Semir Ataullah
Lübnanlı gazeteci - yazar
TT

İmza sahibinin kalemiyle

Dalal el-Bizri'nin yazılarını adı sebebiyle okumaya alıştım. Zira yazıları genellikle başlıksızdır, konuları tekrarlayıcıdır ve yeniliği kelimelerde değil, ruhtadır. O kadar sade ve kendiliğindendir ki, her zaman bu sözleri daha önce okuduğunuz hissine kapılırsınız. Ama bugün, yazıları kasvetli, devamı olan ilgi çekici bir anlatı veya metinlerinde nedenleri, düşünceleri ve hayalleri olan karakterlere dönüşen sıradan isimlerle dolu bir günlük şeklinde. Yıllar boyunca tek bir cephe ve Dalal Bizri’nin kaleminde tek ismi olan kahramanlar şeklinde.

Yazdıklarına katılıp katılmadığımı hiç kendime sormadım. Her zaman yazdıklarını nasıl yazdığını sorguladım. Bu kadının her pasajı bir romanın girişi veya sonucu gibi hissettirecek kadar, gazetecilik çalışmalarında bu inceliği nereden bulduğunu hep merak ettim.

Şimdi yazılarında derin bir acı okuyorum. Garip bir gazeteci gibi, hastalığı hakkında yazıyor. Kişisel dünyasından dış dünyaya, akciğerinde tedavi edilemez bir rahatsızlık yaşayan ve buna karşı ilk silahı çocukken yaptığı şey olan bir kadın hakkında sessiz bir mektup yazıyor. Hasta olduğuna inanmayı reddediyor. Ve kızı Nur'a şöyle diyor: “Üzülme. Hastalığın içimde olduğuna ve dördüncü evrede olduğuna inanmıyorum.”

Beni etkileyen husus okuduklarım değil, Dalal Bizri'nin büyük çilesini sanki sürükleyici bir gazete yazısı okuyormuşuz gibi bize nasıl okuttuğudur. Bana Gabriel García Márquez'in memleketi Aracataca'ya döndüğünde ve girişindeki yaşlı ağaçları ve eski taşları gördüğünde söylediği şu sözü hatırlattı: “Her şey edebiyat oldu.” Keza Nikos Kazancakis'in Avusturya'daki hastalık günleri hakkındaki başyapıtı “El Greco'ya Mektuplar”ını da hatırlattı. Ama onun yazıları daha az dramatik. Burada kadın, sanki Moskova'da, Paris'te veya basit insanların memleketi Sayda’da yaşanan acı bir olayı anlatıyormuş gibi dışarıdan yazıyor. Ve doktor da edebiyat. İmzanın sahibinin kalemiyle her şey edebiyata dönüştü.