bağlı kalmak, bu tutumu sergileyen herkesin halk tarafından suçlanmasına neden olur. Hepimizin yavaş anladığı anlamına gelir. Bu tavrımızla, niyetimiz geçmişten kaçmak değil. Çünkü biliyor ya da tahmin edersiniz ki bizler savaş ve düşmanlığı kimin nasıl başlattığına dair bakış açımızı ayrıntılı belgelerle destekleyerek masaya koyabiliriz. Ayrıca belgelerin halkı ya da daha geniş çapta insanlığı ikna etme konusunda herhangi bir tarafın söyledikleri ya da ön yargılı açıklamalarından daha etkili olacağını da bilirsiniz. Yine biliyorsunuz ki bu konunun üzerine düşüp derinlerine dalmak, 1988 yılının Temmuz ayı öncesine işaret ettiğiniz gibi kronolojik sırada biri ilk olduğu temelindeki araştırmamızın giriş noktası kabul edilirse, savaş dönemi ve sonrasına, ondan önceki veya ona karşılık gelen zamana paralel argümanı kanıtlamak, zaman ve çaba gerektirir. Çatışmanın her iki tarafının da başlangıç için bir zaman belirlediğini ve diğer tarafın dayandığı argüman ve gerçekler dışında argümanlara ayrıca pratik ve yasal gerçeklere dayandığını da bilirsiniz. Buradan, kimin savaşı dayatılmış bir savaş olarak tanımlama hakkına sahip olduğu ve kimin asker göndermek yerine mektup göndermeye eseflenme hakkı olduğu ortaya çıkacaktır. (…)
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 598 sayılı kararına gelince; bize göre iki ülke arasında üzerinde anlaşılan kapsamlı ve kalıcı bir barış planı olarak 1987 yılının Temmuz ayında kabul ettiğimizden bu yana içerdiği ilke ve hükümlere bağlılık gösterdik, hala da gösteriyoruz.
Bu temelde iki ülkenin de eşit derecede yararlanacağı bir barış arayışı içindeyiz. Çatışmanın her iki tarafının da barışı sağlamaya yönelik ciddi bir istek, anlamlı pratik işaretler dışında görüşme için peşin bir bedel ödemesi gerekmiyor. Barış sağlandığında her ülkenin ordusu kendi ülkesinde olacak. Hiçbirinin de iki ülkedeki herhangi bir karış toprak ya da suda bir uzantısı olmayacak. Özel şartlar ne savaş ne de barış durumunu zorunlu kıldı.
Mektubunuzda Irak topraklarından çekildiğinizi belirttiniz. Bununla, bilinen özel koşullar altında Halepçe'den cümlenin sonuna kadar çekilmenizi kastediyorsunuz.
Bu konuya cevabımız, ordularımızın 1980 yılında silahlı çatışmanın başlangıcında bilinen koşullar altında girdikleri topraklarınızdan çekildiğidir. Çekilme, 20 Haziran 1982 tarihinde gerçekleşti. 10 Haziran 1982 tarihinde de görsel ve işitsel medya aracılığıyla çekilme kararı aldığımızı ve en fazla on gün içinde çekileceğimizi duyurmuştuk. Nitekim bunu da uyguladık. Öte yandan kuvvetleriniz özel savaş koşullarında Halepçe'den çekildi. Bu koşullar ordularımızın çekildiği koşullar değildi.
Bu nedenle Halepçe’den özel koşullar altında gerçekleştirdiğiniz çekilmenin açgözlü olmadığınızın, başkalarının topraklarına el koyma arzunuz bulunmadığının ve iyi niyetinizin kanıtı olarak değerlendiriyorsanız, 1982 yılında topraklarınızdan çekilişimiz ve 1988 yılının Temmuz ayında güney ve orta kesimlerde gerçekleştirilen Tawakalna ala Allah (Allah’a dayandık) Operasyonlarının dördüncüsünden sonra topraklarınızdan çekilmemiz başka delillerle birlikte iyi niyetimiz ve Irak’ın İran’ın bir karış toprağına el koyma isteğinin olmadığının kanıtıdır.
Her halükârda bizim açımızdan barış, herhangi bir tarafın bir diğerinin sabit hakkını gasp etmemesi ve ne bir karış toprak ne de bir yudum suyuna el koymaması anlamına gelir. Bu, en zor ve düşmanca durumlarda bile altını çizdiğimiz ve bağlı kaldığımız bir yöntemdir. Bu nedenle barış görüşmelerinde başarıya ulaşmanın bir yolu olarak sizi buna bağlı kalmaya çağırırken, bizim de Allah’ın izniyle buna bağlı kalacağımız açıktır.
“Cenevre'deki büyükelçimiz tarafından oradaki büyükelçinize iki tarafın temsilcileri arasında yapılacak bir ön görüşme ile ilgili sorulan sorulara verdiğiniz yanıttan, zirve toplantısına hazırlanmak için bu yöntemi tercih ettiğinizi anladık. Bunu kabul ediyoruz. Cenevre'deki büyükelçimiz Barzan et-Tikriti, büyükelçiniz Cyrus Nasseri ile her iki tarafın da görüş alışverişinde bulunması için bize yetki verdi. Böylelikle her bir taraf, zirve düzeyinde toplantı yaparken bizim için tabloyu netleştirmek ve görevimizi kolaylaştırmak için bizi ilgilendiren konularda karşı tarafın görüşünü bilebilecek.
Zirvenin yapılacağı yer konusunda hala teklifinizi bekliyoruz, çünkü cevabınızda önerdiğimiz yer; Mekke-i Mükerreme hakkında net bir görüş bulamadık. Bu, delegelerin tartışacağı konulardan biri olabilir.
Zirveye kimlerin katılacağına gelince, zirve düzeyinde gerçekleştirilecek toplantının iki ülkedeki ana karar alma mercilerini içermesi gerektiğine inanıyoruz. Bu görüşmenin iki ülke arasında bir zirve düzeyinde gerçekleştirilmesi fikrini kabul ediyorsanız, biz Allah’a tevekkül edip bunu düzenlemeye hazırız. Çünkü bizlerin zirveye katılması meseleleri iki taraf için de kabul edilebilir nihai bir çözüme kavuşturma konusundaki ciddiyetimiz açısından bir sınav niteliğindedir. Allah’ın yardımıyla bu başarıldığı takdirde ardından kalıcı ve kapsamlı bir barış söz konusu olacaktır. Önemli karar mercilerinin zirvenin dışında tutulması üzerinde anlaşılanların uygulanması ve buna bağlılık gösterilmesinin düzeyini etkileyecektir (…).
Barış, aslında psikolojik olarak iplerini dokuyanların içinde başlar ki gönüllerde istikrarlı bir hal alabilsin. Bu nedenle barış sağlama sürecine en başından katılanlar, kendilerini ahlaki ve psikolojik olarak onu uygulamaktan ve ona bağlı kalmaktan sorumlu olduklarını görecekler. Karar merkezinin tüm ağırlığının varlığı, kararlaştırıldıktan sonra barış sürecini karmaşıklaştıracak veya geciktirecek her türlü tartışmayı ortadan kaldırır. Bu nedenle Devrimci Komuta Konseyi Başkanı, Cumhurbaşkanı ve Devrimci Komuta Konseyi Başkan Yardımcısı’nın zirve toplantısına katılması önerimizi yineliyoruz. İran tarafından Hamaney ile Rafsancani'nin zirveye katılmasını umuyoruz.
Saddam Hüseyin
19 Mayıs 1990 / 24 Şevval 1410 - Bağdat

Rafsancani’nin bu mektuba cevabı aşağıdaki gibidir:

Selamlamadan sonra: Mektubunuzu aldım (…). Mektubunuzdan da anlaşıldığı üzere hükümetinizin barış konusunda ciddi olma olasılığı göz önüne alındığında, size ikinci cevabımızı gönderiyoruz. Ancak bundan sonra gerekli haller dışında mektup alışverişiyle zaman kaybetmeyeceğimizi ve iki halk ve bölgenin ne savaş ne de barışın olmadığı bir durumdan daha fazla acı çekmemesini umuyoruz. Allah’a niyazım; bu son mektup olur ve barış yolunda ciddi pratik adımlara tanıklık ederiz.
Mektubunuzda cevap mektubumuzun bazı ifadeleri ve içeriğiyle ilgili bir şikayetler var. Barış mektuplarında zararlı veya acı verici konuları gündeme getirmeyi biz de tasvip etmiyoruz. Ancak maalesef, bu binanın temeli yazdığınız ilk mektupta atıldı. Size göre çatışma kalıntılarını ortadan kaldırmak ve dostluk yolunu açmak için gönderilen ilk mektubunuzda ilk iddianız ‘Arap ulusuyla’ mücadele ettiğimiz yönünde. Bu konuda büyük çabalar sarf edildiği ancak ne başarı ne de bir sonuç elde edilebildiğiydi.
Siz ve o günlerde ‘İlerici Hareket’ ve ‘Yüzleşme Cephesi’ hakkında konuşan partiniz, savaş boyunca sizi destekleyenler arasında ‘Arap ulusundan’ olmayan bireyler olduğunu söylemiştiniz. Yazım-yayın ve bazen de bazı belgeleri sunma konusunda kimliklerini ifşa etmek için bir dereceye kadar yeterince çaba gösterildi. İlerici hükümetlerin ve sizinle birlikte ‘yüzleşme cephesinde’ bir siperde bulunanların çoğunun bu mücadelede bizimle olduklarını veya en azından önyargılı olmadıklarını unutmanız pek olası değil.
İlk mektubunuzda, emperyalizmin saldırısına karşı Filistin, Filistinliler ve direniş güçlerinin faaliyetlerini benimseme tutumundan bahsettiniz. Ancak bu mektubu yazanların bu alanda öncü olan İran İslam Cumhuriyeti'nin (Filistin) davasına olan sempatisine kayıtsız kalmaları ve küstah saldırının ilk hedefinin İran devrimi olduğunu bilmemeleri olası değildir. Mektup, güven inşa etmek için yazılmış olsaydı, bu gerçeği göz ardı etmemek daha iyi olurdu.
Üstelik resmi yazışmalarda izlenen görgü kuralları birinci ve ikinci mektuplarınızda dikkate alınmamış. Mektubumuzda işaret ettiklerinize benzer, olumsuz ve acı verici argümanlar içeren ifadelerle karşılaştım. En iyisi bunları aşmak. Şikâyet etmenin yolunu açmamış olsaydınız bunları yazamazdık. Çünkü bir kavga ve mektup savaşı değil, barış arayışı içindeyiz.
Görüşmelerdeki temsilcilerin seviyesine gelince, Sayın Hamaney'in toplantılara katılmayacağını açıklığa kavuşturmakta fayda var. Tabii ki Cumhurbaşkanı ve diğer yetkililer liderin görüşüne aykırı bir şey yapmayacaklar ve Cumhurbaşkanı katılırsa kaçınılmaz olarak tam yetkiye sahip olacak. Mektubunuzda ifade ettiğiniz endişeye gerek yok.
Barış yolunda iyi niyet ve ciddiyeti kanıtlamak için, ikinci mektupta 598 sayılı Kararın kabulünden sonra kuvvetlerimizin geri çekilmesi ile Kudüs operasyonlarından sonraki durum ve Hürremşehr’in geri alınması ve savaşın sonunda taktiksel geri çekilme arasında bir karşılaştırma yapıldı.
Daha fazla açıklamaya gerek olmayan bu araştırmaya girmemiş olmanız arzu edilirdi. Siz kendiniz biliyorsunuz ki Hürremşehr’in fethinden sonra bile askeri güçleriniz, Naft Shahr, Khosravi, Mehran şehirleri güney cephesiyle farklı koşullara sahip onlarca kuvvet dahil olmak üzere İran topraklarında birçok yerde askeri kuvvetleriniz merkezi cephede kaldı. Bölgelerin çoğu savaşın ilk gününden ve şimdiye kadar kuvvetlerinizin işgali altında olduğundan, askeri liderlerinizin bu gerçekleri sizden gizlemesi pek olası değil.
Tepkilere yol açan provokatif durumlardan kaçınmamız gerektiği mektuplarda defalarca vurgulanmasına rağmen bu iddialarla çelişen bazı iddialara atıfta bulunulmuştur. Hakların tanımının kişisel izlenim ve isteklere değil, bilinen yasa ve yönetmeliklere göre olduğunu biliyorsunuz. İki devlet arasında barışı sağlamanın önemli ilkelerinden biri, sözleşmenin yerine getirilmesi ve uluslararası garantilere saygıdır. 598 sayılı kararın kabul edildiğine dair onayınızı olumlu olarak değerlendirdik. Ancak bu kararın açık ve belirsizlik içermediğini ve uygulanmasından sorumlu olan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından önerilen yöntemler temelinde uygulanabileceğini belirtmekte fayda var.
Yararsız tutumların tekrarı, Genel Sekreterin gözetimindeki birkaç tur görüşme sırasında pratik açıdan yararlı olmadıklarını gösterdi. Genel Sekreter’in temel görevlerinden biri olan 598 sayılı Karara göre iki ülke arasında kapsamlı ve istikrarlı bir barış tesis etmek için savaşı başlatan kişiyi belirlemede sorun olduğunu kapsamlı ve nihai bir barışa ulaşmak için aşamalı önlemlere ve pratik adımlara giden yolu kapattığını ortaya koydu. Kanıtı olmayan iddialar da öne sürüyoruz ve bu nitelikteki her şey iyi niyetle çelişiyor. Bunların her iki tarafın barışçıl hedefleriyle tutarsız olduğunu düşünüyoruz. Bağdat'ta yapılan zirve toplantısı kararında 598 sayılı karar ile Irak ve İran'ın haklarına yansıyan uygunsuz ifadelerin, iyi niyet, barış ve dostluğa güven kazanma yolunda sorun yaratması üzücüdür.
Büyükelçi Nasseri, temsilciniz (Barzan et-Tikriti) ile görüşmelerde bizim temsilcimizdir. Görevi, kararı uygulamak ve iki ülke arasındaki barışçıl ilişkilerin yeniden başlamasına zemin hazırlamak için temel konular hakkında konuşmaktır. Zaman öldürmeye ve mevcut durumu uzatmaya neden olan resmi ve marjinal meselelerin tartışılmasına katılmaktan kaçınmasını istedik. İki ülkenin Cumhurbaşkanları toplantısının ancak iki tarafın olumlu sonuçlarından emin olması halinde uygun ve geçerli olacağını vurgulamalıyız. Aksi takdirde, mevcut durumdan daha fazla olumsuz etkileri ve kayıpları olabilir.
Zirvenin yapılacağı yere gelince, Suudi Arabistan toprakları şu anda barış görüşmeleri için uygun bir yer değil. Çeşitli yerlerin varlığına dikkat edersek, iki tarafın doğru yeri seçmesi bizim için sorun teşkil etmeyecektir. (…) Genel Sekreterin ön görüşmelerdeki gelişmelerden haberdar olması doğaldır ve gerekli durumlarda barışın geliştirilmesine yönelik görüş ve girişimlerinden faydalanabilir (…).
Mektubumu sona erdirirken, Allahu Teala'dan anlaşmazlığı ortadan kaldırmak ve iki halk için barış yolunu açmak üzere bizi tam başarıya ulaştırmasını diliyorum.
Ali Ekber Haşimi Rafsancani, Tahran

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 1: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’


Müstesna bir şahsiyet: Umman Sultanı’nın babası Tarık bin Teymur’un hayat hikayesi

Müstesna bir şahsiyet: Umman Sultanı’nın babası Tarık bin Teymur’un hayat hikayesi
TT

Müstesna bir şahsiyet: Umman Sultanı’nın babası Tarık bin Teymur’un hayat hikayesi

Müstesna bir şahsiyet: Umman Sultanı’nın babası Tarık bin Teymur’un hayat hikayesi

El-Esir- Dr. Muhammed bin Hamad el-Ureymi
Tarihi boyunca Umman, siyasi, ekonomik ve kültür başta olmak üzere her alanda toprağındaki yaratıcılık tohumundan beslenen, daha sonra farklı başarıları ile Umman medeniyetinin ilerlemesine, yükselmesine, çağlar boyunca topraklarında yaşamın kalkınıp gelişmesine katkıda bulunan  birçok önemli şahsiyet tanıdı.
Bu yıl doğumunun 100. yıl dönümünü kutladığımız Tarık bin Teymur bin Faysal Umman tarihinin son yüz yılında ortaya çıkan en önde gelen siyasi figürlerden biriydi. Tarık bin Teymur, entelektüel, idari ve siyasi yetenekleri, siyasi düşüncesinin yükselmesine katkıda bulunan yaşam deneyimleriyle müstesna bir şahsiyetti. Hayat hikayesini okuyanlar, idari, askeri ve politik başarıları üzerinde duranlar veya siyasi düşüncelerini, görüşlerini ve hayallerini düşünenler, kişiliğine daha da yaklaşılması,  40 yıla yaklaşan siyasi alandaki faaliyetlerinin önemli durakları üzerinde durulması gereken benzersiz bir Ummanlı siyasi modelle karşı karşıya olduklarını hissedeceklerdir.

El-Esir gazetesi bu haberi ile, ilk eğitiminden merhum Sultan Kabus bin Said’in siyasi danışmanı olarak görev yapmasına kadar bazı dönemleri takip ederek bu büyük şahsiyetin hayatındaki önemli kilometre taşlarını sunuyor.

Doğumu ve çocukluk dönemi
Tarık bin Teymur bin Faysal, 1920 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi Türk’tü ve adı Kamile idi. Babası Sultan Teymur, Sultan Said bin Teymur’un annesi Fatıma binti Ali bin Salim bin Suveyni hanımefendi ile evlendikten sonra  bu hanımefendi ile evlenmişti. Dolayısıyla Tarık bin Teymur ile Sultan Said kardeşlerdi.

Eğitimi
Tarık bin Teymur liseyi, Eylül 1930 ile Haziran 1932 arasında İstanbul’daki İngiliz Erkek Lisesinde okudu. Daha sonra 1935 yılında annesi ile birlikte yerleştiği Almanya’nın Frankfurt şehrine taşındı. Orada Almanca öğrendi ve böylece konuşabildiği dillere Arapça, Türkçenin yanı sıra Almanca da eklendi. Frankfurt’ta 1937 yılına kadar kaldı ve bu tarihten sonra Maskat’a döndü.

Askeri eğitimi

Maskat’a döndükten sonra Tarık bin Teymur  bir süre  Maskat Askeri Kuvvetleri’nde görev yaptı. Ekim 1942'den Ekim 1943'e kadar Hindistan'ın Vellore (Villere) Polis Eğitim Akademisi’nde yönetim ve eğitim kursuna katıldı. Maskat’a döndüğünde yeniden orduya katılarak Umman’ın kuzeybatı sınırlarında konuşlanmış Zahob milis güçlerinde (Zahob Milita) görev yaptı.

İdari ve siyasi eğitimi
Zahob milis güçlerindeki askerlik hizmetinin sona ermesinden sonra Sultan Said bin Teymur kardeşi Tarık’ı, Umman kabileleri ile iletişim kurmak ve koşullarını tanımaya çalışmakla görevlendirdi. Bunun üzerine Tarık bin Teymur,  3 hafta süren bir gezi ile el-Batina bölgesinin bazı bölümlerini, el-Havasnah Vadisini, Ibri ve Dhank’ı ziyaret etti. Ayrıca ez-Zahira bölgesine de bir gezi düzenledi. Bu gezilerin amacı, kabile şeyhlerinin düşüncelerini ve yönelimlerini anlamak, Umman kabile  meselelerini ele alma ilkelerini ve bunları çözme mekanizmasını tanımak ve kendisine alışmaktı.

Maskat ve Matrah belediye başkanlığı
Ekim 1945’te Tarık bin Teymur, Maskat ve Matrah belediye başkanlığına getirildi.  Bu görevi sırasında Tarık bin Teymur, yönetimde son derece yetkin olduğunu kanıtladı ve büyük bir coşkuyla çalıştı. Yönetimi sırasında, bir dönem yurtdışında yaşamasından, yaşadığı ya da ziyaret ettiği bir dizi şehrin çağdaş belediye planlaması hakkında bilgi sahibi olmasından yararlanarak Maskat ve Matrah’ın görünümünü değiştirip çağdaş hale getirecek birçok  uygulamayı hayata geçirdi. Bina ve mülk sahiplerini mülklerini temiz tutmaya, terk edilmiş ya da harap binaları onarmaya, yıkılmış binaların  olduğu gibi bırakılmış molozlarını kaldırmaya ikna etti. Her iki şehirde de kanalizasyon sistemlerini iyileştirme ve umuma açık hamamlar inşa etme planları sundu. Bunlar, o dönem için çağının ilerisinde fikirlerdi. Tarık bin Teymur’un önceki deneyimlerinin gerçekliğinden kazandığı büyük idari yeterliliğini ve yönetim konusundaki potansiyelini ispatlıyordu. Ne var ki, toplumun bu tür fikirlere alışık olmamasından dolayı  bu konularda sık sık yerel muhalefet ile de karşılaştı.
İngiliz belgelerine bakılırsa Tarık bin Teymur, belediye başkanlığı sırasında yerlere çöp atanlara para cezası uygulaması getirmişti. Bir keresinde Hint topluluğundan bir adamı yolda ihtiyaç giderirken gördüğü, hemen yanına gidip kendisini azarladığı ve 25 rupi ödemesini emrettiği anlatılır.

Askerlik
Tarık bin Teymur, kardeşi Sultan Said’in Umman içinde yönettiği askeri operasyonlara katılmasının yanı sıra bir askeri görev daha üstlenmişti; silahlı kuvvetler ile askeri operasyonlar arasında koordinasyonu sağlamak. Tarık bin Teymur, alçakgönüllülüğü, onlarla tanışma ve kaynaşma konusundaki ısrarı nedeniyle pek çok Ummanlı tarafından sevilen bir şahsiyetti.

İdari yetkiler
1959’un başında Sultan Said bin Teymur kendisi ile kapsamlı müzakereler yürütmek için İngiltere’yi ziyaret etmeye karar verdi. Yokluğu sırasında görevlerini yerine getirmeleri için geçici olarak tüm yetki ve otoritesini İçişleri Bakanı Ahmed bin İbrahim ile kardeşi Tarık’a devretti.
İngiltere,  kendisinden ülke üzerindeki kontrolünü pekiştirmek  için yerel reformlar yapmasını talep ettiğinde de Sultan, kardeşi Tarık’ı valileri denetlemekten sorumlu genel müfettiş atadığını açıkladı. Tarık bin Teymur, içişleri bakanlığı gözetiminde çalışarak bütün bölgeleri teftiş edip denetleyecek, valilerin çalışmalarını ve performanslarını takip edecekti.


Umman’dan ayrılış
Kasım 1962’de Tarık bin Teymur, Maskat’tan ayrıldı. Ancak, çocuklarının eğitimi için gitmek istediği İstanbul’a yönelmeden önce Abu Dabi’ye uğradı. Burada Abu Dabi’nin İngiliz valisi ile görüştü ve kendisine, siyasi mülteci gibi görülmek veya propaganda kampanyalarının hedefi olmak istemediğini iletti. Görüşmede ayrıca kendisini Umman’dan ayrılmaya sevk eden sebeplere, önemli siyasi ve idari roller oynamanın kendisinde bıraktığı derin hayal kırıklığı ve çöküntüye de değindi.
Tarık bin Teymur’un ülkesinden ayrılış nedenleri;  özellikle aldığı eğitimin onu Umman’da entelektüel, idari ve askeri niteliklere sahip birkaç kişiden biri yaptığı ve Arapçanın yanı sıra 3 dil daha bildiği göz önüne alınırsa daha iyi anlaşılabilir. Ülkesinde kalsaydı, Umman hükümet sistemi için önemli bir katkı, o zamanlar eğitimli ve kalifiye kadrolardan yoksun bir ülkede hükümet işlerinde iyi bir yardımcı olabilirdi.

Tarık bin Teymur, bireylerin entelektüel, politik ve idari oluşumlarında eğitimin öneminin farkında olduğundan çocuklarına uygun eğitimi sağlamaya büyük önem veriyordu. Ne var ki, o dönemde Maskat’ta böyle bir eğitimi sağlayacak kurumlar bulunmadığından çocuklarının İstanbul’da eğitim görmesine önem verdi.  O dönemde, bir süreliğine bir Alman inşaat şirketinin temsilcisi olarak çalıştı. Bu vesile ile düzenli bir şekilde Ortadoğu ve Arap Körfez ülkelerine seyahat etti.

Siyasi muhalif
Maskat’tan ayrıldığı Kasım 1962’den 1966 yılının başına kadarki dönem boyunca Tarık bin Teymur, Umman Sultanı’nın politikalarına karşı hareket etmek konusunda hiçbir girişimde bulunmadı. Sessiz kaldı ve genel olarak Sultan’a karşı düşmanca hiçbir faaliyette bulunmak istemediği izlenimini verdi. Bu süre boyunca Türkiye, Almanya ve bazı Arap ülkeleri gibi farklı ülkeler arasında seyahat etmeye devam etti. Ayrıca, dikkat çekici bir başarı elde edemediği anlaşılan bazı ticari işlerle meşgul oldu.
Mart 1966’dan itibaren Tarık bin Teymur, o dönemde Umman’da hüküm süren siyasi, sosyal ve ekonomik koşulları değiştirme umudu ve vatanına karşı milli sorumluluğunu yerine getirmesini gerektiren siyasi, askeri ve idari yeteneklere ve deneyimlere sahip olduğunun bilinciyle  muhalefet cephesine katılıp ulusal roller oynamaya karar verdi.

1967 Ulusal Bildirisi
11 Cemaziyelevvel 1387- (15 Eylül 1967) tarihinde Tarık bin Teymur, Ummanlı kabile şeyhlerine, alimlere, ileri gelenlere, memurlara, askerlere ve bütün vatandaşlara, Umman’daki hükümet sistemini değiştirmeye yönelik niyetini deklare ettiği ve hedeflerini açıkladığı bir bildiri yayınladı.
Nedenlerini ve gerekçelerini açıkladı. Kendisini söz konusu bildiriyi yayınlamaya iten sebeplerin, halk ve ülkesine yönelik görev duygusu ve onları zayıflık ve geri kalmışlıktan kurtarma isteği olduğunu belirtti. Ayrıca, başlatmış olduğu bu hareketin yabancı çevreler tarafından desteklenmiş bir hareket olmadığını, aksine ülkeye ve halkına fayda sağlamayı amaçlayan tamamen ulusal bir hareket olduğunun altını çizdi. Keza, öncelikle Umman’ı ulaşmış olduğu kötü koşullardan kurtarmayı, ardından siyasi, ekonomik ve sosyal başta olmak üzere tüm alanlarda ilerlemesini sağlamayı, ulusal umutları gerçekleştirmeyi, Umman’ın sahip olduğu tüm imkanlardan yararlanarak İslam şeriatı ışığında anavatan ve halkının statüsünü yükseltmeyi hedeflediğinin altını çizdi. Ülkenin ilerlemesi için başta petrol ve maden kaynakları olmak üzere sahip olduğu zenginliklerin değerlendirilip geliştirilmesi, daha sonra da tarımın iyileştirilmesi, okulların yaygınlaştırılması, hastanelerin inşa edilmesi, askeri hüküm ve yasaların kaldırılması, ülkeyi gururlandırıp onurlandıracak ve kendisine refah sağlayacak diğer uygulamaların gerçekleşmesi gerektiği  üzerinde durdu.

Geçici Anayasa
Tarık bin Teymur yayınladığı bildiride, söz konusu hedefleri gerçekleştirmek amacıyla yönetim için geçici bir anayasa hazırladığını da belirtti. Geçici anayasanın insanlara, ülkenin geleneklerine ve göreneklerine uyan bir hükümet sistemi seçmek için gerçek bir fırsat sunduğunu ve bunun önünü açtığını ifade etti. Geçici anayasanın girişinde amacının;,  ulusal değerler ve geleneklere halel getirmeden modern gereksinimleri karşılamak ve Umman halkının anayasal bir hükümet sistemi kurma arzusunu gerçekleştirmek olduğuna değindi. Bu anayasanın geçici olacağını ve Umman halkı çıkarlarına uygun nihai bir anayasa hazırlamak için gerekli koşullara ve fırsata sahip oluncaya kadar geçerli olacağını vurguladı.
Geçici Anayasa 6 bölümden ve 36 maddeden oluşuyordu. Birinci bölümde, adı, kimliği, aidiyeti, hukuku, bayrağı ve başkenti ile devlet tanımlanıyordu. İkinci bölümde, sultan ve yetkileri ele alınıyordu. Bakanlar kuruluna tahsis edilmiş üçüncü bölümde,  bakanlar kurulu üyeleri, bakanlıklarının sayısı ve bakanların görevde kalma süresi belirleniyordu. Devlet Konseyi başlığını taşıyan dördüncü bölümde, konseyin yetkileri, üye sayısı ve seçim mekanizmasından bahsediliyordu. Beşinci bölümde, bakanlar kurulu ve devlet konseyinden oluşan (Ulusal Meclis), kararları ve görev tanımı ele alınıyordu. Altıncı bölümde ise uluslararası ilişkiler, Umman’ın dış dünya ile ilişkilerinde siyasi yöneliminin en belirgin özellikleri ile en önemli dış ilkelerinin ne olması gerektiğine yer veriliyordu.
Geçici anayasa fikrinden Tarık bin Teymur’un sahip olduğu yüksek siyasi kültürün kapsamı, dünyadaki farklı yönetim biçimlerine ne kadar açık olduğu,  iktidardaki siyasi sistem ve sistemi oluşturan farklı güçler arasındaki ilişkiyi belirleyen yasal bir referans olarak anayasanın önemi konusunda sahip olduğu farkındalık görülebilir.


Kutlu Reform dönemindeki rolleri

23 Temmuz 1970’te Sultan Kabus bin Said bin Teymur’un Umman Sultanı olmasından sonra Tarık bin Teymur, Sultan yeğeni ile işbirliği yapmak konusunda istekli olduğunu gösteren mesajlar verdi. Nitekim Sultan Kabus da 26 Temmuz’da tahta çıkışından sonra yaptığı ilk konuşmasında bir hükümet kurma niyetinde olduğundan bahsetmişti.  Attığı ilk adım da geçici bir danışma konseyi kurmak oldu. Bu konseyin yaptığı ilk ve en önemli iş ise Tarık bin Teymur’a ülkesine geri dönme ve başbakanlık görevini üstlenme davetinde bulunmak oldu.

2 Ağustos 1970’te yani Kutlu Reformun başlangıcından yaklaşık 10 gün sonra Tarık bin Teymur, Almanya’dan geri döndü ve döner dönmez de Sultan Kabus ile görüştü.

Görüşmede, başbakanlık görevini üstlenmesi ve yeni hükümeti kurması kararlaştırıldı. Tarık bin Teymur, başbakanlığın yanı sıra dışişleri bakanlığını da üstlenmişti. Savunma, para, petrol ve imtiyazlarla ilgili konular ise Sultan’ın yetkileri arasındaydı.

Tarık bin Teymur hükümeti iki aşamada kurdu. İlk aşamada, içişleri, eğitim, sağlık, çalışma ve adalet olmak üzere sadece beş bakanlık tesis edildi. İkinci aşamada kabine enformasyon, sosyal işler, vakıflar, ekonomi ve diğer bakanları içerecek şekilde genişletildi. Tarık bin Teymur, başbakanlık makamında 1972 başlarına kadar kaldı. 1972’de Umman’ın yurtdışındaki büyükelçiliklerinin genel amirliği ve Sultan’ın diplomatik konulardaki özel danışmanı görevlerine getirildi. Vefatına kadar da Sultan’ın danışmanı ve birçok uluslararası forumda temsilcisi görevlerini yürüttü. 1975 yılında bu görevlerine ek olarak Umman Merkez Bankası Yönetim Kurulu’nun başkanlığını da üstlendi. Sultan Kabus ile amcası Tarık bin Teymur arasındaki ilişki, Sultan’ın 22 Mart 1976’da amcasının kızı ile evlenmesi ile daha da güçlendi ve pekişti.

Tarık bin Teymur’un başbakan olduğu dönem ve sonrasında üstlendiği görevler sırasında Umman, çok sayıda siyasi ve ekonomik başarıya imza attı. Başta Birleşmiş Milletler ve Arap Devletleri Ligi olmak üzere birçok uluslararası ve bölgesel organizasyona katıldı. Çeşitli alanlarda kapsamlı kalkınma sürecinin başlangıcına tanık oldu.



Gazete haberleri
Gerek  Kutlu Reform öncesi gerekse sonrasında birçok yerel, Arap ve uluslararası gazete, Tarık bin Teymur’un haberlerine ve siyasi çabalarına yer vermişti. Kutlu Reform’un ilk beş yılında Ummanlı “el-Vatan” gazetesinin en öne çıkan manşetlerine hızlıca bir göz atarak Tarık bin Teymur’un çalışmalarını ve faaliyetlerini ele alan haberlerinden derlediklerimizi size aşağıda sunuyoruz:
Gazetenin 28  Ocak 1971 sayısında şu haberi okuyoruz: Başbakan Tarık bin Teymur , Alman Strbegg şirketi ile Matrah-Sahar arasında 200 kilometre uzunluğunda ve 7 metre genişliğinde asfalt yol yapımı için 9 milyon Riyal değerinde bir sözleşme imzaladı.
8 Temmuz 1971 tarihli 20’inci sayısında şu haber yer alıyor: Kutlu Reform’un şanlı başlangıcının birinci yıldönümü kutlamaları programı açıklandı. Bu değerli kutlama vesilesiyle ülke geneline yayılacak neşe ve sevinç gösterileri arasında Sultan bir dizi projenin açılışını gerçekleştirecek. Başbakan Tarık bin Teymur, Sultan onuruna belediye parkında büyük bir tören düzenleyecek.

Gazete, 25.11.1971 tarihli 32’inci sayısında, Umman Sultanlığı’nın 7 Ekim 1971 perşembe günü BM üyeliği başvurusunun kabul edilmesi vesilesiyle Tarık bin Teymur’un BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmayı yayınlamış. Bu konuşmadan şu cümleleri alıntılıyoruz: Buraya, halkımın bu teşkilata dair umutları, onurlu ilkelerinin tam olarak uygulanmasıyla dünya halkları arasında güvenlik ve dostluk elde etmenin mümkün olduğuna olan inancıyla geldim. Umman Sultanlığı, 14  yüzyıl boyunca bağımsız bir devletti ve öyle olmaya da devam ediyor. Uzun tarihi boyunca bağımsızlığını veya egemenliğini asla kaybetmedi. Umman, BM'nin 131. üyesi olduğunda, onlarca yıldır yaşadığı tecridi ve dünyanın zorunlu olarak kendisini unutmasını resmen ve sonsuza kadar sona erdirmiştir.
09.12.1971 tarihli 34’üncü sayısında ise şu haberi okuyoruz: Başbakan Tarık bin Teymur, dar gelirli aileler için inşa edilen model evi ziyaret etti. Bu ziyaret sırasında kendisine, Belediye Planlama ve İnşaat Departmanı’ndan mühendisler, yetkililer, model evin standartlarında inşa edilmesine karar verilen evleri kullanma hakkına sahip olacak bir grup Maskat ve Matrah vatandaşı eşlik etti.
Gazete, 16 Aralık 1971 tarihli 35’inci sayısında şöyle yazıyor: Başbakan Tarık bin Teymur, İçişleri Bakanı Bedr bin Suud, Sağlık Bakanı Dr. Asım el-Cemali, İçişleri Bakanlığı Valilik İşleri Müdürü Şeyh Süleyman bin Muhammed el-Salimi, “İmam Seyf bin Sultan” okulu öğrencilerinin katıldığı büyük bir törenle yeni Tanam Hastanesi’nin açılışını gerçekleştirdi.
9 Mart 1972 tarihli 44’üncü sayısında şu haber yer alıyor: Sultan Kabus bin Said,  Tarık bin Teymur’u yurtdışındaki tüm Umman büyükelçiliklerinin genel amiri ve diplomatik konularda özel danışmanı olarak atayan bir kraliyet kararnamesi yayınladı.
22 Haziran 1972 tarihli  59’uncu sayıda, Tarık bin Teymur'un yurt dışından Maskat'a dönmesi onuruna, Macid bin Teymur’un 07.06.1972’de el-Falaj otelinde birçok üst düzey yetkilinin katıldığı bir akşam yemeği verdiğine ilişkin bir haber görüyoruz.
16 Ocak 1975 tarihli 170’inci sayıda ise şunu okuyoruz: 9 Ocak’ta Sultan Kabus bin Said  ABD Başkanı Gerald Ford ile Washington’da temaslarda bulunarak, çeşitli konuları, dünya meselelerini ve iki ülke arasındaki ilişkileri görüştü. Toplantıya, Umman’ın yurtdışındaki büyükelçiliklerinin genel amiri ve Sultan’ın Siyasi Danışmanı Tarık bin Teymur, Dış İşlerden Sorumlu Devlet Bakanı Abdulmunim el-Zivavi ile ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger katıldı.

İngilizlerin övgüleri
İngilizler, Tarık bin Teymur'un yeteneklerinden çekimseler ve siyasi potansiyeli konusundaki kaygılarını zaman zaman dillendirseler de bu, yeteneklerini birden fazla vesile ile övmelerinin önüne geçmedi. W.H Luce’nin 24 Eylül 1970 tarihli konuşmasında şuna değindiğini görüyoruz: “Tarık bin Teymur’un, Maskat’ın geçmişte tüm “Ateşkes Devletleri”( Basra Körfezi'nde bulunan, 1971'de sona eren bir grup şeyhliğe verilen isimdir) sahilinde sahip olduğu ticari konumunu geri kazanmaya çalıştığını görüyorum. İthalatla ilgili çok sayıda vergiyi kaldırma veya önemli ölçüde azaltma önerileri, ayrıca Maskat ve bu sahil arasında iki ana yol inşaatı, ekonomi politikalarına dair iki açık kanıtıdır.”

İngiltere’nin Maskat büyükelçisinin İngiliz dış ilişkilerden sorumlu devlet bakanına “Maskat İzlenimleri: İlk ve Son” başlığı altında gönderdiği 5 Ağustos 1971 tarihli gizli raporunda, Tarık bin Teymur’u şu şekilde tanımladığını görüyoruz: “Eski sultanın kardeşi ve başbakan, en deneyimli ve etkili Ummanlı bakandır. Basit yaşamına ve formalitelerden kaçınmasına rağmen görünüş olarak karşı konulamaz bir şekilde bana, İngiltere Kralı VIII. Henry’nin Ummanlı kopyası gibi görünüyor. Özellikle de onu çevreleyen yüksek duvarları ile büyükelçiliğin kortunda tenis oynadığı zamanlarda, İngilizceyi güzel ve kelimeleri yuvarlayarak telaffuz ederken duyan hiç kimse etkilenmemezlik edemez. Sözleri genellikle bilgece ve tam anlamıyla bir devlet adamının sözleridir”.

Ölümü
Tarık bin Teymur, 1980 yılında vefat etti. Ölümü üzerine Umman Sultanlığı’nda resmi yas ilan edildi. Tarık bin Teymur’un  Sultan Heysem bin Tarık, Talal, Kays, Esat, Şihab, Edhem ,  Fares , Amal ve Naval adlı 9 çocuğu bulunuyor.