Ahmed Mahmud Ucac
Lübnanlı yazar
TT

İsrail ve Türkiye: Suriye topraklarında beklenen çatışma

Çıkarlar her zaman devletlerin yönelimlerini belirler ve çıkarlar çatıştığında, tüm sonuçlarıyla birlikte savaşlar patlak verir. Suriye arenasına baktıklarında gözlemciler, İsrail ve Türkiye'nin bir çatışma döngüsüne ve askeri çatışma potansiyeline girdiğini görüyor. Türkiye, Beşşar Esed'in çıkarlarını tanımayı reddetmesinin ardından devrimin zaferine bahis oynadı ve sonunda askeri olarak ona karşı zafer kazandı. İsrail ise Beşşar'ın zayıf kalmasına ve Suriye topraklarındaki hareket özgürlüğünü korumaya bahis oynadı. Beşşar'ın devrilmesi, bir güvenlik boşluğu ortaya çıkardı ve bu da İsrail'i sınırlarını korumak, İran gibi rakiplerine karşı saldırılar düzenlemek için Suriye üzerinde hava koridorunu güvence altına almak amacıyla bu boşluğu doldurmaya itti. Yine bu boşluğu doldurmak için Türkiye, nüfuzunu pekiştirmek amacıyla yeni kurulan Suriye hükümetini askeri ve ekonomik olarak desteklemeye başladı. İsrail ise buna karşılık, merkezi otoriteyi zayıflatmak ve Türk nüfuzuna boyun eğmesini önlemek için hızla azınlıkları ve Kürtleri desteklemeye yöneldi.

Çıkarlar birincil motivasyon kaynağı olduğundan, İsrail, Türklerin askeri üs olarak kullanmayı düşündüğü kuzeydeki Suriye askeri tesislerini ve havaalanlarını bombalamaktan çekinmedi. Türkiye, İsrail’in bu meydan okumasını kendi çıkarlarına zarar vermek olarak algıladı ve Suriye hükümetine desteğini artırarak karşılık verdi. Ayrıca Suriye ile askeri anlaşmalar imzaladı; bu anlaşmalar, İsrail tehditlerine karşı ortak bir savunma paktıyla sonuçlanabilir.

Bu çatışma, her iki ülkenin de önemli askeri kapasitelere sahip olması nedeniyle ciddi riskler taşıyor. Birbirlerinin askeri kararlılığını pervasızca test ediyorlar; bu da kaçınılmaz olarak onları sadece Suriye'yi değil, tüm bölgeyi ekonomik, askeri ve stratejik olarak dönüştürecek doğrudan bir çatışmaya sürükleyecektir. Tehlike, birinin zaferinin diğeri için varoluşsal bir tehdit oluşturduğuna dair ortak inançlarından ve ABD'nin Çin, Ukrayna, ekonomik kalkınma ve Güney Amerika'daki hakimiyetini sürdürme konusundaki meşguliyetinden kaynaklanıyor.

Bu çatışmayı körükleyen en önemli faktörler şunlar olabilir; birincisi, İsrail'in son savaşlarında gördüğümüz gibi hem teknolojik hem de kara gücü bakımından üstün askeri yetenekleri. Buna karşılık, Türkiye son on beş yılda yerli askeri üretimde kendi kendine yeterliliğe ulaşarak askeri ihtiyaçlarının yüzde 65'ini karşılar duruma geldi. Şu anda gelişmiş insansız hava araçları, mühimmatlar, araçlar, savaş gemileri üretiyor ve yakında bir savaş uçağı da üretecek. Bu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ekonomi pahasına savunma sanayine yaptığı milyarlarca dolarlık yatırımın, parçaları çeşitli ülkelerden satın alıp bunları tamamen Türk modeline göre monte etmeyi, aynı zamanda bu parçaları yerel olarak üretmeyi, test etmeyi ve geliştirmeyi içeren bir sanayi planı benimsenmesinin sonucu. Türkiye artık askeri açıdan gelişmiş bir ülke ve kararları artık silah tedarikçilerine bağlı değil. Korkmadan savaşabilir ve savaşlardaki etkinliği kanıtlandıktan sonra askeri ihracatı 7 milyar dolara ulaşmış bulunuyor.

İkincisi, ittifaklar çok önemlidir. Öyle ki, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Dışişleri Bakanı Klemens von Metternich, Napolyon'u yenmesini sağlayan ittifaklar kurarak imparatorluğun çöküşünü önemli bir süre engelleyebilmişti. Benzer şekilde, Henry Kissinger, Çin ile ittifak kurarak Sovyetler Birliği'ni zayıflatmıştı. Türkiye bugün, NATO üyesi olması ve Ukrayna savaşından sonra kilit bir oyuncuya dönüşmesi nedeniyle bu konuda İsrail'den daha güçlü ve yetenekli. Ayrıca Filistin sorununu çözmek ve çatışmaları yatıştırmak için Suudi Arabistan ve diğer İslam ülkeleriyle iş birliği yapıyor. Buna karşılık, İsrail bölgesel ve uluslararası olarak dışlanmış durumda ve popülaritesi kendi Batı etki alanında bile geriliyor. Bunu telafi etmek için de Doğu Akdeniz'deki artan etkisinden ve Türkiye’nin özellikle haksız yere elinden alınan Yunan adalarının iadesiyle ilgili olarak, İkinci Dünya Savaşı sonrası düzenlemelerin yeniden gözden geçirilmesi yönündeki (örtülü) taleplerinden endişe duyan Yunanistan ve GKRY ile ittifakını güçlendiriyor. Her iki ülke de Amerikan ittifakının bir parçası olduğu ve aralarındaki anlaşmazlıklar her ikisine de zarar verdiği için ABD Başkanı Donald Trump, yakın zamanda bir basın toplantısında İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'yu açıkça uyarmıştı: “Erdoğan mükemmel bir lider; onunla çatışmayın ve Suriye hükümetiyle çözümler bulmanız gerekiyor.”

Üçüncüsü, ekonomi çok önemli bir faktör ve hem İsrail hem de Türkiye bunun olumsuz sonuçlarından muzdarip. İsrail, Gazze'deki savaşından çok zarar gördü, İran ile savaşından ise daha fazla zarar gördü. Sonuç olarak, turizm gelirleri azaldı, yabancı yatırıma bağımlı teknoloji sektörü zarar gördü, enflasyon yükseldi ve vasıflı işçilerini askere göndermek zorunda kaldı, bu da işgücü ihtiyacını artırdı. Buna karşılık, Türkiye, savaş durumunda ortaya çıkabilecek boşlukları dolduracak büyük bir işgücü havuzuna sahip. Türkiye enflasyon ve zorlanan bir ekonomiden muzdarip, ancak coğrafi büyüklüğü ve endüstriyel gelişimi onu daha dirençli kılıyor. Bu durum, Türkiye'nin tarım ve sanayi sektörlerini savaşın taleplerini karşılamak için kullanmasına olanak tanırken, İsrail özellikle çatışma uzarsa dış desteğe ihtiyaç duyuyor.

Bu üç faktör, Türkiye'nin konumunu destekliyor ve varoluşsal çıkarlarının tehdit altında olduğu göz önüne alındığında, liderliğini risk almaya teşvik ediyor. İsrail'i de Suriye'deki Türk varlığını azaltmak ve izole etmek için askeri gücüne güvenmeye itiyor. Dolayısıyla her iki ülke de birbirlerini korkutmak ve birinin diğerinin egemenliğini kabul etmeye zorlamak için kademeli bir gerilime başvuracaktır.

Sorun, Netanyahu'nun Tevrat’a dayalı bir inançla donanmış olarak varlığını genişletmek ve egemenliğini pekiştirmek için tarihi fırsata sahip olduğuna inanmasında yatıyor. Benzer şekilde, Erdoğan da Türkiye'nin emperyal anlamda değil, kültürel ve ekonomik hegemonyaya, kendisi ile aynı medeniyeti paylaşan ülkeleri koruma hakkına sahip, uygar, milliyetçi, İslami bir devlet olarak tarihi rolünü genişletmek için tarihi bir fırsatın var olduğuna inanıyor. Türkiye’nin bu medeniyet yaklaşımı İsrail'in güvenliğini tehdit ederken, Netanyahu'nun Tevrat’a dayalı yaklaşımı da Türkiye’nin medeniyet projesini baltalıyor. Trump müdahale edip çatışan çıkarlarını uzlaştırmadığı sürece, askeri bir çatışma kaçınılmaz.