Gassan Şerbil
Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni
TT

Hürmüz reaktörü ve aşağılayıcı çözüm

Putin’in bir danışmanı, dünyanın tarihin en büyük enerji krizine yaklaştığını söyledi. Başlangıçta bunun Ortadoğu’ya özgü keskin bir kriz olduğu düşünülmüştü. Ancak mesele hızla bu sınırları aştı. İran’ın, Hürmüz Boğazı’nı kapatma girişimiyle zenginleştirme seviyesini en üst noktaya çıkarması, krizi benzeri görülmemiş bir boyuta taşıdı. O an dünya şunu fark etti: Hürmüz, İran’ın sahip olduğu en tehlikeli ‘reaktördür’; diğer nükleer tesislerinden bile daha risklidir. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Tahran’ın Hürmüz’ü ‘ekonomik bir nükleer silah’ olarak kullandığını söyledi.

Gerçek şu ki ‘Hürmüz reaktörü’ etkisini hızla her yöne yaydı. Fransa’daki çiftçi zor günler konusunda uyarıyor. Bangladeş’teki işçi kaygı duyuyor. Çinli vatandaş kendi durumunu yokluyor; zira ülkesi İran petrolünün en büyük ithalatçısı. Özellikle kırılgan, yoksullukla dolu coğrafyalarda sofraların geleceğine dair korku büyüyor. Küresel ekonomi, sanki kapatılmış boğazda batma tehlikesi altındaki bir rehineye dönmüş durumda: petrol, gaz, tedarik zincirleri, fiyatlar ve istikrar… Devletler bütçelerini gözden geçirmek zorunda. Hükümetler hesaplarını yeniden yapmalı ve sokağın sesine kulak vermeli.

Krizden önce de Ortadoğu sakin bir göl değildi. Ancak çatışmaları ne kadar sert olursa olsun, daha sınırlı bir tehlike taşıyor ve etkileri çoğunlukla bölgeyle sınırlı kalıyordu. Bugün Ortadoğu, Arap-İsrail Savaşları’ndan, İran-Irak Savaşı’ndan, Kuveyt’in işgalinden ve Irak’ın işgalinden daha tehlikeli bir dönem yaşıyor. Hürmüz Boğazı’nın yaydığı radyasyon, önceki tüm savaşların yaydığı radyasyondan daha tehlikeli.

Altmış yıldır dünya, bugün yaşadığı ölçüde kaygı verici bir kriz görmedi. Sovyetler Birliği’nin dağılması bile bu denli bir tedirginlik yaratmamıştı. Bu, küresel ölçekte bir kriz. Aklıma sahnesi, verileri, koşulları ve tarafları farklı olsa da 1962’deki Küba Füze Krizi hakkında okuduklarımız geliyor. O yıl Amerikan casus uçakları, Fidel Castro’nun adasında Sovyetler Birliği’nin gönderdiği nükleer füzeler için tüneller kazıldığını tespit etmişti.

Sovyetlerin bu adımı, hassas bölgede bir süper gücün giriştiği pervasız bir hamleydi. Başkan John F. Kennedy krizi açığa çıkardı ve adaya deniz ablukası ilan etti; dünya ise yıkıcı bir nükleer karşılaşma korkusuyla nefesini tuttu. O günlerde, maceracı bir lider olarak görülen Castro’nun, Sovyetler Birliği Başbakanı Nikita Kruşçev’e, eğer bu karşılaşma ‘Amerikan emperyalizmine’ ölümcül bir darbe indirecekse adanın haritadan silinmesine razı olabileceğini söylediği aktarılıyordu.

Dünya günlerce bir kâbus senaryosunun eşiğinde kaldı. Beyaz Saray’ın efendisi, Sovyet füzelerinin Amerikan kıyılarının karşısında konuşlandırılmasını kabullenmeye niyetli değildi. Kruşçev ise intihar niteliğinde bir davranışın sonuçlarından çekindi. Sonunda sağduyu galip geldi ve bir uzlaşma doğdu: Sovyetler Birliği füzelerini geri çekecek, Washington da Küba’yı işgal etmeme taahhüdünde bulunacaktı. Anlaşma, yıllarca gizli kalan bir maddeyi de içeriyordu: ABD, NATO üyesi Türkiye’den Sovyet topraklarını hedef alan füzelerini geri çekecekti. Dünya, nükleer bir felaketten kıl payı kurtulduktan iki yıl sonra ‘yoldaşlar’, Kruşçev’i görevden alıp emekliye sevk ettiler. Gerekçeler arasında, Küba krizine bulunan ‘aşağılayıcı çözüm’ de yer alıyordu.

Hürmüz krizi, Küba Füze Krizi’nden farklı. İran, Sovyetler Birliği değil. Trump ise Tahran’ın bölgede başlattığı büyük altüst oluş için bir nükleer şemsiye edinmesini engellemeye kararlı. Ancak asıl soru şu: Aşağılayıcı bir çözüm korkusu mu Hürmüz reaktörü krizinden çıkışı zorlaştırıyor? Bu soru son derece meşru. Yaralanmış; bedeni, ailesi, ülkesinin cephaneliği ve ekonomisi zarar görmüş İran liderliği, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) aşağılayıcı sayabileceği bir uzlaşmayı kabul edebilir mi? ABD’nin yeniden İran rejimine saldırmama taahhüdünde bulunması ve yaptırımları kaldırması, buna karşılık İran’ın nükleer hayalinden vazgeçmesi ve Hürmüz Boğazı’nı kapatarak dünyanın boğazını sıkma siyasetini bırakması yeterli olacak mı? Dahası, mevcut kriz nükleer sebeplerle başladı; başlığında da yüksek düzeyde zenginleştirilmiş maddelerin bulunduğu ‘kasa’ var. Trump, tıpkı Kennedy’nin Küba’dan Sovyet füzelerinin çekilmesini talep etmesi gibi, bu malzemelerin teslim edilmesini ya da ülke dışına çıkarılmasını istiyor.

İran, Hürmüz Boğazı’nı kapatarak krizde ‘zenginleştirme seviyesini’ yükseltti. Mesaj açıktı: Kaybı tek başına üstlenmeyecek; küresel ekonomi de ABD saldırısının bedelini ağır şekilde ödeyecek.

Trump da karşılık olarak krizi tırmandırdı; Hürmüz reaktörüne ve İran limanlarına deniz ablukası uygulandığını ilan etti. Uzmanlara göre İran’ın para birimi daha derin bir çöküş riskiyle karşı karşıya; petrol depoları ve kuyuları ise adeta tıkanma noktasına yaklaşıyor. Dünyanın krizden duyacağı acıya bel bağlamak, İran’ı taviz vermekten kurtarmayacak gibi görünüyor.

İran zamanla oynuyor. Öneriler gönderiyor, bekliyor, sonra düzeltmeler yolluyor. Sanki zaman onun müttefikiymiş gibi, sanki Trump Kongre’den ara seçimlere kadar Amerikan saatinin akışında tökezleyecekmiş gibi davranıyor. Oysa Trump alışılmışın dışında bir oyuncu; oyunu kuran ve sürprizler üreten biri. İran rejimine, gemilerinin denizin derinliklerinde uyuduğunu, depoların tıkanacağını, kuyuların hızla eskiyeceğini ve ülkenin Amerikan ve İsrail saldırılarının yaralarını sarmak için yıllara ihtiyaç duyacağını hatırlatıyor.

İran manevra yapıyor; ifadeleri değiştiriyor, kelimeleri dönüştürüyor. Bu da şaşırtıcı değil. Trump’ın dili sert. Humeyni’nin ülkesinin, son kırk yedi yılda yaptıklarının bedelini ödemesi gerektiğini söylüyor. Dini Lider’in ‘aşağılayıcı bir çözümü’ kaldıramayacağını bilmesine rağmen teslimiyet talep ediyor. Fiilen, büyük projesini söküp atmasını istiyor; karşılığında ise tıpkı Fidel Castro örneğinde olduğu gibi, rejime dokunulmaması vaadini ima ediyor.

İran, Kasım Süleymani’nin öldürülmesi kararının boyutlarını kavramakta geri kalarak ciddi bir hata yaptı. O karar, Usame bin Ladin’in öldürülmesinden çok daha ağır sonuçlar doğurabilecek nitelikteydi. Bugün de tarihin en büyük enerji krizinin baskısının Trump’ı ‘aşağılayıcı bir çözümü’ kabul etmeye zorlayacağını sanırsa, bir başka hataya düşmüş olur.