Yemen’de Husilerle yaşanan çatışmaların on yılı aşkın süredir devam etmesiyle birlikte, Husilerle savaşmak yerine onları fiili bir iktidar olarak kabul edip ilişki kurma eğiliminde olanlar var. Nitekim geçmişte de kimliğine ve ideolojisine bakılmaksızın Sana’da hüküm sürenlerin çoğuyla muhatap olunmuştu.
Bu, ilk bakışta gerçekçi bir yaklaşım gibi görünebilir. Ancak bu yaklaşımın zayıf karnı, Husilerin bizzat kendi projesidir. Zira örgüt, ‘devlet’ kavramının kendisiyle çatışma halindedir ve sergilediği tutum, bir ‘devlet’ değil, ‘örgüt’ iktidarına bağlı kaldığını açıkça ortaya koymuştur. Husiler, bir yandan devletin kaynaklarından, kurumlarından ve uluslararası meşruiyetinden yararlanmak isterken; diğer yandan silahlı yapısını koruyup dış bağlantıları doğrultusunda savaşlar yürütmeyi amaçlıyor. Bu açıdan bakıldığında, yönetimi ele geçirmek Husiler için ancak örgüt projelerini pekiştirmenin bir aracı haline geliyor.
2013 yılında başlayan ve iki yıl süren olaylar, onlar için net bir sınav niteliğindeydi. Ulusal Diyalog Konferansı’na davet edildiler; ardından Saada bölgesi için özel ayrıcalıklar ve sandalyelerle ödüllendirildikleri Barış ve Ortaklık Anlaşması’nı imzaladılar ve yürütmede yer almalarının önü açıldı. Katılımlarına karşılık kendilerinden istenen tek şey, orta ve ağır silahları devlet kurumlarına teslim etmeleriydi. Ancak bu süreç; yönetimin kurumlarını ele geçirmeleri, Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur Hadi’yi ev hapsine almaları ve parlamentoyu feshetmeleriyle sonuçlandı. Ardından kurumları yutup herkesi oyun dışı bıraktılar; haliyle Yemenliler arasında savaşın patlak vermesi de kaçınılmaz oldu.
İktidarı domine ettikten sonra Husilerin devlete, devletin de Husilere dönüşmesi beklenirdi. Fakat tam olarak böyle olmadı. Resmi makamlara paralel, fiili yetkiye sahip bir ‘denetçiler’ ağı kurdular.
İkinci deneyim ise iktidardan ayrılmış olmasına rağmen o dönem silahlı kuvvetlerin büyük bölümünü kontrol eden eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’in Husilerle ‘yönetim’ ortaklığı için ittifak kurmasıyla yaşandı. Salih bile bu örgütü yanlış anladı ve sonu 2017’de sokak ortasında öldürülmek oldu. Bazıları bunu Husilerin zaferiyle sonuçlanan basit bir iktidar mücadelesi olarak görebilir ve mevcut durumun kabul edilip fiili gerçeklikle hareket edilmesi gerektiğini savunabilir.
Bir kez daha soralım: İmam Yahya’dan Cumhurbaşkanı Kadı Abdurrahman el-İryani’ye, hatta Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’e kadar geçmişte olduğu gibi, neden gerçekçi olup Sana’yı yöneten güçle ilişki kurmuyoruz? Aslında yaşanan ve denenen tam olarak buydu. Ancak ideolojik bir örgüt olan Husiler, bir devlete dönüşmeyi asla kabul etmedi; başta Yemen halkı olmak üzere komşusu Suudi Arabistan’a ve bölgeye savaş açmayı sürdürdü. Paralel kurumlarıyla silahlı bir örgüt yapısını korumaya devam etti.
İşte tam da bu noktada, devlete yaklaşımları açısından DEAŞ ve Hizbullah ile karşılaştırma yapma gereği doğuyor. DEAŞ, mevcut devletleri reddedip sınırları aşan bir hilafet kurmaya çalışan, kendi akidesinin ölçülerine göre bir devlet arzulayan ileri düzey bir örnekti. Hizbullah ise bir yandan devlet kurumlarında yer alırken, diğer yandan silahlı gücünü ve hesap vermez bağımsızlığını koruyan, referansı dışarıda bir yapı olarak çalışan bir model yarattı.
Peki bu başkaldırı, Husilere komşuları ve uluslararası toplum tarafından bir şans verilmemesinin bir sonucu mudur? Gerçek bunun tam aksidir. Amerikalılar, Avrupalılar ve Birleşmiş Milletler (BM), bölgedeki hiçbir silahlı örgütün hayal bile edemeyeceği bir fırsatı Husilere tanıdı; Stockholm Anlaşması da onları yenilgi ve çöküşten kurtarmak için imdada yetişti. Ancak Husilere müsamaha gösteren Batılı hükümetler, onları sivilleştirme ve normal bir rejime dönüştürme konusunda başarısız oldu.
Ardından Riyad, Maskat’ın katılımı ve dönemin BM temsilcisinin koordinasyonuyla yeni bir yol denedi. Husileri savaştan uzak durma konusunda anlaşmaya vararak barışçıl bir komşu olmaya teşvik etti: Çalışanlarının maaşlarını ödedi, havalimanını ve limanı trafiğe açtı. Hatta başkentleri Sana’ya ziyaret heyeti gönderdi. Bu, büyük bir siyasi tanınma jestiydi; Husiler de gürültülü propagandalarıyla bu fırsatı kaçırmadı, siyasi ve lojistik kazanımlar elde etmek için sonuna kadar kullandı.
Husileri ‘saygın’ bir komşu devlete dönüştürme ve rehabilite etme çabalarının sürdüğü bu dönemde, onlar İran’la birlikte arkadan iş çevirerek saldırgan askeri kapasitelerini inşa etmekle meşguldü. Nitekim 2023 yılı bitmeden, sınır ötesi silahlı bir örgüt olarak faaliyetlerine yeniden geri döndüler.
Husiler, bazı araştırmacıların zannettiğinin aksine, sıradan bir Yemen yönetim projesi değil, İran’ın bölgedeki bir diğer vekil gücü. Müttefik ile vekil arasında ise son derece net farklar vardır: Müttefik, çıkarları sizin çıkarlarınızla örtüşen taraftır. Vekil olanın iradesi ise sizin iradenizle sınırlandırılmıştır. Aşırı odaklı grupların ideolojilerinden ziyade, Yemen gibi bir devleti ele geçirdiklerinde niyetlerinin ne olduğunu anlamak bizim için çok daha önemlidir.