İran’la savaş, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te gerçekleştirdiği saldırıyla başladı ve iki yıldan fazla süredir devam ediyor.
İran’ın bölgesel uzantılarının zayıflatılmasının ardından, bu savaşın nihai hedefinin ne olduğu sorusu öne çıkıyor.
Görünüşe göre savaşın başlaması konusunda ABD-İsrail mutabakatı var; ancak sona ermesi konusunda her tarafın farklı tasavvurları bulunuyor. İsrail, İran rejiminin devrilmesini istiyor. Donald Trump yönetimi ise liderliğin değiştirilmesinden, fakat rejimin yapısının korunmasından söz ediyor; yani ‘Venezuela modeli’ ya da Tahran’ın başta ülke içinde uranyum zenginleştirmeyi durdurmak olmak üzere stratejik tavizler vermeye zorlanması.
İsrail’in hedeflerine gelince; önceki yazımda İsrailli siyasi analist Daniel Levy’nin görüşlerine değinmiştim. Levy’ye göre İsrail, rejimi devirmeyi ve İran’ı küçük devletçiklere bölmeyi hedefliyor. Bunun, büyük bölgesel aktörleri parçalayarak yönetme anlayışıyla örtüştüğünü savunuyor.
Bu tezleri tartışmak, hasımlarla ilişkilerde dahi geçerli olan üç ayak üzerine kurulu altın bir ilkeyi göz önünde bulundurmayı gerektiriyor: ‘devletlerin birliğini korumak, sınırlarına saygı göstermek ve rejim değişikliklerine doğrudan müdahil olmaktan kaçınmak’.
İran da diğer büyük bölgesel ülkeler gibi, içinde yapısal karmaşıklıklar barındırıyor; bu da radikal bir değişimi geniş çaplı bölgesel risklerin kaynağı haline getiriyor. Hatırlayalım ki, 1979’da Humeyni’nin iktidara gelişi ve şahın devrilmesi tek bir kurşun atılmadan gerçekleşmiş, köklü kurumların -ordu ve sivil devlet yapısının- varlığı varsayımıyla sınırlı ve barışçıl bir değişim olarak görülmüştü. Ancak sonraki birkaç yıl, Tahran’da yaşananların tüm bölgeyi kaos ve çatışma girdaplarına sürüklediğini ortaya koydu.
Gerçekten de Tahran’da rejim değişikliği fikri, sessiz de olsa, Avrupa ülkeleri dahil belirli bir uluslararası kabul görüyor. Hatta Tahran’ın müttefikleri bile onun politikalarına hayran değil. Moskova, nükleer dosyada Tahran’la tam bir uyum içinde değil ve zenginleştirmenin ülke dışında yapılmasını destekliyor; Çin ise İran’ın bölgesel tutumuna karşı çıkıyor. Bununla birlikte her iki güç de Washington’a yakın bir rejimin yerleştirilmesinden ya da durumun kontrolden çıkıp kendi hayati çıkarlarını tehdit edecek bir kaosa sürüklenmesinden endişe ediyor.
Teorik olarak komşu ülkeler, İran rejiminin devrilmesi senaryosuna olumlu bakabilir ve bunun sonuçlarının kontrol altına alınabileceğini düşünebilir; bunu da Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesi deneyimiyle kıyaslayabilirler. Zira o dönemde sınırların ötesindeki durum görece sakin kalmıştı. Ancak bu yaklaşım isabetli değil; çünkü Irak, yaklaşık 200 bin Amerikan askeriyle kontrol altına alınmıştı ve bu tür bir senaryonun İran için geçerli olması pek olası görünmüyor. Dolayısıyla böyle bir değişimin bölge ülkeleri için riskleri büyük ve yıllarca sürebilecek nitelikte olabilir.
Aynı çerçevede, İran’ın parçalanması ya da ayrılıkçı projeler bazı taraflar için siyasi açıdan cazip ve rahatlatıcı görünebilir; ancak bunlar kendi içinde ciddi tehlikeler barındırır.
Büyük güçlerin hesaplarıyla bölge ülkelerinin hesapları farklı. Coğrafi olarak uzak bir süper güç olan ABD, rejimleri değiştirme ve devletleri yıkma kapasitesine sahip. Projesi başarısız olursa da çekip gidebilir. Oysa bölge ülkeleri krizlerin mirasından ve sarsıcı etkilerinden kaçamaz.
Bu, iç durumu etkilemeye yönelik girişimlerin tamamen dışlanması gerektiği anlamına gelmez; zira bu, doğrudan ve sert güçle rejim değiştirme projelerinden farklıdır.
Bugün İran’ın hedef alınmasının nedeni de bizzat kendisinin bölgesel düzenin kurallarına riayet etmemiş olmasıdır; başına gelenlerden bu anlamda kendisi sorumludur.
Tahran’daki rejimin yayılması ve dört Arap başkentinde kurduğu hâkimiyet, Beşşar Esed rejimini felakete sürükledi, Irak ve Lübnan’daki yönetimleri zayıflattı, Yemen’de ise kaos ve savaşı körükledi. Bu politikaların sonucu olarak Tahran bugün kendisini kuşatılmış buluyor ve İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana en ciddi krizlerinden birini yaşıyor.
Bazıları şu soruyu soruyor: Rejim bu kadar tehdit altındayken neden müzakerelerde geri adım atmak yerine sert tutumlar benimsiyor? Bunun nedeni, dışarıya verilecek tavizlerin içeride rejimi zayıflatacağını, bölünmelere yol açabileceğini ve nihayetinde çöküş riskini artıracağını bilmesi.
Rejim, dış düşmana karşı ‘direnmenin’, olası bir iç isyan ya da devrimle yüzleşmekten daha kolay olduğuna inanıyor.