Dünya, güce geleneksel olarak ordular, teçhizat, savaşlar ve askeri doktrinler merceğinden bakmaya alışıktır. Ancak, İran’a karşı savaş sırasında Hürmüz Boğazı'nın kapanmasından yapay zekâ alanındaki çılgın yarış ve nadir toprak elementleri alanındaki şiddetli rekabete kadar son olaylar, küresel güç dengesinde yeni düzene doğru derin bir kaymayı açığa çıkarmaya başladı.
Jeopolitik artık uluslararası ilişkilerin tek itici gücü değil; “ekonomik coğrafya” olarak adlandırılabilecek yeni bir güç, rekabet ve çatışmanın kilit belirleyicisi olarak öne çıktı. Ekonomik coğrafya ile sadece çeşitli çatışmalarda her zaman doğrudan veya dolaylı olarak mevcut olan ekonomik çıkarlar kastedilmemektedir. Aksine, küresel ekonomik öneme sahip belirli coğrafi konumların anahtarlarına sahip olmak kastedilmektedir; böylece bu konumlar veya içerdikleri kaynakların ve altyapının kontrolü, en az askeri güç kadar önemli olan ve hatta birçok durumda onun önemini aşabilen stratejik bir etki kaynağı haline gelir.
Başka bir deyişle, coğrafya artık sadece toprağın içerdikleriyle değil, aynı zamanda içinden geçen akışlarla, ürettiği teknolojiyle ve kontrol ettiği küresel değer zincirleriyle de ölçülüyor.
Bu akışları kontrol etmek, belki de toprakları kontrol etmekten bile daha önemli hale geldi. Nitekim Hürmüz Boğazı, sadece bir boğaz olmaktan çıkıp küresel enerji için hayati bir artere, artık enerji fiyatlarını, enflasyon oranlarını etkileyen, Amerika Birleşik Devletleri'nde ve başka yerlerde siyasi ve ekonomik istikrarsızlığın yenilenmesine katkıda bulunan dar bir geçiş noktasına dönüştü. Bu stratejik düğüm noktalarını kontrol etmek, çoğu zaman toprağın kendisini işgal etmekten daha önemli hale geldi. Zira günümüzde güç, sadece coğrafi alanı kontrol etmekle değil, aynı zamanda enerji akışı, ticaret, veri, yarı iletkenler, nadir toprak elementleri ve diğer stratejik kaynakları kontrol edebilmekle de ölçülüyor.
İkinci savaş ise yapay zekâ ve teknolojik üstünlük savaşıdır. Çin ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki devam eden soğuk savaş artık sadece geleneksel bir ekonomik rekabet değil, önümüzdeki on yıllarda güç dengesini şekillendirecek teknolojik anahtarlar için verilen mücadeleye dönüştü. Yarı iletkenler, veri, bulut bilişim ve dijital altyapı, son derece hassas stratejik ve jeopolitik varlıklar haline geldi. Ekonomik coğrafya ikileminin kalbindeki unsurlar olan bu endüstrileri üretme, altyapıyı kurma, patentlere sahip olma ve tedarik zincirlerini kontrol etme gücüne sahip olan bu şiddetli rekabette üstünlük kazanır. Avrupa'yı bu alanlarda hem Çin'e hem de Amerika Birleşik Devletleri'ne olan bağımlılığını azaltmaya iten de budur. Daha da önemlisi, yapay zekâ artık sadece bir teknolojik devrim değil, ulusal güvenlik kavramını da yeniden şekillendiriyor.
Benzer şekilde, lityum, kobalt, manganez ve nadir toprak elementleri gibi madenler, 20. yüzyıldaki petrol kadar ekonomi için hayati önem taşıyor. Mücadele artık sadece ham maddelere sahip olmakla ilgili değil, onları rafine etme ve üretme kabiliyeti ve tedarik zincirlerini -yani ekonomik coğrafyalarını ve değer zincirlerini- kontrol etme kabiliyetiyle de ilgili. Çin şu anda bu zincirlerin zirvesinde yer alırken, birçok tahmine göre Amerika Birleşik Devletleri'nin ona yetişmesi yıllar alacak. Tedarik zincirlerini güvence altına alma yarışı yıllar önce başladı ve büyük güçler, ileri endüstriler, temiz enerji, havacılık, uzay ve dijital teknolojiler için hayati önem taşıyan bu madenlere erişimlerini garanti altına alarak, başkalarına stratejik olarak bağımlı olmaktan kaçınmaya çalışıyorlar.
Bu arada, Ortadoğu sadece bir enerji ihracatçısı olmaktan yavaş yavaş küresel bir yatırım, lojistik ve yapay zekâ merkezi haline dönüşüyor. Bu dönüşüm, Asya, Afrika ve Avrupa'yı birbirine bağlayan küresel tedarik zincirlerinin güvence altına alınmasındaki rolünü artırabilir. Buna paralel olarak, Afrika'nın Atlantik kıyıları, enerji, lojistik, stratejik madenler ve teknoloji endüstrilerine yatırım için umut vadeden bir alan olarak hızla büyüyor. Fas, Batı Afrika'da Nijerya ve Fildişi Sahili, Kuzey Afrika'da Mısır, Doğu Afrika'da Kenya ve Güneyde Güney Afrika gibi önemli ülkelerle birlikte bu dönüşümde öncü bir rol oynuyor. Bu ülkeler artık sadece ham madde ihracatçısı değiller; enerji güvenliğine katkıda bulunabilen, tedarik zincirlerini güçlendirebilen ve katma değerli endüstrileri çekebilen bölgesel merkezlere dönüşmeye başladılar. Yeni ekonomik coğrafyadaki en önemli değişimlerden biri de burada yatıyor: Değer artık sadece doğal kaynaklara sahip olmakta değil, onları endüstriyel, lojistik ve teknolojik güce dönüştürmekte yatıyor.
Bu belki de 21. yüzyılın en büyük dönüşümüdür; coğrafya ortadan kalkmadı, ancak dili değişti. Artık sınırların dilini değil, akışların, değer zincirlerinin, verilerin ve teknolojinin dilini konuşuyor. Bu değişimi kavrayamayanlar, yeni uluslararası düzende güç merkezlerinden dışlanacaklardır.