Emel Musa
Tunuslu şair ve yazar
TT

Fransa’daki okullar... Tarih tekerrür ediyor

Fransa şehirlerindeki lise öğrencilerinin eylemlerini ve bu protestolarda görülen bazı tahribat ile şiddetli tepki biçimlerini takip ederken dikkatimi çeken ilk husus şu oldu: İster gelişmiş ister kalkınma mücadelesi veren diğer toplumlar olsun, kriz anlarında tüm halklar birbirine benzer hale geliyor. Bu durum, ekonomik krizlerin toplumları nasıl aynı pratiklere ve tepkilere sürüklediğini açıkça gözler önüne seriyor.

Fransız Devrimi’nin ve ‘kültürel istisna’ anlayışının ülkesi olan Fransa’da ‘okul’, siyasi eleştirideki tarihi rolünü bir kez daha gösteriyor; tam da bu yüzden Fransız düşünce koridorlarında her zaman özel bir fikri yer işgal ediyor.

Nitekim Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, ‘Varisler’ (Les Héritiers) ve ‘Yeniden Üretim’ (La Reproduction) adlı eserlerinde, okulun fırsat eşitliği sağlayan bir sosyal sınıf atlama aracı olmak yerine, sınıfsal eşitsizliği gizlice yeniden üreten bir araca dönüşebildiğini ortaya koymuştu. Bu yaklaşım, ‘modern okulu’ mevcut ekonomik düzenin çıkarına bireyleri ehlileştirmeyi amaçlayan disipliner kurumların bir uzantısı olarak gören filozof Michel Foucault’un tezleriyle de örtüşüyor.

Bugün bu eleştirel düşünce, Fransız sokaklarında net bir şekilde kendini gösteriyor. Liselilerin ve varoşlardaki gençlerin başkaldırısı, bu örtük sosyal ayrışmaya bir itiraz niteliği taşırken, okulların sırtından yürütülen kemer sıkma politikalarına karşı da bir protesto simgeliyor.

Paris ve çevresindeki liselerin önünde çöp konteynerlerinin alev alev yanması ya da biber gazına maruz kalan binlerce gencin görüntüleri, sadece basit birer taşkınlıktan ibaret değil; aksine son derece açık ve net sosyal mesajlar. Bu noktada, yaşanan eylemleri doğru okuyabilmek adına onları içinde bulundukları ekonomik ve sosyal bağlama oturtmak şart... Nitekim mali daralma politikalarının yansımaları ve Fransa’nın bir süredir içinden geçtiği krizli ekonomik gerçeklik, ‘okul’ kurumunu doğrudan etkilemiştir. Oysa okul; Fransız sosyal tarihinin büyük önem atfettiği sosyal adaletin bir gereği olarak, tüm şehir ve banliyölerde fırsat eşitliği ilkesine uygun bir eğitim hizmeti sunabilmek için maddi imkânlara ihtiyaç duyan temel bir kurumdur.

Nitekim ‘öğrenci sokağının’ mali ve sosyal tıkanıklığı yansıtan rakamları net bir şekilde dışa vurmaya başladığı sonucuna varılabilir. Bu göstergelerin başında, hükümetin 54 milyar euroluk ağır kemer sıkma planını değerlendirmek büyük önem taşımaktadır. Eğitim bütçelerinin kesilmesine ve personel alımlarının dondurulmasına yol açan bu plan; ciddi bir öğretmen açığına, sınıf mevcutlarının 32 ila 35 öğrenciye kadar çıkmasına ve eğitim kurumlarının altyapısının yıpranmasına neden olmuştur. Fransa’daki banliyö okullarının bu ayrıntılı durum tablosuna bakıldığında, eskiden Fransız sömürgesi olan ülkelerdeki okulların gerçeği de hiç zorlanmadan akla gelmektedir!

Kamu harcamalarındaki bu daralma, yüzde 0,4’ü geçmeyen neredeyse sıfır seviyesindeki bir ekonomik büyümeyle eş zamanlı gerçekleşmekte; bu durum da gençlik arasındaki ‘gelecek kaygısını’ besleyerek atılan sloganlarda açıkça dile getirilmektedir. Ayrıca, özellikle tırmanan protesto dalgasında yaşananlar, resmi araştırmaların da doğruladığı hane halkı tüketim harcamalarının yüzde 0,5 oranında düşmesi olgusundan bağımsız düşünülemez. Sürekli enflasyonun baskısı altındaki bu düşüş; ailelerin devlet eğitimindeki açıkları artık telafi edici çözümlerle kapatamadığı anlamına gelmekte, bu da güçlü bir ‘fırsat eşitsizliği’ duygusu doğurmaktadır.

Lise öğrencilerinin bu patlamasının arkasındaki anlamı daha derinlemesine kavramak için genel işsizlik oranının yüzde 8,3’e ulaştığını, gençler arasındaki işsizlik oranının ise genel ortalamanın 3 katına çıktığını bilmek yeterli. Bununla birlikte izlenen kemer sıkma politikaları, gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 119’una ulaşan rekor düzeydeki kamu borcunun bir sonucu.

Dolayısıyla; görünürde ‘okul ayaklanıyor’, derinde ise ‘okul, toplumsal ve ekonomik krizin tercümanı oluyor’. Nitekim söz konusu ekonomik göstergeler, gelecek kaygısı ve korkusunu derinleştirerek gençler üzerinde tam da bu etkiyi yaratıyor.

Fransa tarihini okuyan herkes, Jules Ferry liderliğinde modern anlamda kuruluşundan bu yana ‘devlet okulunun’ her zaman gerçekliğin eleştirildiği ilk laboratuvar olduğunu bilir. Paris, Lyon ve Marsilya sokaklarındaki mevcut manzaralar; Mayıs 1968 Ayaklanması’ndan, 1990’da banliyölerde okulların kötüleşen koşullarına karşı başlayan kalkışmaya ve 2018 protestolarına kadar pek çok olayı yeniden zihinlerde canlandırıyor. Ancak mevcut hareketin tehlikesi, giderek daha radikal bir boyut kazanmasında yatıyor. Emniyet güçleriyle yaşanan sert çatışmalara hızlı geçiş, çoğu reşit olmayan yaklaşık 5 bin kişinin gözaltına alınmasıyla sonuçlandı; dahası öğretmenlerin, üniversite öğrencilerinin ve ailelerin katılımıyla protestocu profili çeşitlendi. Tüm bunlar, kaçınılmaz olarak tarihe geçecek ve büyük olasılıkla mevcut gerçekliği değiştirecek bir hareketle karşı karşıya olduğumuza işaret ediyor.

Asıl soru şu: Fransa’nın ciddi maddi kısıtlamalarla karşı karşıya olduğu bir gerçeklikte, bu protestolar maddi hedeflerine ulaşmada ne ölçüde başarılı olabilir?

Sosyal medya ağları ise bu protestoların ateşini daha da körüklemiş durumda.