Fetih Hareketi, maruz kaldığı tüm savaşlara, bölünmelere ve son derece stratejik coğrafyalardan çekilmek zorunda kalmasına rağmen, Filistin sahnesinin en belirgin siyasi başlığı olmayı sürdürüyor. Kurucusu ve mimarı Yaser Arafat’ın onu tanımladığı gibi, ‘ne sadece bir parti ne yalnızca bir siyasi hareket ne de klasik anlamda bir yönetim ve liderlik sistemi’. Kendisine “Öyleyse nedir?” diye sorulduğunda verdiği cevap, ancak ona yakışacak türdendi: “Hepsi birden.”
Bu isabetli tanım, Arafat’ın Fetih’e dair derin bilgisini yansıtıyordu. Bu bilgi, onun hem güçlü bir sembol hem de fiilî lider olarak öne çıkmasının temel nedenlerinden biriydi. Fetih’in her ferdini tanır, onu nasıl yöneteceğini bilir, içindeki güç odaklarını doğrudan kendisine bağlardı. Bu nedenle ne Fetih içinden ne de dışından kimse onun liderliğine gerçek anlamda rakip olabildi. Örneğin, Filistin devriminde solun ideolojik ve manevi kutuplarından biri sayılan George Habaş, Arafat’a hitaben “Seninle ihtilaf ederiz ama sana karşı değiliz” demişti. Bu söz, pratikte de desteklenerek onun liderliğine ve ulusal referans konumuna güçlü bir onay anlamı taşıyordu. ‘İkinci adam’ olarak anılan Salah Halef (Ebu İyad) ise güçlü kişiliği ve zengin liderlik yeteneklerine rağmen, Arafat’la birincilik için rekabet izlenimi verecek her türlü davranıştan kaçınmıştı. Onun için Arafat açısından hem sürekli bir temkin kaynağı, hem vazgeçilmez bir dayanak, hem de adeta bir kader ortaklığı olduğu söylenirdi.
Fetih ve genel olarak Filistin ulusal hareketinin tüm fraksiyonları, farklı siyasi ve düşünsel yaklaşımlarına rağmen, Arafat-Halef ikilisini bir merkez olarak benimsedi. Bu ikili, Filistin eylem birliğini sağlamlaştıran ve zaman zaman ortaya çıkan bölünmeleri, farklılaşmaları ve ittifak gerilimlerini dengeleyen olumlu bir olgu olarak görüldü.
Arafat’ın ve Fetih’in Filistin sahasında liderlik ettiği en üst ulusal yapı olan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), birçok Arap ülkesinin temsilcilerinin oluşturduğu bir birlik niteliği taşıyordu. Özellikle Suriye, Irak ve Libya gibi Filistin karar mekanizmasını kendi lehine etkilemeye çalışan ülkeler bu yapının içindeydi. Bu durum, Arafat’ın bu karmaşık tabloyla başa çıkma konusundaki yeteneklerini ortaya koyarken; Fetih’in tarihî lider kadrolarından Halef, Halil el-Vezir, Faruk el-Kaddumi ve Halid el-Hasan gibi isimler de FKÖ’nün belirli bir özgürlük ve bağımsızlık alanını korumasında ve siyasi kararının elinden alınmasını engellemesinde kritik rol oynadılar. Bu, ellerinde coğrafya, para ve ordular gibi güçlü araçlar bulunan aktörlerin tüm çabalarına rağmen başarılmıştı. En çarpıcı örnek, Beyrut’tan çıkış sonrası yaşanan büyük bölünme dönemidir. Bu süreçte Suriye’nin coğrafi etkisi ile Libya’nın finansal gücü birleşmiş, örgütü, lideri Arafat’ı ve tarihî kurucu kadroyu ortadan kaldırmaya yönelik ciddi bir girişim ortaya çıkmıştı.
Fetih, o dönemde neredeyse içeriden ve dışarıdan yok olma noktasına gelmişti. Ancak bu kritik eşiği aşarak varlığını ve Filistin sahasındaki öncü rolünü yeniden pekiştirdi; Arap dünyasının ve uluslararası çevrelerin Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak FKÖ’yü yeniden tanımasını sağladı.
Bununla birlikte Fetih’in temel sorunlarından biri, kurucu tarihî kadronun önemli isimlerinin kısa aralıklarla şehit edilmesiydi: Halef, Vezir ve Hasan’ın kaybı bu yapıyı derinden sarstı. Buna ilave olarak olarak, askeri yapının en önemli isimlerinden biri olan Saad Sayel’in de suikastla öldürülmesi, örgüt içindeki büyük bölünmenin hazırlığı olarak görülmüş; Lübnan’ın Bekaa bölgesinde toplanmış Filistin güçlerinin ve Suriye coğrafyasına uzanan yapının parçalanmasına yönelik bir sürecin başlangıcı olarak değerlendirilmişti.
Yaser Arafat hayatta kalmaya ve çalışmaya devam etti. Fetih’in, FKÖ’nün ve genel olarak Filistin sahasının birliğini yeniden sağladıktan sonra, İsrail ile siyasi müzakere riskine girdi. Tarihî liderlikten geriye kalan isimlerle (Mahmud Abbas) Oslo Anlaşmaları’nı imzaladı. Birlikte, zaten küçük olan Filistin topraklarının yüzde onunu bile geçmeyen bir alan üzerinde yeniden dönüş yaptılar. Bu süreç, bir yandan siyasi tıkanmalarla karşı karşıya kaldı; öngörülen ve üzerinde mutabık kalınan çözüm süreci ilerlemedi. Öte yandan, şiddet ve güvenlik boyutlu yeni krizler doğurdu. Bu dönemde İsrail tarafında sert çizgiyi temsil eden Ariel Şaron ve Binyamin Netanyahu gibi isimlerin politikaları, süreci daha da zorlaştırdı ve Filistin meselesini derin krizlere sürükledi. Hatta Arafat’ın ‘ortak’ olarak gördüğü ve barış sürecinin parçası saydığı Yitzhak Rabin bile, barış için konuşma yaptığı bir dönemde suikastla öldürüldü.
Bu büyük risklerin ve çöküş ihtimallerinin içinde Arafat, İsrail tarafında gerçek bir uzlaşma ortağından ve süreci koruyacak etkin bir Amerikan müdahalesinden yoksun kaldı. Oslo ile elde edilenlerin, Şaron ve Netanyahu ikilisi tarafından aşama aşama tasfiye edilmesini durduracak bir denge unsuru da yoktu. İkinci İntifada patlak verdiğinde Arafat, Mukataa’da kuşatma altına alındı ve daha sonra Paris’te, zehirlendiği iddia edilen bir süreç sonunda hayatını kaybetti.
Arafat gibi en zorlu engelleri aşabilen, en şiddetli fırtınalardan sağ çıkabilen bir figürün yokluğu, Filistin meselesi açısından ağır bir kırılma oldu. Onun ölümünden sonra, uzun yıllar geçmesine rağmen, Filistin davası karanlık bir tünele girdi. Bu durumdan en çok etkilenen yapı da doğal olarak, yaklaşık yarım yüzyıl boyunca onun özel tarzına, kapsayıcı liderliğine ve siyasi mühendisliğine alışmış olan Fetih oldu.
Bugün Fetih, bölünmeler ve krizlerle yıpranmış halde, halkının kendisinden sürekli olarak içinde bulunduğu çıkmazlardan çıkış beklediği bir sorumluluk altında varlığını sürdürmeye çalışıyor. Ancak artık ne Arap dünyasında ne bölgede ne de uluslararası sistemde geçmişteki destekleyici kaldıraçların aynı şekilde mevcut olmadığı bir ortamda…
Asıl soru da burada ortaya çıkıyor: Fetih, bu ağır ve iç içe geçmiş krizler yumağından daha iyi bir çıkış yolu bulabilecek mi? Bu soru hem kendisine, hem yapılacak kongreye, hem de Filistin halkına yöneltilmiş durumda.