Devlet, ülkenin halkı arasında paylaşılan veya kamuya ait her şeyin doğal yöneticisidir ve bu nedenle sürdürülebilir kalkınma projesinin de doğal yöneticisidir. Bildiğim kadarıyla, hiçbir toplum doğrudan devlet yönetimi olmadan kapsamlı bir kalkınma projesi yürütmemiştir. Öte yandan, halkın devleti ve rolünü anlaması, bir bütün olarak siyasi/sosyal sisteme dair algısı ve bu sistem içindeki yeri, kalkınma projesini kabul etmesinde ve başarısı için ödenmesi gereken bedelleri kabullenmesinde çok önemli bir rol oynar.
Bu bağlamda, devletin sürdürülebilir kalkınmayı yönetmesinin somutlaştığı iki modeli ayırt etmemiz gerekiyor:
- Özellikle 20. yüzyılın son çeyreğinde çoğu Arap ülkesinde gördüğümüz model; burada devlet, özellikle finansal veya stratejik gibi hassas operasyon seviyelerinde, önemli bir kamu katılımı olmaksızın, kalkınma projesinin tamamını baştan sona üstlenmiştir.
- Savunduğumuz modelde, proje sosyal düzeyde kamuoyu tartışması çerçevesinde başlatılır ve kamuoyunun bu projedeki rolü ve projenin öncelikli ve nihai hedefleri baştan tanımlanır.
Kalkınma projesinde toplumun kilit rolünü anlamak için sürdürülebilirlik kavramına, yani kültürde, yaşam tarzlarında ve sosyal değerlerde değişiklikleri içeren kademeli, uzun vadeli bir dönüşüme odaklanmalıyız. Bu değişiklikler, her bireyin kendi içinde tanıdık yollarda devam etmek veya yeni yollara yönelmek konusundaki mücadele ve çatışma yoluyla gerçekleşir. Bu noktada en önemli soru geliyor: İnsanlar, alışkın oldukları yaşam türünü feda etmeye ve belirsiz, hatta bazen zor ve rahatsız edici sonuçları olan bir yaşam tarzına geçmeye hazır ve istekli mi?
İnsanların fedakarlığı kabul etmesi ve kalkınma projesine hem duygusal hem de pratik olarak aktif katılımı, bu hazır olma durumuna bağlıdır. Bu da toplum ile devlet arasındaki ilişkinin doğasına bağlıdır: Bu ilişki, güven yoksa kaygı, iş birliği yoksa çatışma ile mi karakterize ediliyor? Güven, ülkenin ve politikalarının geleceğine dair kesinlik ve umut besler. Güven, hukukun gücünden ve üstünlüğünden, en savunmasız kesimlerin hasımları devletin kendisi olsa bile, ihtiyaç duyduklarında hukukun gerçek bir sığınak olduğu duygusundan doğabilir. Ayrıca, vatandaşların devletin onları temsil ettiğini, özlemlerine ve endişelerine empati duyduğunu hissetmelerinden de kaynaklanabilir.
İster yerel ister yabancı kaynaklı olsun, yatırım için en önemli teşvik, yatırımcı için destekleyici bir yasal ortamdır. Bu, sermaye ve emeğin meyveleri için yasal koruma sağlayan, adil yargılanmayı güvence altına alan bir hukuk sistemi, düzenlemelerde ve yönetmeliklerde olası değişikliklerin yayınlanmasından ve uygulanmasından çok önce tahmin edilmesine olanak tanıyan yasal istikrar demektir. Bu ortam, gelecek hakkında kesinlik sağlar. Bunun sonucu da aşikâr olduğu gibi, fonlar ister doğrudan kalkınma projelerine yönlendirilsin isterse genel piyasa faaliyetlerine katkıda bulunsun, ekonomiyi canlandırmak için gerekli fonların sağlanmasıdır.
Kalkınmaya halkın katılımı ise daha önemli başka bir hususu, yenilikçiliğe, hatalardan ders çıkarmaya ve kalkınma projelerinden kaynaklanabilecek zorluklara katlanmaya elverişli bir ortamı sağlar. Halkın katılımı, sermaye için yasal güvenceden daha geniş bir anlam, yani vatandaşlar arasında, kendileri ve gelecek nesiller için çalıştıkları ve devletin kaderlerini kontrol eden baskın güç değil, onların temsilcisi ve vekili olduğu yönünde kolektif bir duygu gerektirir. İdeolojik önyargılardan kaçınmak amacıyla, bu ortamı yaratmak için ideal modelin liberal demokrasi olduğunu söylemeliyiz. Ancak bu tek koşul değil. Anlamlı halk katılımı, yaratıcılığa elverişli bir ortam yaratmak için halkın veya önemli bir çoğunluğunun hükümetin özlemlerini temsil ettiğine ve onları arzu ettikleri hedeflere doğru yönlendirebileceğine inanması durumunda da mümkündür. Başka bir deyişle, halk, hükümetin özellikle kalkınma projesi çerçevesinde yaptıklarının, kısa vadeli (örneğin yaşam standartlarının iyileştirilmesi) veya uzun vadeli (örneğin ulusun itibarını yükseltmek ve onu yüceltmek) umutlarının bir kısmını gerçekleştirdiğine inanmalıdır.