Salih Kallab
Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı
TT

Siyasetten daha önemlisi, ‘Hureysan Fili’nin hikayesi!

Bazı kişisel, özel anılar ve hikayeler bazen önemli anlam ve öneme sahiptir. Yazar, özellikle de bir yerin ve zamanın, bir halkın ya da bir toplumsal kesimin tarihiyle ilgiliyse, kendisini onun üzerinde durup anımsamak zorunda hisseder. Bugün burada siyaset hakkında yazmayı bırakıp geçen yüzyılın ellili yıllarında yaşadığım Ürdün’deki huzurlu köyüm “el-Aluk”ta sigara ile tanışma hikayeme ve “Hureysan Fili” hikayesine döneceğim.
Siyasetin çok önemli olduğu gerçeğine rağmen bugün siyaseti bir kenara bırakacağım. Siyasetsiz dünyada insanlar, Allah'ın geniş yeryüzünde başıboş dolaşan ve birbirlerinden karşılıklı olarak nefret eden vahşi sürüler gibi olurlardı. Hem siyasetin bir şeyden eksik kalması mümkün mü? Bu “hem” kelimesinin altına onlarca çizgi çekilmeli. Yine siyasetten bahsediyoruz. Oysa sözde ondan değil de dünyadaki hikayesinin ne zaman başladığını bilmediğimiz sigaradan ve sigara içmekten bahsedecektik. Sigara tarihin başlangıcından önce mi yoksa ondan sonraki dönemlerde mi ortaya çıktı bilmiyoruz. Önemli olan bu belanın bir şekilde ortaya çıktığı. Ne zaman, nasıl ve neden, orasını Allah bilir!
Sarma tütün ile tanışma hikayem, küçüklüğümde adı “el-Kuveşiye” olan ninemle (Allah ona çokça rahmet eylesin) başladı. Ne annem ne de babam bu illetin bağımlısı değillerdi. Ninem sürekli bize ziyarete gelirdi. Zira kendisi dedemin (babamın babası) vefatından sonra yeni ailesiyle birlikte taşındığı Zerka şehrinde yaşıyordu. Zerka geçen yüzyılın ellili yıllarında gündüzleri faal, canlı ve insanlarla dolu, akşam karanlığının bastırmasıyla birlikte sessizliğe gömülen küçük bir köydü. Elektrik hizmeti geç ulaştığından geceleri karanlık ve sessiz olurdu.
Filistin'de Nekbe (Büyük Felaket) gerçekleşmişti. Uluslararası komplo tarafından Kudüs, Hayfa ve Yafa denen güzel topraklarından sürülen ve Zerka’ya ulaşan insanlarımıza dair hikayeler duyardım. Bazen, şimdi bile ve bunca yıldan sonra hâlâ hayalimde yaşayan o hikayeleri duyduğumda ağlarım. Köyümüz Aluk, birçok tünel ve mağaradan oluşuyordu. Ertesi sabah dönüşünü beklediğimiz güneşin batışıyla birlikte anne ve babaları, çocukları, nine ve dedeleri konuk eden bazı mağaralar taştan evlere dönüşmeye başlamışlardı. Evlerimiz aynı zamanda mis gibi kokan mısır ekmeğinin kokusunu takip ederek köyümüze gelen karınları aç olan tanrı misafirlerine de açıktı. Ekmek kokusunun cezp ettiği bu misafirler, tek işleri bilhassa hasat dönemleri verimli olan köyler arasında dolaşmak olan kişilerdi.
Kışın başlamasıyla birlikte meşe, cehri (altın ağacı ç.n.), badem ağaçları ve her şey soğuğun saldırısına uğrardı. Dedikleri gibi ısınma bir ihtiyaçtır, açlık ise insanı dinden çıkarır. O günlerde yaşayan insanların özlem duyduğu en güzel şey, gece anlatılan masallar ve bilmeden konuşup saçmalayanlar hakkındaki dedikodulardı.
Bilad-ı Şam’ın (Filistin’in) bazı şehirlerinden köylerimize ve şehirlerimize "gelenler", köyümüz "Aluk"u hareketli bir beldeye dönüştürdüler. Beldemizin onlar için yaptığı en önemli şey ise yaşadıkları felaketin ardından Filistinli mültecileri sevgi ve şefkatle kucak açarak karşılamasıydı. Zerka Nehri'ni kucaklayan bu alana dağılmış köylerin halkı, bir somun ekmek ya da mısır ekmeğinin peşinde köyler arasında dolaşmalarına rağmen ve bu iş çoğu zaman Zerka’daki “Advan Değirmenleri”ne yakın olmalarını gerektirse de tanrı misafirlerini karşılamakta ve konuk etmekte birbirleriyle yarıştılar. Advan Değirmenleri Hureysan Nehri’nin sularıyla sürekli buluşmaktan mutlu olurdu. Bu Hureysan Nehri’nin uzun bir hikayesi var ve bu yüzden büyüdüğümde uzun bir süre onun hikayesini araştırdım.
Abartmayı sevenlerden biri bana "Hureysan"ın yolları kesen ve kibirli kişilerin kıyafetlerini ve ekmeklerini (tabii yanlarında ekmek taşıyorlarsa) çalan bir hortlak ya da fil olduğunu söyledi. Homurdandığında sesinin tüm komşu vadilerde yankılandığını da ekledi. Elbette hikaye ve masal anlatıcılar, olup biten her şeyin faili olarak bu Hureysan filini gösterirlerdi. Bu ise topraklarda yaşayan insanlarının o bölgeden geçmekten bile kaçınmasına yol açtı. Yeterli bilgiye sahip olanlardan biri bana “Hureysan”ın nar ve kayısı ağaçlarıyla (bazıları abartıp elma ağaçlarını da eklerlerdi) kaplı bu güzel vadiye ve sakinlerine sürekli saldıranları korkutmak için icat edildiğini söyledi. Böylece büyüyüp bu meseleyi araştırdığımda, ortada Hureysan adında bir fil falan olmadığını öğrendim. Bütün mesele şundan ibaretti, babam -Allah rahmet eylesin-, ağabeyinin ölümünden sonra, gece veya gündüz kendisini ve topraklarını ziyaret eden bazı "misafirleri" uzaklaştırmak, sürü sahiplerinin güzel bahçesini hedef almalarını engellemek, yalanlar uyduranları kendisinden uzaklaştırmak için bu korkunç hikayeyi icat etmeye karar vermiş. Hureysan Fili hikayesi herkes için ürkütücü bir hikayeye dönüştüğünden nitekim bunda da başarılı olmuş. Hatta akrabalarımızdan biri, bir grup hırsızın bahçemizi bastığını görmüş. Yüzünü örtüp saçlarını dağıtmış, sakalını ve bıyığını boyamış ve yüksek sesli homurtular çıkarmaya başlamış. Soyguncuların hemen hepsi “Eyvah, bu Hureysan Fili” diye bağırmaya başlamışlar. Bu hikaye dilden dile dolaşmaya başladı ve böylece Hureysan Vadisi korkunç bir yere dönüştü. Ne gerçek ne de sahte hiçbir hırsız ve soyguncu oradan geçmez oldu. 
Yine bir akrabamın bana bununla ilgili (benim yaşamadığım) bir hikaye anlattığını hatırlıyorum. Anlattığına göre kendisinin de aralarında olduğu bazı arkadaşları yağmurlu bir günün akşamı bahçemize girmişler. Bir anda Hureysan Fili’nin komşu vadilerde yankılanan yüksek sesli homurtusunu duymuşlar. Korkarak kaçmaya çalışırlarken, o zaman daha genç olan babam onlara yüksek sesle “korkmayın, Hureysan Fili benim” demiş ama onlar korkuyla “Hureysan Fili, Hureysan Fili” diye bağırıp kaçışmışlar. 
Burada sorun şu ki bazı akrabalarımız ve geniş ailemizin bazı fertleri, artık Hureysan Vadisi’nden geçmekten veya bu güzel bölgede yaşayan bizleri ziyaret etmekten korkar olmuşlardı. Öyle ki bazıları babamdan Hureysan’ı terk etmesini istediler, bazıları da artık bizi ziyaret etmez oldular. Karşılaştığımızda da sitemkar bir şekilde görüşmememizin tek suçlusunun Hureysan Fili olduğunu söylerlerdi.
Bazı amcalarımız ve akrabalarımız da babamın -Allah rahmet eylesin- bu “Hureysan Fili” ile ilişkisi olduğuna inanıyorlardı. O bölgede bahçeleri ve toprakları olanlar ondan, yani babamdan, hasat yapabilmeleri ve ağaçlarındaki meyveleri toplayabilmeleri için “Hureysan Fili” ile aralarında arabulucu olmasını isterlerdi. Sorun öyle bir noktaya vardı ki, bazı kişiler bu bölgedeki bazı çiftçilere ve insanlara, bu “tehlikeli” hortlağın çocuklarına zarar vermesinden korkan bazı kadınlara şantaj yapmak için "Hureysan Fili" kılığına girmeye başladılar. Oysa bilindiği üzere şöyle bir mısra vardır: Ant olsun ki üç şey imkansızdır; hortlak, anka kuşu ve sadık dost!