Bir yönüyle, yapboz oyunu şeyleri veya sistemleri parçalara ayırıp sonra yeniden birleştirmeyi temel alır. Bugün de dünya, savaş alanından ve çevresinden bakıldığında, bu şekilde görünüyor.
Savaşın ekonomik etkileri Avrupa, ABD ve Ortadoğu’da giderek daha fazla hissedilirken, özellikle enerji fiyatları ve artan savaş maliyetleri küresel dengeleri sarsıyor. Üstelik Çin’in rolüne dair belirsizlik sürerken, bu durum uluslararası alanda soru işaretlerini artırıyor. Ancak asıl dikkat çeken gelişmelerden biri, Batı dünyasının kendi içinde yaşadığı ayrışmalar. Soğuk Savaş sonrası dönemin en önemli kurumu NATO, bugün ciddi bir sınavdan geçiyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı’nın güvenliği konusunda Avrupa’yı hedef alan açıklamaları, ittifak içindeki gerilimi artırıyor.
Bu bölünme, özellikle İngiltere ve Orta Avrupa ülkelerinin o dönemde ABD'nin yanında yer alması ve böylece Avrupa’nın ABD'ye savaşı için destek sağlaması nedeniyle, 2003 Irak Savaşı'nda yaşananlardan tamamen farklı.
Bu genel tema, İran ile savaşın gölgesinde kalsa bile, özellikle Ukrayna'daki savaşın, büyük bir kaynak kaybına yol açmaya devam etmesiyle birlikte, Avrupa'nın geleceğiyle ilgili bazı alt temalarla birleşiyor. Bahsi geçen alt temaların bazıları Atlantik'in her iki yakasındaki siyasi ve entelektüel güçlerle bağlantılı. Liderliğini Trump'a teslim eden Avrupa aşırı sağı, bu teslimiyeti gözden geçiriyor. Bu arada, Amerikan aşırı sağı aynı teslimiyet konusunda bölünmüş durumda ve Amerikan Demokratların, bir zamanlar Amerikan siyasi sözlüğünde radikal olarak kabul edilen eğilimlerle flört etmesine izin veriyor. Sonra Savunma Bakanı Pete Hegseth çıkıp, kendisinin ve ordusunun Mesih için savaştığını ilan ediyor ama Papa 14.Leo, Amerikalı Bakanı'nın adını vermeden, askeri gücün “Mesih'in öğretilerine tamamen yabancı” olduğu karşılığını veriyor. ABD'nin “İsrail ile savaşa sürüklendiğini” iddia edenlere gelince, (hepsi olmasa da) bazıları Yahudi karşıtı öncüllerden yola çıkıyorlar. Bu tür söylemlerin yayılmasına ve ivme kazanmasına izin verilirse hem Avrupa hem de ABD'de Batı dünyasında kapandığı düşünülen korkunç bir sayfa yeniden açılabilir.
Arap dünyasına gelince, yeni ve farklı bakış açılarından yoksun değil. 1950'ler ve 1970'ler arasındaki dönemde İran'a veya herhangi bir İslam veya “üçüncü dünya” ülkesine karşı ABD ve İsrail’in savaş açtığını hayal edelim, “Arap kitleler kınıyor ve reddediyor...” gibi yankı uyandıran ve tartışmasız kabul edilen manşetlerin atılacağını kolayca tahmin edebiliriz. Ancak bugün, çeşitli nedenlerden dolayı, bu manşetler anlamını yitirdi ve “Arap kitleler” varsayımsal bir varlığın adı haline geldi.
Gerçekte, Arap dünyası, siyasi ve ulusal olanların yanı sıra ideolojik güdümlü mezhepçilik de dahil olmak üzere çeşitli faktörler tarafından şekillendirilen savaşla başa çıkma konusunda farklı modeller sunuyor. Örneğin, çözüm bulmak ve savaştan kaçınmak için arabuluculuk ilkesini benimseyen, savaştan kaçınmanın, savaştan daha az maliyetli olduğunu düşünen bir Körfez modeli var. Körfez'in sürekli İran saldırganlığına maruz kalmasına rağmen, devleti ve ulusu güçlendirmek ve çıkarlarını öncelemek, değişmeyen bir faktör olmayı sürdürüyor. Mısır ve Ürdün gibi rejimler de siyasi ve ekonomik istikrar işaretlerini tehdit eden şiddetli fırtınaların ortasında güvenli bir limana ulaşma kaygısını Körfez rejimleriyle paylaşıyor.
Yine Irak ve Lübnan'ın silahlı milisler aracılığıyla sunduğu model var. Burada öncelik devletlere, anavatanlara ve ulusal çıkarlara değil, sınır ötesi sadakatlere ve kendi gruplarının çıkarları olarak görülen şeylere verilmektedir. Ne var ki Hizbullah'ın savaşa katılması ve İran ile ortak bir operasyon odası kurması, birçok önemli soruyu gündeme getirdi. Örneğin, Hizbullah'ın “Gazze'ye destek” savaşında kullandığı askeri güç, İran'ı destekleme savaşında kullandığı gücün neden sadece küçük bir kısmıydı? Ve son savaşın başlamasından bu yana en son ne zaman Gazze veya Filistin’den bahsedildiğini duyduk?
Aynı şey, Lübnanlı abisini örnek alarak Irak devletine paralel bir devlet kuran Iraklı Haşdi Şabi Güçleri için de söylenebilir.
Bu karşılaştırma çok şey anlatıyor. 2023 savaşında, Haşdi Şabi’ye bağlı bazı fraksiyonlar bazı doğrudan saldırılara katıldılar, ancak “vahim sonuçlardan” ve “Irak'ta tam ölçekli bir savaşı tetiklemekten” kaçınmak için 2024 başlarında hızla bu saldırılardan caydılar ve durdular. Ancak mevcut savaşta, “Irak İslami Direniş” bayrağı altında, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarına karşılık olarak Amerikan üslerine insansız hava aracı ve füze saldırıları düzenlediler. Haşdi Şabi Güçleri, İran'ın savunmasına katılan Iraklı savaşçılarına ilişkin artan haberlerin ortasında, İran’a misyonları “insani” olarak tanımlanan konvoylar da gönderdi.
Bu kez “kitleler”, anavatanlarından ayrılmaya ve toplumları arasında iç karışıklık çıkarmaya meyilli. Lübnan'da olduğu gibi, Haşdi Şabi ile aynı ülkenin vatandaşlığını paylaşması gereken Iraklı Kürtler de Haşdi Şabi’nin şiddetle yürüttüğü savaşın sonuçlarından muzdarip. Kürdistan Bölgesi liderleri bunu istemediklerini ve tek arzularının bölgelerinin istikrarlı ve tarafsız kalması olduğunu defalarca teyit etmelerine rağmen, bölgeleri bir çatışma alanı haline geldi. Körfez liderleri gibi onlar da topraklarının İran'a saldırılar düzenlemek için bir üs olarak kullanılmayacağını vurguladılar.
Bu dönüşümler genel olarak bölge ve dünya üzerinde geniş kapsamlı bir etkiye sahip olacak olsa da savaşın sonu ve sonlanma biçimi bu etkiyi şekillendirmede çok önemli olacaktır.
Arap Maşrık (Levant) bölgesine gelince, özellikle Lübnan ve Irak, muhtemelen en büyük ve en ciddi yapısal hasarları kendi bünyesinde barındıracaktır.