Afetlerin küresel ölçekte siyasallaşması: İnsanlığın başka hedefleri var

Fas, depremin ardından birçok ülkeden yardım kabul etmeyi reddetti. Sadr, Libya kasırgası hakkında ‘affedilemez bir günah’ nitelendirmesi yaptı

İtfaiyeciler, Fas'ta yıkılan evlerin enkazı altında kalan mağdurları arama görevinde (AFP)
İtfaiyeciler, Fas'ta yıkılan evlerin enkazı altında kalan mağdurları arama görevinde (AFP)
TT

Afetlerin küresel ölçekte siyasallaşması: İnsanlığın başka hedefleri var

İtfaiyeciler, Fas'ta yıkılan evlerin enkazı altında kalan mağdurları arama görevinde (AFP)
İtfaiyeciler, Fas'ta yıkılan evlerin enkazı altında kalan mağdurları arama görevinde (AFP)

Hasan el-Eşref 

Her küresel olayda olduğu gibi, deprem, sel, kasırga gibi doğal afetler de insanlar arasında cinsiyet, mali, sosyal ve eğitim düzeyi açısından ayrım yapmıyor.

'Afet demokrasisi' olarak adlandırılabilecek durumda, pek çok ülke, aralarında siyasi anlaşmazlıklar ve düşmanlıklar olsa bile, felaketten etkilenen ülkelere desteklerini hızlıca ifade ediyor.

Ayrıca ülkeler ve uluslararası kuruluşlar, bu afetlerden etkilenen ülkeler arasında ayrım yapmaktan çekinmiyor.

Öyle ki bazılarına yardım sağlamak için yarışıyorlar, bazılarına ise çeşitli siyasi sebeplerden dolayı yardım sağlayamıyorlar.

Bu da 'felaketlerin siyasallaşması' ve 'siyasallaşma felaketi' sorununa kapı aralıyor. 

Fas'ın birkaç gün önce Richter ölçeğine göre yaklaşık 7 büyüklüğünde, binlerce kişinin ölümüne, yaralanmasına ve yerinden edilmesine yol açan yıkıcı depreme maruz kalmasının hemen ardından, bu felaketin etkileriyle yüzleşmek için yardım ve destek teklifleri yapıldı.

Dünyanın birçok ülkesinden, hatta Kuzeybatı Afrika'da bulunan ülkeyle anlaşmazlık ve çatışma yaşayan ülkelerden bile çağrılar gerçekleşti. 

Aynı şey, Derne şehrini korkunç bir şekilde yok eden ve binlerce kişinin ölümüne ve kaybına yol açan Danyal kasırgasının vurduğu Libya'da da yaşandı.

Felaketin başlangıcındaki çelişkili pozisyonlar ve rakamlar nedeniyle biraz gecikmeye rağmen bir dizi ülke, bu Mağrip ülkesine yardım sağlamaya geldi.

Benzer bir uluslararası çabaya, ülkenin Suriye sınırına yakın güneydoğusu ile kuzey ve batı Suriye'nin büyük bir bölümünü vuran 7,8 büyüklüğünde yıkıcı bir deprem sonrasında Türkiye de tanık oldu.

Öyle ki Ankara'ya sempati duymayan ülkelerden bile yardımlar geldi. 

Anlaşmazlıkları çözme

Fas'taki Ucda Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü Halid Şayat, örneğin Fas depreminin birçok ülkenin Fas'a desteğini ifade etmesi için bir fırsat olduğuna dikkati çekerken, bu ülkelerin destek ve üzüntü postalarıyla, Fas kralıyla telefon görüşmeleri yaparak ya da Rabat'ın büyük ölçüde rasyonellik ve nesnellikle ele aldığı fiili yardım sağlamayı teklif ederek desteklerini dile getirdiğini söyledi. 

Şayat, genel olarak deprem, yanardağ, sel gibi doğal afetlerin veya şiddet içeren doğa olaylarının genellikle ülkeler arasında yakınlaşma için bir fırsat olduğunu ifade etti.

Afet diplomasisi olarak adlandırılan bu trajediler karşısında bazı ülkeler arasındaki anlaşmazlıklar ortadan kalkıyor.

Siyasetin de kokusu var

Tablo, göründüğü kadar pembe değil. Deprem ve su baskınlarına ilişkin destekler, bazen siyasi hesaplamalar ve yorumlarla yönlendiriliyor.

Bu durum, etkilenen tarafı ya bu yardımı almayı reddetmeye ya da yardım etme niyetini ifade etmesine rağmen düşmanlığı sürdürmeye itiyor.

Bu siyasallaşmaya, Fas ile Cezayir arasında, iki komşu ülkenin başına gelen birtakım felaketlerde yaşananlar örnek gösterilebilir.

Cezayir, Fas'a yardım ulaştırmak için üç büyük kapasiteli uçağı seferber etmeye hazır olduğunu açıkladı.

Ancak Fas, üstü kapalı olarak bu yardıma ihtiyacı olmadığını ifade etti. Ardından iki taraf arasında karşılıklı suçlama dalgası başladı.

Fas bölgeleri hala acil yardıma ihtiyaç duyuyor (Independent Arabia)
Fas bölgeleri hala acil yardıma ihtiyaç duyuyor (Independent Arabia)

Fas'ın tutumunu destekleyenler ve reddedenler arasında görüş ayrılığı yaşandı. Yandaşlar, Rabat'ın Cezayir'e karşı iyi niyetle hareket ettiğini savundu.

Ayrıca 60'tan fazla ülkeden yardım aldığını ve Cezayir'in de yangın felaketine maruz kaldığında benzer yardımları kabul etmediğini söyledi.

Eleştirenler ise Arap komşusuna yardım etmeyi reddetmenin iki komşu ülke arasındaki büyük diplomatik uçurumu artıracağını vurguladı.

Aynı şekilde Fransa da Fas'ta meydana gelen depremle ilgili olarak yardım sağlamaya hazır olduğunu ifade etti.

Ancak Rabat, yalnızca BAE, Katar, İspanya ve İngiltere'den gelen yardımları kabul etti.

Bu durum, Fransız siyaset ve medya sınıfının bir kısmının Fas'a çeşitli suçlamalar yöneltmesine yol açtı.

Daha sonra ise Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, müdahalede bulunarak doğrudan Faslılara seslendi.

Macron, Fas'ın egemen bir ülke olduğunu ve yaşadığı acının ortasında devam eden siyasi tartışmaların yeri olmadığını dile getirdi. 

Bu çerçevede Halid Şayat, "Doğal afetler meydana geldiğinde ülkeler arasındaki yakınlaşmanın, bu ülkenin etkilenen ülkeyle düşmanlık yoluna devam etmemesi de dahil olmak üzere koşulları da vardır" dedi.

Şayat, "Bu felaketler bazı ülkeler arasındaki düşmanlığı gidermeye yetmiyor" ifadelerini kullandı. 

Uluslararası ilişkiler uzmanı, "Özellikle Mağrip bölgesi pek çok doğal afete sahne oldu. Ancak bu ülkeler uyumsuz ve birbirinden uzak kalmıştır. Afetlerle mücadele konusunda bütünleşik ve uyumlu politikaların olmayışı, onları kendi aralarında savaşmayı sürdürmeye itecektir" şeklinde konuştu. 

Sadr, Libya ve Amerika'nın felaketleri

Afetlerin siyasallaştırılmasının bir başka tezahürü, X platformundaki paylaşımında Libya'yı vuran selleri 'LGBT topluluğuyla normalleşmenin bir sonucu' olarak tanımlayan Iraklı din adamı Mukteda es-Sadr'ın tutumunda açıkça görülüyor.

Sadr, Şii Yüksek Konseyi Başkanı Musa Sadr'ın Libya'da kaybolmasına atıfla, Libya'nın günahının affedilmediğine vurgu yaptı. 

Geçen şubat ayında Türkiye ve Suriye'de geniş alanları aynı anda etkileyen şiddetli bir deprem yaşandığında bu yardımları geri çevirmeyen Türkiye'nin imdadına pek çok ülke yetişti.

Ancak Batılı ülkeler, Şam'a yardım ve kurtarma ekibi göndermekte tereddütlü davrandı. 

ABD, mağdurlara yardım sağlamak amacıyla Şam'daki hükümetle herhangi bir ilişki kurmayı kabul etmedi. Kendini yerel sivil kuruluşlarla çalışmakla sınırladı.

Avrupa Komisyonu ise Suriye hükümetinin izni olmadan malzeme ve tıbbi ekipman sağladı. 

ABD'de geçen ağustos ayında Havai adalarından birinde çıkan yangınlar sırasında afetlerin siyasallaştırıldığı açıktı. Başkan Joe Biden'ın felaket yönetimine yönelik siyasi eleştiri başlatıldı.

Cumhuriyetçiler, desteğim geç sağlandığını, federal yardımın eksik olmasının ve yeterince düzenlenmemesinin, hasarı ve kayıpları daha da artırdığını vurguladı. 

Aynı eleştiri daha önce 2017 yılında Karayipler'de Porto Riko'yu harap eden Maria Kasırgası nedeniyle eski ABD Başkanı Donald Trump'a da yöneltilmişti.

Rakipleri, Porto Riko'da kalabalığa kâğıt havlu fırlattığında onu kurbanların duygularına kayıtsız kalmakla suçlamıştı. 

Bundan önce de eski ABD Başkanı George W. Bush, 2005 yılındaki Katrina Kasırgası nedeniyle muhaliflerinin siyasi saldırılarına maruz kalmıştı.

Siyahi liderler, Washington yönetimini felaketi yanlış yönetmekle suçlamış ve bu durumun yağma, benzin fiyatlarının yükseltilmesi ve bağışların istismar edilmesi gibi birçok ciddi soruna yol açtığını belirtmişti. 

Devletin aklı

Doğal afetlerin bu şekilde siyasallaştırılmasına ilişkin olarak uluslararası ilişkiler profesörü Moulay Hişam Mutadid, "Ülkelerin dış politikaları, uluslararası ilişkilerini yönetme vizyonları; uluslararası işbirliği ve insani işbirliği mantığına dahil olma yollarına ilişkin ilkeleri ile bağlantılıdır" dedi. 

Mutadid'e göre belirli stratejik gündemlerle bağlantılı belirli siyasi hedeflere ulaşmak için yardım sağlamayı siyasallaştıran ülkeler ve rejimler var.

Devletin yaklaşımı ve siyasi metodolojisi ne olursa olsun, uluslararası yardım sağlamanın tüm mantığının siyasallaştırıldığını söyleyen Mutadid, "Çünkü devlet nazarında, belli bir yardımın verildiği ya da alındığı duyurulduktan sonra, yardımla ilgili tarafların niyetleri ya da yönelimleri ne olursa olsun, süreç politika bölümüne yazılmıştır" ifadelerini kullandı.

Aynı uzman, insanlık mantığından ve halkların dayanışmasından uzak olarak, devletin davranışlarının asil amaçlar veya insani yönelimler için olsa bile siyasetle ve çoğu karar ve hareketi ile yakından bağlantılı olduğunu söylerken, "Derinliği itibarıyla mükemmel bir siyasi eylem olarak kalır. Çünkü devletin kökeni ve dinamizmi buna bağlıdır. Bu nedenle devletin veya rejimin herhangi bir hareketinin siyasi içeriğini boşaltmak kesinlikle imkansızdır" diye konuştu. 

Moulay Hişam Mutadid, "İnsani yardım sağlama kararları, devletin aklı, sisteminin niteliği ve jeo-tarihsel rotası ile siyasi alandaki dinamizmini temel alan hassas hesaplamalara göre belirleniyor" şeklinde konuştu. 

İçeriden siyasallaşma

Deprem, kasırga veya sel gibi doğal afetlere maruz kalan ülkelerdeki hükümetlerin çoğu, muhaliflerinin siyasi eleştirilerinden kurtulamadı.

Bu eleştiriler, felaketi yönetmedeki hataları, mağdurlara müdahale etme ve kurtarmadaki gecikmeleri ve diğer eleştirileri içeriyor. 

Fas'ta yaşanan son depremden en çok dağlık bölgelerdeki köyler etkilendi (Independent Arabia)
Fas'ta yaşanan son depremden en çok dağlık bölgelerdeki köyler etkilendi (Independent Arabia)

Fas örneğinde, depremin başladığı 8 Eylül'den bu yana yetkililerin gösterdiği çabalara ve askeri güçlerin sevk edilmesine rağmen ve ayrıca büyük halk dayanışmasına rağmen, mağdurların ailelerinden ve hatta sivil toplum kuruluşlarından, yetkililerin yaşananlara yavaş tepki verdiğinden şikayetçi sesler yükseldi. 

Bu bağlamda siyaset bilimi araştırmacısı Ahmed el-Mazkeldi, "Genel olarak felaket, her ne olursa olsun, herhangi bir hükümetin veya herhangi bir otoritenin hesaplarını öylesine karıştırıyor ki, Amerika'da meydana gelen felaketler gibi, dünyanın en güçlü ülkeleri bile her yönden iç eleştirilere maruz kalıyor" dedi. 

Araştırmacı, Fas depreminde bazı tarafların, mağdurları kurtarma çabalarındaki yavaşlamayı eleştirdiğini söyledi.

Ancak durum böyle değil. Çünkü yetkililer, kendilerini, etkilenen bölgelere giden yolları kesen dağ kayalarına ek olarak, etkilenen bölgelerin engebeli arazisi tarafından kuşatılmış durumda buldular.

Bu nedenle bunlar, yetenekleri ne olursa olsun, yetkililerin ve yardım çalışanlarının kontrolü dışındaki doğal faktörlerdir.

Deprem örneğinde yerel yönetimlerin suçlanabileceği şeyin, kalkınmanın tüm bölgeler arasındaki zayıf dağılımı olduğunu belirten Mazkeldi, etkilenen bölgelerde yaşayanların kalkınmanın kırılganlığı nedeniyle çektiği acıların boyutu, sakinlerin yaşadığı kerpiç evlerden ve altyapının depremden önce bile bozulmasından da anlaşılabileceği gibi somut hale geldiğini söyledi. 

Libya'yla ilgili olarak ise Ahmed el-Mazkeldi, yıkıcı kasırganın, iç siyasi çatışmaların felaketin seyri ve yansımaları üzerindeki etkisinin boyutunu gösterdiğine, bunun da ülkede savaşan taraflar arasında koordinasyon eksikliğine neden olduğuna dikkati çekti.

Mazkeldi, "Temsilciler Meclisi hükümeti ile Ulusal Birlik Hükümeti arasında, daha fazla kişinin kurtarılamaması ve her iki tarafın sağladığı çelişkili kayıp verileri nedeniyle, dış malzeme ve yardımlarda yaşanan gecikmeler konusunda da anlaşmazlıklar var" dedi. 

Independent Arabia - Independent Türkçe



Nuri el-Maliki: Irak'ın iç işlerine Amerikan müdahalesini kesinlikle reddediyoruz

Irak eski Başbakanı Nuri el-Maliki (Arşiv – AFP)
Irak eski Başbakanı Nuri el-Maliki (Arşiv – AFP)
TT

Nuri el-Maliki: Irak'ın iç işlerine Amerikan müdahalesini kesinlikle reddediyoruz

Irak eski Başbakanı Nuri el-Maliki (Arşiv – AFP)
Irak eski Başbakanı Nuri el-Maliki (Arşiv – AFP)

Irak eski Başbakanı Nuri el-Maliki, ABD’nin Irak’ın iç işlerine müdahalesini reddettiğini belirterek, bunu ‘egemenliğin ihlali’ olarak nitelendirdi.

El-Maliki, X platformu üzerinden yaptığı açıklamada, “Irak’ın iç işlerine yönelik açık Amerikan müdahalesini kesin bir dille reddediyoruz. Bunu Irak’ın egemenliğinin ihlali, 2003 sonrası Irak’taki demokratik düzene aykırı bir adım ve Koordinasyon Çerçevesi’nin başbakanlık için adayını belirleme kararına bir saldırı olarak görüyoruz” ifadelerini kullandı.

Açıklamasında devletler arası ilişkilerde tek siyasi seçeneğin diyalog dili olduğunu vurgulayan el-Maliki, “Ülkeler arasındaki iletişimde dayatma ve tehdit diline başvurulması kabul edilemez. Ulusal iradeye ve Irak Anayasası’nın güvence altına aldığı Koordinasyon Çerçevesi kararına saygı çerçevesinde, Irak halkının yüksek çıkarlarını gerçekleştirecek sonuca ulaşana kadar çalışmayı sürdüreceğim” dedi.

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, Tahran’a yakın Şii partilerin desteğini alan Nuri el-Maliki’nin yeniden iktidara gelmesi halinde ABD’nin Irak’a verdiği desteği keseceği uyarısında bulundu.

thysdfrgt
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray'ın bahçesinde basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (EPA)

Trump, kendi sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı paylaşımda şu ifadeye yer verdi: “Politikaları ve çılgın ideolojileri nedeniyle, eğer (Nuri el-Maliki) seçilirse ABD gelecekte Irak’a hiçbir yardımda bulunmayacak.”


Kasım'ın müdahale tehdidi, Hamaney ile dayanışmayla mı sınırlı?

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)
TT

Kasım'ın müdahale tehdidi, Hamaney ile dayanışmayla mı sınırlı?

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’ın, ABD’nin İran Dini Lideri Ali Hamaney’i hedef alması halinde müdahalede bulunabilecekleri yönündeki tehdidi, müdahale edip etmeyeceği konusunda kesin bir tutum ortaya koymamasına rağmen, Lübnan genelinde benzeri görülmemiş bir reddiye ile karşılandı. Söz konusu tepkinin, Gazze’ye destek verilmesine yönelik itirazlardan dahi daha sert olduğu belirtilirken, Kasım’ın nihai kararı sahadaki gelişmelere ve İran’a yönelik, halen tartışma konusu olan olası bir saldırının gerçekten gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine bağladığı ifade ediliyor.

Her ne kadar Kasım bu tehdidiyle yalnız başına hareket ediyor görünse de, İran ve Hamaney ile dayanışma amacıyla düzenlenen programda dile getirdiği bu söylemin dışına çıkmasının zor olduğu kaydediliyor. Hizbullah ile Emel Hareketi’nden oluşan Şii İkilisi’ne yakın bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kasım’ın dini açıdan ‘velayet-i fakih’ ilkesine bağlı olduğunu ve bunun kendisi için vazgeçilmez bir meşruiyet zemini oluşturduğunu belirtti. Kaynak, bu bağın kopması halinde söz konusu meşruiyetin ortadan kalkacağını ifade ederken, yalnızca müdahale ihtimalinden söz edilmesinin dahi, bu tutumun sembolik bir dayanışma çerçevesinde mi kalacağı yoksa Washington’ı askeri olarak meşgul etmeye varan bir aşamaya mı taşınacağı yönünde soru işaretleri doğurduğuna dikkat çekti.

Popüler kuluçka merkezinin hesap verebilirliği

Siyasi ve askeri olarak Hizbullah’ın müdahil olması, öncelikle kendi toplumsal tabanı tarafından sorgulanmasını gerektiriyor. Ancak bir siyasi kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, bu sorgulamanın Hizbullah çevresinin ötesine geçerek, ‘Artık yeter, savaş istemiyoruz, barış içinde yaşamak istiyoruz’ sloganı etrafında birleşen Lübnanlıların geneline yayılacağını vurguladı.

Aynı kaynak, Naim Kasım’a yöneltilen soruları şu başlıklar altında topladı:

– Kasım, hemen her vesileyle Hizbullah’ın askeri kapasitesini yeniden kazandığını vurguluyor. Peki bu kapasite, İsrail’in 27 Kasım 2024’te Lübnan’da yürürlüğe giren çatışmaların durdurulması anlaşmasını ihlal eden saldırılarına karşılık vermekten kaçınılırken, İran’ın yanında müdahil olmak için mi yeniden inşa edildi? Oysa İsrail, söz konusu anlaşmaya uymamayı sürdürdü.

– Hizbullah’ın ateşkese bağlı kalmasından bu yana İsrail saldırılarına karşılık vermemesi ve bu süreçte çoğu kendi mensuplarından olmak üzere 500’den fazla kişinin hayatını kaybetmesi, tabanı nezdinde ciddi bir sıkıntı ve sorgulama yaratmadı mı? Bu sorulara verilecek yanıtın eksikliği, Hizbullah’ı zor durumda bırakmadı mı?

– İran’ın, Hizbullah’ın Gazze’ye destek kararını tek başına aldığı dönemde ya da İsrail’in Hizbullah’ın önde gelen siyasi, askeri ve güvenlik liderlerini hedef alarak eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah ile Haşim Safiyuddin’i ve onlarla birlikte İranlı askeri uzmanları öldürdüğü aşamalarda müdahil olmadığı göz önüne alındığında, Kasım olası bir müdahaleyi nasıl gerekçelendirebilir?

– Kasım, ABD ve İsrail’in Haziran 2025’te İran’a karşı başlattığı ve 12 gün süren savaşa neden müdahil olmadı? Bu savaş, Hizbullah’ın meşruiyetini ve gücünü dayandırdığı rejimin devrilmesiyle sonuçlanmadığı için mi müdahaleden kaçınıldı?

xcdfgt
İranlı askeri lider Kasım Süleymani'nin fotoğrafı, Sana (X)

– Kasım, İsrail’in olası tepkisini hesaba katıyor mu? Müdahalesini gerekçelendirmek için, başta kendi tabanı olmak üzere kamuoyuna ne söyleyecek? Gazze’ye destek gerekçesiyle Lübnan’ı sürüklediği ve onlarca yerleşimin yıkılmasına, binlerce ölü ve yaralıya, on binlerce kişinin yerinden edilmesine yol açan deneyimin ardından, ülkenin bir kez daha hesaplanmamış bir askeri maceranın yükünü taşıyıp taşıyamayacağı sorusu gündeme geliyor.

– İsrail’in, önleyici de olsa, Lübnan’a askeri bir saldırı düzenlemesini engelleyecek korumayı kim sağlayacak? Bu arada, çatışmaların durdurulması anlaşmasının uygulanmasını denetleyen Ateşkesi Denetleme Komitesi’nin (Mekanizma) etkinleştirilmesi yönündeki ısrarı karşılıksız kalırken, Lübnan ordusunun Litani Nehri’nin güneyindeki kurtarılmış bölgeyi kontrol altına alması ve silahların devletin elinde toplanmasını öngören ikinci aşamaya geçilmesi hazırlıkları sürüyor.

– Hizbullah’ın müdahalesi, silahların yalnızca devletin elinde toplanması yönündeki baskıları daha da artırmayacak mı? Arap ve uluslararası toplum, bu müdahaleyi Lübnan’ı, bölgede gerileme yaşayan ve İran liderliğindeki ‘direniş eksenine’ yeniden bağlama girişimi olarak görmeyecek mi? Bu çerçevede, başkalarının savaşlarının Lübnan topraklarında yürütülmesinin ülkenin çıkarına olmadığı yönündeki değerlendirmeler güçlenmeyecek mi?

– Hizbullah, olası müdahalenin yıkılan yerleşimlerin yeniden inşasına getireceği ek maliyeti hesaba katıyor mu? Silahların devletin tekeline alınması taahhüdü olmaksızın Arap ve uluslararası herhangi bir yeniden imar desteğinin bulunmadığı bir ortamda, bu yük nasıl karşılanacak? Yerlerinden edilenlerin köylerine dönmesini bekleyen Hizbullah tabanına ve genel Şii kamuoyuna ne söylenecek? Tüm bu kesimler, İran’a destek amacıyla yapılacak bir müdahalenin gerekçelerine ikna edilebilecek mi?

– Kasım, Şii İkilisi’ndeki ortağı Emel Hareketi’nin, Şii Yüksek İslam Konseyi Başkan Yardımcısı Şeyh Ali el-Hatib ile birlikte dayanışma toplantısına katılmış olmasına rağmen, İran’la birlikte askeri bir müdahaleyi gerçekten desteklediğini mi düşünüyor? Özellikle geniş bir Şii kesimin Necef’teki en yüksek dini merci Ayetullah Ali es-Sistani’yi taklit ettiği ve ABD’nin İran’a yönelik tehditlerine karşı çıkmakla yetindiği dikkate alındığında, bu sorunun önemi daha da artıyor.

ABD müdahalesinin azalacağına dair bahisler

Bu nedenle siyasi kaynaklara göre Hizbullah, halihazırda bulunduğu durumdan daha ağır bir biçimde uluslararası, Arap ve iç kamuoyu düzeylerinde kuşatma altına girecek ve ülkenin maruz kaldığı sonuçları dikkate alarak hesaplarını gözden geçirmek zorunda kalacak. Kaynaklar, Hizbullah’ın tutumunda ısrarı bir kenara bırakarak, İran ve Dini Lider’le dayanışmayı askeri müdahalenin altına çekmeden, sembolik bir çerçevede tutmaya çalışabileceğini belirtiyor. Aksi bir senaryoda ise Naim Kasım’ın, ABD’nin müdahale düzeyinin düşeceği ve Washington ile Tahran arasında müzakerelere dönüşün ağır basacağı varsayımına dayanarak ‘bahsini büyütmüş’ olabileceği; böylece İran liderliğine sahada karşılığı olmayan, ancak siyasi ağırlığı yüksek bir tutum hediye ettiği değerlendirmesi yapılıyor. Bu yaklaşımın, Haziran 2025’teki ABD-İsrail saldırısına ilişkin tutumuna benzediği ifade ediliyor.

ABD’nin İran konusunda nasıl bir yol izleyeceği, müzakereye mi yoksa saldırıya mı yöneleceği netleşene kadar, Hizbullah’ın kendisi için yeni bir siyasi kriz satın aldığı görüşü dile getiriliyor. Bu durumun, Hizbullah üzerindeki iç baskıyı daha da artıracağı, Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile yeniden başlatılması planlanan diyaloğu bekleme listesine alacağı ve bu sürecin, Direnişe Vefa Bloğu Başkanı Muhammed Raad ile kısa vadede yeniden canlandırılmasının da zor göründüğü kaydediliyor.

dfrtg
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım'ın televizyonda yaptığı konuşmadan (Hizbullah medyası)

Bu bağlamda, diyalog olasılığının ertelenmesini gerektiren bir diğer unsur, Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Andre Rahal’in, Muhammed Raad’ın en önemli yardımcılarından biri olan Ahmed Muhna ile gerçekleştirdiği görüşmenin yalnızca karşılıklı sitemle sınırlı kalmasıdır. Kaynaklara göre, diyaloğun yeniden başlatılabilmesi, Hizbullah’ın devlet projesine cesurca katılmasını ve silahların devletin elinde toplanması yönündeki kararını desteklemesini gerektiriyor. Ayrıca silahların devlet tekelinde tutulmasını öngören ikinci aşama için hazırlıklara başlanması, Hizbullah’ı niyetlerinin samimiyetini test edecek ciddi bir sınavla karşı karşıya bırakıyor. Kaynaklar, Kasım’ın Hizbullah’ın askeri kapasitesini yeniden kazandığını sık sık dile getirmesinin, tabanını etkileme ve onu güvenceye alma amacı taşıdığını, ancak bunun yüksek sesle ifade edilen sözlerin ötesine geçemediğini belirtiyor. Bu söylem, askeri dengeyi eski haline getirmeye yeterli değil; çünkü Gazze’ye destek kararı sırasında İsrail’in tepkisini hesaba katmayarak kaybedilen caydırıcılık ve çatışma kuralları dengesi telafi edilememişti.


İsrail, Hizbullah'ın çevresine baskı uygulamak için suikastları yeni bir düzeye taşıyor

Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)
TT

İsrail, Hizbullah'ın çevresine baskı uygulamak için suikastları yeni bir düzeye taşıyor

Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)

Geçen hafta İsrail’in, Hizbullah saflarına yönelik suikastlarda yeni bir aşamaya geçtiği dikkat çekti. İsrail, son aylarda bu tür saldırıları büyük ölçüde örgüt içinde lider konumunda bulunan ya da sahada askerî açıdan etkin isimlerle sınırlarken, son dönemde hedef yelpazesini genişleterek sıradan kişilerin yanı sıra örgüte yakın medya mensupları, akademisyenler ve mühendisleri de hedef almaya başladı.

Bu çerçevede, kısa süre önce Şeyh Ali Nureddin’in hedef alınması öne çıktı. Nureddin’in daha önce el-Menar televizyon kanalında dini programlar sunduğu, İsrail tarafından ise Güney Lübnan’daki el-Hariş köyünde Hizbullah’a bağlı topçu birliğinin sorumlusu olmakla suçlandığı belirtildi. İsrail makamları, Nureddin’in ‘savaş sırasında İsrail devleti ve ordu güçlerine karşı çok sayıda terör planı hazırladığını’ ve son dönemde ‘Hizbullah’ın Güney Lübnan’daki topçu kapasitesinin yeniden inşası için çalıştığını’ iddia etti.

sxdfrgt
Geçtiğimiz hafta çarşamba günü Güney Lübnan'daki Kanarit kasabasında İsrail hava saldırısıyla yıkılan bir binanın enkazında arama yapan Lübnanlılar (EPA)

Hizbullah, ‘şehit gazeteci’ olarak nitelediği kişinin hedef alınmasını kınarken, düşmanın saldırılarını sürdürerek medya camiasını da kapsayacak şekilde genişletmesinin taşıdığı tehlikeye dikkat çekti. Lübnan Enformasyon Bakanı ile Lübnan Basın Editörleri Sendikası da Nureddin’in öldürülmesini kınadı.

Bu operasyondan önce ise matematik öğretmeni olan Muhammed el-Hüseyni’nin öldürülmesi yaşanmıştı. İsrail ordusu, Hüseyni’nin Hizbullah’a bağlı topçu biriminde askeri bir sorumluluk üstlendiğini ileri sürdü. Lübnan Öğretmenler Sendikası, Hüseyni için taziye yayımlayarak saldırının ‘işgalin sivilleri hedef alma siciline eklenen yeni bir suç’ olduğunu vurguladı.

Güvenlik kaynakları, son dönemdeki suikastların münferit güvenlik eylemleri olarak değerlendirilemeyeceğini, aksine İsrail’in hedef bankasında planlı bir dönüşümün parçası olduğunu belirtiyor. Kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, mevcut değişimin ‘Hizbullah çevresi içinde kimsenin dokunulmazlığı olmadığı’ mesajını vermeyi amaçladığını; bunun da korku yaymayı, toplumsal çevreyi parçalamayı ve söz konusu çevreyi zorunlu olarak örgütten uzaklaşıp ona yönelik desteği ve medya örtüsünü geri çekmeye itmeyi hedeflediğini ifade etti.

Hedeflerin coğrafyası, doğasından daha önemlidir

Operasyonların genişletilmesi Nureddin ve Hüseyni ile sınırlı kalmazken, mühendisler ve bazı toplumsal figürlerin de hedef alındığı belirtiliyor. İsrail, bu kişilerin günlük ve kamuoyuna açık mesleklerinin yanı sıra askeri görevler üstlendiklerini öne sürerek söz konusu saldırıları gerekçelendiriyor. Emekli Tuğgeneral Hasan Cuni ise İsrail’in saldırıların sertlik düzeyini her alanda yükselttiği görüşünü dile getirdi. Cuni’ye göre bu artış, hedef alınan bölgeler ve kullanılan silahların yanı sıra, suikastların niteliğinde de kendini gösteriyor. Son dönemde saldırıların yalnızca savaşçılara değil, çatışmalara fiilen katılmayan ancak Hizbullah etkinliklerinde öne çıkan, bu etkinliklere katılan ya da destekleyici konumda bulunan kişilere de yöneldiğine dikkat çekti. Cuni, bu politikanın amacının ‘hedefin önemine bakılmaksızın, günlük bir öldürme takvimi doğrultusunda saldırıların sürekliliğini sağlamak’ olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı: “Görünen o ki hedeflemenin coğrafyası, niteliğinden daha önemli hale geldi. İsrail planına göre, güvenlik ortamını bozmak ve toplumu korkutmak amacıyla farklı bölgelerde düzenli suikastlar gerçekleştirilmesi öngörülüyor.”

Hizbullah’ın çevresine uygulanan baskı

Cuni, hedef alınan kişilerin artık İsrail açısından önem taşımadığını, asıl amacın suikastların sürdürülmesi olduğunu savundu. Cuni’ye göre hedef bankası, Hizbullah’a destek veren herhangi bir kişinin yeterli görülmesiyle on binlerce kişiyi kapsayacak şekilde genişliyor. Bu durumun ‘zararın dozunu artırma’ çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini belirten Cuni, köyleri hedef alan saldırılarda yüksek etkili silahların kullanıldığına ve bunun geniş çaplı ve ağır yan hasara yol açtığına dikkat çekti.

Cuni, yaşananların Hizbullah’a, onun toplumsal çevresine ve devlete yönelik baskıyı kademeli olarak artırmayı amaçlayan bir stratejiyle uyumlu olduğunu ifade etti. Bu stratejinin, çevre ile Hizbullah arasındaki ayrışmayı derinleştirmeyi hedeflediğini belirten Cuni, İsrail’in bazı kopuşları, hoşnutsuzlukları ve Hizbullah kararlarına yönelik itirazları, özellikle Hizbullah ile Emel Hareketi arasındaki gerilimleri izlediğini öne sürdü. Cuni’ye göre bu yaklaşım, toplumsal çevreyi zorlayarak onu ‘direniş’ kavramından uzaklaştırmayı amaçlayan bilinçli bir baskı politikasını yansıtıyor.

dfrgt
İsrail'in Lübnan'ın güneyine düzenlediği hava saldırıları sonrasında yükselen duman (AFP)

Cuni ayrıca İsrail’in sert tepkilerini, Hizbullah Genel Sekreteri’nin silaha bağlılık vurgusunu artıran ve İsrail’e boyun eğmeyi reddeden konuşmalarına bir karşılık olarak değerlendiriyor. Bu nedenle, söz konusu konuşmaların ardından genellikle daha sert askeri ve güvenlik adımlarının geldiğini belirtiyor.

Öte yandan üniversite öğretim üyesi Ali Murad, daha önce yerel kamuoyunda tanınmış ve aktif sayılmayan kişilerin hedef alınmasının, İsrail’in Hizbullah üzerindeki baskıyı artırma konusundaki ısrarını ortaya koyduğunu dile getirdi. Murad’a göre bu operasyonlar, istihbarat savaşı boyutunu da yansıtıyor; zira örgütün gizli çalışma yapısını yeniden gözden geçirdiği ya da alternatif yapılanmalar oluşturmaya çalıştığı bir dönemden geçtiği izlenimi doğuyor. Murad, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, kesin olarak söylenebilecek noktanın ‘İsrail’in Lübnan’daki istihbarat kapasitesinin hâlâ çok yüksek olduğu’ olduğunu vurguladı. Murad, İsrail’in Hizbullah’ı halen görece açık bir örgüt olarak gördüğünü, bunun da örgüt unsurlarını farklı güvenlik düzeylerinde sürekli bir açıkta kalma durumuyla karşı karşıya bıraktığını ifade etti. Murad, bu tablonun, Hizbullah’ın bu tür sızmalarla başa çıkma kapasitesi ve özellikle üst düzey yöneticilerin daha önce ağır darbeler almasının ardından, alt kademelerde güvenlik baskısının sürmesine ne ölçüde dayanabileceği konusunda ciddi soru işaretleri yarattığını belirtti.